27 Nisan 2023 Perşembe

İRFAN’IN PENCERESİ’NDEN - Kırk Bir Yılın Hikâyesi 3 - “Bir kanlı şafakta, bana çil horoz / Yepyeni bir dünya etti hediye”

İRFANIN PENCERESİ’NDEN

Kırk Bir Yılın Hikâyesi 3

Bir kanlı şafakta, bana çil horoz / Yepyeni bir dünya etti hediye” (1)

 

Merhum Necip Fazıl’ın kitaplarıyla karşılaşıp da tasavvufla karşılaşmamak mümkün değildir. Benim için de öyle oldu. Gerek bu ülkede gerekse özellikle Batı Dünyası’nda dünya hayatının her türlü haz ve heyecanlarıyla haşır neşir olan insanların bir türlü dinmek bilmeyen içsel (manevi) boşluklarını doldurmak, sükûnete, dinginliğe, huzura ermek ve ayrıca hayatın anlamı / amacı konusunda kafalarındaki sorulara bir yanıt bulmak için çıktıkları mistik yolculuktaki duraklarından biri olan tasavvuf, benim için sadece son şıkkıyla ilgili idi. Zira henüz delikanlılık çağındaydım, dünya nimetlerine gark olmamıştım, mahrumiyet içinde idim, ilk okuduğum kitaplar ve üniversitedeki tasavvuf ile ilişkili arkadaşlar bu yönelime sebep olmuştu.

Tasavvufla ilgilenince de eteğine yapışılacak, intisap edilecek bir mürşit, bir şeyh aramak için tabiri caizse “demir çarık demir asa” yola koyuldum. Aradan uzun yıllar geçtiği için şimdi hayal meyal hatırladığım çeşitli tasavvufi sohbetlere katıldım, nefsimi terbiye etmek için yeme, içme ve uyku noktasında birtakım kısıtlamalara gittim, girişimlerde bulundum. Bir gün arkadaşlarla konuşurken bu tarikatlardan birine mensup bir arkadaşın anlattığı bir şey tuhafıma gitmişti. Cebinden sık sık şeyhinin fotoğrafını çıkarıp bakan bu kişi, bu şekilde rabıta yaptığını yani şeyhiyle irtibat kurduğunu söylemiş ve eklemişti. Şeyhi geçenlerde rüyasında Hz. Muhammed (sa)’i görmüş ve eteğinden tutup ondan kendisine bağlı müritlerin sorgu suale çekilmeden cennete gireceği konusunda söz almadan bırakmadığını söylemişmiş. Tabii o yıllarda Kur’an filan okumadığımız için Kur’an’la sağlamasını yapacak, bu sözün ne anlama geldiğini analiz edebilecek durumda değildim, sadece yadırgadığımı söyleyebilirim. Zamanla anladım ki, bu nasıl bir şey(h)tir böyle. Tasavvufa mensup olanlar arasında “şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” diye bir söz dolanır durur. Böyle şeyhi olanın şeytana ihtiyacı olmasa gerek, zira müritlerinin önüne düşen bu şeyhin Kur’an’dan haberi olmadığı gibi şaşkın biri olarak şefaati (yardımı, merhameti, bağışlanmayı) Allah’tan değil de kulundan ve son elçisinden istiyor. Hani derler ya imam şey yaparsa, cemaat ne yapmaz.

Nakşibendi tarikatına bağlı İskenderpaşa Cemaati şeyhi Mehmed Zahit Kotku’nun damadı merhum Esad Coşan’a ait Hakyol Vakfı’nın çıkardığı İslâm, İlim ve Sanat dergilerini ayrıca Konya’da yayınlanan Ribat dergisini takip ediyor, çeşitli tasavvufi kitap ve yazılar okuyordum. Esasında manevi bir boşluğum olmadığı gibi birkaç husus dışında gündelik yaşamımda nefsimi ıslah, terbiye ve tezkiye etmem için fazla bir gerekçe de yoktu. Tasavvuf kendime (nefsime) ve dünyaya dair kafamdaki sorulara cevap vermiyor; rüya, keramet, zikir ve menkıbeler vaktimi ve enerjimi tüketiyordu. Aklımı, irademi “gassalın elindeki meyyit” yani ölü yıkayıcının elindeki ölü misali şeyh, mürşit diye adlandırılan birinin eline teslim etmek bana göre değildi. O yüzden seyri süluk (tasavvuf yolculuğu)m fazla sürmedi. O sıralar bir saz edinmiştim ve saz dersleri de alıyordum. Tasavvuf müziğinde ise ney ve def dışında çalgı aletine -hele saz aletine (ki nedense saz bu ülkede ağırlıklı olarak alevi kesimin ilgilendiği bir müzik enstrümanı olmuştur) zinhar sıcak bakılmadığı, hatta müziğin “boş ve faydasız işler” cümlesinden olduğu fikri hâkim olduğundan benim de sazdan soğumama sebep olmuştu. Bu sebepledir ki İslami kesimde ilk müzik daha doğrusu ezgi çalışmaları marş formunda ve def ağırlıklıdır.

Fakültede merhum Said Nursi’nin takipçileri olan ve birçoğunun yaşı bizden büyük abiler vardı. İşin ilginci bu abiler sessiz, sakin ve okudukları nur risalelerinden olacak nur yüzlü idiler. Nur dershaneleri denilen öğrenci evlerinde disiplinli ve her ne kadar Said Nursi “zaman tarikat zamanı değil, belki imanı kurtarma zamanıdır” demişse de aslında yaşantıları tarikatla, tasavvufla büyük ölçüde uyuşuyordu. Yalnız buradaki ritüel; zikir ve tasavvuf büyükleri olan sofilere ait sözler, menkıbeler değil tek bir kişiye yani Said Nursi’ye ait sözler yani “Nur Risaleleri” idi, her gün, her fırsatta okunurdu. Bütün düşünce ve gündelik pratikler onunla ilgili ve ilintili idi. Osmanlıca olan ve herkesin değil bu konuda yıllarca süren eğitimden geçmiş abiler tarafından tercüme ve tefsir edilen metinler topluca okunulur dinlenirdi. Genelde bu eserler iman konuları etrafında döner durur, bilim ile İslam arasındaki ilişkiye dikkat çekilirdi. Bu konuları ele alan Zafer, Sızıntı gibi dergiler revaçta idi.

O sıralar Mısır İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler)’in önde gelenleri olan Hasan El Benna (Risaleler), Seyyid Kutub (Yoldaki İşaretler), Muhammed Kutup (Taklitlerin Çarpışması) gibi isimlerin kitaplarını da okuyor idim. Bir ara elimdeki Said Havva’ya ait İslam isimli kitabı görünce bu abilerden biri “Ne diye bunları okuyorsunuz, bunları okuyup da ne olacak?” demişti. O gün de bugün de bana bir kişiye (velev ki bu kişi allame-i cihan olsun) ait eserleri, çalışmaları, fikirleri üstelik tekrar tekrar okuyup durmak doğru ve anlamlı gelmemiştir. Zira bu tek yönlü bir beslenme, bir tür şartlanma olup beyni (düşünceyi) sağlıklı ve yeterli beslemez, hak ve hakikati arayanlar için handikap teşkil eder. Bu sebeple o sıralar yazar Mehmet Metiner’in arkadaşları ile çıkardığı Girişim ve merhum Yaşar Kaplan’ın tek başına çıkardığı Aylık Dergi isimli dergileri de takip etmeye çalışıyordum.

Yıllar önce Nur (halk arasında Nurcular olarak bilinirler ve farklı alt grupları vardır) cemaatine mensup bir arkadaşın kardeşine sohbet sırasında bir şey söylemiştim. Bu delikanlı Said Nursi’ye ait risaleleri öyle bir ezberlemiş, hatmetmişti ki adeta ağzından çıkan her söz, her cümle sanki Nur külliyatına aitti. Demiştim ki; “İslam alimlerinin, bilginlerinin bütün eserlerinden, çalışmalarından istifade ettiğimiz gibi Said Nursi’nin eserleri ve düşüncelerinden de faydalanılabilir”. O da demişti ki; “Bediüzzaman’ın (takipçileri Said Nursi’yi bu şekilde tanımlar, över, “zamanın harikası, güzelliği, benzersizi” anlamlarına gelir) kitaplarını, düşüncelerini diğerlerininki ile aynı tutamazsınız. Nur Risalelerinde serdedilen fikirler Said Nursi’nin kendi ürettiği, ona ait sözler değil, ona yazdırılan sözlerdir” dedi. “Bu ne demek oluyor, vahiy mi demek istiyorsun?” deyince de “Tam olarak öyle değil, ona ilham edilen, ona dikte edilen, onun dahli olmadan onun kalemine, dimağına süzülen hakikatlerdir” deyince ben de “İşte burada sana katılmıyorum, ayrılıyorum. Vahiy dememek için lafı eğip büküyor, bin dereden su getiriyorsunuz” dedim ve o günden sonra da Nurculuk ve Said Nursi eserlerinden soğudum, uzaklaştım. Nadir de olsa bulunduğum Risale-i Nur sohbetlerinde ise sessiz kalmadım, kafama takılan şeyleri sordum, çelişkili bulduğum noktalara itiraz ettim. (2)

Yeri gelmişken Said Nursî ve Külliyatı (Risaleleri) ile ilgili kanaatimi de belirtmek isterim. Said Nursî, Doğu’nun (ki kendisi Bitlis’in Hizan ilçesine bağlı Nurs köyündedir, Nursî Nurs’lu demektir) medrese ve ulema geleneğinden gelen önemli bir alimdir. Çileli ve meşakkatli bir ömür sürmüş, bildiği ve inandığı yolda mücadele vermiş, bu uğurda sürgün, hapishane gibi nice zorluklara göğüs germiş bir dava adamı olup yaşadığı çağın, ülkenin şartlarında ele alınıp değerlendirilmesi gereken biridir. Fikirleri ve mücadelesi eleştiriye kapalı ve noksanlıktan, hatadan beri değildir. Bir ekol, bir çizgi oluşturmuş, kendisinden sonra da bağlıları (talebeleri, şakirtleri) farklı kollara ayrılsa da onun yolunu (tarikini) sürdürmüşlerdir. Bu ülkede mezar yeri bilinmeyen, bir mezar yeri dahi kendisine çok görülen ender şahsiyetlerden biridir. Bu tür yol ve çığır açıcı insanların ismi ve düşünceleri etrafında, zaman içinde kutsi bir hâle oluşturulup o günün şartlarında ve dünyasında oluşan fikirler, konular ve hadiseler sistemli ve stabil hale getirilip düşüncenin dondurulmasına ve toplumun ayrılıp ayrışmasına zemin hazırlayabilir. Bu durum sadece Nurculuğa has olmayıp bütün ideoloji, din, mezhep, tarikat, cemaat ve fırkalar için de geçerlidir.

Tarihe mal olmuş bu kişiler ve fikirlerini tarihsel koşulları içinde ele alıp onlardan alınacak şeyleri alıp tarihteki yolumuza devam etmezsek, tarihselliğin kurallarını dikkate almazsak bu tür kişi ve fikirler düşüncemize zenginlik katmak şöyle dursun birer engel, ayağımıza pranga olmaya namzettirler. Toplum içindeki fırkalaşmanın, ayrışma ve gruplaşmanın (tefrikanın) birer bileşeni, argümanı olmaktan kendilerini kurtaramazlar. Nitekim bir zamanlar birilerinin susuzluklarını gideren bu ırmak, ilerleyen zaman içinde bulanıklaşabilir, kuruyabilir ya da başkalarının değirmenine su taşır, onlar tarafından birtakım emelleri için kullanılabilirler. Çünkü böyle organize topluluklar, toplumsal baskı grubu oldukları için çok partili sistemde oy deposu olarak görülüp birtakım pazarlıkların konusu da olabilirler, hatta bu ilişki simbiyotik biçimde “al gülüm ver gülüm” çerçevesinde yürür gider. Hatta öyle bir zaman gelir ki, bu cemaat, tarikat ya da aşiret gibi topluluklar iktidarın, devletin tümüne bile talip olabilir, hedefleyebilir, tehlike teşkil edebilir.

Nitekim bunlardan biri olan Nurcu ekolün yeni bir versiyonu o yıllarda fakültede de vardı. Neonurculuk diye de tabir edilen bu ekole mensup arkadaşlar da vardı. (3) Bu arkadaşların kaldıkları öğrenci evlerinde (ki o yıllarda ışık evleri ya da gaybubet evleri tabiri pek yaygın değildi) Nur Risalelerinden daha ziyade “Hocaefendi” diye tanımladıkları Fethullah Gülen’e ait kitaplar okunur, sohbet kasetleri dinlenir, videokasetleri izlenirdi. Tıpkı Nur dershaneleri gibi mütevazi döşenmiş ve disiplinli bu evlerde sorumlu bir abi (kız dershanesi ise bir abla) olurdu. Bu arkadaşlar bizim farklı kitaplar okuduğumuzu, farklı kişilere kulak verdiğimizi ve farklı fikirlere sahip olduğumuzu bildiklerinden bizi eleştirir, radikal takıldığımızdan dem vururlardı. İlaveten parti hareketi ya da devrimci söylemin yanlış olduğunu, sistemin legal (yasal) yoldan ayrılmadan içeriden fethedilebileceğini, bu yöntem çok zaman alsa da devlet içinde her alanda, her kademede eğitimli ve yeterli eleman yetiştirildiğinde, yerleştirildiğinde (paralel devlet yapılanması) sistemin zaten zamanla kuşatılıp ele geçirileceğini, böylece sorunun kendiliğinden halledilmiş olacağını ifade ederlerdi. Son askeri darbe olan 12 Eylül’ün üzerinden daha birkaç yıl geçtiği ve bu hareket (cemaat) henüz yolun başında, emekleme döneminde olduğu için bu sözler bize uzak bir hayal, gerçekleşme şansı olmayan bir düş gibi gelirdi.

Cumhuriyet tarihi boyunca müesses nizam tarafından dinle ilgili, ilintili, iltisaklı herkes, hepimiz “irtica, gericilik, yobazlık tehdidi” ile tanımlandığı, kodlandığı için bu tür sözler dikkatimizi çekmezdi, umursamazdık. Tabir-i caizse karşımızda ortak bir düşman mevcuttu. Sağ sol çatışmasının, anarşi ve terörün sonlandığı, sonlandırıldığı bir vasatta, soğuk savaşın hüküm sürdüğü iki kutuplu bir dünyada de(a)politize bir gençliğin ve ülkemizi de kapsayan “yeşil kuşak” projesinin yürürlüğe konulduğunu duymuştuk duymasına da ne olduğu konusunda fazla bir bilgimiz yoktu. Devletin, sistemin, rejimin işlerine aklımız ermez, sırrına (istihbaratına, kapalı kapılar ardında, gizli karanlık mahfillerde olan bitene) vakıf değildik. Saf (saftirik) ama samimi, bir o kadar da aklı bir karış havada zavallı gençlerdik. İlk ve ortaöğretimde bizi ideolojisine göre formatlayan, beynimizi dizayn eden devlet bunu bile yeterli görmemiş olsa gerek, üniversite ilk yıllarında hatta Tıbbiyede bile Türkçe ve İnkılap Tarihi & Atatürkçülük dersi okutulan bir nesildik. Biz bilmeyiz devletin sahibi büyüklerimiz bilirdi. Huylu huyundan kolay kolay vazgeçmez derler, cumhuriyetin yüzüncü yılında bile esasta değişen bir şey olmadığını düşünüyorum.

Cumhura, halka, millete, ülkeye inen, indirilen son darbenin üzerinden fazla geçmediği için fakültenin morfoloji binasının duvarlarındaki yazılar ve sloganların üzerini kapatan boya badana izleri bile hâlâ duruyordu. Fakültede ve ders gruplarında kendilerini sol, sosyalist olarak tanımlayan arkadaşlar vardı. Onlar almış oldukları ideolojik birikim nedeniyle iyi kötü dinle diyanetle ilgili olan bizlere  biraz istihza, gırgır geçme kabilinden çeşitli sorular sorar, sorgularlardı. Her ne kadar askeri darbe üzerlerinden silindir gibi geçip süngülerini düşürse de hâlâ kuyruğu dik tutmaya çalışıyorlar, bir arada durmaya çalışıyorlardı. Büyük bir kısmı henüz kapitalizme ve Atatürkçülüğe doğru yelken açmamışlardı. Şunu açık yüreklilikle itiraf edeyim ki, okumamın çeşitlenmesi ve motivasyonunda sağ ya da dindar arkadaşların etkisinden ziyade onların katkısı daha fazla oldu diyebilirim. Sağcı ve dindar kesime mensup olanlarda soru sorma, sorgulama ve araştırma filan fazla hatta bazılarında hiç yoktu. Kendilerini o kadar hak ve hakikat üzerinde görüyorlardı ki sanki bütün meseleleri halletmişler, unlarını elemişler, eleklerini duvara asmışlardı. Sağcıların hapisteki lideri Alparslan Türkeş bile darbe sonrası “kendilerinin içeride fikirlerinin iktidarda” olduğunu söylememiş miydi? Sırtlarını dayadıkları, uğruna can alıp can verdikleri, onlar nezdinde tek gerçeklik olan kutsal devletin varlık ve bekası sağlansın, “vatan sağ olsun” yeterdi. 

Hiçbir zaman milliyetçiliği bir ideoloji, bir dünya görüşü, bir yaşam tarzı olarak görmemişimdir. Milliyetçiliğin içine doğulan toplumu, toprağı, kültürü, inancı benimsemek ve mensup olmak dışında bir şey olduğunu düşünmüyorum.  Hatta daha da öte o milliyete, etnisiteye mensup olmayanlar için bir tehlike oluşturabileceğine, kâbusa dönüşebileceğine, rahatlıkla faşizme kayabileceğini, insanların tarih boyunca yaşadığı acılardan, yıkımlardan, soykırımlardan büyük ölçüde sorumlu olduğu kanaatindeyim. Mutluluk için bir ırk, etnisite ya da milliyete mensup olmak şart olmadığı gibi hiçbir ülke tümüyle bir ırka, etnisite ya da milliyete ait olamaz. Olmuşsa orada sürgün vardır, katliam vardır, tehcir & tenkil & tedipten oluşan etnik arındırma, saflaştırma politikaları vardır, bin bir türlü karanlık olay vardır. Eğer bu ırkçı ve milliyetçiler -haşa- Tanrı olsalardı, tek tip insan yaratırlardı, insanlık bahçesi tek çiçek, tek renk, tek çeşitle kaplanırdı. Şükürler olsun ki hayatımın hiçbir döneminde ırkçı, milliyetçi ve ulusalcı olmadım, bu saatten sonra da ol-a-mam. (4)

Fakültedeki arkadaşların bazıları yakındaki Altındağ ilçesi Samanpazarı semti’nde bulunan Hekimler Birliği Vakfı (Hekim-Bir) Yurdu’nda kalıyordu. Sağlık alanında üniversitelerde öğrenim gören Millî Görüş’e mensup olanlar ağırlıktaydı. Zaman zaman yurtta tefsir (özellikle Seyyid Kutub’un Fîzılâl’il Kur’an – Kur’an’ın Gölgesinde) dersleri ve konferanslar olurdu, katılmaya çalışırdık. Aynı zamanda TEKDAV (Türkiye Ekonomik, Kültürel ve Dayanışma Vakfı)’nın da başkanı olan Doç. Dr. Hikmet Akgül, fakültemizde Genel Cerrahi Anabilim Dalı’ndaki hocalarımızdan biri idi. Rivayete göre 12 Eylül darbesi öncesi merhum Erbakan’ın yanında olan Hikmet Hoca, darbe sonrası Mamak Askeri Cezaevi’nde Akıncılar davası nedeniyle hapis yatmış, işkence görmüş, yargılanmış ve sonunda beraat etmiş. Hikmet Hocamla yıllar sonra İstanbul’da birkaç kez yüz yüze görüştük. Fakülte yıllarımdan tanıdığım / tanıştığım tek hoca olup çalışkan, nitelikli, çok yönlü ve özel bir insandır. Gerek o yurtta gerekse diğer dindar gruplardaki arkadaşların kaldıkları evlerde az yemeklerini yemedik, az çaylarını içmedik. Hatta bir keresinde Hekim-Bir olarak Ankara Akyurt civarında piknik bile yaptık. O yıllarda bir iktidar ve paylaşım kavgası da olmadığından, her şey dostane ve candan idi. Hiç kavga, ağız dalaşı, birbiri aleyhinde ileri geri konuşma hatırlamıyorum. 

Fakülteye ve yeni çevreme alışmaya çalışırken, o güne kadar Ankara dışına adımımı atmamış olan biri olarak ilk defa fakülte ikinci sınıf bitiminde tatilde tren yoluyla kız kardeşimle birlikte Manisa’da veteriner olarak görev yapmakta olan bir akrabamızın yanına ziyarete gittik. Bu vesileyle Manisa’yı ve günübirlik İzmir’i gezdik. Akrabalar içinde biz hariç üniversite okuyan tek kişi olan Aydın ağabeyin kütüphanesini karıştırırken bir derginin nüshaları elime geçti. İncelediğimde hayli dikkatimi çekti. “Basın Haber Ajansı yayın organı” ve “Süreli yayınlar tarama dergisi” olan “İktibas” isimli derginin Ercümend Özkan imzalı yazıları o güne kadar karşılaşmadığım bir tarz ve bakış açısı içeriyordu. Ankara’ya dönüşte gazete bayilerinden bulup bir süre takip ettim. Ve bir gün çekingen, utangaç, içine kapanık bir yapım olmasına rağmen bütün cesaretimi toplayıp Kızılay’ın Mithatpaşa ve Tuna caddelerinin kesiştiği yerde bulunan apartmanın üçüncü katında olan bürosunun kapısını çaldım. Tanışma faslından sonra kafama takılan soruları sordum. Samimiyetle ve açık yüreklilikle cevap verdi. Soruların hepsini değilse de bir tanesini bu günkü gibi hatırlıyorum. “Tasavvuf’un İslam’la ilişkisi nedir? Yazılarınızdan karşı olduğunuz anlaşılıyor. Gerçekten öyle mi düşünüyorsunuz?” dedim. Açık seçik ve net olarak “Tasavvvufla İslam’ın ayrı şeyler olduğunu, İslam’da yeri olmadığını” söyledi. O zaman için keskin ve abartılı bulmuştum, ama bu teze karşı verecek bir cevabım da yoktu. Ve sonraki zamanlarda o adres, sıklıkla ve her fırsatta uğradığım bir adres olacaktı. “Allah dostunu gördüm, bundan 38 yıl evvel / Bir gündüzdü ki, zaman donacak kadar güzel.” (1)

Gelecek yazımda “Benim Yolum” kitabımı ithaf ettiğim “özel ve güzel” insanlardan biri olan Ercümend Özkan ile geçen 10 yılı ve vefatını takiben geçen 28 yılı önemli notları ve satırbaşlarıyla son bir kez daha “yine yeni yeniden” ele almak istiyorum.

 

Kaynaklar:

1.      Çile, Necip Fazıl Kısakürek, Çile, Bütün Eserleri 4, Büyük Doğu Yayınları

2.      https://www.akademikakil.com/orda-kimse-var-mi/irfanyalcinkaya/

3.      https://medyascope.tv/2017/04/03/atasoy-muftuoglu-ile-soylesi-turkiyede-ve-dunyada-islamcilik/

4.      İki Dost-3, Rahman’ın ayetleri karşısında…, http://arifkaya06.blogspot.com/2013/11/iki-dost-3.html



1 yorum: