11 Mayıs 2023 Perşembe

İRFAN’IN PENCERESİ’NDEN - Kırk Bir Yılın Hikâyesi 4 - “Adını, adımın yanına yazdım / Hiç unutmadım, utanmadım / Korkmadım”

 İRFANIN PENCERESİ’NDEN

Kırk Bir Yılın Hikâyesi 4

Adını, adımın yanına yazdım / Hiç unutmadım, utanmadım / Korkmadım (1)


Ercümend Özkan’la tanışmakla, üstelik Ankara’da olmam, üstüne üstlük bir de fakültenin Sıhhiye’de olması hasebiyle sık sık ziyaret etme olanağı bulmakla kendimi hep şanslı addetmişimdir. Zira birini hem de herhangi biri olmayan müstesna birini kitaplarından, video kayıtlarından veya yanında yakınında olan birilerinden öğrenmek dolaylı bir tanımadır. Oysa zorunlu hizmet nedeniyle Ağrı’da bulunduğum bir yıl hariç fakülte ve ihtisas yıllarımda her fırsatta Sıhhiye’deki Basın Haber Ajansı bürosuna uğrama ve sohbetlerine katılma imkânım oldu. Kafama takılan, merakımı celbeden konuları ve o zamanlar on beş günde bir çıkan İktibas dergisindeki yazılarına dair sorularımı doğrudan kendisine tevcih ederdim. Yönelttiğim sorulara hiç üşenmeden yüksünmeden zaman ayırıp yanıtlardı. Eğer büroda ziyaretçileri varsa ve onlarla konuşuyorsa bir köşeye ilişir, sessizce izlerdim. İktibas Dergisi bir okul (ekol) olduğu gibi, bürosu da bir dershane, bir üniversite mesabesindeydi. Allah Rasulü’nün sahabeleri ile buluşup sohbet ettiği Dar’ül Erkam (Erkam’ın evi), Ashab-ı Suffa ve mü’minlerle toplanıp görüştüğü Mescid-i Nebevi (Nebi’nin mescidi) ne ise benim için o büro benzer bir fonksiyon icra etti. Bu hâl on yıla yakın sürünce kendimi artık onun rahle-i tedris (eğitimi)’inden geçen bir talebesi olarak kabul ederim ve bununla da onur duyarım.  Ercümend Özkan gibi devlet veya özel üniversitelere mensup olmayan, fakat her biri kendi alanlarında kendi istekleriyle vakit sarf edip nice çalışmalara imza atmış, emeklerini, eserlerini ortaya dökerek bu halka katkıda bulunan ve resmi olarak akademik titri, ünvanı olmayan tanıdığım insanları “Halk Üniversitesi”nin tabii üyesi olarak tanımlayıp üniversite dışında da ilmi, edebi ve/veya akademik çalışmalar yapan insanlara dikkat çekmek istemiştim. Onların en başında da şahsi kanaatime göre ordinaryüs, profesör, duayen ve mentor olarak onu zikretmiştim. (2, 3)

Talebesi dedim zira onu arayıp bulan, ondaki ilim ve tecrübeye talip olan bizlerdik. Bu hususun bugünkü kuşak ile aramızdaki önemli farklardan biri olduğunu düşünüyorum. Talebe ilgili ve istekli, muallim (tâlim eden, öğreten) de birikimli ve öğretmeye hevesli ise ortaya güzel bir sonuç, bir hayr çıkar düşüncesindeyim. O kadar ziyaretine gittim bir gün olsun of demedi, yüzünü ekşitmedi, suratını asmadı, hep güler yüzle, hoşça karşıladı. Peygamberlerin tebliğ ve tedris için -Allah rızası dışında- bir ücret, bir karşılık istememesinin güzel bir örneğiydi. Evinin hemen bütün duvarları kütüphane raflarıyla dolu olup 7000’den fazla kitabı olan deniz derya hatta umman olan böyle birinden ders almak her kula nasip olmaz. Kanaatime göre bu ülkede hatta dünyada İslam’ı en iyi anlayan ve anlatanlardan biri idi. Bu görüşüm tanıdığım günden bugüne kadar hiç değişmedi. İslam’ın esprisini, özünü, esasını iyi kavradığı gibi bütüncül bakış açısı fevkalade idi. Enerjisi, çalışkanlığı, hayatında hiçbir şeyi yedeğe bırakmadan her şeyiyle kendini (ve sahip olduğu her şeyi) adama, adanmışlık böyle bir şey olmalı idi. Heyecanı, sevinci, öfkesi, hüznü, hayali inandığı dava istikametinde idi.

İşte bu nedenle bu tür insanların bazı hâl ve tavırları anlayışla karşılanmalıdır. Ailesini, işini ve hayata dair bazı şeyleri elinde olmadan, istemeden ihmal edebilmeleri; söz ve davranışlarında, konuşma üslûbunda zaman zaman sert, agresif ve geçinmesi zor kişiler olabilmeleri bu cümleden görülmelidir. Eskiler “üslûbu beyan, ayniyle insan” derler, yani bir insanın ifade tarzı kendisini anlatır, insan ne ise öyle konuşur ya da üslûp insanın ta kendisidir. Normal olan bu durum nedeni ile fikirlerine, söylediklerine bir şey diyemeyenler, karşılık veremeyenler onu devamlı üslûbu nedeniyle haksız yere eleştirmişler hatta suçlamışlardır. Onun gibi sıradan, herhangi biri olmayanlar, taşınması zor bir yük ve sorumluluğun altında, her türden bin bir insanla uğraşmakta olup ilaveten bir de içinde bulundukları sistemin sorgu, hapis, işkence dahil bütün yıldırma ve cezalandırmaları ile karşı karşıya kalabilmektedirler. Geçenlerde okuduğum bir kitapta böyle biri davası uğruna birçok zaman evinden köyünden ayrı kaldığı gibi seksen askeri darbe sonrası gözaltına alınıp bir süre hapiste yatırıldıktan sonra salıverilip evine geldiğinde kapıyı açan kızı, “gelen kim kızım?” diye içeriden seslenen annesine “kapıda bir yabancı var anne” diye cevap veriyor. (4)

Muhterem eşi Mukaddes abla da onunla ilgili dergide yazdığı anılarını ilerde bir araya getirip kitaplaştırma önerimden sonra yayınladığı hatıralarında 60’lı yılların ikinci yarısında eşinin memleketin değişik cezaevlerinde yatarken gittiği görüş günlerinde yaşadıklarını anlatırken çocuklarının özellikle oğlu Ömer’in çok üzülüp huzursuzlandığını belirtir. (5) Her ne kadar şairin biri “daima iyi şeyler düşünmeli, bir mahpusun karısı” (6), diğeri de Görüşüme gel ne olur, iyimser bir gül olsun, dudaklarında...” dese de (7), bir eş için yıllarca süren yokluğa alışmak ve “ Bir adını söyleyemedim, şöyle bağıra bağıra, bir yüzünü göremedim görüş günlerinde, bir de eline değemedim, bir de yüreğine, şöyle kucaklayamadım bir de, ölümüne” (1) duygusu zor olsa da bir yere kadar katlanılabilir iken, bir çocuğun babasız kalışına alışması, dayanması kolay olmasa gerektir. Geçen yıl tatil için gittiğim Gökçeada (İmroz) adasında, Ercümend ağabeyin yattığı son mahpushanesi olan bir zamanların Tarım Açık Cezaevi’nin metruk binalarını gezerken hüzünlenmiş ve bir yazı kaleme almıştım. (8)

Ercümend Özkan’la tanıştıktan sonra aradığım kişiyi, doğru adresi bulmuş oldum ki, bu Yunus’un “Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun” sözüyle anlatmak istediği şeye karşılık gelir. (9) Lise bitiminden beri düzenli okuma alışkanlığı olan biri olarak O’ndan çok şey dinledim, gördüm, öğrendim, hatta bazı alışkanlıklar edindim. Mesela sabah namazı sonrası güne ve çalışmaya başlamak, bir konuyu birilerine gerekirse birçok kez anlatmak, her tür insanla karşılaşıp fikren tartışabilme cesareti kazanmak gibi. (10) Sorulara, sorunlara, konulara çok değişik açılardan bakmaya ve çeşitli örneklerle zenginleştirip cevap vermeye çalıştığı gibi bazen bilmiyorum der susardı. Bir defasında şahitlikte bir erkeğe karşılık neden iki kadının gerektiği konusunu sorduğumda o konuda kendisinin de bir sonuca ulaşamadığını söylediğinde şaşırmıştım. Halbuki bu ve benzeri konularda geleneksel anlayış izah sadedinde bin dereden su getirir, o da olmazsa bu iman meselesi deyip işin içinden çıkıverirdi.

Geçimini sağladığı ve kendi buluşu olan kupür derleme merkezi olan Basın Haber Ajansı’nın bir odasını ofisi ve neredeyse bütün fikri, idari ve mali yükünü tek başına sırtlayarak çıkardığı İktibas Dergisi’nin bürosu olarak kullanırdı. Onu ziyaret etmek istediğimde orada bulduğum gibi, orada ve onun bulunduğu başka yerlerde başka birçok kişiyle tanışma olanağı da buldum. Böylece meslek dışında arkadaş ve dost çevrem gelişti, zenginleşti. Benim yaşıma denk ya da yakın olanların bazılarının hikâyelerini bir zaman geldi, yazdım. (11, 12) Son bölümü yani yaşça benden büyük olanların hikâyelerini ise ileride vakit bulduğumda yazmayı düşünüyorum. (13)

Ercümend ağabey onu tanıdığım günden öte aleme göçtüğü güne kadar koşturdu durdu. İktibas Dergisi bir yana, düşüncelerini anlatmak ve yaymak için çok değişik yol ve yöntemlere tevessül etti. Bürosuna gelenlerle görüştüğü gibi, bizzat Ankara içi dahil Türkiye’nin değişik illerine, hatta Almanya ve Hollanda’ya bile gidip ev, vakıf, dernek, düğün salonu, konferans salonu gibi toplanılabilecek her mahalde sohbet, seminer, konferans, kamp gibi etkinliklere katıldı. (14) Ben üniversitedeyken, Ankara Demetevler’de çeşitli üniversiteli arkadaşların kaldığı eve sık sık gelir, bizlere değişik konuları anlatırdı. O kadar içten ve mütevazi idi ki mesela o an acıkmışsa “Yahu çocuklar açım, zeytin ekmek varsa, verin yiyeyim de öyle başlayalım” derdi. Bir defasında bir avukat arkadaşın düğününe katılmak için dergi çevresinden bir grup arkadaşla bir otomobile binip Afyon’a gitmiştik. O gece kaplıcada konaklanmış, ertesi gün düğünden sonra da bir sohbet gerçekleşmişti. Nikah şahitlerimden biri olan Ercümend ağabeyle, Bursa İnegöl ormanında birkaç günlük kamp yapma şansı ve imkânı da nasip oldu. İlk oğlum dünyaya geldiğinde hayırlı olsun demek için evime gelmek nezaketinde bulundu. Her yere ve herkese yetişmeye çalışırken son nefesini de Adana ve Mersin taraflarına yaptığı bir yolculukta, bir arkadaşının evinde verdi. (15)

Ülke ve dünyadaki gelişmeleri, yenilikleri yakından takip ediyor, ona göre vaziyet ediyordu. Çağrı cihazı, araç ve cep telefonu gibi teknolojik yenilikleri bile piyasaya çıkar çıkmaz almıştı. Dergi dışında özel radyo ve televizyonların faaliyete geçmeye başladığı dönemde Basın Haber Ajansı (BHA) TV kurmak için çok uğraştı, hatta anten kiralayıp deneme yayınları bile yaptı. Düşünce ve projelerini daha geniş kitlelere ulaştırabilmek, anlatabilmek için bir diğer projesi olan İslami -bir- Parti kurmak için uğraştı, istişarelerde bulundu, basına beyanatlar verdi. Hatta bu istişarelerin birine ben de katılmıştım. Ankara Hipodrom yanındaki Kore parkından hareket edip Gölbaşı civarında bir bahçede istişare toplantısı yapılıp, yemek yenmişti. Bunlar ve benzeri birçok projesi âkim kaldı, gerçekleşmedi. O kadar hızlı koşuyor ve durmadan yeni projeler üretiyordu ki, benim gibi gençler dahil etrafındaki kişiler yetişemediği gibi çeşitli açılardan eleştiriyor, doğrusu gerekli ve yeterli destek de vermiyorduk. Şimdi geriye dönük düşünüyorum da kendini devamlı güncelleyip gözden geçiren, zamanının çok ötesinde olan o idi. İleride olabilecek şeyleri önceden ön görüyor, hazırlık yapmaya çalışıyordu. Bu yoğun tempo bir yana o sırada sağlığı da çok ciddi şekilde bozulmuştu, kalbi onu artık taşımıyordu.

Van’a gitmeden önce veda ziyaretine gittim, meğer bu onu son görüşüm imiş. Birkaç ay sonra da emaneti sahibine iade etti, hepimizin gideceği yere bizden önce gitti. Vefatından önce bir yayınevi onun dergide yazdığı kavramlardan bir kısmını “İnanmak ve Yaşamak” ismiyle kitaplaştırmıştı. Bilahare Anlam Yayınları’nı kurup ilk kitap olarak tasavvuf konusundaki çalışmalarını “Tasavvuf ve İslam” ismiyle yayınladı. Kendisine o günde söylediğim gibi bu değerli malzeme hem mizanpaj hem de basım olarak özenli ve kaliteli olmamıştı. Son görüşmemizde söz verdiğim üzere Van’a gittikten hemen sonra başladığım çalışmalar sonucu dergideki yazılarından derlediğim yazılarından beş kitap çıkardım, yayına hazırladım ve “Anlam Yayınları” arasında çıktı. (16)

Vefatını takiben adına hazırlanan İktibas Dergisi özel sayısı için derginin o güne kadar ki serüvenini anlatan “Ercümend Özkan’ın kaleminden ‘İktibas’ Dergisi” yazısını hazırlamıştım. (17) Ercümend ağabeyin sağlığında dergide yazı yazmadım, sadece bir kitap tanıtımı daha doğrusu kitabın geniş bir özetini hazırlamıştım. (18) Bu özeti okuyunca “İrfan, öyle geniş bir özet hazırlamışsın ki, kitabı okumaya gerek bile kalmamış” demişti. Ben de “Abi, bu kitap önemli tespitlerle dolu, o yüzden çok geniş oldu, kitabın yazarı halihazırda hapiste, birlikte ziyaretine gitsek mi?” demiştim. O da tamam demiş ve yanına birilerini alarak kitabın yazarını cezaevinde ziyaret etmiş fakat ben ya müsait olmadığımdan ya da belki de korktuğumdan o ziyarete iştirak edememiştim.

Van’da bulunduğum yıllar içinde dergi arşivindeki ona ait ses kasetlerindeki kayıtları dinledim, videokasetlerindeki konuşmalar ve kavram ders görüntülerini izleyip düzenledim, onların Video CD şekline çevrilmesini sağladım. İlerleyen zaman içinde dergi yönetimi bilahare çok güzel bir çalışmaya imza atıp kavram derslerini ve katıldığı tüm toplantılardaki konuşmalarını iki ayrı DVD Seti şeklinde hazırlayıp isteyenlere arz etti. Şahsen onun yazı ve çalışmalarından “İslam Düşüncesinde Sünnet” ve “Laiklik-Demokrasi ve İslam” konulu iki kitap çalışması için dosya hazırlamıştım. Sünnet konusu gerçekleşmedi ama Dergi Yönetiminin özverili gayretleri sonucu dergideki tüm kavram yazıları “İnanmak ve Yaşamak” adlı kitapta toplandı. “Tasavvuf ve İslam” kitabı yeniden gözden geçirilip yayınlandı. Söyleşi kayıtlarından yola çıkılarak “Ercümend Özkan ile İslami Hareket Üzerine” kitabı hazırlandığı gibi sonunda “Laiklik, Demokrasi ve İslam” kitabı da okuyucu ile buluştu. Böylece Anlam Yayınları, Ercümend Özkan’ın yazılı ve görüntülü tüm birikimini, arşivini, kayıtlarını onu tanıyanlar ya da tanımayanların istifadesine sunmuş oldu. (19)

Vefatını takiben, söz verdiğim Ercümend ağabeyin İktibas Dergisi’ndeki yazılarını kitaplaştırma, ses ve görüntü kasetlerinin gözden geçirilip düzenlemesi yanında İktibas Dergisi ve internet sitesinde de yazılar yazdım. Onu, tanımayanlara tanıtmak için bir kitap hazırlığı vesilesiyle ailesinden tedarik ettiğim albümündeki fotoğraflardan faydalanarak fotobiyografisini slayt video şeklinde hazırladım. Daha sonra İktibas bunun daha profesyonelini yaptı. (20) Uzun yıllar yayın kurulunda olmasam bile yayın ve yönetim kurulu toplantılarına katıldım. Vefat yıldönümlerinde onunla ilgili yeni gelişmeleri de içeren slayt sunumlarımı her yıl güncelleyerek hazırlayıp paylaştım, sonunda kendi bloğumda yayınladım. (21) Vefatını takiben değişik tarihli yıldönümlerinde onunla ilgili yazdığım üç yazıyı da aynı blogda paylaştım. (22) Vefat yıldönümlerinde bazı toplantılarda onun fikirleri etrafında konuştum. (23 - 25) Ve sonunda bu yıl son slayt video çalışmamla -bu yazı hariç- Ercümend ağabey ile ilgili çalışmalarımı -çok gerekmedikçe- nihayete erdirdim. (26)

Ercümend Özkan’ın özgür, özgün, bağımsız, muhalif,  eleştirel bir düşünce tarzı olduğundan ve bu özellikleri, özellikle benim gibi gençlere cezbedici geldiğinden etrafına ağırlıklı olarak gençler ve cemaat, tarikat, parti gibi yapılara sıcak bakmayan, düşünce ve karakteri bu yapılara uygun olmayıp bu topluluklarda barınamayacak, tutunamayacak insanlar toplanmıştı. Bu insanlar genellikle, Tevhidi hassasiyeti olan, düşüncede radikal ama pratikte toplanıp fikir alışverişinde bulunma dışında herhangi bir etkinliğe, eyleme tevessül etmeyen insanlardı. Eleştirinin, muhalif olmanın dayanılmaz hafifliği ve cazibesi hepimizde mevcuttu. Siyaset, iş dünyası ve akademik çevrelerden hemen hiç kimse yoktu. Genellikle çevresinde üniversite öğrencileri ağırlıklı olmak üzere memurlar (çoğu öğretmen), emekliler (astsubaylar ağırlıkta) ve bir miktar da esnaf vardı. Refahyol ve özellikle AKP iktidara geldikten üniversitelerini bitiren gençler kariyer planları yapmaya başladığından, çalışan kesimler de iktidarın getirilerinden istifade etmek istediği için yavaş yavaş İktibas çevresinden ayrılmalar başladı, hatta gençler hemen tümüyle ayrıldı, sonrasında da gençlerden yeni bir katılım da olmadı. Geriye küçük bir ekip kaldı, onlar da sadece dergiyi çıkartmaya devam ettiler, dergi bürosunda zaman zaman çeşitli konuşmacıların katıldığı seminerler, yazın piknikler, ramazanda iftarlar hariç başka hiçbir faaliyet olmadı. Aslında dergiyi yönetme (ele geçirme) konusunda ilk hakimiyet mücadelesi vefatından sonra olmuş. Olmuş diyorum zira ben uzaklarda ta Van’da olduğumdan haberim yoktu, ilerleyen zaman içinde oldu.

Aslında birtakım sıkıntılar, huzursuzluklar vefatından önceki yıllarda, bilhassa sağlık sorunları ortaya çıktığında başlamıştı. TV, parti kurma gibi girişimlerinde ciddi eleştiriler, itirazlar olduğunu biliyordum da İnegöl kampı sırasında onun etrafında gözükenlerin en temel konularda bile farklı düşündüklerini duyunca çok şaşırmış ve ilk şokumu yaşamıştım. Onlarla tartışmaya girince de Ercümend ağabey çok üzülmüş, kalbi zorlanmış ve hastaneye gitmek zorunda kalmıştı. Van’da kitap, kaset ve diğer çalışmalarla uğraşırken olan biten pek bir şeyin farkında değildim, o sıralar 28 Şubat da bütün hızıyla sürdüğünden diğer İslami yapılar gibi İktibas çevresinde de dahili sorun ve sıkıntılar gündem ve problem teşkil etmiyordu. Ne zaman ki (2006 sonrası) İstanbul’a gelip de Ankara’daki dergi yayın kurulu toplantılarına katılmaya başladım. O zaman artık bir şeylerin yolunda gitmediğini fark ettim. Zaman içinde dergi yayın kurulunda da tartışmalar, ayrılmalar, kopmalar başladı. İktibas Dergisi’nden ayrılan bir grup İktibas Çizgisi Dergisi’ni çıkartmaya başladı. İktibas Dergisinin sitesindeki yazılarım bu çizgiyi kuranlardan biri ile aram açılınca tümüyle kaldırıldı (2013), bu yakışıksız davranış hiç kimsenin umurunda bile olmadı. Aslında zaman içinde fark ettim ki ben ve benimle ilgili hiçbir şey kimsenin umurunda olmadığı gibi kendi aralarında bile sağlıklı, düzenli ve sahici bir ilişki yoktu. Aydan aya dergi yayın kurulu toplantılarında buluşuyor, geçen bir ay içinde biriktirdikleri şeyleri konuşup rahatlıyor, önemli bir aktivite, vazifesini yapmanın mutluluğunu yaşıyor, derginin yeni sayısına girecek yazılar etrafında konuşuyor ve bir sonraki toplantıda görüşmek üzere birbirlerinden ayrılıyorlardı. Zaman içinde bu toplantılara katılan kişilerden bazıları birer ikişer şu veya bu nedenlerle ayrıldılar.

İktibas Dergisi sitesindeki yazılarım silinince kendi blogumu oluşturmaya, yeni çalışmalarımı artık orada yayınlamaya karar verdim (Mayıs 2013). O güne kadar dergi ve sitesindeki yayınlanan yazılarımı da yavaş yavaş bloğuma yükledim. (27) Zaman içinde dergi çevresindeki insanlarla fikir ve yöntem olarak farklı bir yöne doğru gittiğimi fark ettim. Muhalefet konulu ortak bir çalışmada birkaç konuda merhum Ercümend ağabeyimden farklı düşündüğümü de not ettim. (28) İlerleyen zaman içinde çeşitli açılardan bu çevreden ayrılmanın zamanı geldiğini hissettim ve özellikle bir olayda fikir ifade hürriyeti ile ilgili ayrışma sonrası sessiz sedasız ayrıldım, İktibas yayın kurulu ile ilişkimi kopardım (2021 sonu). (29) En son Ankara Kızılcahamam’daki bir dinlenme tesisinde yapılan genişletilmiş istişare toplantısında bir arkadaşla birlikte derginin çoktan miyadını doldurduğunu, yıllardır dergiyi takip etmeyip okumadığımı ve İktibas çevresini sadece bir fikir kulübü olarak gördüğümü söyledim. Fikir kulübü dedim de Ercümend ağabeyin özellikle son zamanlarında söylediği bir şey vardı. “Madem İslami parti kurmayı düşündüğümüzü söylüyoruz, mademki ülkeyi yönetmeye talibiz, o zaman ekonomi, eğitim, sağlık, savunma her alanda hazırlık yapmak, sorunları belirleyip çözüm önerilerimizi hazırlamalıyız”. İyi güzel doğru söylüyordu söylemesine de bunu yapabilecek ne yetişmiş insan (kadro) ne birikim ne de bilimsel ve akademik araştırma, hazırlık vardı.

Vefatının ardından 28 yıl geçti, böyle bir hazırlık yapılmadığı gibi her geçen gün iç çekişmeler arttı, birçok kişi ayrıldı, hatta iktidardaki milliyetçi dindar muhafazakâr bir partinin taraftarı, sempatizanı bile oldu, geriye bir elin parmakları kadar bile olmayan kişi kaldı. Elde zaten sadece bir dergi vardı, onda bile yayınlanan yazılarda işlenen konular teolojik tartışmalar, ülke ve dünyanın gerçek gündeminden uzak, insana, hayata dair yeni bakış açıları, çözümler üretme yerine olan bitenlere muhalefet ve eleştiri yapmanın ötesine geç-e-medi. Kamuoyu nezdinde derginin kayda değer bir etkisi olmadığı gibi, İslami devlet gibi büyük bir iddianın, hedefin, hayalin nasıl gerçekleşeceği noktasında bile elle tutulur, inandırıcı, gerçekçi bir yol ve yöntem bile yoktu. (30) Dergi fikirlerin kamuoyuna taşınması, paylaşılması ve yayılması için bir araç olması gerekirken nerede ise tek amaç haline geldi. Dergideki yazıların çoğunluğu da kanaatimce okuyanına fikir namına çok bir şey vermeyen gündelik, sıradan, çalakalem yazılar olmanın ötesine geç-e-miyordu, okunmasa da olur, yazılmasa da olur cinstendi. Geçen yılki İstanbul İktibas okurları iftar programında konuşacak bir şey bulunamayıp da dergiye abone olunması (ki abone sayısı bile birkaç yüzle ifade ediliyordu), derginin abone sayısının arttırılması hususu bilmem kaç bininci kez gündeme getirilince söz alıp ikibinli yıllara kadar dergicilik ve dergi yoluyla fikirlerin topluma aktarılmasının söz konusu olduğunu, sonraki yıllarda bu işin bittiğini, internetin ve sosyal medyanın yaygınlaştığını, son yıllarda şahsen benim böyle bir meselem olmadığını söyledim. Tabii bu da son istişare toplantısında olduğu gibi soğuk rüzgarların esmesine ve ayrılık çanlarının çalmasına yol açtı.

Hani Kur’an’da Uhud harbi’nde son elçisi Muhammed’in öldürüldüğü söylentileri çıkınca Allah onun yolunda gidenlere diyor ki; “Eğer o ölür ya da öldürülürse, siz topuklarınız üzerinde gerisin geri mi döneceksiniz.” (31) Ercümend Özkan da bir insandı, yaşadı ve öldü. Vefatının ardından da tam 28 yılı aşkın zaman geçti. O yaşarken bildiği ve inandığı yolda yürümüştür. Onun yaptıklarından biz, bizim yaptıklarımızdan da o sorulacak değildir. Bizim görevimiz ona çağırmak (ki kendisi de yaşadığı sürece kendisine çağırmadı, Allah’a çağırdı), onun düşüncelerini ve yaptıklarını tekrarlamak filan değildir. Elbette onun hayatından, fikirleri, eserleri ve mücadelesinden yararlanmaya çalışırız (çalıştık, çalışırız da), bilmeyenlere, duymayanlara da bahsederiz. Amma velakin o ayrı bir fert, biz ayrı bir ferdiz. O yaşadığı zamanın insanı idi, biz de bugünkü zamanın ve şartların insanıyız. Onun görüşleriyle benzeşmek, örtüşmek gibi bir zorunluluğumuz da yoktur. Hayatta iken aklımı, irademi ona teslim ve biat etmediğim gibi onun da böyle bir talebi olmadı.

Ne hayattayken ne de vefatından sonra ille de onun gibi düşünüp olaylara onun penceresinden bakma mecburiyetim olmadı, olamazdı da. Aramızdaki ilişki iki şahsiyetli yetişkin özgür insanın fikirsel alışverişi ve dostluğu idi. On yıl süren dürüst, açık ve verimli bir yol arkadaşlığı idi. Yaşasaydı şöyle düşünürdü, şöyle yapardı gibi bir saçmalığa da prim vermem. Yeri doldurulmaz, doldurulmadı, onun gibisi gelmez gibi sözlere de itibar etmem. O da bizim gibi doğruları, yanlışları, endişeleri, beklentileri, korkuları, hayalleri olan bir fani idi, kendi sınavını verdi, vakti saati geldiğinde de aramızdan ayrıldı. Herkes ‘alem-i ervah’tan ‘alem-i şuhud’a Rahman’nın belirlediği yer, zaman ve şartlarda ete kemiğe bürünüp gelir, zamanı geldiğinde de ayrılır. Benim bu dünyadaki yolculuğum sürüyor, kendi kitabımı, hikâyemi yazmaya devam ediyorum. Konuyu yine yazının başlığındaki şiirle noktalamak istiyorum.

Ve değer ver hatıralara…, Sen içerdeyken (yokken) ben, Hiç oturup ağlamadım, Hiç karartmadım umudu, Hiç bulandırmadım onuru, Öyle dimdik durdum ortada, İşte burada ulan, işte burada, Böyle burada, Hiç yıkılmadan, Hiç utanmadan, Ve hiç unutmadan…” (1)

Kaynaklar:

1.      Aldırma Reis, İbrahim Sadri, ‘Adam Gibi’ şiir albümünden, https://www.youtube.com/watch?v=t1tGOHI6deQ

2.      Halk Üniversitesi, Prof. Dr. İrfan Yalçınkaya, Akademik Akıl, 2022, https://www.akademikakil.com/halk-universitesi/irfanyalcinkaya/

3.      Halk Üniversitesi, Arif Kaya, http://arifkaya06.blogspot.com/2022/08/halk-universitesi.html / https://www.youtube.com/watch?v=MdxMs4sYAk4&t=298s

4.      Kapıdaki Yabancı - Kemal Kelleci, Yayına hazırlayan: Mehmet Kemal Kelleci, Öncü Kitap, 2014, Ankara

5.      Hatıralarım, Mukaddes Özkan, Anlam Yayınları, 2021, Ankara

6.      Karıma Mektup, Nazım Hikmet Ran, https://www.youtube.com/watch?v=jTXQ4sWB7FQ

7.      İyimser Bir Gül, Yusuf Hayaloğlu, https://siir.sitesi.web.tr/yusuf-hayaloglu/iyimser-bir-gul.html ; https://www.youtube.com/watch?v=SwGtbuv5Mq8

8.      Gökçeada ve Ercümend Özkan, Arif Kaya, http://arifkaya06.blogspot.com/2022/07/gokceada-ve-ercumend-ozkan.html

9.      Canlar canını buldum, Yunus Emre, https://www.antoloji.com/canlar-canini-buldum-siiri/

10.  İki Dost-1, Tanışma, Arif Kaya, http://arifkaya06.blogspot.com/2013/09/iki-dost-1.html

11.  İki Dost-4, Ya Tahammül Ya Sefer-1, “Ne doğan güne hükmüm geçer ne halden anlayan bulunur”, Arif Kaya, http://arifkaya06.blogspot.com/2013/11/iki-dost-4.html

12.  İki Dost-5, Ya Tahammül Ya Sefer-2, “Ah vur ataşı gavur sinem ko yansın, arkadaşlar uykulardan uyansın”, Arif Kaya, http://arifkaya06.blogspot.com/2013/11/iki-dost-5.html

13.  İki Dost-x, Ya Tahammül Ya Sefer-3, Gün ışığında yola koyuldum; elimde kandil, gözümde mendil; vefa arıyorum, dost arıyorum, Arif Kaya

14.  “Ercümend ağabey bak evleniyorum!”, Bir insan biriktirdim, Davut Özgül, Okur Kitaplığı; 2012, İstanbul, Sh. 98-9

15.  Ercüment Özkan’ın ardından, Vedat Kahyalar, https://hertaraf.com/haber-ercument-ozkan-in-ardindan-vedat-kahyalar-3713

16.  Bir kitap, bir düzeltme ve emeğe saygı, Arif Kaya, http://arifkaya06.blogspot.com/2022/01/bir-kitap-bir-duzeltme-ve-emege-saygi.html

17.  Ercümend Özkan’ın kaleminden “iktibas” dergisi, İktibas Dergisi Ercümend Özkan Özel Sayısı, 14. Cilt, 205. Sayı, Ocak 1996, Sh. 62-66; https://katalog.idp.org.tr/pdf/12266/18865

18.  Paradigmanın iflası - Resmi ideolojinin eleştirisine giriş, Doç. Dr. Fikret Başkaya, Doz yay.3, 2.baskı, İstanbul ; http://arifkaya06.blogspot.com/2014/02/bir-kitaptan-alintilar_27.html

19.  https://www.kitapyurdu.com/index.php?route=product/search&filter_name=ercumend%20ozkan

20.  001 – Ercümend Özkan – Sinevizyon, https://www.youtube.com/watch?v=T0dHoqrIXN8

21.  Ercümend Özkan 2019, http://arifkaya06.blogspot.com/2019/01/blog-post.html

22.  Ercümend Özkan (Allah’ın salih kullarından ‘güzel bir örnek’), Arif Kaya, http://arifkaya06.blogspot.com/2015/01/ercumend-ozkan-allahin-salih.html

23.  Ercümend Özkan: 20 yılın ardından, 2015, Arif Kaya, Kur’an Nesli İlim Merkezi, https://www.youtube.com/watch?v=TfmCBqSvOVQ

24.  Vefatının 22. Yılında Ercümend Özkan’ı Konuşmak, 2017, Arif Kaya, Venhar, Bölüm 1 & 2, https://www.youtube.com/watch?v=5H-1xfZMN4Y & https://www.youtube.com/watch?v=VZshG_5M0LA

25.  Ercümend Özkan’ın vefatının 25. Yılı anma etkinliği (Röportaj: Türkiye’de Müslüman kimlik arayışı ve Ercümend Özkan), 2020, HİKAV, Sesli Analiz, İrfan Yalçınkaya, https://www.youtube.com/watch?v=L1oFPMLxU2w

26.  Ercümend Özkan 2023, İrfan Yalçınkaya, https://www.youtube.com/watch?v=AuUe0P48BEc&t=14s

27.  Onuncu Köy, Arif Kaya, http://arifkaya06.blogspot.com/

28.  İç muhalefet tartışması: Müslümanlar arasında muhalefetin imkânları, Arif Kaya, Nasihat ve Bozgunculuk Arasında Muhalefet (Ortak Çalışma), Editör: Levent Çavuş, Tashih Yayınları, 2018, İstanbul, Sh. 184-199; http://arifkaya06.blogspot.com/2020/12/ic-muhalefet-tartsmas-muslumanlar.html

29.  Fikrimin ince gülü, kalbimin şen bülbülü…, Prof. Dr. İrfan Yalçınkaya, Akademik Akıl, Ocak 2022, https://www.akademikakil.com/fikrimin-ince-gulu-kalbimin-sen-bulbulu/irfanyalcinkaya/

30.  Özgür Düşünceler -X- Bir rejimi değiştirmenin yol ve yöntemleri, Arif Kaya, http://arifkaya06.blogspot.com/2022/12/ozgur-dusunceler-x.html

Kur’ân, Âl-i İmrân suresi, 144. Ayet





2 Mayıs 2023 Salı

ÖZGÜR DÜŞÜNCELER - XII - Seçimler ve Sivil Toplum Kuruluşları

ÖZGÜR DÜŞÜNCELER

XII.

Seçimler ve Sivil Toplum Kuruluşları


Cumhuriyet döneminde çok partili hayata geçildiğinden beri sivil toplum kuruluşlarının seçim zamanlarında takındıkları tavır ve tutumlar doğrusu ele alınmaya değer ilginç ve önemli bir konudur. Sivil Toplum Kuruluşu (STK) ya da Batı’daki adıyla Hükümet Dışı Organizasyon (Non Government Organization- NGO) bağımsız bir şekilde faaliyetlerini yürüten ve sosyal alanda çevre, kültür, sanat, hukuk, çocuk ve kadın hakları gibi pek çok dalda çeşitli çalışmalar yürüten dernek, sendika, birlik ve vakıf gibi kuruluşları ifade eder. Ayrıca bunlara ilaveten aşiret, (dini) cemaat, tarikat ve bunların dışında kalan (belki kulüp, loca gibi), değişik isimlerle anılan organize toplulukların da STK sayılması, öyle bakılması gerektiği kanaatindeyim. Sivil toplum kuruluşlarının gerçekten sivil olup olmadıkları ya da ne kadar sivil oldukları ayrı bir tartışma konusudur. Devletin her şeyi ve herkesi kuşattığı, kuşatmaya çalıştığı ve yüz yıldır bir türlü bitip tükenmeyen varlık ve beka sorunu olan bizim gibi ülkelerde bu çok zor hatta neredeyse imkânsız gibidir. Bu yüzden bu kuruluşlara sivil olmayan ya da sivil devlet kuruluşları (SDK) olarak bakılması gerektiğini söyleyenler çok da haksız sayılmazlar.

 

Özellikle seçim dönemlerinde siyasi partiler oy deposu olarak gördükleri cemaat, tarikat, aşiret, sendika, vakıf ve derneklerin kapısını çalıp destek talebinde bulunurlar. Bu bazen açık çoğu zamanda kapalı kapılar ardında gerçekleşir. Bazen bu STK&SDK’lar desteklerini basın yoluyla kamuoyuna deklare ederler. Bu tek tek olabileceği gibi toplu, platform şeklinde de olabilir. Nitekim yaklaşan seçim arifesinde bazı tarikat, cemaat, sendika ve aşiretler kimi destekleyeceğini el altından mensuplarına tamim ettikleri gibi, basın bildirisi ya da medya aracılığıyla kamuoyu ile paylaşmışlardır. Elbette verdikleri bu destek için kendilerince siyasi ve dini gerekçeler ileri sürmüşlerdir. Fakat bu ülkede bugüne kadar az çok bu işlerin içinde olanlar, takip edenler bilirler ki, her iki tarafın da gayesi win win yani kazan kazan’dır. Siyasi parti/ler iktidara gelip güç ve kamu (devlet) imkanlarına kavuşurken bu süreçte ona destek veren STK&SDK’lar da hem iktidarın onlara sağlamayı vaat ettiği imkânlara (ihale, hibe, bağış, vergi muafiyeti & afları, faizsiz ya da düşük faizli krediler, teşvikler, imar rantları, mensuplarının belediye ve kamuda istihdam edilmesi, terfi ve tayinlerinde kayırılması, vs) kavuştukları gibi devletten gelebilecek tehlikelere, zararlara karşı da korunma (güvence) sağlanmış olur.

 

Bu karşılıklı yarar, çıkar, menfaat ilişkisinde devletin, iktidarın tek bir şartı vardır. Bu STK&SDK’lar özellikle tek başlarına asla iktidar talebinde bulunmayacaklar ve devletin yerine göz dikmeyeceklerdir. Bunun haricinde “ne isterlerse verilir”, istedikleri ayrıcalıkları, avantaları elde edebilirler. Aksi halde bu devlete itaatsizlik yani isyan kabul edilir. O zamana kadar göz yumulan, görmemezlikten gelinen nice şey varsa el konulur, mensupları kamudan, devletten tasfiye edilir, itaatsizliğin bedeli kat be kat ödetilir. O güne kadar onlara sağlanan her şey ellerinden alınıp ya hazineye devredilir ya da diğer STK&SDK’lara dağıtılır, pay edilir. Bu şart haricinde seçimlerde destek verilen, tutulan parti iktidara gelmez ya da iktidarda olup iktidarı kaybederse tabiri caizse üzerine bahis oynanan at kaybederse bu STK&SDK’lar sadece iktidarın sağlayacağı nimetlerden olurlar, belki biraz da iktidara gelen partinin hışmını üzerlerine çekerler. Genellikle bu durumu gidermek, düzeltmek için de ya vakit çok geçmeden iktidara gelen parti (ittifak, koalisyon)’la anlaşma, uzlaşma yoluna giderler ya Doğu’daki aşiretler gibi seçim için her partiden aday gösterip her durumda kazanırlar ya da en kötüsü bir sonraki seçimlere kadar bekleyip sabrederler.

 

Tarih boyunca ve günümüzde, ülkemizde ve dünyada seçimler ile STK’lar arasındaki ilişkilerde çok farklı örnekler ve uygulamalar vardır. Kapitalist, sosyalist, teokratik, demokratik ya da otokratik olsun bütün sistemlerde az çok bu tür ilişkiler mevcuttur. Bu ilişkilerden bağımsız ve uzak bir siyasi sistem yoktur. Önemli olan bu ilişkilerin ilkeli, ölçülü, dengeli, ahlaki, adil, hukuki ve şeffaf olmasıdır. Toplumun bir kesimi abat, memnun, ihya olurken iken diğerlerinin mutsuz, umutsuz, mahrum olmaması, bir kesiminin zafer sarhoşluğuna diğer kesimin de yenilmişlik duygusuna kapılmamasıdır.

 

Cumhuriyetin ilk 50 yılında çağdaş – çağdışı, ilerici – gerici ayrıştırılmasına maruz bırakılan halk kitleleri, sonrasında sağ – sol, sünni – alevi, türk – kürt ayrışmasına ve çatışmasına sürüklendi. 28 Şubat sürecinde de laik – antilaik (katı ya da laikçi – ılımlı laiklik) ayrışmasına maruz kaldı. İkibinli yılların başında bu ayrımcılığın kaldırılması için büyük bir fırsat yakalandı. Ne yazık ki ilk on yıl içindeki bütün olumlu gelişmelere rağmen bu tarihi fırsat değerlendirilemedi, kaçırıldı, heba edildi. O güne kadar devletten uzak tutulmaya çalışılan milliyetçi muhafazakâr mukaddesatçı dindarlar hem hazırlıksız oldukları için hem güncel, gerçekçi toplum ve sistem projeleri olmadığı için hem de yılların beklentisi, öfkesi, mahrumiyeti ve mağdurluğu içinde olduklarından bu şansı doğru ve iyi kullanamadılar. Bir süre sonra onlar sistemi değil, sistem onları sağladığı iktidar imkanlarıyla dönüştürdü, değiştirdi. Sonrasında da özellikle son on yılda toplum her geçen seçimde gerilim ve korku politikaları ile kutuplaştırıldı, ayrıştırıldı, taraftar kitleleri konsolide edildi. Gelinen noktada toplum, halk, artık cumhur ve millet diye iki ana ittifak (koalisyon) haline geldi, saf tuttu.  

 

Epey zamandır seçim sath-ı mailine girdiğimiz hatta bir nevi seçime değil de sanki savaşa, meydan muharebesine çevrilen bu atmosferde her iki tarafa da sonuçta bunun devlet değil hükümet edecek, sistemi işletmeye talip parti/partilerin rol aldığı, oynadığı bir demokratik yöntem olduğunun altını çizmek, hatırlatmak isterim. Bu sistemde, rejimde hatta oyunda düne kadar birbirlerine demediklerini bırakmayan lider, kişi, parti ve STK&SDK’ların şaşırtıcı şekilde bir süre sonra bir araya ya da karşı karşıya gelebileceklerini hatta geldiklerine dikkat çekmek isterim. Ki halihazırdaki son durum tam da böyledir. Gerçek böyle olmasına rağmen ne yazık ki siyasetçiler nezdinde iktidarda olanlar için iktidarını sürdürmek, muhalefettekiler için de kazanıp iktidara gelme amacı, tutkusu anlaşılabilir iken, cumhur, millet, halk için bu uğurda her türlü ilkeyi, inançları, değerleri, arkadaşlıkları, dostlukları, akrabalıkları ezip çiğnemek, tehlikeye atmak anlaşılır gibi değildir. Halihazırda siyasete nezaket, nezahatten ziyade özellikle iktidar kanadında öfke, nefret, hakaret ve tehdit dili hâkim olmuştur.

 

Bu iktidar oyununda taraflar, diğerlerini, ötekileri, karşısındakileri birey ve topluluk (STK&SDK) düzeyinde gaflet, dalalet, hatta hıyanet içinde; dış güçlerle, düşmanla, işgalcilerle iş birliği yapma; darbeci, ahlaksız, terörist, hatta akla ziyan biçimde küffar olarak bile niteleyebilecek kadar ileri gitmekte, akıl, insaf ve izandan yoksun hale gelebilmektedirler. Bu tam bir siyasi cinnet halidir, trajedidir. Bu ülkede 1946’dan beri seçimler yapılmaktadır. Halihazırda bu ülkeyi yöneten parti de bu ülkedeki yüzü aşkın partiden biri olarak 2001’de kurulmuş ve gerek ülkedeki şartlar ve gerekse uluslararası destekle bir yıl sonra iktidara gelebilmiştir. O günden beri de bu ülkede 5 kez genel seçim yapıldı, şimdi 6. cısı yapılmak üzeredir. Bugüne kadar bu seçimleri kazanmış ve 21 yıldır iktidarda olan bir parti/ler (ittifak) ve taraftarlarının bu seçimi, bir seçim olmaktan çıkarıp “var ya da yok olma, ölüm kalım mücadelesi, vatanı teröristlere verme, söz konusu vatansa gerisi teferruat, hak ile batılın savaşı, kazanılması gereken seçim değil savaş var, yenilmesi gereken parti değil sistem” gibi yenilir yutulur olmayan, ipe sapa gelmez iddialar ileri sürmesi asla kabul edilemez, hoş görülemez. Üstelik bir de Allah’tan korkmadan, kulundan da utanmadan muhalefeti düşmanlaştırıp kriminalize etmesi, seçimleri siyasi darbe, işgal girişimi, istiklal mücadelesi gibi hezeyanvari sözlerle niteleyip gerginlik, korku ortamı oluşturma ve iç savaşa davetiye çıkarıcı ifadeler kullanılması eleştiri, fikir ifade özgürlüğü filan değil resmen hukuki anlamda suç teşkil edici beyanlardır. Böyle bir atmosferde gidilen seçimler, seçim olmaktan çıkıp toplumu bir karpuz gibi tam ortadan çat diye ikiye ayırabilir. Demokratik yolla iktidara gelen bir partinin demokrasiyi bir araç olarak görüp istediği zaman, istediği durakta inebileceğini sanması safdilliktir, korkunç bir yanılgıdır ve esas gaflet, dalalet ve hıyanet tam da budur. Herkes aklını başına devşirmeli, bir an önce bu yanlış yoldan dönmeli, bu dili terk etmeli, itidal ve sükûnet içinde hareket etmelidir. Seçimleri bugüne kadar kazanırken her şey iyi hoş demokratik idi de, kaybetme ihtimali belirince mi bir anda kötü ve siyasi darbe, işgal girişimi oluverdi?

 

Çok partili sistemlerde, özellikle sistem, rejim, devlet halkın tamamı değilse de tamamına yakınının rıza ve onayına matuf değilse, memnuniyetsiz halk kesimleri çoğunluktaysa devlet halkı sisteme entegre etmek, tehlike ve tehdit teşkil etmekten çıkarmak, herkesi oyuna dahil etmek için oyunu, yarışı, kavgayı kızıştırır. Devleti, siyasi partileri, parti siyasetinde rol alanları bir yere kadar az çok anlıyorum da toplumun farklı kesimlerinin birbirlerine karşı konumlanmalarını, hatta arkadaşlıkları, dostlukları, akrabalıkları bile tehlikeye atmacasına bu oyuna kendilerini kaptırmalarını, takım tutar gibi tarafgir yaklaşım sergilemelerini kesinlikle anlayamıyorum. Bertaraf olmamak için ille de tarafgir mi olmak gerekir. Demokratik sistemdeki mücadeleyi, dini (islami) ve milli terimlerle harmanlamak da bir başka vahim ve tehlikeli girişimdir. Alt tarafı bugüne kadar yapılan seçimlerden bir seçimi “hak-batıl mücadelesi, savaş”; karşı tarafı, muhalefeti de “küffar, işgalci, işbirlikçi ve benzeri şekilde nitelemeler” hem din (İslam) hem de demokrasi açısından tehlikeli ve sakıncalıdır. Hatta bizim gibi düşünmeyen, inanmayan ve yaşamayan insanları böyle yaftalarla nitelemek tersinden ulusal ve uluslararası sisteme hizmet etmektir, ekmeğine yağ sürmektir, hatta bu tavır tam tersi etki gösterip laiklik ve demokrasinin yerleşip kökleşmesine de yarar. Farkındalar mı, farkına varabilirler mi doğrusu bilmiyorum, zannetmiyorum ama bu zihniyete, mantaliteye sahip olanlar ulusal ve uluslararası sistem tarafından kendilerine verilen süre ve izin bittiği zaman bir köşeye konulacaklarını, sınırlarının, hadlerinin kendilerine bildirileceğini, hatırlatılacağını, çok daha ileri giderlerse “game over – oyun dışı” kalacaklarını bilmelidirler. Belki biraz arabesk kaçacak ama gençlik yıllarımızda şarkılarıyla büyüdüğümüz ve “kula kulluk edene yazıklar olsun” deyip son yıllardaki tavırlarıyla bizi şaşırtan, hüsrana uğratan Orhan abi (Gencebay), “dil yarası” şarkısında der ki; “en acı sözler bile söylerken tutmadık dilimizi, dil yarası dil yarası en acı yara imiş”.

 

Bu ülkedeki bütün kişiler ve STK&SDK’lar için geçerli olan bu hususlar en nihayetinde şahsi kanaatlerim, görüşlerimdir. Elbette yanılabilirim, yanıltabilirim, yanıltılabilirim. Dünya hayatında yeri gelir taraf olabiliriz yeri gelir tarafsız kalabiliriz. Aslolan iyiye, doğruya, güzele, hakikate erişmeye çalışmak ve dosdoğru, istikamet üzere kalabilmektir. İnsanın aklını, iradesini tarafgirlik, öfke, şehvet, dünya nimetleri kapladığında biraz durup soluklanmalı, ara vermeli, biraz geriye çekilip bu tür duygu ve düşünceler yatışıncaya, normale dönünceye kadar sabretmeli ve sakin olmalıdır. Seçimlere o kadar da kendimizi kaptırmamalı, seçimler geçip gittikten sonra pişman olabileceğimiz sözler sarf etmemeli, adımlar atmamalıyız. Seçimler ne ülkenin ne de dünyanın sonu değildir. Kendi hesabıma seçim sürecinde olup bitenlerin düne kadar tanıdığım (tanıdığımı zannettiğim), bugüne kadar birçok şeyi paylaştığım kişi ve STK&SDK’ların ne olup olmadığını test etme, fark etme, anlama noktasında deneyim fırsatı sağladığını, notlar aldığımı söyleyebilirim. Dileğim ve duam, bu sürecin ülkemiz ve halkımız için en hayırlı, güzel ve barışçıl bir şekilde sonuçlanmasıdır. 







27 Nisan 2023 Perşembe

İRFAN’IN PENCERESİ’NDEN - Kırk Bir Yılın Hikâyesi 3 - “Bir kanlı şafakta, bana çil horoz / Yepyeni bir dünya etti hediye”

İRFANIN PENCERESİ’NDEN

Kırk Bir Yılın Hikâyesi 3

Bir kanlı şafakta, bana çil horoz / Yepyeni bir dünya etti hediye” (1)

 

Merhum Necip Fazıl’ın kitaplarıyla karşılaşıp da tasavvufla karşılaşmamak mümkün değildir. Benim için de öyle oldu. Gerek bu ülkede gerekse özellikle Batı Dünyası’nda dünya hayatının her türlü haz ve heyecanlarıyla haşır neşir olan insanların bir türlü dinmek bilmeyen içsel (manevi) boşluklarını doldurmak, sükûnete, dinginliğe, huzura ermek ve ayrıca hayatın anlamı / amacı konusunda kafalarındaki sorulara bir yanıt bulmak için çıktıkları mistik yolculuktaki duraklarından biri olan tasavvuf, benim için sadece son şıkkıyla ilgili idi. Zira henüz delikanlılık çağındaydım, dünya nimetlerine gark olmamıştım, mahrumiyet içinde idim, ilk okuduğum kitaplar ve üniversitedeki tasavvuf ile ilişkili arkadaşlar bu yönelime sebep olmuştu.

Tasavvufla ilgilenince de eteğine yapışılacak, intisap edilecek bir mürşit, bir şeyh aramak için tabiri caizse “demir çarık demir asa” yola koyuldum. Aradan uzun yıllar geçtiği için şimdi hayal meyal hatırladığım çeşitli tasavvufi sohbetlere katıldım, nefsimi terbiye etmek için yeme, içme ve uyku noktasında birtakım kısıtlamalara gittim, girişimlerde bulundum. Bir gün arkadaşlarla konuşurken bu tarikatlardan birine mensup bir arkadaşın anlattığı bir şey tuhafıma gitmişti. Cebinden sık sık şeyhinin fotoğrafını çıkarıp bakan bu kişi, bu şekilde rabıta yaptığını yani şeyhiyle irtibat kurduğunu söylemiş ve eklemişti. Şeyhi geçenlerde rüyasında Hz. Muhammed (sa)’i görmüş ve eteğinden tutup ondan kendisine bağlı müritlerin sorgu suale çekilmeden cennete gireceği konusunda söz almadan bırakmadığını söylemişmiş. Tabii o yıllarda Kur’an filan okumadığımız için Kur’an’la sağlamasını yapacak, bu sözün ne anlama geldiğini analiz edebilecek durumda değildim, sadece yadırgadığımı söyleyebilirim. Zamanla anladım ki, bu nasıl bir şey(h)tir böyle. Tasavvufa mensup olanlar arasında “şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” diye bir söz dolanır durur. Böyle şeyhi olanın şeytana ihtiyacı olmasa gerek, zira müritlerinin önüne düşen bu şeyhin Kur’an’dan haberi olmadığı gibi şaşkın biri olarak şefaati (yardımı, merhameti, bağışlanmayı) Allah’tan değil de kulundan ve son elçisinden istiyor. Hani derler ya imam şey yaparsa, cemaat ne yapmaz.

Nakşibendi tarikatına bağlı İskenderpaşa Cemaati şeyhi Mehmed Zahit Kotku’nun damadı merhum Esad Coşan’a ait Hakyol Vakfı’nın çıkardığı İslâm, İlim ve Sanat dergilerini ayrıca Konya’da yayınlanan Ribat dergisini takip ediyor, çeşitli tasavvufi kitap ve yazılar okuyordum. Esasında manevi bir boşluğum olmadığı gibi birkaç husus dışında gündelik yaşamımda nefsimi ıslah, terbiye ve tezkiye etmem için fazla bir gerekçe de yoktu. Tasavvuf kendime (nefsime) ve dünyaya dair kafamdaki sorulara cevap vermiyor; rüya, keramet, zikir ve menkıbeler vaktimi ve enerjimi tüketiyordu. Aklımı, irademi “gassalın elindeki meyyit” yani ölü yıkayıcının elindeki ölü misali şeyh, mürşit diye adlandırılan birinin eline teslim etmek bana göre değildi. O yüzden seyri süluk (tasavvuf yolculuğu)m fazla sürmedi. O sıralar bir saz edinmiştim ve saz dersleri de alıyordum. Tasavvuf müziğinde ise ney ve def dışında çalgı aletine -hele saz aletine (ki nedense saz bu ülkede ağırlıklı olarak alevi kesimin ilgilendiği bir müzik enstrümanı olmuştur) zinhar sıcak bakılmadığı, hatta müziğin “boş ve faydasız işler” cümlesinden olduğu fikri hâkim olduğundan benim de sazdan soğumama sebep olmuştu. Bu sebepledir ki İslami kesimde ilk müzik daha doğrusu ezgi çalışmaları marş formunda ve def ağırlıklıdır.

Fakültede merhum Said Nursi’nin takipçileri olan ve birçoğunun yaşı bizden büyük abiler vardı. İşin ilginci bu abiler sessiz, sakin ve okudukları nur risalelerinden olacak nur yüzlü idiler. Nur dershaneleri denilen öğrenci evlerinde disiplinli ve her ne kadar Said Nursi “zaman tarikat zamanı değil, belki imanı kurtarma zamanıdır” demişse de aslında yaşantıları tarikatla, tasavvufla büyük ölçüde uyuşuyordu. Yalnız buradaki ritüel; zikir ve tasavvuf büyükleri olan sofilere ait sözler, menkıbeler değil tek bir kişiye yani Said Nursi’ye ait sözler yani “Nur Risaleleri” idi, her gün, her fırsatta okunurdu. Bütün düşünce ve gündelik pratikler onunla ilgili ve ilintili idi. Osmanlıca olan ve herkesin değil bu konuda yıllarca süren eğitimden geçmiş abiler tarafından tercüme ve tefsir edilen metinler topluca okunulur dinlenirdi. Genelde bu eserler iman konuları etrafında döner durur, bilim ile İslam arasındaki ilişkiye dikkat çekilirdi. Bu konuları ele alan Zafer, Sızıntı gibi dergiler revaçta idi.

O sıralar Mısır İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler)’in önde gelenleri olan Hasan El Benna (Risaleler), Seyyid Kutub (Yoldaki İşaretler), Muhammed Kutup (Taklitlerin Çarpışması) gibi isimlerin kitaplarını da okuyor idim. Bir ara elimdeki Said Havva’ya ait İslam isimli kitabı görünce bu abilerden biri “Ne diye bunları okuyorsunuz, bunları okuyup da ne olacak?” demişti. O gün de bugün de bana bir kişiye (velev ki bu kişi allame-i cihan olsun) ait eserleri, çalışmaları, fikirleri üstelik tekrar tekrar okuyup durmak doğru ve anlamlı gelmemiştir. Zira bu tek yönlü bir beslenme, bir tür şartlanma olup beyni (düşünceyi) sağlıklı ve yeterli beslemez, hak ve hakikati arayanlar için handikap teşkil eder. Bu sebeple o sıralar yazar Mehmet Metiner’in arkadaşları ile çıkardığı Girişim ve merhum Yaşar Kaplan’ın tek başına çıkardığı Aylık Dergi isimli dergileri de takip etmeye çalışıyordum.

Yıllar önce Nur (halk arasında Nurcular olarak bilinirler ve farklı alt grupları vardır) cemaatine mensup bir arkadaşın kardeşine sohbet sırasında bir şey söylemiştim. Bu delikanlı Said Nursi’ye ait risaleleri öyle bir ezberlemiş, hatmetmişti ki adeta ağzından çıkan her söz, her cümle sanki Nur külliyatına aitti. Demiştim ki; “İslam alimlerinin, bilginlerinin bütün eserlerinden, çalışmalarından istifade ettiğimiz gibi Said Nursi’nin eserleri ve düşüncelerinden de faydalanılabilir”. O da demişti ki; “Bediüzzaman’ın (takipçileri Said Nursi’yi bu şekilde tanımlar, över, “zamanın harikası, güzelliği, benzersizi” anlamlarına gelir) kitaplarını, düşüncelerini diğerlerininki ile aynı tutamazsınız. Nur Risalelerinde serdedilen fikirler Said Nursi’nin kendi ürettiği, ona ait sözler değil, ona yazdırılan sözlerdir” dedi. “Bu ne demek oluyor, vahiy mi demek istiyorsun?” deyince de “Tam olarak öyle değil, ona ilham edilen, ona dikte edilen, onun dahli olmadan onun kalemine, dimağına süzülen hakikatlerdir” deyince ben de “İşte burada sana katılmıyorum, ayrılıyorum. Vahiy dememek için lafı eğip büküyor, bin dereden su getiriyorsunuz” dedim ve o günden sonra da Nurculuk ve Said Nursi eserlerinden soğudum, uzaklaştım. Nadir de olsa bulunduğum Risale-i Nur sohbetlerinde ise sessiz kalmadım, kafama takılan şeyleri sordum, çelişkili bulduğum noktalara itiraz ettim. (2)

Yeri gelmişken Said Nursî ve Külliyatı (Risaleleri) ile ilgili kanaatimi de belirtmek isterim. Said Nursî, Doğu’nun (ki kendisi Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı Nurs köyündedir, Nursî Nurs’lu demektir) medrese ve ulema geleneğinden gelen önemli bir alimdir. Çileli ve meşakkatli bir ömür sürmüş, bildiği ve inandığı yolda mücadele vermiş, bu uğurda sürgün, hapishane gibi nice zorluklara göğüs germiş bir dava adamı olup yaşadığı çağın, ülkenin şartlarında ele alınıp değerlendirilmesi gereken biridir. Fikirleri ve mücadelesi eleştiriye kapalı ve noksanlıktan, hatadan beri değildir. Bir ekol, bir çizgi oluşturmuş, kendisinden sonra da bağlıları (talebeleri, şakirtleri) farklı kollara ayrılsa da onun yolunu (tarikini) sürdürmüşlerdir. Bu ülkede mezar yeri bilinmeyen, bir mezar yeri dahi kendisine çok görülen ender şahsiyetlerden biridir. Bu tür yol ve çığır açıcı insanların ismi ve düşünceleri etrafında, zaman içinde kutsi bir hâle oluşturulup o günün şartlarında ve dünyasında oluşan fikirler, konular ve hadiseler sistemli ve stabil hale getirilip düşüncenin dondurulmasına ve toplumun ayrılıp ayrışmasına zemin hazırlayabilir. Bu durum sadece Nurculuğa has olmayıp bütün ideoloji, din, mezhep, tarikat, cemaat ve fırkalar için de geçerlidir.

Tarihe mal olmuş bu kişiler ve fikirlerini tarihsel koşulları içinde ele alıp onlardan alınacak şeyleri alıp tarihteki yolumuza devam etmezsek, tarihselliğin kurallarını dikkate almazsak bu tür kişi ve fikirler düşüncemize zenginlik katmak şöyle dursun birer engel, ayağımıza pranga olmaya namzettirler. Toplum içindeki fırkalaşmanın, ayrışma ve gruplaşmanın (tefrikanın) birer bileşeni, argümanı olmaktan kendilerini kurtaramazlar. Nitekim bir zamanlar birilerinin susuzluklarını gideren bu ırmak, ilerleyen zaman içinde bulanıklaşabilir, kuruyabilir ya da başkalarının değirmenine su taşır, onlar tarafından birtakım emelleri için kullanılabilirler. Çünkü böyle organize topluluklar, toplumsal baskı grubu oldukları için çok partili sistemde oy deposu olarak görülüp birtakım pazarlıkların konusu da olabilirler, hatta bu ilişki simbiyotik biçimde “al gülüm ver gülüm” çerçevesinde yürür gider. Hatta öyle bir zaman gelir ki, bu cemaat, tarikat ya da aşiret gibi topluluklar iktidarın, devletin tümüne bile talip olabilir, hedefleyebilir, tehlike teşkil edebilir.

Nitekim bunlardan biri olan Nurcu ekolün yeni bir versiyonu o yıllarda fakültede de vardı. Neonurculuk diye de tabir edilen bu ekole mensup arkadaşlar da vardı. (3) Bu arkadaşların kaldıkları öğrenci evlerinde (ki o yıllarda ışık evleri ya da gaybubet evleri tabiri pek yaygın değildi) Nur Risalelerinden daha ziyade “Hocaefendi” diye tanımladıkları Fethullah Gülen’e ait kitaplar okunur, sohbet kasetleri dinlenir, videokasetleri izlenirdi. Tıpkı Nur dershaneleri gibi mütevazi döşenmiş ve disiplinli bu evlerde sorumlu bir abi (kız dershanesi ise bir abla) olurdu. Bu arkadaşlar bizim farklı kitaplar okuduğumuzu, farklı kişilere kulak verdiğimizi ve farklı fikirlere sahip olduğumuzu bildiklerinden bizi eleştirir, radikal takıldığımızdan dem vururlardı. İlaveten parti hareketi ya da devrimci söylemin yanlış olduğunu, sistemin legal (yasal) yoldan ayrılmadan içeriden fethedilebileceğini, bu yöntem çok zaman alsa da devlet içinde her alanda, her kademede eğitimli ve yeterli eleman yetiştirildiğinde, yerleştirildiğinde (paralel devlet yapılanması) sistemin zaten zamanla kuşatılıp ele geçirileceğini, böylece sorunun kendiliğinden halledilmiş olacağını ifade ederlerdi. Son askeri darbe olan 12 Eylül’ün üzerinden daha birkaç yıl geçtiği ve bu hareket (cemaat) henüz yolun başında, emekleme döneminde olduğu için bu sözler bize uzak bir hayal, gerçekleşme şansı olmayan bir düş gibi gelirdi.

Cumhuriyet tarihi boyunca müesses nizam tarafından dinle ilgili, ilintili, iltisaklı herkes, hepimiz “irtica, gericilik, yobazlık tehdidi” ile tanımlandığı, kodlandığı için bu tür sözler dikkatimizi çekmezdi, umursamazdık. Tabir-i caizse karşımızda ortak bir düşman mevcuttu. Sağ sol çatışmasının, anarşi ve terörün sonlandığı, sonlandırıldığı bir vasatta, soğuk savaşın hüküm sürdüğü iki kutuplu bir dünyada de(a)politize bir gençliğin ve ülkemizi de kapsayan “yeşil kuşak” projesinin yürürlüğe konulduğunu duymuştuk duymasına da ne olduğu konusunda fazla bir bilgimiz yoktu. Devletin, sistemin, rejimin işlerine aklımız ermez, sırrına (istihbaratına, kapalı kapılar ardında, gizli karanlık mahfillerde olan bitene) vakıf değildik. Saf (saftirik) ama samimi, bir o kadar da aklı bir karış havada zavallı gençlerdik. İlk ve ortaöğretimde bizi ideolojisine göre formatlayan, beynimizi dizayn eden devlet bunu bile yeterli görmemiş olsa gerek, üniversite ilk yıllarında hatta Tıbbiyede bile Türkçe ve İnkılap Tarihi & Atatürkçülük dersi okutulan bir nesildik. Biz bilmeyiz devletin sahibi büyüklerimiz bilirdi. Huylu huyundan kolay kolay vazgeçmez derler, cumhuriyetin yüzüncü yılında bile esasta değişen bir şey olmadığını düşünüyorum.

Cumhura, halka, millete, ülkeye inen, indirilen son darbenin üzerinden fazla geçmediği için fakültenin morfoloji binasının duvarlarındaki yazılar ve sloganların üzerini kapatan boya badana izleri bile hâlâ duruyordu. Fakültede ve ders gruplarında kendilerini sol, sosyalist olarak tanımlayan arkadaşlar vardı. Onlar almış oldukları ideolojik birikim nedeniyle iyi kötü dinle diyanetle ilgili olan bizlere  biraz istihza, gırgır geçme kabilinden çeşitli sorular sorar, sorgularlardı. Her ne kadar askeri darbe üzerlerinden silindir gibi geçip süngülerini düşürse de hâlâ kuyruğu dik tutmaya çalışıyorlar, bir arada durmaya çalışıyorlardı. Büyük bir kısmı henüz kapitalizme ve Atatürkçülüğe doğru yelken açmamışlardı. Şunu açık yüreklilikle itiraf edeyim ki, okumamın çeşitlenmesi ve motivasyonunda sağ ya da dindar arkadaşların etkisinden ziyade onların katkısı daha fazla oldu diyebilirim. Sağcı ve dindar kesime mensup olanlarda soru sorma, sorgulama ve araştırma filan fazla hatta bazılarında hiç yoktu. Kendilerini o kadar hak ve hakikat üzerinde görüyorlardı ki sanki bütün meseleleri halletmişler, unlarını elemişler, eleklerini duvara asmışlardı. Sağcıların hapisteki lideri Alparslan Türkeş bile darbe sonrası “kendilerinin içeride fikirlerinin iktidarda” olduğunu söylememiş miydi? Sırtlarını dayadıkları, uğruna can alıp can verdikleri, onlar nezdinde tek gerçeklik olan kutsal devletin varlık ve bekası sağlansın, “vatan sağ olsun” yeterdi. 

Hiçbir zaman milliyetçiliği bir ideoloji, bir dünya görüşü, bir yaşam tarzı olarak görmemişimdir. Milliyetçiliğin içine doğulan toplumu, toprağı, kültürü, inancı benimsemek ve mensup olmak dışında bir şey olduğunu düşünmüyorum.  Hatta daha da öte o milliyete, etnisiteye mensup olmayanlar için bir tehlike oluşturabileceğine, kâbusa dönüşebileceğine, rahatlıkla faşizme kayabileceğini, insanların tarih boyunca yaşadığı acılardan, yıkımlardan, soykırımlardan büyük ölçüde sorumlu olduğu kanaatindeyim. Mutluluk için bir ırk, etnisite ya da milliyete mensup olmak şart olmadığı gibi hiçbir ülke tümüyle bir ırka, etnisite ya da milliyete ait olamaz. Olmuşsa orada sürgün vardır, katliam vardır, tehcir & tenkil & tedipten oluşan etnik arındırma, saflaştırma politikaları vardır, bin bir türlü karanlık olay vardır. Eğer bu ırkçı ve milliyetçiler -haşa- Tanrı olsalardı, tek tip insan yaratırlardı, insanlık bahçesi tek çiçek, tek renk, tek çeşitle kaplanırdı. Şükürler olsun ki hayatımın hiçbir döneminde ırkçı, milliyetçi ve ulusalcı olmadım, bu saatten sonra da ol-a-mam. (4)

Fakültedeki arkadaşların bazıları yakındaki Altındağ ilçesi Samanpazarı semti’nde bulunan Hekimler Birliği Vakfı (Hekim-Bir) Yurdu’nda kalıyordu. Sağlık alanında üniversitelerde öğrenim gören Millî Görüş’e mensup olanlar ağırlıktaydı. Zaman zaman yurtta tefsir (özellikle Seyyid Kutub’un Fîzılâl’il Kur’an – Kur’an’ın Gölgesinde) dersleri ve konferanslar olurdu, katılmaya çalışırdık. Aynı zamanda TEKDAV (Türkiye Ekonomik, Kültürel ve Dayanışma Vakfı)’nın da başkanı olan Doç. Dr. Hikmet Akgül, fakültemizde Genel Cerrahi Anabilim Dalı’ndaki hocalarımızdan biri idi. Rivayete göre 12 Eylül darbesi öncesi merhum Erbakan’ın yanında olan Hikmet Hoca, darbe sonrası Mamak Askeri Cezaevi’nde Akıncılar davası nedeniyle hapis yatmış, işkence görmüş, yargılanmış ve sonunda beraat etmiş. Hikmet Hocamla yıllar sonra İstanbul’da birkaç kez yüz yüze görüştük. Fakülte yıllarımdan tanıdığım / tanıştığım tek hoca olup çalışkan, nitelikli, çok yönlü ve özel bir insandır. Gerek o yurtta gerekse diğer dindar gruplardaki arkadaşların kaldıkları evlerde az yemeklerini yemedik, az çaylarını içmedik. Hatta bir keresinde Hekim-Bir olarak Ankara Akyurt civarında piknik bile yaptık. O yıllarda bir iktidar ve paylaşım kavgası da olmadığından, her şey dostane ve candan idi. Hiç kavga, ağız dalaşı, birbiri aleyhinde ileri geri konuşma hatırlamıyorum. 

Fakülteye ve yeni çevreme alışmaya çalışırken, o güne kadar Ankara dışına adımımı atmamış olan biri olarak ilk defa fakülte ikinci sınıf bitiminde tatilde tren yoluyla kız kardeşimle birlikte Manisa’da veteriner olarak görev yapmakta olan bir akrabamızın yanına ziyarete gittik. Bu vesileyle Manisa’yı ve günübirlik İzmir’i gezdik. Akrabalar içinde biz hariç üniversite okuyan tek kişi olan Aydın ağabeyin kütüphanesini karıştırırken bir derginin nüshaları elime geçti. İncelediğimde hayli dikkatimi çekti. “Basın Haber Ajansı yayın organı” ve “Süreli yayınlar tarama dergisi” olan “İktibas” isimli derginin Ercümend Özkan imzalı yazıları o güne kadar karşılaşmadığım bir tarz ve bakış açısı içeriyordu. Ankara’ya dönüşte gazete bayilerinden bulup bir süre takip ettim. Ve bir gün çekingen, utangaç, içine kapanık bir yapım olmasına rağmen bütün cesaretimi toplayıp Kızılay’ın Mithatpaşa ve Tuna caddelerinin kesiştiği yerde bulunan apartmanın üçüncü katında olan bürosunun kapısını çaldım. Tanışma faslından sonra kafama takılan soruları sordum. Samimiyetle ve açık yüreklilikle cevap verdi. Soruların hepsini değilse de bir tanesini bu günkü gibi hatırlıyorum. “Tasavvuf’un İslam’la ilişkisi nedir? Yazılarınızdan karşı olduğunuz anlaşılıyor. Gerçekten öyle mi düşünüyorsunuz?” dedim. Açık seçik ve net olarak “Tasavvvufla İslam’ın ayrı şeyler olduğunu, İslam’da yeri olmadığını” söyledi. O zaman için keskin ve abartılı bulmuştum, ama bu teze karşı verecek bir cevabım da yoktu. Ve sonraki zamanlarda o adres, sıklıkla ve her fırsatta uğradığım bir adres olacaktı. “Allah dostunu gördüm, bundan 38 yıl evvel / Bir gündüzdü ki, zaman donacak kadar güzel.” (1)

Gelecek yazımda “Benim Yolum” kitabımı ithaf ettiğim “özel ve güzel” insanlardan biri olan Ercümend Özkan ile geçen 10 yılı ve vefatını takiben geçen 28 yılı önemli notları ve satırbaşlarıyla son bir kez daha “yine yeni yeniden” ele almak istiyorum.

 

Kaynaklar:

1.      Çile, Necip Fazıl Kısakürek, Çile, Bütün Eserleri 4, Büyük Doğu Yayınları

2.      https://www.akademikakil.com/orda-kimse-var-mi/irfanyalcinkaya/

3.      https://medyascope.tv/2017/04/03/atasoy-muftuoglu-ile-soylesi-turkiyede-ve-dunyada-islamcilik/

4.      İki Dost-3, Rahman’ın ayetleri karşısında…, http://arifkaya06.blogspot.com/2013/11/iki-dost-3.html