13 Nisan 2023 Perşembe

İRFAN’IN PENCERESİ’NDEN - Kırk Bir Yılın Hikâyesi 1 - “Seksenler”de Bir Üniversiteli

İRFANIN PENCERESİ’NDEN

Kırk Bir Yılın Hikâyesi 1

“Seksenler”de Bir Üniversiteli

 

“Akıl, olmazların zoru içinde / Üst üste sorular soru içinde” iken, “Eski esvaplarım, tutun elimden / Aynalar, söyleyin bana, ben kimim?” (1) diyeli aradan tam 41 yıl geçmiş. Artık bu süreci sonuçları, tespitleri, gözlemleri, anıları ile ve özellikle son yirmi beş yılı da dikkate alarak ele alıp irdelemenin, muhasebe yapmanın zamanı geldi. Bu durum değerlendirmesini kısa bölümler şeklinde uzun bir yazı dizisi olarak planladım. Bu hikâye bir yerde şahsıma ait hususi olmakla birlikte birçok yönden bir kuşağın umumi öyküsü olarak da görülebilir.

Her ne kadar ilgili yazıda (2) yaş itibariyle X kuşağına dahil olarak tasnif olsam da kendimi tanımlamak istersem “Seksen Kuşağı” ifadesini tercih ederim. X kuşağı tanımına “kurallara uyumlu, sadık ve çalışkanlığa önem veren bir kuşak” yönüyle uysam da “paraya fazla odaklanmış olan bu kuşakta bireycilik ve rekabetçilik gibi olgular biraz daha önem kazanma” yönüyle hiç uymuyorum. Zira o yıllarda bende para ne gezerdi ve de hani meşhur tabiri ile “fakir ama onurlu” gençlerden biri idim. Paraya pula odaklanmadığım gibi bireycilik ve rekabetçilik de karakterimde yoktu. Kişilik ve kimliğimin gelişmesi, şekillenmesi büyük ölçüde 80’li yıllarda olduğu için beni en iyi tanımlayan ifade “seksen kuşağına mensup biri” olmamdır.

Hikâyenin başlangıcı olarak üniversiteye başladığım 1982 yılını nirengi noktası alsam da bu ilk bölümde bu tarih öncesindeki hayatımdan da düşünce oluşumu yönüyle yazı dizisine giriş mahiyetinde kısaca bahsetmek istiyorum.

İlk ve orta öğrenim hayatım boyunca hayata, ülke ve dünya gündemine dair fikirlerim ortalama bir yurdum insanından farklı değildi. Sağ sol çatışmasının memleketi kasıp kavurduğu bir zaman diliminde bile, o günlerin yine meşhur tabiri ile ‘ne sağcı ne de solcu’ idim ama mahallede arkadaşlarla oynamama rağmen ‘futbolcu’ da değildim. Başşehir Ankara’nın varoşlarında, bir gecekondu semtinde okul-ev-sokak üçgeninde günlerim geçip gidiyordu.

Evimiz sağcıların hâkim olduğu mahallenin sınırında olduğu için ana yola bakan duvarına sırayla sağcı ve solcu sloganlar yazılıyordu. Gecenin bir yarısında yazı yazanların konuşmalarını duyuyorduk ama sesimizi çıkar-a-mıyor, susuyorduk. Bu halin olumlu tarafı o duvarı boyamamıza gerek bile kalmıyordu. Geceleri yer yer silah sesleri duyuyorduk hatta bir keresinde gündüz vakti babamla bahçede çalışırken birden çatışma başlamıştı. Biz de hemen duvarın arkasına siperlendik. Yakınımızdaki ‘İyi Su Durağı Üstü Camisi’nin (yeni ismi Kudüs) girişine sağcılar (ülkücüler) tarafından makinalı tüfek yerleştirilmiş ve karşı tepelerde evler arasında koşup korunmaya çalışan ve ateş eden tabancalı solculara yaylım ateşi açılmıştı. Çatışma başladığında yoldan geçen polis otoları ortadan kaybolur, bittiğinde görünürlerdi. Ortaokula gidip gelirken yolda iki grubun birbirine taşlı saldırısı ortasında kaldığımız ve evimizin önünde oynarken küçük yaştaki çocukların bile bana “sen necisin?” diye sorup taciz ettikleri bir ortam söz konusu idi. Sağcılar “Genç Osman” türküsünü söylerken, solcular da “Aldırma Gönül” şarkısı ile cevap verirdi. O yıllara ait anımsadığım en trajik hadise merhum babamın ve benim de gittiğimiz berber ve çırağının işyerinde silahlı saldırı sonucu öldürülmeleriydi. Menfur olaydan sonra eşinin hamile olduğunu ve kısa bir süre sonra da baba olacağını öğrendiğim berberimizin o gülen yüzü ve hoş sohbeti hâlâ hafızamın derinliklerindedir. Bu olaydan sonra cinayeti telin yürüyüşü yapılmış ve kısa bir süre sonra da karşı solcu mahallede bir kahvehanenin silahla tarandığını ve ölenler olduğunu işitmiştik. Hani askeri darbeden sonra paşaların dengeyi (ve adaleti!) sağlamak adına bir sağdan bir soldan adam asmaları misali belki de aynı tabancadan çıkan kurşunlarla karanlık emeller uğruna kanlı eller tarafından sağlı sollu katliamlar kaos oluşturma adına misilleme tarzında sürüp gidiyordu. Rahmetli babam büyükşehir belediyesindeki işine sabah vardiyasına gitmek için sabah ezanları okunurken vızır vızır kurşun sesleri arasında evden çıkardı, akşama dönüp dönmeyeceği konusu nedense aklımıza bile gelmez, uyumaya devam ederdik. Herhalde bütün bu cinnetvari, akla ziyan hadiseler hepimiz tarafından kanıksanmıştı.

Ortaokul sonunda ülkedeki anarşi ve kargaşa ortamından kurtulmak, eğitim hayatıma güvenli bir şekilde, kaliteli disiplinli bir ortamda devam edebilmek için ve ayrıca üniformanın albenisini, ikbal ve istikbal olanaklarını da ilâve edersek askeri lise imtihanlarına kıt kanaat hazırlandım. Bu şiddet, dehşet (terör) ortamında başıma gelen en ciddi hadise askeri lise sınav sonuçlarına bakmak için sol yayın organı olarak bilinen Günaydın gazetesini alıp evden oldukça uzakta sağcı bölgesinde inmem sırasında vuku buldu. Eve doğru yürürken yolun kenarındaki bir gruptan durmam konusunda uyarı geldi. Büyükler küçükleri önümü kesmem için gönderdi. Fakat cebimdeki gazete nedeniyle cezalandırılacağımı bildiğimden adımlarımı hızlandırıp onlar önümü kesmeden kaçıp kurtulmak için tabana kuvvet koşmaya başladım. Arkamdan epey taş attılar, biri kafamı sıyırıp geçse bile hiçbiri isabet etmedi. Onlardan uzaklaşınca karşıt görüşlü bir grup karşıdan geliyordu, o yüzden takibi bıraktılar. Gazeteye baktığımda sınavı kazandığımı gördüm, çok sevindim fakat sağlık muayenesinde (gözde miyop başlangıcı) elenince nasip olmadı, çok üzüldüm. O sıra ne yapacağımı şaşırmış halde iken Ulus’taki Ankara Ticaret Lisesi giriş sınavına katıldım ve ikinci sırada kazandım. Sınava girdiğim sınıfın karatahtasında yazan şu yazıyı hâlâ hatırlıyorum. “Ne ezan sesleri ne kilise çanları / Kurtaramadı yoksul çalışanları”. Artık okula egemen olan yapıyı siz tahmin edin. İkamet ettiğimiz Etlik’de gitmem gereken lisede, olaylar ve boykot nedeniyle eğitim yapıl-a-mıyordu. O okulda başıma neler gelebileceğini tahmin etmekte zorlanmıyordum zira okuduğum ortaokul bile okul dışında her şeye benziyordu. O vasatta bile etliye sütlüye karışmadan ve de içime kapanarak ortamın ve zamanın olumsuz etkilerinden kendimce korunmaya çalışıyordum. Allah’tan mahalledeki bir arkadaşımın babası oğlunun yanına beni yol arkadaşı olarak düşündüğü için Sıhhiye’deki Ankara Atatürk Lisesi’ne kaydımın yapılmasını sağladı.

Lise yıllarında pek sorun yaşamadım. Çünkü ilk yıl olaylar devam etse bile okul koridorlarında ve sınıf kapılarında jandarma beklediği için dersleri işleyebildik. Okul çıkışı koridorlarda sloganlar atılır, sıklıkla son derste çıkmadan önce bir öğrenci kapıyı tutar, bir başka öğrenci siyasi bildiri okurdu. Ara sıra bazı öğrenciler yakındaki jandarma okuluna götürülür, s harfini orak şeklinde yazanlar disipline gidebilirdi. Okula giderken çantayı hangi elle taşımanız bile sağcı veya solcu olduğunuzun kanıtı sayılırdı. Lise 2’ye başlamadan evvel “Eylül’de Gel” şarkısındaki gibi askeri darbe geldi, düdük çalındı, oyun bitti, silahlar sustu, anarşi ve terör gitti. Memleketimin insanları bu anarşi ve terör sürecinde birileri tarafından yapılan teşbihle “iti ite kırdırmak” kabilinden birbirine kırdırıldı, dışarıda ayrıştırılıp kapıştırılan sağ ve sol, içeride (cezaevinde) “karıştır barıştır” yöntemiyle kaynaştırılmaya çalışıldı. Sorgulama ve işkence tezgâhlarından geçirilerek “memleketi kurtarmaya kalkmanın bedeli” fazlasıyla ödetildi. Okulda bile bizim ve herkesin bildiği öğrenci elebaşları hızla okuldan uzaklaştırıldı, demek ki her şey istihbari açıdan kayıtlı kuyutlu ve de kontrol altında idi. Lisemiz, eğitim açısından köklü ve kaliteli bir lise, öğretmenleri de ilgili ve bilgili idi. Dershaneye bile gitmeye gerek kalmadan ilk başvuruda rahatlıkla üniversiteyi kazandım. (3)

Resmi eğitimin ideolojik angajmanından, endoktrinasyonundan (4), kıskacından kurtulunca, zihnim rahatladı, özgürleşti, soru sormaya, sorgulamaya başladım. Orta öğretim yıllarında coğrafya dersinde ülkemizin üç tarafının denizlerle çevrili olduğunu; dışarıya tarım ürünleri ihraç edip dışarıdan makine ve elektronik ürünler aldığımızı; milli güvenlik dersinde bir arkadaşımızın dikkat komutuyla gelen subaydan dinlediğimiz milli güvenlik dersinde dahili tehditlerin bölücülük ve irtica, harici tehditlerin de komünizm olduğunu; tarih dersinde de komşumuz Yunanistan’ın “megalo idea” isimli “Büyük Yunanistan” hayali olduğunu öğrendik. Ama her ne hikmetse İsrail’in de “Arz-ı Mev’ud” adı altında “Vaad Edilmiş Topraklar” hayalinin olduğunu ve bunun da bayraklarındaki mavi şeritlerdeki Dicle ve Fırat arası olduğunu, hatta ülkemizin Güneydoğusunu da kapsadığını; Emperyalizmin bir kanadı Komünizm ise diğer kanadının da Kapitalizm olduğunu öğrenemedik. Zira o zamanlar bize ikinci dünya (emperyalistler arası paylaşım) savaşı sonrası Tahran, Potsdam ve Yalta’daki anlaşmalar sonucu oluşturulan iki kutuplu dünyada yani soğuk savaş döneminde ABD ve NATO’nun payına, kontrolüne düştüğümüz, onun güney doğu kanadını oluşturduğumuz, ülkemizdeki olan biten her şeyin bununla ilişkili olduğu öğretilmedi. Henüz Gladio, Kontrgerilla, Susurluk, Derin Devlet gibi kavramlar literatürümüze girmemişti. Cumhuriyet rejiminin kurucu unsuru ve bekçisi askerler rejimi koruma ve kollama adına, devletin bekası için her şeye vaziyet ediyor, açık gizli iktidarlarını sürdürüyorlardı ama biz bundan da habersizdik.

On sekiz yaşında, yüksek öğrenimin eşiğinde ve belli bir mesleğin formasyonunu almaya hak kazanmış bir genç insandım. Bir yandan da sınırlı olanaklarımla elime ne geçerse okumaya çalışıyordum. Mahallenin genç ve dinamik imam-hatibi Rahmi abinin kütüphanesinden ödünç kitaplar alıp okumaya da başlamıştım. Geçtiğimiz yıllarda onun da bulunduğu eskisinin yerine yenisi yapılan caminin yaptırma ve yaşatma derneğinin toplantı salonunda sohbet sırasında orada bulunan hazirûna dönüp dedi ki; “bu bizim doktor var ya, ben bile çoğunu okumamışken kütüphanemdeki bütün kitapları alıp okudu”. Evet gerçekten o öğrenme açlığı ve arayış içinde kitap namına ne bulsam okuyordum. Okuduğum şeyler içerik olarak zayıf, hamasi idi ama o yıllarda ve o yaşta beni duygusal yönden de olsa etkiliyor, motive ediyordu. Hekimoğlu İsmail, Ahmet Günbay Yıldız gibi yazarların bir nevi hidayet romanı sayılabilecek kitaplarını okurken, merhum Şule Yüksel Şenler’in artık yerli klasikler arasına girmiş “Huzur Sokağı” romanını okurken içim huzurla doluyor ama mesela roman kahramanı Bilal’in bir kış günü sokaktaki çocuklara yaptıkları kardan adamın bir nevi put olduğunu söyleyip, Allah’ın son elçisinin Kâbe’nin içindeki ve dışındaki putları kırması misali onlarla birlikte parçalamasını “ne alâka kardeşim” deyip tuhaf bulup sorgulayacak durumda olmadığımı da söyleyebilirim. O sıralar şair ve eylem (aksiyon) adamı Necip Fazıl Kısakürek’in kitapları ile karşılaştım. Mesela onun “Son Devrin Din Mazlumları” adlı kitabını bugün bilimsel ve akademik yönden ciddiye almasam da o güne kadar resmi tarih öğretisi (tezi) dışında bir malumata sahip olmayan biri olan benim için beynimde bir işaret fişeği, bir soru işareti oluşturması açısından faydalı oldu. Yazar kitabını muhtemelen bir şiirindeki “İnanmıyorum, bana öğretilen tarihe! / Sebep ne, mezardansa bu hayatı tercihe?” dizesini temellendirmek ve örneklendirmek için yazmıştı. (5)

Bu yazı dizimin ilk bölümünü daha fazla uzatıp sabrınızı zorlamadan burada kesmek ve şairin aynı şiirinden bir dize ile bitirmek istiyorum. “…Ayırıp o genç adam, uzansa yatağına / Yerleştirse başını, iki diz kapağına / Soruverse: Ben neyim ve bu hal neyin nesi? / Yetiş, yetiş, hey sonsuz varlık muhasebesi...”

Bir sonraki bölümde nasipse Necip Fazıl Kısakürek kitapları ve düşüncesinden başlayarak yazı dizimize devam edelim inşallah.

 

Kaynaklar:

1.      Zindandan Mehmed’e mektup & Çile – Necip Fazıl Kısakürek

2.      http://www.yarimadagazetesi.com/yazi/x-y-z-68-ve-78-kusaklari/

3.      Köye bir haber geldi (Tababet san’atının icrası ile geçen 33 yıl / anı 1); https://www.akademikakil.com/koye-bir-haber-geldi-tababet-sanatinin-icrasi-ile-gecen-33-yil-ani-1/irfanyalcinkaya/

4.      https://tr.wikipedia.org/wiki/Endoktrinasyon

5.      Muhasebe - Necip Fazıl Kısakürek






Hiç yorum yok:

Yorum Gönder