22 Kasım 2013 Cuma

İKİ DOST-4 - Ya Tahammül Ya Sefer-1

Ya Tahammül Ya Sefer-1

“Ne doğan güne hükmüm geçer, ne halden anlayan bulunur”

        
Memleketi kurtaracaklardı.
Gençtiler, pırıl pırıldılar. Hiçbiri yerinde duramıyordu. Başlarında ne yeller esiyordu kimbilir? Memleket kendisine sahip çıkacak, bu çilekeş insanları tutup kaldıracak, şu çorak toprakları yeşertecek nesillere muhtaçtı. Kitaplara, kütüphanelere gidiliyordu… [Ya Tahammül Ya Sefer, Mustafa Kutlu, Dergah yay., 2. baskı, İst., 1986, sh. 8 ]
         …
        Siz demiyor muydunuz, “İnsanın düşünce serüveni, öğrenme serüveni; bilinen şeylerden bilinmeyene doğrudur çocuklar” diye? Bilinenlerin arkasındaki irade ne diye sordum; yüreğime sorular sordum hocam…
İnsan yüreği hangi yasalara uyar hocam? “Yerçekimi Yasası”na mı? “Normal şartlar altında; aynı nedenler, aynı sonuçları doğurur yasası”na mı? Ya insanların yasaları? Yüreklere hükmedebilen yasalar mı? Neyim ben? Sordum yüreğime ve yüreğimde; doğuma da, ölüme de güçlü bir karşılık verme açlığı gördüm. Huzur veren, dinginlik veren bir karşılık!
Yaşamı aşan, aşkın bir karşılık…
Bu karşılığı aradım ve sonunda Her şeyi Yaratan’ın, her şeye belli bir karşılık ta koyduğunu anladım.
İşte benim arkamdaki karanlık güçler bunlar. Başörtümün altındaki örümcekler bunlar hocam… [Mızraksız İlmihal, “Romantik deneme”; ‘80’li yıllar, “İslamcı” genç kuşağın öyküsü…, Mehmet Efe, Kaknüs yay., 2. baskı, İst., 1997, arka kapak yazısı]

                Avusturyalı heykelci Heinrick Krippel’e o günkü Türk hükümetince 1925’de sipariş verilen ve 1931 yılında kaidesine oturtulan Ankara Ulus’daki "Atatürk Anıtı"nın bulunduğu meydanda karşılaştık Selçuk beyle. Selamlaşma ve hal hatır sormadan sonra Selçuk bey, elinde tuttuğu kağıtta internette yayınlanan haberi gösterdi.

         [ …Samimi bir ortamda gerçekleşen yemekte, “Yıllarca …’de Milliyetçi Hareket Partisini hiçbir karşılık beklemeden yükünü çeken, iyi ve kötü gününde partimizin yanında olan eski ve yeni yöneticilerimize partim ve şahsım adına teşekkürü bir borç biliyorum. İktidar, MHP üzerinde oynadığı oyunlara, uluslararası çıkar çevrelerini de ortak ederek Türk milliyetçiliğini itibarsızlaştırma, adeta yok sayma eylemleriyle bizi sandığa gömmek istemiştir. Ülkemizdeki siyasi partilere baktığımızda, hemen hepsinin siyasi ömürleri kısa olmuştur. MHP 46 yıldır siyasi arenada mücadelesini sürdürmektedir. Çünkü MHP gücünü yüce Türk milletinden ve onun ideolojisi Türk milliyetçiliğinden almaktadır” dedi.]

         Selçuk beyin elleri titriyordu, yüzü hüzünlü ve gözleri doluydu. “Biliyor musun Arif Bey, dedi. Bir zamanlar, doksanlı yılların başlarında bu kişi, … dergisinin …’daki temsilcisi idi. …’dan döndüğünde bir süre dergide de çalışmıştı. İşin garibi ben de, 1958-1960 yılları arasında Türk Ocakları’nda bulunmuştum. Fakat o yıllarda, İslam’ın bilenlerinin neredeyse mumla aransa bulun-a-madığı yıllarda belki bu durum anlaşılabilir, mazur görülebilirdi. Ancak bunca yıl sonra, hele bu kadar köklü ve sağlıklı bir İslami bilgilenme-bilinçlenmeden sonra bu durumu nasıl izah etmeli, nereye koymalı bilmiyorum. Zira, ‘asr-ı saadet’te bu kavim kabile, soy sop, filan oğulları, falan oğulları konusu Allah’ın son elçisinin gayretleri ile iyice geri plana itildi, neredeyse yok mesabesine indi biliyorsunuz. Onun varlığı, ağırlığı bu gibi cahili düşüncelerin seslendirilmesine, palazlanmasına fırsat vermiyordu. O vefat edince adeta kağıtların uçuşup dağılmasın diye üzerine konulan şey misali bu ağırlık kalktı ve kağıtlar esen rüzgarla uçuşmaya başladı. Zihinlerini Kur’an’la yıkayıp arı-duru hale getirmeyenleri maalesef eski cahili alışkanlıkları yeniden tesir altına alabilir. Ve yine zihniyet inkılabını gerçekleştirememiş müslümanım diyenlerin bir zaafı da tek başına yaşatamayacağı, savunamayacağı, taraftar bulamayacağı kavramları, fikirleri İslam’da yaşatmaya, İslamileştirmeye çalışmalarıdır. Laiklik, demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi milliyetçilik de bunlardan biri maalesef [İki Dost-3].

Bu haberi okuduğumda ben de sizin gibi üzüldüm ama şaşırmadım. Zira insanlar dün ne düşünceye sahip olurlarsa olsunlar, zaman içinde öyle veya böyle değişebilirler. Değişim olumlu, hayırlı yönde ve keyfiyetli, derinlikli ise ve de hesapsız, kitapsız yani samimi, yürekten ise anlaşılabilir ve makuldür. Fakat bir şey olmak, bir yerlere varmak ya da başka saiklerle bu değişim gerçekleşiyorsa işte burada durup düşünmek gerekir. Allah dünya hayatının nimetlerine, güzelliklerine dikkat çekerek, "Nefsânî arzulara, kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, soylu ve özel yetiştirilmiş atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere düşkünlük insanlara çekici kılındı. İşte bunlar dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah'ın katındadır" (Al-i İmran, 3/14) diyerek bizi uyarıyor ve duruşumuzu, istikametimizi bozmamamızı istiyor. Son tahlilde bu dünyanın bir oyun ve eğlence, bir imtihan dünyası olduğunu akıldan çıkarmamamız gerekiyor. Bu haberi okuyunca aklıma birden Aşık Şefkati’ye ait olup Hasan Sağındık’ın besteleyip seslendirdiği “Hayal kırıklığı” isimli şu şiir geldi biliyor musunuz?

         “Bir resmini gördüm hatıra olmuş / tanımakta güçlük çektim sevdiğim / inceledim biraz dedim ne olmuş / utancımdan ölecektim sevdiğim … / Neyi vardı güzelliğin saf iken / özenti mi seni taklide çeken / hayret sen misin bu kabından çıkan / bunu da mı görecektim sevdiğim. / Sazı pek severdin bir zamanları / cazı red ederdin bir zamanları / bardak mı ettiler eski çamları / sebebini soracaktım sevdiğim.”

         Haklısın, tam bir hayal kırıklığı. Her ne kadar bu durumu “ikbal ve istikbal beklentileriyle ideolojik kaygılarını telif etmek” olarak değerlendirenler olsa da, geçen zaman içinde kişinin yaşadıklarını ve bu değişim, dönüşüm, başkalaşımın gerçek nedenini elbette yine kişinin kendisi ve ondan da daha iyi Allah bilir. Benim de aklıma Ahmet Kaya’nın “yorgun demokrat” parçasından bir bölüm geldi nedense. “Bu yoldan dönenler oldu, mum gibi sönenler oldu, yar göğsüne baş koymadan, vurulup da düşenler oldu”. Yıllar içinde birlikte yürüdüğümüz, birçok şeyi paylaştığımız insanlardan, özellikle gençlerden ‘yar göğsüne baş koymadan, vurulup düşenler’ olmadı ama zannımca ‘bu yoldan dönenler ve mum gibi sönenler’ oldu.

         Bu da bir yerde doğal değil mi Selçuk Bey? Hatırlarsanız, 1990’lı yıllarda sizin de katıldığınız bir kampa katılmıştım. Orada belirli bir düşünce etrafında toplanan ve yürüyen insanların, o düşüncenin kaynağı olan kişi hemen yanı başlarında olsa bile temel konularda onunla taban tabana zıt düşünebileceklerini fark ettim. Kulaklarıma inanamadım, ‘siz bu kadar açık ve net olan konularda dahi, nasıl bu kadar farklı’ düşünebilirsiniz dediğimde benim yanlış anladığımı, hatta anlamadığımı ifade ettiler. Kamp sırasında dehşetle fark ettim ki, birçok kişi gidecek bir yeri olmadığı, orda bulunmak şimdilik işine geldiği veya geçim derdi gibi başka sebeplerle orada bulunuyorlarmış. Kamp sonuna doğru Edip Yüksel’e ait olduğu söylenen ‘peygambere kırk yaşında görev tevdi edilmesi nedeniyle sorumluluğun da o yaştan sonra olabileceği’ gibi akla ziyan bir fikri, ciddi ciddi tartıştıkları ve niye olmasın der gibi bir hava içinde olduklarını görünce dayanamadım, ‘yetti gayri bu saçmalıklar, bütün bunlar ne oluyor, siz kimsiniz ki, ben sizinle aynı safta görülüyorum’ dedim. Ve bu durumu kampı düzenleyen kişiye şikayet ettim. Oldukça rahatsızlandı ve serzenişte bulundu. Ve ben de ilk defa içinde bulunduğum topluluk içinde temel meselelerde bile farklı ve aykırı düşünenler olduğunu öğrenmiş oldum. Belki de benim halim argo dilinde ‘günaydın, uyan da balığa gidelim’ idi.

         Arif Bey, hemen birçoğu o yıllarda üniversitede okuyan bu gençler, 12 Eylül 1980 askeri darbesi ve Şubat 1979 İran Devrimi sonrası ortamdaki havayı soludular. Anarşinin olanca hızıyla sürdüğü, kaldırılan tozdan etrafın görülemediği, elinde silahı, gözü dönmüş, öldüreceği karşıt fikrin adamını arayan insanların tedirginlik doğurduğu ve kimsenin kimseye söz söylemeye ve dinletmeye gücünün yetmediği günlerin ertesindeki havadır bu. Tansiyonu inmiş, heyecanı dinmeye yüz tutmuş ve söz dinlemeye ihtiyacı olduğu günlerdir bu. Sağda ve solda vuruşanların, vuruşturulanların Mamak’ta, Metris’te inim inim inletilip türlü işkencelerden geçirildiği, bir taraftan da karıştırılıp barıştırıldığı günlerdir bu. Cemaat, tarikat ve türlü grupların yavaş yavaş piyasayı kapladığı; hocaefendi, şeyh, lider ve ağabeylerin ortalıkta gezindiği; dine, dindarlığa dönüşün ve az da olsa bilhassa yüksek öğrenimdeki gençler arasında (öz, hakiki, gerçek) İslam’a, Kur’an’daki İslam’a dönüşün sancılarının, arayışlarının, gayretlerinin yaşandığı bir dönemdir bu. Seksenli yıllarda başlayıp doksanlı yıllara doğru uzanan İslamcı genç kuşağın öyküsü anlatılmaya, değerlendirilmeye değerdir. Özellikle iyi bir örnek vermek gerekecek olursa, İktibas Dergisi ve kurucusu, başyazarı Ercümend Özkan zikredilebilir.

         Sohbetin burasında Selçuk Bey, ‘biraz yürüyelim mi’ dedi. Cumhuriyet caddesi boyunca aşağı doğru yürümeye başladık. 1920’li yılların başında kürsüsünün ardında hat yazısıyla Şura suresinin 38. “ve emruhum şûrâ beynehum - onların işleri istişare, danışma iledir” ayeti yazılı olan ve sonradan “hakimiyet, kayıtsız şartsız milletindir” yazısı ile değiştirilen eski TBMM’nin önüne geldiğimizde kulaklarımda sanki “… Bu, mutlaka olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabiî görürse, fikrimce uygun olur. Aksi takdirde, yine gerçek gerektiği şekilde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir. (1922 senesi, Nutuk II, sh. 691)” sözleri yankılandı. Bu kat’i surette ikna edici sözlerden sonra yine "Bizim devlet idaresindeki ana programımız(ın prensipleri) (..) gökten indiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutulmamalıdır. Biz ilhamımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz (Atatürk'ün 1937 Meclis açış konuşmasından)" sözlerini de duyar gibi oldum. Tam karşıda o yıllarda Ankara siyasi kulisinin merkezi olan ve Ankara Palas diye adlandırılan şimdilerde ise Devlet Konuk Evi denilen mekanda, Kamȃl Atatürk’ün Türk toplum hayatına getirmek istediği bazı yeniliklerin, kadınların sosyal ortama erkeklerle eşit biçimde girmesinin ilk adımlarının atıldığı, Atatürk’ün bizzat önayak olmasıyla düzenlenen yemekli, içkili ve danslı sosyal etkinliklerden biri olan cumhuriyet balosu tertip ediliyor zannettim.

            Selçuk Bey, ilhamını gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan alanların yanısıra ‘Muhammed, İsa-Musa, Marks ve akıl’dan alıp bu ilkeleri birleştirip üstüne üstlük bir de “T.C. için gerekli acil yasa değişiklikleri” öneren gençler de çıktı seksenli yıllardaki bu İslamcı gençler arasından. Kur’an’daki İslam’ı anlayacağız, anlatacağız diye yola çıkan bu kişilerin avukatlığını yaptığı görüşlerin temelinde “vahyin reddi ve peygamberin yalnızca erdemli bir insan konumuna indirgenmesi” yatmaktadır. “Sanılanın aksine peygamberler, önceden yaşamış ve çağında yaşayan erdemli insanlardan da faydalanıp, çağının gerçeklerini değerlendirip, erdemli bir hayatın gereklerini tespit etmişler ve bu tespitler doğrultusunda yaşamışlardır. Bu saygıdeğer insanların hayatları daha sonra yazıya geçirilmiş, böylelikle kutsal kitaplar oluşturulmuştur… Yaratıcı, insanoğlunun erdemliliğe ulaşması konusunda adil olmuş; hiçbir insana ayrıcalık tanımamış, hiçbir insanı özel olarak seçmemiş, hiçbir insanla konuşmamıştır…” (Birleşen ilkeler, 1998, Niğde, sh. 103-104) derken aslında yeni bir şey söylemeyip Allah’ın elçilerinin elçiliğine itiraz sadedinde o gün söylenenlerin aynısını bugün başka bir dille tekrarlamaktadırlar. Dünya hayatının anlam ve amacını yalnızca gerçek mutluluğa ulaşma şeklinde tanımlayan bu zat, şimdilerde kafayı din adamlarına ve İbrahimiliğe tak-ıl-mış vaziyette. “Dinden beslenen ruhban sınıfı ve kolaycılığa kaçıp dinin gelenekselleşmesine fırsat veren halk, ıslah ve reform çalışmalarına fırsat vermezler. Bu sebeple, Peygamberler önceki peygamberlerin öğretilerini ıslah etmek yerine yeni öğretiler ortaya koymuşlardır. Sonsuz güç sahibi ve ahirette hesaba çekecek olan Yaratıcı’ya kul olma esasının tüm insanlığa huzur verecek şekilde sunulabilmesi için, yeni bir sıfat ile yeni bir çağrı oluşturulmalı. Yaratıcı inancına sahip olanların ortak atası ve peygamberi olan Baba İbrahim, dünya insanının yarıdan çoğunun tanıyıp sevdiği bir esin kaynağıdır. Tüm dünyaya sıcak mesaj oluşturacak yeni sıfatımız, İbrahimîlik olmalıdır” buyurmuştur. Allah tarafından Musa’ya (as) verilen on emir misali “ebedi mutluluk için sekiz emir ve hayatımıza yön veren kırk kavram”ı keşfetmiş, esinlemiş ve yazıya geçirmiş durumda olan bu zat diyor ki “Israrla sorunların üzerine gidip, geçmişin güzelliklerini ve aklımızın tüm zerrelerini kullanmaya çalıştık. Bu vesile ile de 8 emir şeklinde öz bir bilgi ortaya çıktı. 8 emir’e, İbrahimi, Hindu, Yahudi, Budist, Hırıstiyan, Müslüman, Bahai, vb. Yaratıcı’yı kabul edip önemseyen insanların bir itirazı olamaz”. Elbette ne mümkün bu zata itiraz, zira bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olsa gerektir. Geçmişte Cengiz Han dahil bir çok kişinin kalkıştığı tüm insanlık için karma, herkesin kabul edebileceği bir ortak din oluşturmaya çalışan bu kişi facebook’da dini inancını da “gerçek mutluluğa ulaştıracak her şey” olarak tanımlamaktadır. “Yaşar Nuri Öztürk ve Edip Yüksel’in evini şenlendirdiğini” ve “Tarık Akan’la da cenaze törenlerini konuştuğunu” beyan eden bu zat, “cami ve imam olmadan cenaze kalkmaz mı? Cenaze sahipleri direkt defnetse, imamların varlık sebebi tartışmaya açılır” gibi orijinal ve parlak düşüncelerini paylaşmaktadır. Çözüm partisi sitesi ile ülke sorunlarını –sanal da olsa- çözüme kavuşturduktan sonra, bu sefer de  “dünyaya sesleniş” sitesinden tüm dünyaya seslenmek ve gezegenimizi huzur ve saadete kavuşturmak üzere hazırlıklarını sürdürmektedir. Megalomanik, hezeyanvari, haddini bilmeden, yaşına başına bakmadan, boyundan büyük laflar edenler bu dünyada hatalarını anlayıp tevbe etmezlerse onları ahirette feci bir akıbetin beklediğini keşke bilselerdi. Dengesiz ve sorumsuzca yazılar yazıp kitaplar yayınlayanların, birçok genç-yaşlı insanın aklını çelip, karıştırarak yoldan çıkaranların, dinden imandan edip soğutanların, ‘İslamcılığı üniversite çevresi sayesinde analiz ettiğini’ o yıllarda kim, nasıl ve nereden bilebilirdi ki?
Üniversite yıllarında sakallı, şalvarlı gezinen bu radikal gençlerden bazıları daha o yıllarda tabir-i caizse “cin olmadan adam çarpmaya” kalkıyor, ağabeylik yapıp etraflarına yaşça daha küçük müridlerini toplamaya çalışıyorlardı. Bazıları daha ortaya doğru dürüst bir şey koymadan, yıllarca emek verip çile çekmeden, hamken pişip yanmadan, efelik yapmaya kalkıyor, insanlara müstehzi bir eda ile yaklaşıyorlardı. Kendilerine özveri ve sabırla bildiklerini öğretmeye, anlatmaya çalışan ağabeylerini bile küçümsüyor, çok kitap okudukları, birçok toplantılara katıldıkları ve üniversitede okudukları için onları geçtiklerini sanıyor, ukala ve çok bilmiş havalara bile bürünebiliyorlardı. Yıllar sonra görüldü ki, ağabeyleri o yolda dosdoğru yürürken bunlar çok uzaklara savrulmuşlar, başka dünyaların insanları oluvermişler. Çoğu farkına bile var-a-madı ve hala da farkında değil.
Arif Bey, bu taifeden birinin yazdığı bir kitap da bir zamanlar “Azgın (Ahmak ve Sapık)” ismiyle yayınlanmıştı. Tasavvuf’un Kur’an İslam’ıyla ayrılığını ve çelişen yönlerini roman diliyle anlatan bu eser, gerçekten etkileyici, keyfiyetli ve sürükleyici bir dille yazılmış idi. Bu romanı okuyan bir dünya görüşünün romanını okumuş olacak ve dünyasının değişmesinde gerçekten çok yararlanacaktı. Ben bizzat okumuştum ve beğenmiştim. Umuyorum ki siz de beğenerek okumuşsunuzdur.
         Haklısınız, ben de bu kitabı okumuş ve beğenmiştim. Bu kitabın ilk baskısı 1994’de Anlam yayınları’ndan çıkmıştı. Daha sonra 1997’de Toplumsal dönüşüm yayınları’ndan “Bir müslümanın itirafları, tarikat gerçeği” adıyla yeniden çıktı. Yazılış gerekçesi İslam ve Tasavvuf’un iki ayrı din olduğu tezini işlemek, Kur’an’daki İslam ile Tasavvuf felsefesi arasındaki derin ayrımı ve farklılıkları roman diliyle ortaya koymak iken, böyle bir endişenin uzağında olan Atatürkçü bir yayınevinden yayınlanması tesadüf ve hayra alamet değildi. Çok geçmeden gerçek ortaya çıktı. Aynı kişi “Atatürk’ten özür diliyorum”, “Hesaplaşma-Atatürk’ü anlamak” ve “Kur’an’dan Nutuk’a” kitaplarında serdettiği düşünceleri ile bir nevi “ekmeltü leküm diniküm” mertebesine ulaşıp, gerçek (Kur’an’daki) İslam’ı aramaya çıkmışken Atatürkçülüğe ulaşıp değişimini tamamladı, en azından şimdilik. Bir kitap fuarında gezinirken bu kişiye ait “Ben yüksel …, Atatürk’ten özür diliyorum” adlı biyografik romanın ilk cildini merak saikiyle alıp okumuştum. ‘Büyük adam’ olma takıntı ve saplantısı olan birinin, müslümanım diyenlerin yanlış olduğunu düşündüğü yönlerini eleştireyim derken, bu gayretin acımasız bir hakaret ve küçük düşürmeye nasıl dönüştüğünü; genelevde işlediği zina günahını hiç arlanmadan anlatıp, o çirkin fiili işlediği kadın hakkında ‘Yüksel, o kadını hiç unutmadı. Yüreğinde tatlı bir sır gibi, göğsünde bir muska gibi onu taşıyıp durdu. Ne zaman bir vesileyle aklına gelse, Allah’tan rahmet dileyip yerinin cennet olması için Rabbine niyaz etti” sözleriyle sap yiyip saman ettiğini ve “Yüksel, Kur’an’ı okudukça her gün yeniden doğuyordu. Gitgide, tağut diye adlandırılan devletiyle, ülkesiyle, çağcıl değerlerle, Atatürk’le, daha nice şeylerle barışıyor, içi göneniyordu… Artık akıncıyla, ülkücüyle, solcuyla, ateistle, deistle dost ve barış içinde olacaktı. O Kur’an’ı böyle anlıyordu” düşünceleriyle de “ne olsa gider, yeter ki heva ve hevesini ilah edin” ilkesini bayraklaştırıyordu. İşin garibi bütün bu fikirlerden sonra ‘kimi görüşlerine katılmasa da’ Ercüment Özkan’la ilgili anı ve düşüncelerini de olumlu anlamda anlatıyor. Fakat onun ölünceye kadar mücadele ettiği laiklik, demokrasi, Atatürkçülük gibi yanlışları olumluyor, övüyor ve tavsiye ediyor. Teşbihte hata olmazmış ya, hani bir söz vardır, “Beni bir sen anladın, sen de yanlış anladın” diye. İnsanın böyle dostları varken düşmana gerek yok, böyle anlayanları varken anlamayanlara diyeceği de fazla bir şey kalmıyor. Tasavvuf bağlılarını eleştireyim, Kur’an’a aykırı yönlerini sergileyeyim derken, onlara bile rahmet okutacak yanlışlar yapıp ahmakça azgın ve sapık bir yöne savruluveriyor. Bu ülkede 12 Eylül darbesinden önce sosyalist olan bir kısım insanın, darbeyi yedikten sonra kemalist olmaları misali Kur’an diye yola çıkan bazı kişilerin Nutuk’da karar kılmaları trajikokomik, travmatik ve patolojik bir haldir. Kur’an bunların hidayetini değil maalesef çoğunun küfür ve azgınlığını arttırmıştır (Kur’an; Maide 68). Dilerim son nefesi vermeden evvel Allah’tan özür ve af dilerler de, yeniden ‘sırȃt-yol’larını ‘müstakîm-dosdoğru’ hale getirip belki mağfirete hak kazanırlar. Yoksa yandı gülüm keten helva.


NOT: Bu yazıdaki kişilerin, gerçek yaşamdaki kişilerle ilgisi olmayabilir…
       

14 Kasım 2013 Perşembe

BEYİN FIRTINASI - 1 - Deli Ismayıl & Kutsal! Meslek & Peynir Gemisi & Soru Bankası

Deli Ismayıl

            Çocukluğumda, köyümüzde Deli Ismayıl (İsmail) dedikleri yaşı hayli geçkin safça bir adam vardı. Her sabah evdekilerin yesin diye içine öteberi koyduğu çıkınını yanına alır, değneği elinde evinden çıkıp gün boyu köyün etrafında dağ bayır, ova çayır demeden dolaşır dururdu. Hiç kimseye zararı olmaz, yolda belde onu görenler takılmadan geçmezdi. Onu bazen çalıştığımız tarlanın yanında, bazen de harman yerinde görürdüm. Bir gün dedemgilin mahallesinde yıllar sonra bile beni düşündüren onunla ilgili bir hadiseye şahit oldum. Aynı mahallede oturan yaşlı karı kocanın oturduğu evin önüne gelip seslenerek onları dışarı çağırmıştı. Sonra da onların bahçesinden aldığı meyveyi helal edip etmediklerini sormuştu. Onlar da “ya Ismayıl Ağa lafı mı olur, helali hoş olsun” diye mukabelede bulunmuşlardı. Çocukluk çağımda olduğumdan mıdır, yoksa o yılların (1970’li yıllar) Türkiye’sinde bu hadise ve benzerleri sıkça rastlanabilen bir şey olduğundan mıdır nedir doğrusu üzerinde pek de durmamıştım. Zira o yılların sıradan bir İç Anadolu bozkır köyünde bile, insanlar bolluk içinde yüzmese de, kendi yağlarıyla kavrulup kıt kanaat gitseler de “göz hakkı, komşu hakkı” diye yetiştirdikleri ürünlerden Allah’ın diğer kullarını da görüp gözetir, nasiplendirirlerdi. Hatta köye yolu düşen kişileri bile “tanrı misafiri” olarak kabul edip beş kuruş almadan sırf Allah rızası için köyün misafir odasında günlerce barındırırlar, her gün sırayla bir ev yemek çıkararak yedirir içirirlerdi. Helale-harama riayet etmek, Allah’ın kullarından helallik dilemek, O’nun verdiklerini sırf O’nun rızası için yine O’nun kullarına vermek, Allah’ın hakkını (rızasını) ve kullarının hakkını, hukukunu gözetmek o öcü gibi gösterilen, ürkütülüp korkutulan İslam şeriatinin cümlesinden olduğuna göre Deli Ismayıl’ın davranışı da deli değil, olsa olsa veli (Allah’ı dost bilen, O’na dost olmaya ve öyle kalmaya çalışan) birinden sadır olabilecek bir davranış olmalı herhalde. 2000’li yılların başındaki Türkiye’de ise bu tür hadiselere bırakın deliler arasında, akıllılar arasında bile nadirattan tesadüf edilir oldu. Ne dersiniz?

Kutsal(!) Meslek
           
Çocukluğumuzdan beri çevremizdeki büyüklerden sık sık şu soruyu işitmişizdir. “Büyüyünce ne olacaksın?”. Hoş, bir çoğumuz daha büyümeye, okulu bitirmeye bile fırsat bulamadan çalışma hayatına atılıp ayakkabı boyacısı, simitçi, çırak filan olup hayatın dikenli yollarını arşınlamaya başlamışızdır bile. Ailesinin hali vakti iyi olup yalnızca öğrencilik yapanlar ise bildikleri, etraflarında gördükleri bir elin parmakları kadar olan mesleklerden birinin ismini söyleyiverirler. Doktor, öğretmen, subay, pilot, mühendis filan olmak isteyen çok iken, temizlik işçisi (çöpçü), fırında işçi, mağazada tezgahtar, servis şoförü, posta memuru gibi mesleklere ilgi yok gibidir ve nedense hiç bir çocuk ve büyükleri bu tür meslekleri de yakıştırmaz kendilerine. Halbuki işin (hayatın) gerçeği de böyle değildir. Bir toplumda türlü türlü mesleklere ihtiyaç vardır ve her insanın ilgisi, bilgisi, yeteneği, şartları, imkanları farklı farklıdır. Hangi mesleğe mensup olduğunuz değil, aslolan ekmeğinizi (geçiminizi) helal yoldan kazanmak, yaptığınız işi güzel yapmak ve hakkını vermektir. Böyle yapan herkesin mesleği makbul ve meşru(İslam şeriatine uygun)dur. Bu anlamda her meslek (yalnız hekimlik mesleği değil) eğer kutsal kelimesi kullanılacaksa kutsaldır. Üstelik kutsal diye nitelenen bir mesleği bile icra ederken nice kutsalları çiğneyip, türlü çirkinlikler sergileyebilirsiniz. Geçimini haram yollardan kazanmayı meslek edinenlere, helal işine haram katanlara adı sanı ne olursa olsun hürmet edilmez, hoş görülmez. Kişi rızkını İslam şeriatinin helal saydığı yolla temin etsin de hangi işi yaparsa yapsın ne fark eder. İster çoban, ister tüccar; ister amir ister memur; ister işçi, isterse işveren olsun fark etmez. Kendimize, çocuklarımıza, gençlerimize, insanımıza İslamın kazanımı olan bu değerleri, ilkeleri, düsturları öğütleyelim, öğretelim. Kısa ve kolay yoldan, nasıl ve hangi yol ve yöntemle olursa olsun bolca para kazanmayı hedefleyen bir anlayışa, bir ahlaka prim veremeyiz. Elinin, beyninin emeği, ürünü ile, alın teri ile şu dünya hayatında rızkını kazanmaya çalışan, geçim gailesinin kendisini namazdan ve Allah’ı anmaktan alıkoymadığı, helal işine haram katmayan, muhtaçları da görüp gözeten kullara selam olsun. Bu konuda son sözü “sözü üstüne söz söylenemeyecek olan” söylesin dilerseniz. “Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyor? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Onlardan bir bölümünü, birbirlerine iş gördürebilsinler diye diğerlerinin üzerinde derecelerle yükselttik. Rabbinin rahmeti onların topladıklarından daha hayırlıdır.” (Kur’an; 43/32)

Peynir Gemisi

Zaman zaman toplumun farklı kesimlerinden, bilhassa çalkantılı, sıkıntılı dönemlerde şu uyarıyı işitiriz. “Hepimiz aynı gemideyiz. Gemi batarsa hepimiz boğuluruz”. Bu sözü her duyuşumda aklıma binbir soru sökün eder. Bu gemi niye batıyor veya niçin mütemadiyen batmak tehlikesiyle karşı karşıya? Kimler batırmaya çalışıyor? Nuh-u nebi’nin gemisiyle bir benzerliği var mı? Geminin rotası doğru mu? Kaptanı ehliyet ve liyakata sahip mi? Gemidekiler yolculuktan memnun mu? Ve ilaahir. Resmi görüşe kulak verirseniz gemiyi iç ve dış mihraklar batırmanın hesabını yapıyorlar. Gemideki bu iç mihrakların onların tanımlamasıyla irticai ve bölücü kesimler olduğunu her vesileyle duyar, okuruz. Dış mihraklar ise bu kadar açık ve seçik zikredilmez. Hatta geminin rotası o yöne (dış mihraklara) doğru iken bile “hem ağlarım(şikayet ederim), hem giderim” derler. Bu geminin, kalıntılarının bu ülkede olduğu söylenen, kalkışı ve duruşu Rabbimizin emriyle olan ve O’na ortak koşmayanların bindiği gemiyle ise bir ilgisi yok. Geminin içinde olup kaptan köşkünü, geminin sevk ve idaresini elinde tutanlar ise aynı Nuh(a.s)’un oğlunun yaptığı gibi dev dalgalar gemiyi kuşattığında (zor zamanlarda), “şu dağa (AB ve/veya ABD’ye) sığınırım, o beni (bizi, rejimimizi) korur” zannıyla hareket ediyorlar sanki. Ezcümle şu gemi örneği yanlış bir örnek. Kaldı ki öyle bile olsa lafla, laf-ı güzafla da yürümüyor bu gemi ne yazık ki.

Soru Bankası

 Geleneğin “din”leşmesi mi, “din”in gelenekleşmesi mi?
“Din”in bilimselleşmesi mi, bilimin “din”leşmesi mi?
Medyanın gücü mü, “güç”ün medyası mı?
Haklı mı güçlüdür, güçlü mü haklıdır?
Devletin ordusu mu, ordunun devleti mi?
Derin devlet mi, görünür devletin görün-e-meyen derin yüzü mü?
Demokrasi bir oyunsa, zor (darbe, muhtıra, süreç) oyunu bozar mı?
AB mi, ABD mi, kırk katır mı, kırk satır mı?
Demokrasi dahil hangi rejim farklı ideolojilerin örgütlenip iktidara gelmelerine izin vermiştir?
Bir işletmenin sahibi olmakla o işletmenin işleticisi (müdürü, yöneticisi) olmak farklı şeyler olduğuna göre aynı şey rejimler için de geçerli değil midir?
Hareme, haremin sahibi ya da harem ağası olmak (hadım edilmiş olmak-sisteme entegre olmak, sistemin üzerine oturduğu temel ilkeleri benimsemiş olmak) dışında girmek demokrasi dahil hangi sistemde, rejimde, devlette mümkündür? 
Seçimle hangi ülkede rejim değişmiştir, ya da şayet seçimler rejimi değiştirecekse o ülkede seçim yapılmasına izin verilir mi?
Egemenlik (hakimiyet, sulta, güç) Allah’tan alındıktan, yalnızca O’na ait kılınmadıktan sonra herhangi bir kişi, zümre veya topluluğa (halka) verilmesinin bir farkı, önemi var mıdır?
İslami demokrasi ya da demokratik İslam, “Bundan başka bir Kur’an getir, yahut onu değiştir” (Kur’an; 10/15) teklifinden başka bir şey midir?
Laikliği benimsedikten, inancı hayatın tüm alanlarını kuşatacak, kapsayacak şekilde algılamadıktan, yaşamadıktan sonra, İslam, Hıristiyanlık, Yahudilik ya da başka bir inanca mensup olup olmamanın bir farkı, bir önemi var mıdır?
Allah’ı alemlerin rabbi kabul ettikten sonra gündelik yaşam, kamusal alan ve devlet başka alem kabul edildiği için mi farklı ölçüler, farklı hükümler söz konusu olabilmektedir?
İnandığı gibi yaşa-ya-mayan, yaşadığı gibi mi inanır?
Bu ülkede milli güvenliği dolaylı ya da dolaysız ilgilendirmeyen bir mesele var mıdır?
Tavsiye ve emir (komut) arasında fark var mıdır?
Devlet kendisine karşı yapılanları affetmez, cezalandırırken, ferde yapılanları defalarca affedebilir mi?
Bu ülkede eğitim ve savunma bakanlıkları niçin milli de, diğerleri milli değil ya da bu ikisi niye milli?
Allah’tan korkmayan ve kulundan da utanmayan bir insan tipi ile hangi sorunların üstesinden gelinebilir?
“Akıl, olmazların zoru içinde

Üst üste, sorular soru içinde.” (Çile, NF Kısakürek)   

7 Kasım 2013 Perşembe

İKİ DOST - 3 - Rahman’ın ayetleri karşısında... - Milliyetçilik

Rahman’ın ayetleri karşısında... 
Milliyetçilik

Güzel bir gündü. Havalar iyiden iyiye ısınmaya başlamıştı bile. Tabiat dalmış olduğu kış uykusundan yavaş yavaş uyanıyor, farkedenler, anlayanlar için adeta ölümden sonra dirilişin nasıl gerçekleştiğine dair ipuçları veriyordu. Ağaçlar çiçeklenmiş, börtü böcek etrafta salınır olmuştu. Aylardır kupkuru olan bir ağacın çiçeklerle bezenmesi insanı farklı duygu ve düşüncelere garkediyordu. Parktaki çeşit çeşit çiçeğin seyrine doyum olmuyordu doğrusu.

Şu parkta bir çeşit çiçeğin mi, yoksa şekil, renk, koku ve diğer özellikler açısından binbir çeşit çiçeğin mi olmasını tercih ederdin? diye sordu Selçuk Bey.

Elbette ikincisini, diye cevap verdim. Bir çiçek ne kadar güzel olursa olsun bu parkı gezilir, görülür, çekici kılmaya yetmez.

İnsanlar da öyle, dedi. Bir erkekle bir dişiden çoğalıp yeryüzüne dağılmaları, farklı renk, farklı dil, farklı kavim ve kabilelere ayrılmaları, ayrılıkları değil, tanışıp bilişmeyi, Yaradan’ın öğüdüne (vahyine) kulak verildiği takdirde de kardeş olmayı getirmeli beraberinde. Dünya kurulduğunda var olan nesep bağı zamanla zayıflamış, kaybolmuş ve yerini gerçek bağa, inanç bağına bırakmıştır. O sebeple yeryüzündeki bütün insanlar rengi, ırkı, soyu sopu, dili ne olursa olsun tek bir ailenin üyesidirler. Yani aynı inanca (ideolojiye, dine, yaşam tarzına) sahip olmasalar dahi yaradılıştan (fıtraten) gelen bir sıhriyet (akrabalık) bağına sahiptirler. Bu da Allah’ın kudretinin, hikmetinin kanıtlarındandır [Kur’an; 49/13, 30/22].

Peki o zaman belli bir aileye, soya, aşirete, kabileye, millete, ulusa mensup olmanın, atalarla öğünmenin, bu hususu birliğin, beraberliğin ölçüsü yapmanın yeri nedir? diye sordum.

Üstünlüğü, üstünlüğü demesek bile insanları birbirine yakın kılan, birlikte kılan bağı bir aileden, sülaleden, cemiyetten, ırktan olmayla özdeş kıldığın zaman bu bir seçim değil, sadece mevcut durumu tespit olur. Şöyle ki bizim hangi zaman diliminde, arzın hangi yöresinde, hangi toplulukta, hangi ana-babadan, hangi cinsiyette, hangi fizik görünümde, hangi şartlar içinde dünyaya gözlerimizi açacağımıza bizi ‘yoktan var eden’ karar veriyor. Yani bütün bunlar bizim adımıza O’nun seçimi. Bizim herhangi bir dahlimiz yok bu hususlarda, elbette sorumluluğumuz da. Ta ki irade sahibi olup seçim/seçimler yapabilene kadar. O yüzden insan yalnızca iradesi baskı altında kalmadan, zorlama olmadan yapıp ettiklerinden sorumlu tutulmuştur. Kader yani takdir edilen şey de budur aslında, yani Allah’ın iradesiyle bizim için belirledikleri, seçtikleridir. Bu anlamda kadere karşı çıkmanın, isyan etmenin, yerinmenin de bir anlamı yoktur. Aynı şekilde bizim için takdir edilen şeylerle öğünmenin, böbürlenmenin de anlamı, değeri olmadığı gibi.

İnsanın yaratılışında şeytanın itirazı da bu konuda değil miydi? dedim. “Beni ateşten, onu (insanı) topraktan yarattın. Ben ondan üstünüm” [Kur’an; 7/12] diyen şeytanın söylemi ile tarihte ve günümüzde mensup oldukları topluluktan dolayı üstünlük taslayıp öğünen, diğer insan topluluklarını hor ve hakir gören, yok sayan, küçümseyen, ötekileştiren, diğer ırk ve kavimlerdeki insanları sanki tanrının üvey veya ikinci sınıf kulu ya da başka tanrının kulları olarak gören ırkçı, milliyetçi söylemler arasında fark var mı?

Elbette yok, dedi. Ve Allah’ın son elçisinin bu konuda çok bilinmeyen fakat oldukça manidar bir sözünü nakletti. “Bir kimse sizin yanınızda kavmiyle kabilesiyle, soyuyla sopuyla, atalarıyla öğünürse ona deyin ki; babanın zekerini (tenasül uzvunu) kemir.” [Babanzade Ahmed Naim Bey, İslam’da Da’va-i Kavmiyyet]

Dün ve bugün birtakım liderler, düşünürler insanlardaki renk, dil, ırk, soy, milliyet farklılıklarını dünya görüşünün temeli, ilkesi haline getirmiş, bu uğurda nice canlar telef edilmiş, bir soyun tümden ve tüme yakın kırımı (yok edilmesi) gerçekleştirilmiş, nutuk ve propagandalarla kitlelerin beyinleri dumura uğratılmış, istenilen istikamete göre sevk edilmişlerdir, dedim.

Bu sakim ve hastalıklı, yaradılışa ve Allah’a teslimiyete (İslama) aykırı düşünce sahiplerine bir-iki örnek verebilir misin? diye sordu.

Elbette, dedim. İkisi de ayrı topraklarda, ayrı milliyette ama aynı zihniyette iki çarpıcı ve bilinen örnek. İlki bu topraklardan. Müsaade ederseniz size bir kitabından altını çizdiğim bazı satırları aynen aktarmak istiyorum.

[Kür Şad’ı doğuran ana,
Ne emzirmiş acap ona?
Erlik, ululuktan yana
Tanrı Kür Şad’dan geridir. sh.58
Yamtar öfkelenmeye başlıyordu: -Şu Çinlilerle Suğdakları hangi Tanrı yaratmış? Böyle budun yaratmaktansa yaratmamak yeğ!... sh.135
O, her zaman yaptığı gibi böğürlerini tutarak, gözlerinden yaşlar akarak katılıyor, kahkahaları arasında da kesik kesik şöyle bağırıyordu:
-Tanrı ile Meryem evlenmeden bu yalavaç (peygamber) nasıl doğar be? Herhalde bu bunağın Tanrısı Meryem’in otağına gizlice girdi de Kara Kağan duymasın diye bizden saklıyor. Yoksa onun sonucu da Kara Budağ’ın sonucuna benzerdi.
Yamtar, bu gürleyen kahkahalar arasında yine yere düşmüş olan Sançar’ı, Onbaşı Derse’nin yardımıyla bir ata bindirip bağlamaya çalışırken bağırdı:
-Bana bak, koca papaz! Türk tanrısı, Türk yasasına aykırı iş yapmaz. Sizin tanrınız Ötüken’e gelirse işi yamandır. sh.230
Çinli idi. Yalnız bu sebep onun kötü olması için yetip artardı bile... sh.335
-Ne? Çin dili mi? Çin dili olur mu be?, diye haykırmıştı.
Yamtar o zamana kadar Çinlilerin ayrı bir dili olacağını düşünmemişti. Çinlilerle hiç yüz yüze konuşmamıştı. Şimdiye dek Çinlilerle kılıç ve ok diliyle konuşup pek güzel anlaşmıştı. sh.366 (Bozkurtların Ölümü, Hüseyin Nihal Atsız, Baysan Basım ve Yayın, İstanbul, 1990)]

İlginç olan nedir biliyor musunuz?, dedim. Buram buram küfür, şirk kokan bu satırlardan sonra, romanın sonunda diyor ki:

Bu kırkbir şehidin çevresini bir anda yüzbinlerce başka şehit sardı. Tanrının huzurunda başlayan bu en muhteşem geçit resmi büyük, sonsuz boşluğu sarsarken birdenbire bir türkü; azametli, ürpertici, Tanrısal bir türkü kainatı titretti.” sh.471

Ben bu kişiyle karşılaştım biliyor musun?, dedi Selçuk Bey. Bir gün Ankara’da Maltepe yokuşundan işyerime doğru iniyordum. Kardeşi ile birlikte yürüyordu. Kardeşiyle tanışırız eskiden. Ayaküstü görüştük. Kardeşi bana hapisten çıktıktan sonra (1970’li yılların başı) nelerle meşgul olduğumu sorunca ben de Kur’an çalışmalarına ve mücadeleye kaldığım yerden devam ettiğimi söylediğimde, Nihal Atsız bana döndü dedi ki: -Bırakın artık bu arap Muhammed’in saçmalıklarını.

O sırada oturduğumuz bankın yanındaki banka, arap bir delikanlı ile bir türk kızı gelip oturdu. Selamün aleyküm, aleyküm selam dedikten sonra bir-iki cümleyle söyleştik. Öğrendiğimize göre arap genci Suudi Arabistan’dan yüksek öğrenim amacıyla İzmir’e gelmiş ve okulda tanıştığı şimdi eşi olan türk kızı ile de evlenmiş.

Selçuk Bey’le sohbetimize kaldığımız yerden devam ettik.

Muhammed (a.s)’in arap kökenli olması ve kardeşliği milliyet temelinde değil de din (İslam) temelinde oluşturmaya çağıran bir dinin bağlısı olması, Atsız’ın nezdinde dışlanmak için yeterli sebebi teşkil ediyor olmalı herhalde dedim. İzninizle ben de şahit olduğum bir anımı anlatayım size, diyerek sözlerime devam ettim. Uzun yıllardır tanış olduğum, Türk milliyetçiliği fikrini benimsemiş bir arkadaşım vardı. Laf aramızda bana fikir münakaşamız derinleştiğinde “sen ‘siyasal İslamcı’sın” derdi (komünizm rüzgarının estiği yıllarda olsa, yeşil komünist derdi herhalde). Bu arkadaş bir gün beni … MHP İlçe Teşkilatında aktif görev üstlenen hacı amca diye hitap ettiği bizden epey yaşlı birinin evine götürdü. Hoş beş, ordan burdan konuşurken bu hacı amca kulağıma eğilerek kısık bir sesle “size bir sır vereceğim, öğrendiğime göre peygamberimiz Muhammed de türkmüş” dedi. Ben de “Allah Allah, daha önce hiç böyle bir iddia işitmemiştim. Nuh (a.s)’ın iki oğlundan birinin türk olduğu ve türklerin de o koldan geldiğini duymuştum da bunu duymamıştım doğrusu” diyerek bıyık altından gülmüştüm (doğrusunu söylemek gerekirse o sıralar bıyığım da vardı). Aynı iddiayı (deyim yerindeyse palavrayı) yüksek tahsilli insanlardan birinden (eski kültür bakanlarından Namık Kemal Zeybek) kısa bir süre önce duymuştum, tekrar duymak beni şaşırtmadı doğrusu. İnsan Türk ve Türkçülükle yatıp kalkmaya, kafayı ona bir takmaya görsün, o zaman mutlu olmayı da, mutluluğu da türklükle ilişkilendirir, hastalandığında iyi hekimlere değil de türk hekimlerine emanet edilmeyi de ister, Tanrının türkü korumasını da ister, bir türkün dünyaya bedel olduğunu da söyler, muhtaç olduğu kudreti mutlak kudret sahibinin sözlerinde değil de damarlarındaki asil kanda da arar, türkün türkten başka dostu olmadığını da dillendirir, dünyadaki bütün dillerin türkçeden türediğini de iddia eder ve ilaahir.

İşin bir başka tuhaf tarafı da ne biliyor musunuz? Kimilerinin “Tanrı’nın yüce Türk budununa 20. yüzyılda gönderdiği rehberlerin en büyüğü olan büyük Türkçü” diye tanımladığı ve “eserleri, her Türk milliyetçisinin mutlaka okuması gerekli, her Türk gencinin kitaplığında bulunmalı” denilen Atsız’ın demin alıntılar yaptığım eserinde Orta Asya bozkırlarındaki Türkler, yalnızca savaşan, yağmalayan, çapulla hayatını idame ettiren, kımız içip sarhoş olan, yabanıl, barbar adamlar olarak tasvir ediliyor şecaat arzedercesine. “Etrak-ı bi idrak” yani idrakden, anlamadan yoksun türkler bu kafa yapısına sahip olanlar olsa gerek.

Selçuk Bey, size yine bu konuyla ilişkili olarak okuduğum bir yazı dizisinden bahsetmek istiyorum. Yıllar önce bir gazetede yayınlanan Alparslan Türkeş’in anılarında Türkeş, Atsız’la yollarının ayrılış gerekçelerinden en önemlisinin İslam’a ilişkin yaklaşımlarıyla ilişkili olduğunu belirtiyordu. Türkeş, eğer Türk milliyetçiliğinin bu topluma anlatılıp benimsenmesi sağlanacaksa, İslam’ı (elbette halkta yaşayan İslam’ı) nazarı itibara almadan bunun mümkün olamayacağını yani tabir-i caizse bu gemi (Türk milliyetçiliği) bu denizde (Türkiye’de) yüzdürülecekse İslam’ın görmezlikten gelinmemesi gerektiğini savunurken, Atsız, İslam’dan olabildiğince ırak, hatta daha da öte Türklerin eski dini Şamanizme yakın duran bir Türklük anlayışının esas alınmasını savunuyormuş. Yani Türk milliyetçileri için İslam, hak ve hakikatin kendisi olmasından ziyade bu toplumun inandığı din olması açısından önemlidir. Bu pekala İslam değil de başka bir din de olabilirdi. Zaten bu nedenle değil midir ki Türkçülerin, Türk milliyetçilerinin İslam’ı yaşanan hayatın dışına itmeyi, vicdana hapsetmeyi esas alan laiklikle esaslı bir sorunları yoktur, sorun varsa bile bu ayrıntıdadır, uygulamadaki çarpıklıklardadır. İslam’ın Türklüğün önüne veya arkasına eklemlenmesi bu açıdan bir aşamayı, bir bilinç aşamasını ifade etse de tek başına İslam’ın yeterli görülmediğinin de açık bir ifadesidir.

Fakat Selçuk Bey şunu da itiraf etmeliyiz ki, Türklüğü düşüncesinin temel dinamiği yapanlar kadar olmasa da bu ülkede müslümanım diyenlerin de yıllardır yaptığı esaslı bir yanlış var.

Nedir o? diye sordu Selçuk Bey.

Arapların bir kavim olmaları hasebiyle kendilerine has özellikleri, maalesef gerekli hassasiyet ve özen gösterilmeden “sünnet” adı altında başka bir kavim olan Türklere ve diğer kavimlere sunuldu, tamim edildi. Giyim kuşamdan tutun da yeme-içme alışkanlıklarına, kişi isimlerinden tutun da müziğe, dile kadar. Evet her topluluk kendisi dışındaki topluluklardan etkilenir, karşılıklı kültürel alışveriş olur ama bu yer yer çığrından çıkmaya hatta kendini yadsımaya kadar bile götürüldü. Yıllar önce bir Kur’an sohbetinde söz döndü dolaştı, yeni doğan çocuğa konulacak isim konusuna geldi. Ben de peygamberimizin torunlarından birinin ismini koyduğum ilk çocuktan sonra, yeni doğacak çocuğumun ismini bu sefer de mensup olduğum türk kavmine ait bir isim olsun diye düşündüğümü söyleyince sevip saydığımız hocamız bana dönüp sinirli bir şekilde “-ama peygamberimiz çocuklarınıza güzel isim koyun demiştir” diye tepki verince ben de “-evet hocam ben de öyle yapıyorum zaten” demiştim. Hocamın ve müslümanların kahir ekseriyetinin zihninde güzel isim “Kur’an’da anılan ya da sahabinin büyük çoğunluğunu oluşturan arap müslümanların isimleri”ne karşılık geliyordu. Halbuki hangi şey Kur’ani, İslam’ın esprisine uygun, hangi şey araplara özgü örf, adet, gelenek, görenek bu ayrım yapılabilseydi önümüz daha bir aydınlanacak, kafalar daha bir arı-duru hale gelebilecekti. İslam yaradılıştan sahip olduğumuz farklılıkların inkarını değil, bu farklılıkların ayrılığa yol açmadan, İslam’la çelişmediği takdirde muhafaza edilmesine imkan tanıyor.

Önemli bir noktaya parmak bastınız Arif Bey. Düne kadar kabileler halinde yaşayan, olur olmaz sebeplerle birbirleriyle savaşan, atalarıyla öğünmeyi seven insanların kalplerini İslam birleştirdi, tek yürek haline getirip Rum’lu Süheyl, Habeş’li Bilal, Fars’lı Selman’ı ve diğerlerini aynı potada eriterek ‘yürek devleti’ni kurdu Medine’de. Ensar ve Muhacirler çağlar boyunca anılacak İslam üzerinde kardeşliğin güzel bir örneğini sergilediler.

Fakat, dedim. Daha peygamberin vefatını takiben halife yani İslam devletinin başkanı filan kabileden mi, falan oğullarından mı olsun bir tartışma aldı yürüdü. Ümeyye ve Abbasi sülalesinin babadan oğula geçen saltanatı İslam’la telif etmeleri, arap olmayan müslümanlara cami imamlığını bile çok görmeleri, Emevi ve Abbasi hanedanına İslami kaygılarla muhalefet eden Ali taraftarlarının (Ali Şiası veya Alevi) bile, Ali ve evladına (ehl-i beyt diyerek) imameti (devlet başkanlığını) layık görmeleri İslam öncesi kabile asabiyetinin, cahiliyyenin yeniden hortlaması değil mi? Bugün hala evlad-ı rasul veya seyyid diyerek ortalıkta gezinip duran, kendini bu şekilde tanıtıp öğünen, itibar gören kişiler yok mu? Hatta bunlardan birini bana Doğu’da bulunduğum sırada bir çay bahçesinde bu ünvanla tanıştırdılar da biraz tepem attı. Ben de seyyidim dedim. Kimlerden deyince, ‘Adem (a.s) tarafından, kendisi atam olur da’ deyiverdim.

Haklısınız Arif Bey, bu kavim kabile, soy sop, filan oğulları, falan oğulları konusu Allah’ın son elçisinin gayretleri ile iyice geri plana itildi, neredeyse yok mesabesine indi biliyorsunuz. Onun varlığı, ağırlığı bu gibi cahili düşüncelerin seslendirilmesine, palazlanmasına fırsat vermiyordu. O vefat edince, adeta kağıtlar uçuşup dağılmasın için üzerine konulan şey misali bu ağırlık kalktı ve kağıtlar esen rüzgarla uçuşmaya başladı. Zihinlerini Kur’an’la yıkayıp arı-duru hale getirmeyenleri maalesef eski cahili alışkanlıkları yeniden tesir altına alabilir. Ve yine zihniyet inkılabını gerçekleştirememiş müslümanım diyenlerin bir zaafı da, tek başına yaşatamayacağı, savunamayacağı, taraftar bulamayacağı kavramları, fikirleri İslam’da yaşatmaya, İslamileştirmeye çalışmalarıdır. Laiklik, demokrasi, insan hakları, özgürlük gibi milliyetçilik de bunlardan biri maalesef.

Karşımızdaki bankta oturan çinli erkek ile Allah’ın örtünme emrine gereği gibi riayet eden alman eşinin sevimli kız çocukları küçük bir kedinin arkasından koşturmaya başladı. Bir süre Selçuk Bey’le birlikte bu çekik gözlü, sarışın sevimli kız çocuğunun kediyle oynamasını seyrettik.

Diğer örnek kimdir? Ondan da biraz bahseder misiniz? diye sordu Selçuk bey.
Bu örnek biraz trajikomik bir örnek, dedim. Niye derseniz? Bir avuç dazlak (neo-nazi) ve bazı milliyetçiler dışında nerdeyse herkesin ittifakla kötü adam diye andığı biri bu vereceğim örnek. Fakat onun düşüncelerini az veya çok taşıyan, uygulamaya koyanların hakim olduğu, övgüye mazhar olduğu bir dünyada yaşıyoruz.

Aslında bu kişi görüşlerini serdettiği kitabının daha birinci bölümünün birinci sayfasında düşüncelerinin oturduğu zemini gayet açık bir şekilde aşikar ediyor, dilinin altındaki baklayı çıkarıyor.

[Alman kavmi, kendi evlatlarını tek bir devlet halinde bir araya toplamadıkça sömürge siyaseti faaliyetinde bulunmaya hak kazanmıyacaktır. sh.9
Bu adi adamlar birer basil gibi en temiz ruhları zehirlemekten bir an bile geri kalmıyorlardı. Yahudinin Allah tarafından bu korkunç rolü oynamak için bilhassa yaratıldığını düşünmek pek müthiş bir şey... Fakat bu hususta aldanmamalı ve hayallere asla kapılmamalıyız. Çünkü seçkin ırk dedikleri, bu mundarlar mıdır? sh.61
Çünkü bir yahudi, bir Alman olamazdı. Bunu kati olarak öğrenince çok rahat ettim. Böylece, ırkımızın şeytanını artık biliyordum. sh.65
Bunun için ben Tanrı’nın isteğine uygun hareket ettiğime inanıyorum. Çünkü milletimi yahudiye karşı müdafaa etmekle, Allah’ın eserini müdafaa etmiş oluyorum. sh.69
O ırklar Babilini aklıma getirmek bile beni rahatsız ediyordu. sh.127
Dünya yüzünde saf ırk olmayan her şey, rüzgarın sürükleyip götürdüğü bir saman çöpünden ibarettir. sh.298
Irkçılık, dünyayı yöneten ebedi iradeye uyarak, en iyinin ve en kuvvetlinin zaferini kolaylaştırmak, kötü ve zayıf olanların boyun eğmesini sağlamak görevi ile yükümlüdür. sh.386
Esasen, uzak bir gelecekte de olsa, bir takım sorunlarla karşı karşıya kalınacağına ve bu konuları sadece dünyanın bütün olanaklarına ve tabii kaynaklarına sahip olan üstün ırka mensup bir milletin çözebileceğine inanmaktayız. sh.387
Üstün ırkla, basit ırkın birleşmesi ile ortaya çıkan melez ırk, istediği kadar üstün ırkın dilini konuşsun, o melez ırkta uygarlık yapıcı enerjilere rastlanmaz. sh.393
Eğer biz daima başka ırklarla birleşmeye devam edersek, o ırkları uygarlık alanında yüksek bir noktaya çıkartmış, fakat biz ulaşmış olduğumuz en yüksek noktadan ebediyen düşmüş oluruz. sh. 434 (Kavgam, Adolf Hitler, Tercüme: A. Nejad, Toker Yay., 10. baskı, İstanbul, 1992)]

Biliyor musunuz Selçuk bey, elime alıp da okumaya başladığım ve tahammül edemeyip elimden bıraktığım nadir kitaplardan biridir bu kitap. Bu tipik örneği vermeden önce kullandığım trajikomik kelimesini biraz açayım. Hitler’in “ırkımızın şeytanı” diye tanımladığı Yahudilerin bir kısmı 1930’lu yılların sonu, 1940’lı yılların başında Nazi Almanya’sında 5-10 yıl kadar toplama kamplarında heder edilip türlü zulümlere uğratılırken, aynı yahudiler 1910’lu yıllardan itibaren İngilizler’in Osmanlı’nın elinden yönetimini aldığı Filistin’e, onların emperyal (sömürgeci) planları gereği destek ve himayeleri ile dünyanın dört bir yanından getirtilip yerleştiriliyordu. Yahudiler çoktan Filistin’de terör örgütleri kurup Filistin halkını terörize etmeye başlamışlardı bile. Ve işin ilginç yanı Nazi Almanyası’nda başlarına gelenlerin yüzlerce mislini ve hatta nazilerin bile akıllarına gelmeyen zulümlerin binbir çeşidini neredeyse yüzyıla yakındır Filistin’de uyguladılar, uygulamaya da devam ediyorlar. Yüzbinlerce Filistinli arabı yerinden yurdundan edip binlercesini öldüren bu yahudiler, ırk ile dinlerinin içiçe girdiği siyonist hedefleri gereği Falaşa adı verilen binlerce Etiyopyalı siyahi yahudiyi dahi, Filistinlilere ait işgal ettikleri topraklara getirip yerleştirdiler. Zaten daha önce doksan bin kadarını getirip yerleştirmişlerdi. Filistinliler onların inandığı Tanrı’nın kulları değil de sanki yalnız yahudiler Tanrı’nın kulları. Hem de seçkin kulları ve de yalnız onları seven, yardım eden, onlara tahsis edilmiş bir Tanrı. Filistinlilerin ve yahudi olmayan diğer kavimlerin (ki isteseniz de anne veya babanız yahudi değilse yahudi olamazsınız) canı, malı, ırzının ne değeri olabilir ki! Nasıl olsa onlar öteki, başka tanrının kulları ya da yahudilerin tanrısının ikinci-üçüncü sınıf, üvey kulları! Yahudilerin bakış açısının Nazilerden bir gram bile aşağı kalır yanı yok. Hal böyle iken, Nazi Almanyasında Hitler yaptıklarından dolayı sinkaf edilip, lanet yağdırılırken, yaptıkları Hitler’i bile kıskandıracak, hayretlere düşürecek yahudi yöneticilerinden biri olan Ariel Şaron için, yine kendi emperyal planları için onların yeni hamileri (efendileri) olan ABD Başkanı II. Corc Buş, Filistin toprağının küçük bir kısmı olan Gazze Şeridi’nden çekilmeyi kabul ettiği için “Dünya Şaron’a yaptıklarından ötürü teşekkür etmeli” diyebilmiştir [22/02/2004; www.haber7.com]. Hitler’le kafa yapısı ve zulümde ortak yanları hayli fazla olan bu alçak, kaderin garip bir cilvesi olsa gerek, onun gibi kendini vurmadı ama
Ocak 2006 tarihinde beyin kanaması geçirerek hastaneye kaldırıldı. Bu tarihten sonra bir daha bilincini kazanamadı. Sekiz yıldan fazla bitkisel hayatta kalan bu katil, sonunda can çekişerek öldü.

Selçuk Bey’le sohbetimizin koyulaştığı, vaktin hayli ilerlediği vakitte yanımıza Doğu’da görev yaptığım sıralarda tanıştığım, ilmiyle amil, güzel ahlak sahibi bir kürt arkadaşım geldi. Kısa bir hoş beşten sonra ayağa kalkıp yürümeye başladık. Tam o esnada yakındaki camiden ezan okunmaya başladı.

Allah büyüktür.
Tanıklık ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur.
Tanıklık ederim ki Muhammed Allah’ın elçisidir.

Bu evrensel ve çağlar üstü çağrıya kulak verip, hep birlikte namaz kılmak için abdest alıp camiye girdik. Aynı safta durup bizleri yalnız yaratılışta değil dininde de kardeş kılan, üstünlüğün, şerefli olmanın Kendisi’nden en çok sakınıp korunmayla (takva ile) mümkün olabileceğini ve bunun da bütün yarattığı kullarına açık ve mümkün olduğunu bizlere bildiren Allah’a hep birlikte sığındık, şükrettik.
 


31 Ekim 2013 Perşembe

KARDEŞİME MEKTUPLAR-2

…De ki: “Bu Kur’an bana vahyolundu ki, onunla sizi ve (onun) ulaştığı herkesi uyarayım.” (Kur’an; En’am/19)

            Kardeşim; biliyorsun son elçiye indirilen, aklına ilka’ edilen vahiylerin tamamı şu an elimizde tuttuğumuz, iki kapak arasına alınmış olan kitabımız Kur’an’da yer almaktadır. Hiçbir vahiy onun dışında kalmadığı gibi, vahiy olmayan hiçbir şey de onun içinde yer almamıştır. Bu nedenle “vahy-i gayri metluv ya da hadis-i kudsi” yani bir başka deyişle yazılmamış, tilavet edilmemiş, Kitab’a girmemiş, ‘lafzı elçiye, manası Allah’a ait söz’ gibi aslı astarı olmayan bu ve benzeri Kur’an hakkında şüphe ve ihtilaflara yol açan inanış ve rivayetlere sakın itibar etme. Rabbimizin son elçiden önceki elçiler yoluyla da insanlığa rahmet sağanağı şeklinde indirdiği yağmuru (vahyi) bulanıklaştırıp içilmez, susuzluğu gidermez hale getirenler gibi, son elçinin dudaklarından dökülen arı-duru, tertemiz suyu (vahyi) bulandırmaya çalışanlara da metelik verme, itibar etme.

            Kardeşim; vahyin biz mü’minler ve hatta tüm insanlık için ne ifade ettiğini yeterince ve gereğince düşündük mü acaba? Gel istersen edebi bir dille de olsa vahyin yerini, önemini dillendirmeye, dilimizin döndüğü kadar çabalayalım.

            Vahiy; bilinmezlerle dolu olan yaşadığımız şu evrende, bize yol gösteren rehberimiz, kılavuzumuz, mihmandarımız.
            Vahiy; karanlıklar içinde önümüzü aydınlatan ışığımız.
            Vahiy; kah acı kah sevinç, kah karamsarlık kah ümitle seyreden, zaman zaman fırtınaların koptuğu ruh iklimimizde bize yol gösteren deniz fenerimiz, sığınılacak limanımız.
            Vahiy; nasıl su bedenimizi kirden pasdan arındırıyorsa zihnimizi, bilincimizi küfürden, şirkten, her nevi pislikten arındıran suyumuz.
            Vahiy; doğumdan ölüme doğru uzanan yolculuğumuzda heybemizdeki azık, çıkınımızdaki katık.
            Vahiy; ne yapacağımızı bilmez halde iken, düşüncemizin tıkandığı, şaşkınlık içinde bocaladığımız yerde tutunduğumuz dal.
            Vahiy; ne, niçin, neden, nasıl, kim sorularına doyurucu cevaplar bulabilmek için bir lütuf, bir nimet.
            Vahiy; ikra-oku(söyle, konuş) denildiğinde elçinin diliyle “ne diyeyim, ne okuyayım” cevabı verildiğinde mağaranın karanlığında elimize tutuşturulan meşale.
            Vahiy; laf, söz dinlemez nefsimize; özgürleştiğini sanırken tutsak kılınan aklımıza; yatışmak, sakinleşmek bilmez kalbimize huzur veren öğüt.
            Vahiy; bütün insanlar bir araya gelip kafa kafaya verip el birliği etse dahi asla bir benzerini meydana getiremeyecekleri; akan suları durduran; üstüne söz söylenmemiş ve söylenemeyecek olan kelam.
            Vahiy; yere düşen bir yaprağı, yerin karanlıklarındaki bir taneyi, yere ve göğe giren ve çıkanı, aşikarı ve gizliyi velhasıl her şeyi bilen (alim) ve “ol” deyince olduran, mutlak irade sahibi, her şeye güç yetiren (kadir) Rabb’imizden bir hediye.
            Vahiy; kutupda dondurucu soğuklarda ateşimiz; yakıcı, kavurucu çöl sıcaklarında gölgemiz; susuzluktan şerha şerha çatlamış dudaklarımızla kana kana içtiğimiz pınarımız, vahamız.
            Vahiy; dünya yolculuğumuzda bizi sapmaktan, sapıtmaktan, savrulmaktan alıkoyan yoldaki işaretlerimiz.
            Vahiy; onulmaz dertlerimize derman; kalbimize(aklımıza) şifa; uzvi(bedeni) olmayan hastalıklarımıza ilaç, merhem.
            Vahiy; gayb aleminin anahtarı; hurafe, cifir ve şifrelerin yanına bile yaklaşamadığı açık, apaçık, anlaşılabilir bir kitap.
            Vahiy; yaşayanlara bir çağrı; dirilere ‘hayat verecek şeye’ çağıran bir uyarı; yönünü şaşırmış insan(adem)oğlu için bir pusula.
            Vahiy; Allah’ı razı eder yol tutanlara bir müjde; Allah’tan başka yar ve yardımcı edinenlere, “kendi yapar, kendi tapar” kabilinden …izm’ler icad edenlere de bir inzar(korkutma).
            Vahiy; “sorular soru içinde”, “her fikrin bir çift kelepçe” ve “deliler köyünden bir menzil aşkın” olan aklımızın yatışıp sükunete ermesi için ona takılıp kalan sorulara verilen en doyurucu cevap.
            Vahiy; insanı vardenle(Allah) insan, insanla insan ve insanla diğer mahlukat arasındaki ilişkileri fıtrat ve tabiatlarına uygun şekilde düzene koyan kanun ve kuralların ve de bütün insanların diriltilip hesaba çekildiği gün, “al kitabını oku” denilmeden önce heva(arzu) ve heves(istek)lerine değil kendisine bağlanılıp ödün verilmeyecek ilkelerin devşirildiği kaynak.
            Vahiy; şahsi ve siyasi, içtimai, iktisadi, hukuki ve kültürel sorunlarımıza çare, kurtuluş reçetesi.
            Vahiy; insanoğlu’nun karşı karşıya bulunduğu sorunların çözümü için tek umut, tek çıkış kapısı, tek seçenek, tek kurtuluş yolu, tek şans.
            Vahiy; yeryüzünü ifsad edip yaşanmaz hale getiren, birbirini ilah edinen, hayatın anlam ve amacını ‘yaşamak için yaşamak’ olarak zannedip milyarlarca hemcinsinin üç günlük dünya hayatını cehenneme çeviren insanlar için en kökten(radikal) çözüm.
            Vahiy; dünya hayatında dengeli, ölçülü ve uyumlu bir hayatı sağlayabilecek en önemli imkan.
            Vahiy; Allah’tan ve O’nun bildirdiklerinden emin olanlar için kendisinden daha güçlüsü, daha etkilisi icad edilmemiş ve edilemeyecek olan silah.
            Vahiy; bilmediğimizi bildiren, bildiklerimizin de sağlamasını yapma imkanına kavuştuğumuz bilgi kaynağımız, ilhamımız, referansımız.
            Vahiy; geçmişe ve geleceğe, hayata ve ölüme, bilinene ve bilinmeyene dair hisse alınabilecek en ibretli kıssa, en güzel misal, en anlamlı hitap.
            Vahiy; doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden, temizi pisten ayırabilecek ölçümüz, kriterimiz, ayırac(furkan)ımız.
            Vahiy; şu dünya hayatında onun dışında yol gösteren aramanın bedbahtlık, gaflet, dalalet, cehalet olduğu en hakiki mürşidimiz, öğretmenimiz, hocamız.
            Vahiy; zulumattan nura, karanlıklardan aydınlığa çıkaran tek gerçek, tek hakikat.
            Vahiy; insan aklının ürünü olmayan, üzerinde akledilecek, tefekkür edilecek, elden bırakılmamacasına defaatle okunacak en önemli metin, en önemli fikir, en önemli söz.

            ...Siz şimdi bu söze(vahye) mi hayret ediyorsunuz?
            Ve gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz?
            Ve siz başkaldırıp gaflet içinde oyalanmaktasınız.

            Haydi Allah’a secde edip O’na kulluk edin! (Kur’an; Neml/59-62)

24 Ekim 2013 Perşembe

NAMAZ

“Kütahya Tavşanlı’daki Arifağa Camisi’nde ibadet sırasında çalan cep telefonlarından cemaatin rahatsız olduğunu gören müezzin, farklı bir yöntemi denedi. Caminin kapısına “Yaratan ile irtibata geçmek için yaratılanla irtibatı kesiniz” yazısını astı. (Star, 11.04.2010)”

      Yukarıdaki haberi okuyunca aklıma namaz ile ilgili nice zamandır tefekkür ettiklerim geldi. Namazla ilgili onca fıkhi malumat bir yana, namaz müslümanın hayatında ne anlam ifade ediyor ya da etmeli sualleri, bence üzerinde durulmaya değer bir konu. Yüksek öğrenim başlarında İslam’la ciddi olarak karşılaştığım yıllarda ilk merak ettiğim hususlardan biri de daha önce geleneksel bir şekilde, cuma ve diğer sair günlerde zaman zaman kıldığım namaz esnasında okuduğum ayetlerin, duaların ve ifadelerin ne anlama geldiğini merak edip öğrenmek olmuştu. Geçen zaman içinde namazlarım düzenli hale geldi ve hayatımın bir parçası oldu. Namaz için “huşû ve hudû”ya uygun olmalı derler ya, namazın şekli tamam da fakat hayatımızın diğer bütün işlerinde olduğu gibi her zaman aynı heyecan ve duyarlılıkla namaz kılmadığımız, kılamadığımız, daha doğrusu kılınamayacağı da bir vakıa. Fakat öyle olsa bile namazın bize kattığı o kadar çok şey var ki. En başta, namaz olmasa ‘bizi yoktan var eden ve sahip olduğumuz her ne var ise bize lütfeden Rabbimiz’i gün içinde belli vakitlerde ve bir ömür boyu aksatmadan, ihmal etmeden, düzenli, disiplinize bir şekilde hatırlayıp şükretmezdik, şükredemezdik. Namaz fıkhi açıdan bir yükümlülük, vecibe, farz olması olması bir yana belirli vakitlerle kayıtlı da olsa, Allah’ı unutmamıza mani olup, onunla olan bağlantı(rabıta)mızı canlı ve diri tutuyor. O’nun her an huzurunda ve gözetiminde olsak da, namaz bunun için bir farkındalık yaratıyor ve biz kalkıp abdest alıp maddi kirden, pastan arınarak namazla “Allah’ı ve ahiret gününü hatırlayarak”; af, mağfiret dileyerek; nedamet, pişmanlık ikrarında bulunarak manevi kirliliklerden de arınıyoruz. “Yüceler yücesi Allah’ın huzurunda ayağa kalkıp kıyama durarak, yüzümüzü ilk Beyt(Ev)’e çeviriyoruz. Teslimiyet ifadesini başlama tekbiriyle yeniden ifade edip O’nun sözleriyle O’na sığınıyor, yardım diliyor, aczimizi dile getiriyoruz. O olmasa idi biz olmazdık, O dilemese biz dileyemezdik. O’nun verdiği akıl nimeti olmasa hiçbir şeyin farkına varmaz, kıymetini bilmezdik. Boyun büküp alnımızı yere koyarken “arşı a’la”daki mevlamıza “şahdamarımızdan daha yakın”  olduğumuz duygusunu yaşamak, kelimelerle ifade edilebilir mi? Bu anı, bu duyguyu yaşamayan ne bilir, yaşayan anlar ancak. Namaz, güne yeniden, yepyeni bir şekilde güzel, umut dolu, diri başlama yanında günü karlı, kazançlı bitiren birinin mutluluğunu da yaşatır kula. Yastığa başını yatsı namazından sonra koyan bir kul huzuru iliklerine kadar yaşar. Namazla Rabbine verdiği sözü yerine getirmenin mutluluğu, olabildiğince herkesten ve her şeyden sıyrılarak, uzaklaşarak “gerçek dost”la baş başa kalmanın lezzeti başka hangi halde yaşanabilir ki? Onun içindir ki “Allah’a ve ahiret gününe gerçekten ama gerçekten” iman etmiş biri için namaz bir sıkıntı, angarya değil bir nimettir, lütufdur, hediyedir. O bize bildirmese, kulu ve elçileri vasıtasıyla öğretmese biz nerden bilirdik “namaz-salat”ın nimetlerini ve O’na karşı teşekkür edememenin mahcubiyetini, ezikliğini yaşar dururduk. O’na bağlılığımızı, sadakatimizi, sevgimizi, muhabbetimizi, şükrümüzü arzetmenin en güzel şekli, yolu ve dileklerimizi, isteklerimizi ifade etmenin en güzel aracı, vesilesi değil midir namaz? Aklımızın başımızda olduğu her halde, en sıkıntılı, tehlikeli ve zorlu zamanda (savaşta) bile terk edemeyeceğimiz, terk etmememiz gereken ibadet değil midir namaz? O kadar önemlidir ki bazı yerlerde bulunan ve kapısında ‘prayer room-dua odası’ına sığmaz, bütün yeryüzü mescid oluverir bize.

Hülasa tek cümleyle namaz, dirilişe, mücahedeye, tevhide, hayata çağrının ta kendisi değil midir?

17 Ekim 2013 Perşembe

İKİ DOST - 2 - Dost Cemalin Görünce… - Ölüm

Dost Cemalin Görünce… 
Ölüm

Üryan geldim gene üryan giderim
Ölmemeye elde fermanım mı var
Azrail gelmiş de can talep eyler
Benim can vermeye dermanım mı var

            Otomobilin radyoteybinde, Karacaoğlan'a ait olan ve sanatçı İsmail Altunsaray’ın yorumladığı bir türkü çalıyordu. Günlerden Cuma, vakit ise öğle idi. Arabayla biraz yol alıp şehrin hemen yanı başındaki kaleye yakın mezarlığın bir köşesinde uygun bir yer bulduk. Yaygımızı serdik, bağdaş kurup oturduk.

            Nicedir toplantı (cuma) günü işlerimizden fırsat buldukça sohbet için bir araya gelmeye çalışıyorduk. Hafiften bir rüzgar mezarlıktaki ağaçların yapraklarını hışırdatıyor, yaz gününün sıcağında ortalığı biraz olsun serinletiyordu.

Selçuk Bey, yemek içmek için biraz öteberi almıştı. Ne yalan söyleyim, odun fırınından yeni çıkmış sıcak pide, otlu peynir ile birlikte çok iyi gidiyordu. Hele bir de yaz mevsiminin vazgeçilmez meyvesi karpuz da olunca doğrusu tadına doyum olmuyor. Deldiği boğazı boş koymayan Rezzak’ın bahşettiği nimetlerden afiyetle yiyip şükrettik.

Görüşmeyeli ne yapıyorsun, nelerle meşgulsün, diye sordu.

Ne olsun hocam, dedim. Rutin, gündelik uğraşlarla ömrümüz geçip gidiyor. Evle iş arasında mekik dokuyoruz. Çoğu zaman gündelik yaşam tekdüze, sıradan bir durum arzediyor. Geçen gün ömürdendir misali, sayılı günler tükeniyor. Hergün aynı işler, aynı kişiler, aynı yerler. Günler çoğu zaman biri diğerinin kopyası gibi sanki. Hayatın tuzu biberi küçük şeyler de olmasa sıkılmamak, usanmamak elde değil. Elbette aç açık, merde namerde muhtaç olmadığımız için Mevla’ya ne kadar şükretsek azdır. Kendimin, sevdiklerimin sağlığı da yerinde elhamdulillah. Şikayet etmek, sızlanmak değil muradım. Lafın gelişi söyledim, sesli düşünme say benimkisini.

Doğru, fakat sen de biliyorsun. Herkese verilen bir mühlet var bu dünyada. Va’de dolmadan, insan göreceğini görmeden, yaşayacağını yaşamadan can çıkmıyor. Vakit tamam olmadan, emaneti sahibine teslim etmek mümkün değil. Ölüm er ya da geç sonunda kapımızı çalacak, ayıracak bu fani dünyadan bizi de. Aslında insana verilen süre, az da değil hani. Her doğan günle birlikte insana yeniden başlama, yeniden toparlanma, yeniden aklını başına devşirme fırsatı veriliyor. Kimi insan vaktin yetmediğinden dem vururken birçok insan ömrünü boş ve faydasız işler peşinde, anlamsız ve amaçsız bir şekilde tüketip duruyor. Zaman da bildik temposunda akıp gidiyor aslında. Biz bazen onun hızlı aktığından, bazen de geçip gitmek bilmediğinden yakınıyoruz. Hangi halet-i ruhiye içinde olduğumuza göre değişiyor olsa gerek.

Haklısın, dedim. Ama sonuçta dön dolaş varacağımız yer de şurası.

Ne kapı vardır giresi,
Ne yemek vardır yiyesi,
Ne ışık vardır göresi,
Dün olmuştur gündüzleri.

Bir gün senin dahi Yunus,
Benim dediklerin kala,
Seni dahi böyle ede,
Nitekim etti bunları.

Daldın gittin, hayırdır, dedi Selçuk Bey.

Ölüm, dedim. Ürpertiyor, korkutuyor beni. Bir varsın, bir yoksun. Sanki hiç yaşamamış gibi. Kabristanın yanı başında olup da ölümün hatıra gelmemesi mümkün değil. Mal mülk sahibi olup da malın mülkün son tahlilde yalan olduğunu, ilk (ve son) sahibinin Allah olduğunu unutup oyalanıyor gibiyiz. Dünyevileştikçe, dünya hayatının güzelliklerine gözümüzü dikip daldıkça, dünya hayatına razı olup onunla yetindikçe, yarın ölecekmiş gibi değil de, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya hayatını keyfimizce yaşamaya yöneliyoruz. Denge menge, ölçü mölçü kalmıyor, ipin ucu kaçıyor.

Haklısın, dedi. Az ya da çok mühlet verilen biri olduğumuzu, dünya hayatının ahiret hayatının ebediliği yanında az bir geçimlikten ibaret olduğunu unutuyoruz. Dünyaya kazık çakacağımızı zannedip gönlümüzce yaşadığımız bir hayatın hesabının istenmeyeceğini de sözlerimizle değilse de tavırlarımızla ikrar eder gibiyiz. ‘Filan Azrail’e yenik düştü, falan ebedi istirahatgahına defnedildi’ derken ağzımızdan çıkanı kulağımız duymuyor gibi. Bu sözlerin satır aralarında ahiretin inkarı seziliyor. Şeytan nefsimize bu düşünceleri hoş gösterip tıpkı atamız Adem(a.s)’i yasak ağaç (meyve) konusunda ayarttığı gibi bizi de ilelebed yaşayacakmışız zehabına kaptırtıyor. Ölümden sonraki dirilişi (ba’sü ba’del mevt) ve dünya hayatında bize tanınan süre zarfında yapıp ettiklerimizden, verilen her nimetten sorguya çekileceğimiz gün’ü (yevm’ud din) unutturuyor, umursamaz hale getiriyor.

Biraz ilerde yaşlı bir adam, bir mezarın başında elindeki mushaftan aşina olduğumuz Yasin suresini okuyordu. Arapçaya iyi-kötü vakıf olan Selçuk bey, 6. ve 70. ayetlere dikkatimi çekti. “Ataları uyarılmadığı için gafil kalmış bir toplumu uyarmak için”, “Diri olanları uyarmak ve sözün nankörler aleyhinde gerçekleşmesi için”.

Dikkatimi çeken bir tespitimi de aktarmak istiyorum hocam, dedim. Geçmişten bugüne, zaman içinde bu toplumda ölüm karşısındaki tavır da yavaş yavaş değişti. Çocukluğumuzda ölüm daha bir mütevekkil, daha bir sükunetle karşılanırdı. Doğum gibi ölüm de hayatın bir gerçeği olarak görülür, öyle algılanırdı. Şimdilerde ise ölümün hesabı bir şekilde sorumlu olarak görülen kişilerden sorulmaya çalışılıyor. Ellerinden gelse Azrail’i, hayatı da ölümü de yaratan Allah’ı sanık sandalyesine oturtup hesaba çekecekler. Ölüm karşısındaki tutumumuzda bir isyan, bir öfke göze çarpıyor. Modern tıp tarafından da insanlar gerçekçi olmayan umutlara düşürülüp ölüme çare bulunabileceği, her hastalığın üstesinden gelinebileceği gibi yanlış kanaatlere sevk ediliyor.

İnsana verilen nimetlerin azlığı veya çokluğu, nasıl onun lehine mi yoksa aleyhine mi kişinin ameline, tavrına göre şekilleniyorsa, yaşamın kısa ya da uzun oluşu da, lehine ya da aleyhine midir bilemeyiz. Kısa fakat sahih iman ve salih amellerle dolu bir yaşam, uzun fakat başıboş, günah ve zulümlerle dolu, şükürsüz bir yaşamdan daha evla değil midir?

Aa. Lafa daldık, vakit hayli geçmiş, dedi Selçuk Bey. Kalkalım istersen.

Kalktık, toparlandık. Arabaya bindik, doğruca şehrin yolunu tuttuk. Radyo kanallarının birinde Gülay’ın yorumuyla Aşık Ruhsati’ye ait ‘Daha senden gayrı’ adlı bir türkü çalıyordu.

Gördüm iki kişi mezar eşiyor,
Gam gasavet gelmiş boydan aşıyor,
Çok yaşayan yüze kadar yaşıyor,
Gel de bu rüyayı yor deli gönül.