30 Ekim 2015 Cuma

GÜLÜMSETİRKEN DÜŞÜN-DÜRTEN HABER-YORUMLAR 7

“Sahte rakı vak’ası”

İstanbul'da sahte içkiden ölenlerin sayısı 20'yi aştı (gazeteler, 31.10.2015)

10 yıl önceki haber ve o zamanki haber-yorumum
Sahte rakıya dört kurban daha. Sahte rakıdaki metil alkolden zehirlenerek ölenlerin sayısı 22’ye yükseldi [ntv, 09/03/2005]
   
Hey gidi günler hey. Bir zamanlar Asya’nın uçsuz bucaksız bozkırının ortasında kısrak sütü (kımız) içip çekik gözlü Çinlilere baskınlar verirken, şimdi Anadolu bozkırında aslan sütü namlı milli içki (!) rakının sahtesinden can verir olduk.
Trafik kazalarından, şiddet’ten, soba ve şofben zehirlenmelerinden nice canlar zayi edilirken ve de bunlara alışmış, kanıksamışken (geçen yıl 898 milyon litre tüketilen alkollü içkilerden biri olan- Yeni Şafak, 05/03/2005) rakının sahtesinden ölüm de nereden çıktı şimdi? Kardeşim bu sahte rakı da hemencecik öldürüveriyor, azar azar, yavaş yavaş öldürmüyor gerçeği gibi.
Bir rivayete göre (deminki kaynak) sayıları 7 milyonu bulan (inanalım mı yahu, abartı olmasın, bu hesaba göre 70 milyonun her on kişisinden biri alkol bağımlısı mı yani) bu kişiler milli bütçeye yıllar içinde o kadar girdi sağlayacakken, iç piyasayı canlandıracakken, ekonomik göstergeleri daha da iyileştirecekken böyle apansız çekip gitmeleri reva mı?
“Lingo lingo şişeler / Rakı da mı içtin sen bensiz / Çamura mı düştün hayırsız” diye çakırkeyf olurken bu acı da nereden düştü ocağımıza. Hayır o değil de bu bira, rakı, şarap gibi bilimum alkollü içkilerin trafik kazaları, cinayet, ırza tecavüz gibi adli vakalara yol açmasına, arttırmasına filan alışmışken, böyle apansız alıp götürmesi ürküttü bizi doğrusu. Cinsel ilişkilerdeki başıbozukluğa büyük bir darbe indiren AIDS gibi bu da paniğe sevketti akşamcıları güpegündüz.
Ya bir de insanlar topluca “Ey iman edenler; şarap (alkollü içkiler), kumar, putlar, fal okları şeytanın pis işlerindendir. Artık bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz. Muhakkak şeytan, içki ve kumarla aranıza düşmanlık ve kin bırakmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi? Maide; 90,91“ diyen terbiye edicileri (Rabb) olan Allah’ın öğüdüne kulak verirlerse. Acep o zaman rivayet edildiği gibi Medine misali bizim sokaklarımızda da günlerce alkollü içki akar mıydı?

Çarşambayı sel aldı almasına da İstanbul’u da sel alır mıydı acep? Ne dersiniz?

14 Ekim 2015 Çarşamba

HİCRET ÜZERİNE (1 MUHARREM, HİCRETİN 1437. YILDÖNÜMÜ VESİLESİYLE)

Ercümend Özkan

Resulullah(s.a.)’da Mekke Dönemi’n de yalnızca inanca önem vermiş, yalnızca Allah’a dayanmıştır. Arkadaşlarına (Sahabesi) ileride lazım olur diye silahlanma öğüdü vermemiş, «kılıçlarınızı, ok ve yaylarınızı hazırlayınız olur ki lazım olur» dememiştir. Bu hususta bize intikal eden hiçbir rivayet yoktur. Mekke’de yalnızca Emr-i Bi’l Ma’ruf ve Nehy-i Ani’l Münker yapılmış, daha açık bir ifade ile insanlara İslâm güzel bir dil ve hal ile açıklanmıştır (Tebliğ). İnananlar, inançlarının gereğini yerine getirmeye çalışmış, disiplinli bir şekilde hareket edilmiş, zaman zaman sıkışıp kendilerine yapılan zulme karşı koymak karşılığında bir şeyler yapmak için Resulullah’a müracaat eden arkadaşlarına Peygamber izin vermemiş, onları teşvik etmemiştir.  

Hicret’i romantik veya dramatik bir olay olarak görmek ona etkinliğini kaybettirir. Hicr (Ayrılık)le aynı kökten olan Hicret insanın bir yerden bir başka yere genellikle de normal olarak ayrılıp gitmesidir. Giderken malından, eşyasından götürebildiklerini de alıp götürebildiği yolculuğa (ayrılığa) deniyor Hicret. İş için, kadın için, kazanç veya başka sebebler için insan yerleşik bulunduğu bir yeri terkeder oradan ayrılır. Ve normal halde de ne için ayrıldı ise, yani ne için gitti ise gittiği yere, oradan ayrılışına sebep olan şeye kavuşur. Zira zaten bunun için ayrılıp gitmiştir bulunduğu yerden. 

Bu ayrılış bazen normaldir, sıkıcı değildir, ayrılır geri dönersiniz. Geldiğiniz yer, ayrıldığınız yerden daha iyi de olsa bir takım alışkanlıklar, içgüdüsel alışkanlıklar insanı hep ayrıldığı yere -ki buraya genellikle vatan/yurt deniyor- hasretle dolu tutar. Bazen de ayrılmak, kaçmaya benzer nitelik taşır. Her ne kadar yaşadığınız, yerde yaşayıp duruyor iseniz de artık orada yaşamak sizin için her geçen gün zorlaşmaktadır. Sizi saran çember daralmakta ve nefesinizi kesmektedir sanki. Bir insanın her geçen gün yaşamasının zorlaştığı, giderek de imkan dışına çıkma istidadı gösterdiği bir yerden ayrılması ise öyle keyfi, ya da her hangi bir seyahat benzeri ayrılma değildir. Bir bakıma canını, onu tehdid eden yerden, emin gördüğü yere atmadır. 

Muhacir, üzerinde hayatını yaşadığı toprağa, komşularına, akrabalarına, görmeye alıştığı manzaralara hemen herşeye uzak kalmıştır. Bir bakıma silbaştan yapmıştır. Yeni bir hayata başlamaktadır. O güne kadar yaşadıkları bir yana yeni bir hayatın başındadır. İnsan için böylesi önemli olaylar unutulmazlar. Hayatlarındaki en koyu çizgiyi oluştururlar. Muhacir’de doğup büyüdüğü yerleri bir özleme vardır. Zaman zaman burnunda tüter vatanı. Medine’deki muhacirlerin de Mekke’yi özlediklerini biliyoruz. Hatta Ensar’ın yıllar sonra, yani yıllarca kendileriyle kaldıktan sonra Mekke’nin fethini takiben Havazîn ile yapılan muharebeden sonra tekrar Mekke’ye yerleşeceğini sandıklarını Peygamber (s.)’e işittirdiklerini de biliyoruz. Resulullah onlara «… Size Resulullah’ı yanınıza alıp Medine’ye birlikte dönmek daha hayırlı değil mi?» diyerek onları teskin etmiş ve Peygamberlerin asıl vatanlarının Hicret ettikleri yer olduğunu vurgulamıştır. İnsanların doğup büyüdükleri bir yeri bırakıp gitmeleri kolay bir olay değildir. Hele geri dönmeleri ihtimali zayıfsa, hele hasretlerini gidermek için ziyaret imkanları da bırakılmamışsa kendisi için, daha zordur bu şartlarda vatanından ayrılmak. Eşyalarını, çoluk-çocuğunu ve alıştığı şeylerin, yerlerin bir parçası olan şeyleri alıp götürme imkanları da bırakılmamışsa büsbütün zordur. Bu tür ayrılmaların (Hicret) en anlamlısı mutlaka inancı için yapılanıdır. Dünyevî bir muhtevası olmayan ayrılmadır çünkü bu ayrılış. Yalnızca inandıkları için, inandıklarına uygun yaşayabilmek için yapılanıdır. Belki imtihanların en çetinidir. İnsan için bir ölçü olarak kullanılabilir. Onun kişiliği, fikri kimliği, güvenilebilirliği açısından gerçekten bir imtihandır. Bunu başarı ile yapabilenlere ne mutlu. 

Bu tür bir hicreti Muhacirin adı ile anılan ve Kur’an’da da yaptıklarından dolayı övülen ilk Müslümanlar yapmışlardır. İslâm kendisini kabul edenleri yücelten, onlara kişilik kazandıran bir dünya görüşü, inanç ve yaşam sistemi olduğu için yine kendisini kabullenenlere aynı seviyede üstünlükler kazandıracaktır. İlk Muhacirlerden sonrakilere de bunu kazandırmıştır. Filistin, Afganistan, Suriye, Eritre, Filipinler, Endonezya (Açe) ve İran Müslümanları ve tabiî dünyanın diğer ülkelerinde, belki doğup büyüdükleri vatanlarında garib oluşları bir ayrı olaydır ve İslâmî niteliklidir. Otoritesini yitirmiş, bundan önce de gerçek İslâm’ı yitirmiş, ondan uzak kaldığı için gücünü de yitirmiş Müslümanların bugün başlarında esen rüzgarlar elbette birgün gelip dinecektir. Lakin mutlaka kendilerinden önceki kavimlerin başlarına gelenler, kendilerinden öncekilerin çektikleri sıkıntıları kendileri de görüp, geçirdikten sonra kurtulacaklardır. Zira Sünnetullah budur. 

İranlı Müslümanların yaptıkları bütün dünyanın dikkatlerini üzerine çekti, Müslüman-kafir herkes onunla ilgileniyor. Zira bir sonuç elde edilmiştir. Hem de hiç kimsenin böyle bir şeyi ummadığı bir zamanda ve ülkede… Zira süper güçlerin bütün dünyanın üzerine kabus gibi çöktüğü, teknik gelişmelerdeki başarılarını da avantajlarına katarak nerede ise 5 milyar insanın nefes alışlarını, hatta içlerinden geçirdiklerini bile bilecek güçte oldukları hususu ve süper güçlülükleri hemen bütün dünyanın insanı üzerinde bir caydırıcılık etkisi bırakıyor ve bunlara rağmen birşey yapılamaz dedirtiyordu. Şah’ın elinde son model silahlarla mücehhez 500 bin kişilik ordusu, dünyanın en çok mevcutlu ve hepsi 180 cm. boyun üstünde, tek başına bir bütün niteliğinde teçhiz edilmiş Muhafız Alayı, Bütün İran ekonomisini elinde bulunduran Pehlevî Vakfı ve Petrol gelirlerinin bizim gibi ülkeler için astronomik denilecek boyutlarda bulunmasına rağmen İran’ın Müslümanı, yalnızca Allah’a dayanmış, yalnızca O’na güvenmiş ve bütün bu güce karşı tek bir silahla, evet kendisinden daha güçlü bir silahın henüz icad edilmediği, edilemeyeceği de bir tek silahla Devrimi başarmıştır. Bu silah Allah-u Ekber’dir. Bu sözün kendisinden çıktığı Kur’an’dır. Kalaşnikoflar, M-16’lar bu silaha karşı etkisiz kalmıştır ve daha niceleri de etkisiz kalacaklardır. Bir Batılının da gayet yerinde bir ifade ile «öyle görünüyor ki Tanrı Kelamı makinalı tüfeklerden daha güçlüdür. Bunu kimse kestiremedi.»(1) şeklinde belirttiği gibi gerçekten Kur’an ayetleri makinalı tüfek kurşunlarından daha etkilidir. Müslümanlar gerçekten Kur’an ayetlerinin makinalı tüfek kurşunlarından daha etkili silah olduğunu kavramadıkça ne İslâm’ı ne de eşyanın gerçeğini kavrayamazlar kanaatini taşıyoruz. Bu kanaatimiz değişecek de değildir. Zira Sünnetullah’da bir değişiklik yoktur. 

Resulullah(s.a.)’da Mekke Dönemi’nde yalnızca inanca önem vermiş, yalnızca Allah’a dayanmıştır. Arkadaşlarına (Sahabesi) ileride lazım olur diye silahlanma öğüdü vermemiş, «kılıçlarınızı, ok ve yaylarınızı hazırlayınız olur ki lazım olur» dememiştir. Bu hususta bize intikal eden hiçbir rivayet yoktur. Mekke’de yalnızca Emr-i Bi’l Ma’ruf ve Nehy-i Ani’l Münker yapılmış, daha açık bir ifade ile insanlara İslâm güzel bir dil ve hal ile açıklanmıştır (Tebliğ). İnananlar, inançlarının gereğini yerine getirmeye çalışmış, disiplinli bir şekilde hareket edilmiş, zaman zaman sıkışıp kendilerine yapılan zulme karşı koymak karşılığında birşeyler yapmak için Resulullah’a müracaat eden arkadaşlarına Peygamber izin vermemiş, onları teşvik etmemiştir. Hatta sıkıntılarını Resulullah’a arzeden Müslümanlara Peygamberin daralıp bir cevap bulamaması karşısında vahiy gelerek «Sizden önce gelenlerin durumu sizin başınıza gelmeden cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Peygamber ve O’nunla beraber mü’minler: “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyecek kadar darlığa ve zorluğa uğramışlar ve sarsılmışlardı; İyi bilin ki Allah’ın yardımı şüphesiz yakındır.» (2 Bakara 214) ayeti ile sabırla Sünnetullah’a uymaları gerektiği onlara (inananlara) bildirilmiştir. 

Allah’ın elçileri elbette ki kendilerine gelen vahye göre hareket eden kimselerdi ve öyle yapacaklardı. Peygamberimiz de öyle yaptı. Kendisinden birşey istendiği zaman, bir hüküm istendiği zaman susardı. Zira istenilen hususta bir hüküm yoksa elçilere Rabb’lerinden gelecek vahyi beklemek düşer. O da böyle yapıyor ve daralmasına rağmen bekliyor, sabrediyordu. Zaten «Ve tevâ sav bi’l-Hakk ve tevâ sav bi’s-Sabr» hakkı ve sabrı tavsiye etmek önce kendi nefsine, sonra da Allah katından getirdiklerine inananlara söylenecek tek şeydi. Resulullah da böyle yapıyordu. Hakkı tavsiye ettiklerine sabrı da tavsiye ediyordu. Zira İslâm gerçekten Hakk’tır ve tebliği (tavsiyesi) gerekirken, diğer yandan ‘Sabır da Hakk’ın ayrılmaz bir parçasıdır, bu yüzden gösterilmesi gerekir. Hakk tavsiye edilir, sabır tavsiye edilmezse Hakk’ın Hakk olduğu kanısı tavsiye edilende ve belki edende zayıflayacak, karşılaşılan güçlükler onu ufaltacak, yok edip gidecektir. Hakk korunması gereken birşey ise, sabır da onu en iyi koruyan, bozulmadan, karakteristiğini kaybettirmeyen, Hakk’ın tabiatına en uygun bir ambalajdır. Hakk’la birlikte sabır Sünnetullahtandır. Allah herşeyi bir ecel ile yaratmıştır ki bu ecel (süre) ancak sabır ile dolmaktadır. Bir meyvenin olgunlaşmasından, dünyanın güneş çevresindeki devrini tamamlamasına kadar herşey mutlaka bir ecele tabidir. İşlevini görmesi ecele bağlı iken, bir gün gelip yok olması da (Kendi Zatından başkasının) yine bir başka ecele bağlı kılınmıştır. Önemli olan şurada veya burada Müslümanım diyenlerin gerçek İslâm üzerinde bulunmasıdır. Yaptığı mücadelenin, çektiği sıkıntıların Allah rızası getirici olabilmesi ancak buna bağlıdır. En hayatî görülen anda bile Allah Rızasını kazandırıcı tavır (amel) Müslümanı bağlayıcıdır. Zira O’nun belirlediklerinin dışında hiçbir şey Allah katında mazeret değildir. Örneğin ölecek derecede aç ve susuz kalan birisinin yalnızca açlık ve susuzluğunu yeniden birşey bulabilme ümidi doğana kadar domuz eti ve şarapla giderebilmesi mazeret olarak O’nun tarafından açıklanmış ve buna izin verilmişken, yine kendisi ve çocukları aç kalan bir kadına bir öğünlük olsun yiyecek temin etmek için zina edebilmesi mazeret olarak kabul edilmemiştir, böyle birşeye izin verilmemiştir. 

Müslümanların İran’da veya bir başka diyarda gerek İslâmî Yaşamı getirmek için uğraşıları sırasında gerekse İslâm’ı getirdikten sonra hiçbir hareketleri ne Emîr’in ne de bir neferin Allah’ın izin vermediği bir işi yapmasına cevaz yoktur. Elbette ki Allah bağışlayıcıdır, affedicidir. Lakin bilinmelidir ki O’nun ‘Gafuru’r-Rahîm’ oluşu bizler için bir özel teminat değildir. Ve amellerimizi O’nun sıfatının verdiği güven içinde değil, her amel için biçilmiş haram-helal ölçüleri içinde gerçekleştirmek durumundayız. Bir bakıma şunu demek istiyoruz: Bir Müslüman İnanç (iman) ve amelini öylesine Allah’ın bildirdiği ölçülere uydurmak zorundadır ki yalnızca bu ölçüleri tutturmasıyla Allah’ın rızasına kavuşacak ve va’dedilen mükafaata erecektir. Yani bu sonuca ulaşmada (haşa) O’nun Afv’ının bir rolü olmayacaktır. Afv’ın sağlayacağı avantajı düşünmeden inanmak ve amel etmek durumundayız. Bu ömrü böyle bitirmeye aklımızı takmalıyız. Lakin O’nun afv’ına da mazhar olursak -ki elbette muhtacız- ne nimettir Onun Afv’ı. Bütün işlerimizi böyle tuttuktan sonradır ki O’nun Avf’ını ummanın imkanı doğuyor demektir. İnanç ve amellerinde O’nun tebligat ve talimatına uymayı ihmal edip, yalnızca O’nun Afv’ına sığınmakla, bu Afv’a mazhar olunabileceğine inanmamıza manidir Kur’an’ın talimatı. 

İnsan her düşüncesinde ve her amelinde Kitab’ın talimatı ve bu talimatın en iyi uygulaması olan Resulullah’ın Sünneti’nde görülenleri esas almalıdır. Bu konuda yapılan yanlışlar, bilerek ya da bilmeden düşülen sapmalar ister istemez insanı ve bu işle uğraşan toplumu iki taraflı memnuniyetsizliğe götürür. Ayrıca bu tür gelişmeler gerçek bir başarı sağlamazlar. Dünyevî sonuç bakımından ele alınabilecek birşeyler meydana çıkarsa da Huzurullah’a, O’nu razı edecek işler genellikle az olacaktır. Zira birtakım sapmalarla oraya varılmış, bilgisizlik, ya da yanlış bilgi doğru sanılmış; gerekli araştırma yapılmamış, «akledilmemiş»tir. Bir hareket henüz başlangıcında mutlaka düşünce ve metodunu açık seçik ortaya koymalıdır. Anlaşılır bir şekilde onu açıklayabilmeli, delillendirmeli, ikna kabiliyetine (bilenleri) haiz olmalıdır. Bilmeyenlerin ikna olması veya olmaması önemli değildir. Düşünmeyenlerin ikna edilmesi diye bir sorun olmadığından bahsediyoruz. Bilinmelidir ki bir hareketin en büyük yanlışlarının başında düşüncelerinin ve metodunun belirsizliği gelir. Bir takım düşünceleriniz belli olsa da bunları en yakınlarınızdan başlayarak kamuoyundan saklamak, giderek bu fikirlerinizin gerçekleştirilmesi imkanlarına kavuştuğunuzda, hem de tam zamanıdır dediğiniz zamanda hiç uygulama imkanınız bulunmadığını göreceksiniz demektir. Zira en yakınlarınız olsun, kamuoyu olsun öyle bir şeyden haberdar değildir. 

Statik kültür üzerine oturttuğunuz hareket ise, bu kültür çok karışık, çoğu kez de doğru bulunmadığı için, ulaşacağınız sonuç tekrarı istenmeyen birşey olacaktır. Zira statik kültür, hele günümüzde şamanist kalıntılardan, hıristiyanî karışmalara, eski yunan sofizminin hakimiyetinden, budist serpintilere ve çoğunu İsrailliyyatın oluşturduğu ve pek azını da Peygamberimizin Allah katından getirdiği dine ait sadece doğruluğu var sanılan düzme-takma bilgilerden oluşmaktadır. Mevcudun (statik kültürün) restorasyona tabi tutulması zarurettir. Bilindiği gibi restorasyon iki şeyi kapsamaktadır: Birincisi aslında var iken zamanla zayi olmuş unsurları, aslî ölçülerine göre kaynaklardan (Kitab ve Sahih Sünnet) çıkarıp yerine koymak, ikincisi ise aslında yok iken sonradan ve kaynaklarla ilişkisiz olarak asla katılmış yabancı unsurları ondan temizlemekle mümkündür. Her iki ameliye yapılırken kaçınılmaz olarak Kitab ve Sahih Sünnet iyi araştırılmalı, bilinmelidir. Ki yapılacak işin temelini bu bilgi oluşturacaktır, yapılacak şeyler bu konudaki doğru verilere dayandırılacaktır. 

Bugün gençler arasında dikkatleri çekecek derecedeki gelişmeler anlaşılmaya muhtaçtır. Toplum asırlardır üzerinde bulunduğu halini bozmaya başlamıştır. Bu bozulma (süregelen halini bozma) bizce iyiye alametlerle doludur. Bir bakıma konuyu şöyle değerlendiriyoruz: Bugün görülen değişiklikler sanki şöyle bir görüntü sergiliyor. Düşününüz ki üzümleri çiğnediniz, şıra oldu ve çörü-çöpü ile küplere doldurdunuz. Bu hal durup durursa, yani şıra halini korursa bu endişe edilmesi gereken bir şeydir. Zira bu hale getirilmiş üzüm diyelim ki mis gibi sirke olsun diyedir. Bir süre sonra bu şıra rengini, tadını, kokusunu değiştirmeye başlıyorsa -ki şu anda Müslümanların, bilhassa gençlerin durumu budur- bu iyiye alamettir. Zira şıranın sirke olabilmesi için önce şıralığını yitirmesi gerekmektedir. Şıralıktan çıkmalıdır önce ki onu takiben bir başka şey olabilsin. Bu bozulmanın verdiği rahatsızlıklar görüyoruz. Kokusunun pisliği, görüntüsünün çirkinliği ve tadının bozukluğu insanı rahatsız edicidir. Lakin bilinmelidir ki her yeni oluşum, mevcudun bozulmasından sonra gelen safhadır. Biz bu üzümlerin sirke olmasını istiyorsak, bir diğer ifade ile şaraplaşmamasını istiyorsak bu takdirde şıramızın sirke olması için tuzuna dikkat etmemiz mi gerekiyor, o halde kokusunun bozukluğuna, görüntüsünün çirkinliğine, tadının da kerihliğine bakmadan ne kadar küp ve küpecikte şıramız var ise hepsini dolaşarak tuzunun ayarını sağlamaya, sirkeleşmesi için gerekeni yapmaya mecburuz. Bu iş sıkıntılıdır. Zira koku hoş değildir, tad bozuktur, görüntü iç açıcı değildir. Amma her şıra sirke olurken bu safhalardan geçmektedir. Bizim şıramız için de durum başka türlü olacak değildir. Eşyanın tabiatı böyledir, sünnetullah böyledir. Yapılacak iş sabırla, tahammül ile ve bütün bunları yalnızca Allah için yapmak suretiyle bu küplere, küpeciklere yanaşmak ve her türlü rahatsızlık verici hallerine rağmen bunlara elimizdeki tuzdan katmak ve tuzlarını iyi bir sirke elde edebilmek için ne nisbette gerekiyorsa o nisbette atarak bunca bozulan şıranın şaraplaşmaması için çalışmaktır. Şıra bizimse bu işin derdi de bizimdir. Her türlü sıkıntısına rağmen bu işle uğraşmak başkasına değil bize farzdır, Müslümanım diyene ve elinde tuz bulunana farzdır. Madem ki şu anda bu bozulma herkesin farkedeceği düzeye tarihinde ilk defa gelmiştir, oluşum gittikçe hızlanarak devam etmektedir; şıraya düşen bozulmaksa, şıranın sahibine düşen de elbette şıranın şaraplaşmamasını sağlamaya çalışmak, bunun gereğini yerine getirmektir. 

Tutucular için en iyi hal elde bulunan hal olduğundan ve başka hal düşünmeye kadir olmadıklarından mevcut bozulma en çok onları rahatsız edecektir, etmektedir de. Bu sebeble bütün güçleriyle bu değişmeye karşı koymaya çalışacaklardır, çalışmaktadırlar da. Yunan sufizmini, vahdet-i vücudu, budizmin tayy-i mekanını, şamanizmin çaput bağlamaları ve kurganlarını(2), Hıristiyanlığın mum yakmaları, günler düzenlemeleri ve daha nelerini, kuruntularıyla karıştırıp kendilerine din edinenler üzerlerine de Allah’ın dininin isminin levhasını asmaktadırlar ve kendilerine Müslüman demektedirler. Üstelik de gerçekten hiç bir şey ifade etmeyen zann’larıyla Allah’a eş koşmaktan, O’nun gönderdiği dini tağyir etmeye kadar her işin adını İslâm koymaktadırlar. İşte günümüzde, asırlardır olmayan şeyler olmakta ve süregelen durum bozulmaktadır. Çevrenizde olup bitenler, yer yer gelen kokular, tad bozuklukları bu halin değişmeye başladığının alametleri olarak algılanılmalıdır. Ki gerçek de budur. Bu tutucu takım, gerçekten gerici takım toplumda yaygın düşünce seviyesinin düşüklüğünden de yararlanarak bu düzelmeye yönelik bozulmadan en çok rahatsızlık duyanlardır. Değişmeye en çok karşı çıkanlar, etkisiz kılmak için bütün yedeklerini harcayanlar olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Gerekçeleri ise; «ya bu bozulma sirke değil de şaraba dönüşme olarak gerçekleşirse» endişeleridir. Aslında bu endişe görünüşü itibariyle sağlıklı gibi görünüyorsa da temelindeki saik tektir ve asırlardır süregelen tutuculuğun, bağnazlığın masum görünen ifadesinden başka bir şey değildir. 

Yenilikçilik her zaman mutlaka yeni bir şey getirmek değildir. Peygamberimiz de yenilikçidir ve getirdikleri ile içinde bulunduğu toplum tarafından ‘hiç kimseden duymadıkları şeyleri söyleyen birisi’ olarak itham olunmuş ve bu sebeble de nifak ve fitne çıkarmakla suçlanmıştır. Lakin Resulullah (s.a.) kendisinden önce gelen Peygamberlerin tebliğ ettiği dini esası itibariyle tebliğe memur olduğunu tekrar edip durmuş, gelip geçen diğer Peygamberleri red değil bilakis kabul ettiğini belirtmiştir. Bir doğrunun açıklanması, kendisinden önce o doğruyu bütünü veya bir kısmı ile de olsa söyleyenleri reddetmeyi gerektirmez. Peygamberler de böyle yapmışlar, kendilerinden önce gönderilenlerin söylediklerini tasdik etmişlerdir. Doğruları söyleyenler birbirlerinin kardeşi olduklarından Peygamberimiz de kendisinden önce gönderilen peygamberlerin kardeşleri olduğunu defaatle bildirmiştir. 

Değişme alametleri gün geçtikçe artmaktadır. Değişiklik her geçen gün daha çok insanı içine alarak büyümektedir. Bu gidişin önüne geçmek mümkün görünmemektedir. Bunu durdurmaya da kimselerin gücü yetmeyecektir. Zira Allah böyle dilemektedir. Yalnız yapılacak bir ve çok önemli bir iş vardır: Bu değişikliğin sonucunun sirkeye dönüşmesini sağlamak için çalışmaktır. Ola ki bir kısmı bu arada şaraplaşacak ve atılacaktır. Fakat inanıyoruz ki büyük bir kısmı ‘mis gibi sirke’ olacaktır. Uğraşmak gerekmektedir. Çalışmak gerekmektedir. Allah’ın Kitabı ve Resulünün sahih sünneti bilinmeye çalışılmalı, karşılaştırmalar yapılmalı. Sünnet, sünnet ile ve sünnet Kitab ile karşılaştırılmalı, mukayeseler yapılmalı, doğru düşünce sahiplerinin günümüzde de geçerliğini koruyan düşüncelerine itibar olunmalı ve aklımıza akıl katarak bu iş becerilmeye, başarılmaya çalışılmalıdır. Ve elbette Allah’a tevekkül edilmelidir. Zira biliyoruz ki çalışmak bizden, yardım Allah’tandır, inanıyoruz ki Allah dinini yeniden yüceltecektir. 

Allah Peygamberimizle gönderdiği dini (sonradan oluşmuş ne idüğü belirsiz dini değil) din edinenleri iki cihanda aziz edecektir. Bu O’nun va’adidir. O’nun vaad ettiği ise mutlaka gerçekleşir. Biz Allah’a yardım edersek Allah’a da bize yardım etmek vacib olur. Bu gerçek, O’nun sünnetinin gereğidir. 

Diyoruz ki özetle bilhassa gençler (ki gelişmeye en çok müsait olan, kafaları kireçlenmemiş olanları kasdediyoruz gençler derken) Kur’an’ı ellerinden düşürmemecesine okusunlar. Peygamberin hayatını da öyle… Çeşitli kaynaklardan okusunlar, okurken notlar alsınlar. Anladıkları ya da anlamadıkları yerleri tesbit edip, bu işlerle uğraşan kardeşleriyle tartışsınlar, konuşsunlar, öyle mi anlamak gerek, başka türlü mü diye muhakeme etsinler, mukayese etsinler. Tartıştıkları konular kendileri için yeni olmakla birlikte kendilerinden önce gelenler için de varit olduğundan onların da neyi nasıl düşündüklerine baksınlar, bu işi iş edinmişlerin ictihadlarına, muhakeme tarzlarına, mukayese biçimlerine baksınlar. Ölçüp biçip tartışsınlar ve bu işi yeniden yeniden yapsınlar. Göreceklerdir ki uğraştıkça, kendilerini konuların içinde bulacaklar ve İslâm ile haşır-neşir olacaklardır. Allah’a, anlayışlarını açması için sığınmayı ise hiç mi hiç terketmesinler. Allah onlara elbette bir yol gösterecektir. Okurken, araştırırken, tartışırken ilk elde ettikleri sonuçları hemen kafalarının demirbaş hanesine kaydetmesinler. Zira yaz-boz yeri olmamalıdır kafalar. Azmettikten, gerekeni yaptıktan sonra elde edilen doğrularla amel ederlerken, bunlara bir daha dönüp tartışılmaz doğrular olarak bakmasınlar. Ola ki gün gelir aynı konuda daha isabetli olan, seviyesi üstün bir doğru ile karşılaşırlar. Bu takdirde bunu alıp, öncekini terketmeleri gerekir ki bağnazlığa düşmesinler ve hep daha doğruların talibi olsunlar. 

Bilsinler ki uğraştıkları iş Allah’ın sahibi bulunduğu iştir ve yardımcıları Allah’tır. O’nun gibi güzel ve akla gelmez yardımlar yapmaya Kadir bir yardımcı da bulunmaz. Allah’ın işi ise yalnızca Allah için yapılır, yalnızca O’ndan yardım ve ecir beklenilerek yapılır. Bu unutulmamalı, insanların levmetmelerinden çekinilmemelidir. Allah’ın yardımı ise ancak hak edenlere; «Hakkı ve sabrı tavsiye edenler»e ulaşacaktır. Allah’ın en çok önem verdiği ve kullarından birinci derecede beklediği şey Tevhid İnancı’na gölge düşürülmemesidir. Kendisinin Birliği; eşi, ortağı bulunmamasına titizlenmesinin üzerinde titizlendiği husus yoktur dersek, Kur’an’a bakarak söylediğimiz anlaşılmalıdır. 

Hemen herkesin okuyup durduğu Kureyş’in putları Allah’a ortak koşar duruma gelen tutumlarının aynısı bugün çok az bir değişiklikle yaygın vaziyette görülmektedir. Kureyş’in müşriklerinin Peygamber’e söylediklerine baktığımızda onlara Allah «onlara, “kim gökten suyu indirip de, ölmüş olanları onunla diriltti” diye sorsan. ‘Allah’ derler.» (29 Ankebût 63) buyuruyor. «Allah’ı bırakıp da O’na yakınlık peyda etmek için….. » (46 Ahkaf 28) «O’nu bırakıp da putlardan dost edinenler: “Onlara, bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz derler.» (39 Zümer 3), «… O tanrıların şefaati bana fayda vermez, beni kurtaramazlar» (36 Yâsin 23) demesini Resulullah ve bizlere öğütleyen Allah-u Teala’nın kelamının ortaya koyduğu mana ile bugün yaygın bir şekilde en yakın çevremizde bile görüverdiğimiz olup bitenlere bakalım: «Filan zat ile rabıta kuracaksınız, ona yakınlığı bulunan o zat sizin için O’nun nezdinde şefaat edebilsin» anlayışındaki motifler ile Kureyş’in ya da putlara kendilerini Allah’a yaklaştırsın diye tapan başkalarının hali arasında çok büyük mü farklar vardır dersiniz? Belki tek farkları bugünkülerin Kureyş kabilesinden olmayışları ve o günkülerden farklı olarak canlıları (bir takım insanları) o günkü cansız putların yerine koymalarından ibaret değil midir? Aynı mantık, aynı yapı ve aynı esassız düşünce tarzı o günkülere olduğu gibi bugünkülere de hakim değil midir? Aslolan Rabb’liği yalnızca Allah’a hasretmek, kulluğu da yine O’nun için yapmak iken, hangi farklılık ile olursa olsun bir insan Allah ile kendi arasına birisini, birşeyi koyuyorsa işte bu insan Kur’an’da bolca örnek verilen ‘Ortak Koşanlar’dan biri durumuna geliyor demektir. Bir Müslüman ne kadar Allah’a yakın olursa olsun, ne derecede veli (Allah’ı razı eder halde) olursa olsun kesinlikle Allah ile bir başka kulun arasında ne aracı, ne ricacı, ne de şefaaçı olabilir. Allah’ı iman ve iyi işlerde razı edenler velidirler. 

Örneğin Allah’ın Resulü hem Resul, hem de O’nun bir velisi idi. Ve kızına diyordu ki: «Kızım Fatıma! Sakın babam Peygamber diye güvenme!..». Bu ikazını sık sık tekrarladığını hadis kitapları tekrar tekrar naklediyorlar. İnancımıza göre Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali de veli idiler. Fakat zamanlarında kimseler bu velilerle Rabıta kurarak, bunların simalarını gözlerinin önüne getirerek Allah’la yakınlık kurmaya çalışmamış ve kimse bunların herhangi birinden şefaat (yardım) talebinde bulunmamıştır, her Müslüman, her mü’min yalnızca Allah’tan şefaat (yardım) isteğinde bulunmuştur. Zira Resulullah (s.a.)’da onlara bunu öğütlüyordu. 

Bilinmelidir ki Allah yalnızca ‘iman eden ve salih amel işleyenler’den razı olacaktır. İmanlarını Allah’ın bildirdiği usûl ile teşekkül ettirenler ve amellerini de Salih Amel olarak bildirilen amellerden oluşturanlar Allah’ın kendilerinden razı olacağı kimselerdir. Bu gibiler Rabblerinden razıdır, Rabbleri de bu gibilerden razıdır. Rabbimizden razıyız. O’nun da bizden razı olmasını umuyoruz.   

(1) İktibas Dergisi, Yıl 1981, Sayı: 4, Sh. 12. 
(2) Orta Asya Kültüründe Türklerin, ileri gelenleri (Ulu)nin ölüleri için evimsi kapalı Mezarlar yaptıkları, tazim ettikleri ve bu mezarlara «KURGAN» dediklerini biliyoruz. İslâm Kültürüne geçtikten sonra da. Şamanist kültürün kalıntısı bazı şeylerin yaşamaya devam ettiği gibi bu “Kurganlar”ın da «Kümbet»leşerek (Selçuklular dönemi) daha sonra ise “türbe”leştiklerini ve el’an bu cahiliyye adetininyaşadığını biliyoruz. Resulullah’ın en iyi kabir yerle bir olandır demesine rağmen.


Kaynak: http://www.iktibasdergisi.com/mucadele-sabir-ve-hicret/



12 Temmuz 2015 Pazar

SREBRENİTSA DERSİ

Önce kısa bir malumat:
[ II. Dünya Savaşı'nın ardından Josip Tito'nun liderliğinde kurulan komünist Yugoslav Devleti üç değişik din (Ortodoksluk, Katoliklik ve İslâm) ve çok sayıda etnik grubu (Sırp, Hırvat, Boşnak, Arnavut,Sloven, Makedon) bir araya getiren bir ülkeydi. Sovyet Blokunda yerini aldı ancak zamanla bağımsız bir hâle geldi. 1980 yılında Tito'nun ölümü ve 1990 yılında bu bloğun parçalanmaya başlamasıyla farklı etnik grupları Yugoslavya içinde bir arada tutmak imkânsız hâle geldi. 25 Haziran 1991'de Slovenya ve Hırvatistan, Almanya ve İtalya′nın desteklemesi ile bağımsızlıklarını ilan ettiler. Eylül 1991'de de Makedonya bağımsızlığını ilan etti. Şubat-Mart 1992'de Bosna-Hersek Devleti ülke çapında bağımsızlık ilan edilmesi konusunda bir referandum yaptı. Bosnalı Sırpların çoğunun boykot ettiği bu referandum bağımsızlığın kabul edilmesiyle sonuçlandı. 5 Nisan 1992'de Bosna-Hersek Cumhuriyeti hükümeti bağımsızlığını ilan etti. 6 Nisan'da da ABD ve Avrupa ülkeleri Bosna-Hersek'in bağımsızlığını tanıdılar.
Bağımsızlığın anayurtları olan Sırbistan'dan kendilerini koparacağını düşünen ve “Büyük Sırbistan” hayalleri olan Bosnalı Sırplar, Sırbistan'dan aldıkları askeri yardımlarla Bosna'da bir Sırp Cumhuriyeti kurduklarını ilan ettiler. Kendi bölgelerinde bulunan Müslüman (Boşnaklar) ve Katoliklerden (Hırvatlar) bu bölgeyi terk etmelerini istediler. Bunu hızlandırmak içinse, özellikle dehşet yaratarak halkın dayanma gücünü kırmak, insanları bölgeden derhal uzaklaştırmak için insanlık dışı uygulamalara yöneldiler. ] (Kaynak: https://tr.wikipedia.org/wiki/Bosna_Soyk%C4%B1r%C4%B1m%C4%B1 )

Aslında bırakın her türlü bilgi ve belgeyi, yukarıdaki kısa malumat bile olan biten her şeyi özetliyor aslında. 1945 yılında ABD’nin Avrupa’yı Almanya’nın elinden kurtarması (aslında işgali) ile savaşın gerçek galibi ABD, dünyayı sömürüsüne mazeret üretmek için kontrol edebildiği, dengeleyici bir unsur ve danışıklı dövüş yapabileceği bir öcü, bir düşman olmak üzere Sovyetler Birliği ile Tahran, Yalta ve Postdam anlaşmalarıyla dünyayı iki kutuplu bir dünya haline getirmişti. Bir tarafta kendisi ve NATO şemsiyesi altında Batı Avrupa, diğer yanda tam dişine göre olan rakibi (aslında dünyayı sömürüde işbirlikçisi, ortağı) Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı şemsiyesi altında Doğu Avrupa. Hatta Berlin duvarı ile Almanya’yı bile ikiye bölmekten çekinmediler. Yıllar bu şekilde su gibi aktı, bu arada köprülerin altından da çok su aktı. Dünyada bu zaman zarfında bir çok küçük büyük olay oldu. 
Derken 1990’lı yıllara gelindi. Sovyetler Birliği dağıldı, Varşova Paktı dağıldı, Doğu Avrupa’daki ülkeler yavaş yavaş komünizmden sızlanmaya, uzaklaşmaya yöneldi. Bu arada Avrupa Birliği yavaş yavaş sahnedeki yerini almaya başladı. Ne AB ne de NATO (aslında ABD) Yugoslavya’nın bir bütün halinde kalmasını istemiyordu. Çünkü böyle büyük bir ülke “böl-yönet” politikasına uygun bir lokma değildi. Olabildiği kadar küçük lokmalara ayrılması gerekiyordu. Bu amaçla, AB’nin ve NATO’nun oyunu, planı, katkısı sonucu 20 yıl kadar süren kanlı bir süreç sonunda Yugoslavya yedi ayrı parçaya (bağımsız?! devlete) ayrıldı (Slovenya, Hırvatistan, Makedonya, Bosna-Hersek, Karadağ, Kosova, Sırbistan). Böylece AB bunları sorunsuzca içine alıp entegre edebilecekti ve ABD (NATO) de hakimiyet ve sömürü alanını genişletebilecekti. 
Fakat bu kanlı parçalanma sürecinde en ağır faturayı Bosna-Hersek ödedi, ödettirildi. Zira Bosna-Hersek’in durumu diğerlerinden farklı idi. Hem etnik hem de dini olarak Boşnak (etnik olarak aslında Sırplar gibi Slav ırkından)-Müslüman, Sırp-Hıristiyan (Ortodoks) ve Hırvat-Hıristiyan (Katolik) olmak üzere üç halktan oluşuyordu. Ayrıca Hırvat’lara hem Hırvatistan hem de Katolik olmaları sebebiyle İtalya (Vatikan) ve Almanya kol kanat gererken, Boşnaklar tamamen silahsız ve desteksiz idiler. Sırplar ise hem Yugoslavya’nın belkemiğini ve ordusunu oluşturan Sırbistan’ın ve hem de Ortodoks olmaları sebebiyle Rusya’nın her açıdan desteğine sahiptiler. İşte bu yüzden Boşnaklar deyim yerindeyse sıfırdan bir bağımsızlık macerasının ortasında buldular kendilerini. Sırplar, Yugoslavya’nın NATO ve AB tarafından parçalanma sürecinin faturasını neredeyse bütünüyle etnik köken olarak aynı, dini açıdan farklı oldukları Boşnak komşularına deyim yerindeyse tarihin nadir gördüğü, insan aklının havsalasının almakta zorlanacağı işkence, vahşet ve katliam yöntemleriyle çok pahalıya ödettiler. 
Yazının burasında bir antiparentez açmak istiyorum. Diğerleri ayrılsa bile Boşnaklar ve özellikle onların lideri Aliya İzzetbegoviç (ki kendisi sevdiğim ve saygı duyduğum bir kişidir), ayrılma düşüncesine prim vermeden Bosna’daki Sırplarla birlikte hareket edip ABD ve AB’nin planlarını bozsa idi, onların planlarına alet olmasa idi daha akıllıca olmaz mı idi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Zira bütün her şey olup bittikten sonra Sırbistan ve Bosna-Hersek dahil tüm eski Yugoslavya’yı oluşturan federatif bölgeler ABD ve AB’nin kucağına düştüler. 
Neyse kaldığım yerden devam edeyim. Sırplar, Bosna-Hersek’i mümkünse tümüyle ele geçirmek, Hırvatlardan ve Boşnaklardan temizlemek için kısmen Hırvatlara fakat büyük kısmı Boşnaklara olmak üzere tabir-i caizse soykırım, etnik-dini arındırma uyguladılar, Bosna-Hersek’i adeta yediden yetmişe Boşnaklar için bir mezbahaya çevirdiler; cana, mala kastetmeleri yetmiyormuş gibi Müslümanları aşağılamak ve onurlarını zedelemek için tecavüz kampları kurdular, Boşnak kız ve kadınlarını savaş boyunca tecavüze maruz bırakıp sırp çocukları doğurmaya zorladılar. İnsanlık adına tutunacak ne bir dal, ne bir değer bıraktılar. 
Peki bütün bunlar olup biterken, bağımsız Bosna-Hersek Devletini hemen tanıyan BM, ABD, NATO, AB, Almanya, İngiltere, Fransa, Hollanda ve bunlar gibi diğer tüm uygar, çağdaş, demokratik, laik, insan hak ve hürriyetlerini savunan devletler ne mi yaptı? HİÇ. Aslında keşke hiç olsa idi, savaşın başında aslında Boşnakları etkileyen silah ambargosunu uygulayan BM idi; BM güvenli bölgeleri diye Boşnakları buralara doldurup silahlarını toplayan ve Srebrenitsa’da olduğu gibi onları koyun gibi boğazlanmaları için teslim eden BM Hollandalı komutan Karremans ve askerleri idi (aslında Hollanda devleti); Sırplarla birlikte Boşnak kız ve kadınlara tecavüz eden BM Kanada’lı komutan Mackenzie ve diğerleri idi; ve daha bir çok açık ve kapalı destek sürdü gitti soykırım boyunca. 
Ve sonunda Bosna-Hersek’te şartlar olgunlaşıp istedikleri kıvama gelince ve özellikle cephede savaş Boşnaklar lehine dönünce “kurtarıcı” rolünde ABD ve NATO sahneye çıktı.  Zira Boşnaklar yeterince acı çekip hırpalanmış, Bosna yerle bir edilmiş, Boşnakların nüfusu azaltılmış, Bosna’da savaş sırasında istedikleri demografik değişiklikler oluşmuş, hatırı sayılır miktarda silah satışları ile yüklü karlar sağlanmış, Sırplar yeteri kadar günaha batmış, batırılmış ve Bosna’da yaşayan üç topluluğun yıllarca birbirinin yüzüne bakamayacağı ve birlikte yaşamanın nerdeyse zorlaştığı, imkansız hale geldiği düşmanlıklar oluşturulmuş idi. 
Artık ABD (NATO) ve AB, tüm eski Yugoslavya’da olduğu gibi Bosna-Hersek’te de kurtarıcı rolünde ve barış güvercini olarak akıldan-izandan ve basiret-ferasetten yoksun tarafları, kendilerine her açıdan bağımlı, bağımsız?! devletçikleri ABD’nin Dayton kasabasında toplayıp onların dediği, isrediği değil kendi istediği şartlarda bir barış anlaşmasını metazori imzalattı. Artık kurduğu plan gerçekleşmiş, devletçikler faka basıp tufaya düşmüşlerdi. Eski Yugoslavya’da egemenlik ve sömürüsünü gönül rahatlığıyla sürdürebilir, üsler açabilir, kapitalizmin (emperyalizmin) yeni av sahasında dilediği gibi oraları imar edebilir, ABD kültürünü ve uluslar arası şirketler ürünlerini pazarlayabilirdi. Rambodan sonra McDanolds, Pizza Hut ve KFC bolca şube açabilir, sinemalarda Hollywood masalları (pardon filmleri) gösterilebilirdi. 
O gün bugündür, tam 20 yıldır bu anlaşma yürürlükte, fakat bu anlaşma taraflara nihai anlamda bir şey kazandırmadığı gibi, problemleri canlı tutmakta, ABD ve AB’nin her an kontrol ve müdahale edebileceği bir zemini oluşturmaya devam etmektedir. Yugoslavya’nın dağılmasıyla oluşan bu bağımsız bağlı devletçiklerin kaderi AB tarafından yutulmak ve ABD tarafından sömürülmektir. Bu halleriyle onları başka bir şey beklemiyor. 
Son olarak dün yani Srebrenitsa’daki soykırımın 20. yılında düzenlenen törende olup bitenler hakkında bir-iki not düşmek istiyorum. Törende Srebrenitsa’da yakınlarını kaybedenler, törene katılan Sırbistan başbakanını yuhalayıp, taş ve şişe yağmuruna tuttular. Anma etkinliklerine katılan dönemin ABD başkanı Bill Clinton’ı ise alkışladılar. Bu manzarayı görünce ABD’nin istediği sonuca ulaştığını ve kazandığını bir kere daha anladım. Neden mi? Aslında Yugoslavya’nın parçalanması en başından beri bir NATO (ABD) planı idi. Bu nedenle ABD bu plan gerçekleşene kadar Bosna’daki trajediye bilerek ve isteyerek seyirci kaldı. Zamanı geldiğinde müdahale etti ve kendi şartlarını taraflara dikte etti. Srebrenitsa’daki katliamın tetikçileri, uygulayıcısı Bosna Sırpları da olsa, perde arkasındaki esas sorumlu, azmettirici ABD’dir. Bill Clinton, 'cinayet mahalline geri gelen katil'den başkası değildir. İstese önleyebileceği bir savaşı ve Srebrenitsa katiamını ABD’nin adi menfaatlerine uygun düşmediği için önlememiş, bilakis yardım etmiştir. Bir Fransız gazetecinin yeni elde ettiği bilgi ve belgelere göre ABD, İngiltere ve Fransa, Sırpların Srebrenitsa’ya saldırılarına müdahale etmemek için aralarında gizlice anlaşıp karar almışlar, CİA’da uydudan katliamı izlemiş (Bugün, 06.07.2015). Kaldı ki Sırbistan başbakanı oraya gelerek doğru bir adım atıyor, bir nevi özür diliyor. Demek ki aradan 20 yıl geçmesine rağmen Boşnakların acıları dinmemiş, geçmemiş (zira dinecek, geçecek gibi değil) fakat hala olayın aslını, faslını fark etmemişler, asıl taşlayacakları şeytanı karıştırmışlar, şaşırmışlar. Keşke Sırbistan başbakanına hiçbir nezaketsizlik yapmayıp tepkilerini, öfkelerini ABD başkanına yöneltseler idi. Clinton denen rezil, bu tablo karşısında sevinmiştir, bu toplulukların arasını ayırdık, düşmanlık tohumları ekip birbirlerine düşman ettik, bize artık gerek yok, artık rahat olabiliriz diye. 
Fakat Boşnaklara haksızlık etmeyelim, bu bilinç, bu basiret ve feraset yalnız onlarda yok ki, Müslümanların yaşadıkları coğrafyanın neredeyse tümündeki halklarda da yok, sadece halklar olsa yine iyi, aydın, akademiysen, alim, molla ve yöneticilerinde de yok kahir ekseriyetle. Olsa idi Irak, Suriye, Libya’da olanlar olmaz idi, oralar da Yugoslavya örneğinde olduğu gibi parçalanma, bölünme sürecine girmez idi. Demek ki neymiş bizler aklmızı başımıza devşirip aramızdaki sornları oturup birlikte güzelce çözmez ve birliğimizi-beraberliğimizi sağlayamazsak, elin oğlu ta uzak ülkelerden gelip ona ırak, bize yakın Irak’ı, Suriye’yi, Libya’yı yeni Bosna’lara, Srebrenitsalara çevirir de bakar durur, yanar dururuz.
 Dersimizi aldık mı bilmem, aldıysak hadi ezber etmeye (gereğini yapmaya), kardeşlik türküleri söylemeye, şeytanı ve dostlarını önce zihinlerimizden, sonra yaşantımızdan ve en sonunda da bu coğrafyadan kovmaya.
Son olarak sizleri 20 yıl önce gerçekleşen ve aradan geçen bunca yıla rağmen acısı hala geçmeyen, taze olan bu katliama ait gerçek görüntülerden hazırlanmış bir videoyu sunmak istiyorum, istiyorum ki bu ve benzer zulümleri, insanlığa karşı işlenmiş suçları unutursak bizi ne Allah affeder, ne de kulları. Unutmayacağız ve unutturmayacağız ki bir daha dünyanın hiç bir yerinde bu ve benzeri facialar, katliamlar, soykırımlar yaşanmasın. Her ne kadar benzer acılar, trajediler, zulümler Filistin’de, Mısır’da, Irak’ta, Suriye’de, Afganistan’da, Libya’da, Arakan’da, Çeçenistan’da, Doğu Türkistan’da bütün hızıyla devam etse de. Zira dün sırpları kışkırtan, kiralık katil olarak kullanan NATO, BM, Avrupa Birliği, ABD, Rusya, Çin ve onların işbirlikçileri dün Bosna ve Srebrenitsa’da işledikleri cürümü, vahşeti, zulmü oralarda, ağırlıklı olarak İslam coğrafyasında devam ettiriyor.


9 Temmuz 2015 Perşembe

SREBRENİTSA KATLİAMI(SOYKIRIMI)NIN 20. YILDÖNÜMÜ MÜNASEBETİYLE (ALİYA VE SREBRENİTSA)

Aliya İzzetbegoviç
Alija İzetbegović (Boşnakça söyleyişi: [alija izɛtbɛɡɔʋitɕ]; 8 Ağustos 1925 - 19 Ekim 2003), Boşnak devlet adamı ve bağımsız Bosna-Hersek'in ilk cumhurbaşkanı.

·         Kabile ve ulusun dar sınırlarından kurtulmak için Müslüman olarak düşünmeye başlayın.
·         Putları reddet, idealleri koru.
·         Okumak özgürlüktür.
·         Hiç kimse intikam peşinde koşmamalı, sadece adaleti aramalıdır. Çünkü intikam sonu olmayan kötülüklerin de kapısını açar. Geçmişi unutmayın ama onunla da yaşamayın.
·         Bize saldıranlar, hazreti İsa'nın bütün sözlerini çiğnemişlerdir. Irza tecavüz, masumları katletmek hiçbir dine sığmaz. Onlar cani ve sadece canidir. Bunu aklınızdan çıkarmayın.

5 Ekim 2002 seçimlerinden önce SDA kongresinde
·        Savaşta büyük zulme uğradınız. Zalimleri affedip affetmemekte serbestsiniz. Ne yaparsanız yapın, ama soykırımı unutmayın. Çünkü unutulan soykırım tekrarlanır.
·        Nefrete nefretle cevap vermeyin. Bosna için nefret çıkmaz sokaktır. Nefret sadece bizim ruhlarımızı zedelemiyor, Bosna'nın özünü de zedeliyor.
·        Bir kelimeyi hiç aklınızdan çıkarmayın: Devlet. Devletin ne kadar önemli olduğunu hepimiz idrak etmeliyiz. Devletsiz bir millet boşluğa düşer, rüzgarda savrulup gider.
·        İktidara gelirseniz, hal ve hareketlerinize dikkat edin. Kibirli olmayın, kendini beğenmişlik etmeyin. Size ait olmayan şeyleri almayın, güçsüzlere yardım edin ve ahlak kurallarına uyun. Unutmayın ki sonsuz iktidar yoktur. Her iktidar geçicidir ve herkes, er veya geç, önce milletin ve nihayet Allah'ın önüne hesap verecektir.
·        Bu adil bir barış olmayabilir; fakat süren bir savaştan daha iyidir. (Bosna savaşını bitiren Dayton anlaşmasını imzalarken)
·        Sanat için soyunana alkış tutanlar Allah için giyinene neden zulmeder?
·        Savaş zamanı Aliya İzzetbegovic kentte yürürken Sırplar tarafından bombardıman başlar. Yere yatan bir kadın "-Başkanım yatın lütfen bombardıman başladı" der.Cesaretiyle tanınan Aliya "-Bu düşünülmüş ve uzun bir yürüyüştür" diyerek yürümeye devam eder.
·        Ben Avrupa’ya giderken kafam önümde eğik gitmiyorum. Çünkü çocuk, kadın ve ihtiyar öldürmedik. Çünkü hiçbir kutsal yere saldırmadık. Oysa onlar bunların tamamını yaptılar. Hem de Batı’nın gözü önünde; Batı medeniyeti adına.
·        Kaybedenlere karşı duyduğumuz sempati asla aklımızdan kaynaklanmamaktadır, Bu sadece öldükten sonra anlayabileceğimiz yani bu dünyaya ait olmayan bir duygudur.
·        Yugoslavya Hükümetini diyemem ama Yugoslavya'yı çok severim. Fakat itiraf edeyim ki özgürlüğü daha çok severim
·        Ben Müslümanım ve Müslüman olarak kalmaya kararlıyım. Bu hayatımın sonuna kadar böyle devam edecek. Çünkü İslam benim için iyi ve asil olmanın en doğru ifadesidir.
·        Tanrısız ve insansız bir dünya cenneti kurmayı hayal edenler, bu hayallerinin enkazı altında kalmaya mahkumdurlar.
·        Bizi, yok etmekle tehdit ediyorlar. Ama bilsinler ki Müslümanlar yok olmayacaktır.
·        Aslına bakarsanız içinde yaşadığımız mekan ve çağdan dolayı bir katliam beklemiyorduk. Yaşadığımız mekan, Avrupa. İçinde bulunduğumuz çağ, 20. yüzyılın sonuydu.
·        Uzun hayatım boyunca pek çok iş yaptım. Ancak bugüne kadar ki en zor işim Dayton’daki anlaşma masasına oturmak oldu. Benim derdim muzaffer bir komutan olarak anılmak değil ülkeme koltuğumun altında makul bir barış anlaşması ile dönmekti. Sırplar sadece benim önerilerime ters düşen önerilerle değil, aynı zamanda tüm adalet ve insanlık duygularına ters düşen önerilerle çıkıyorlardı karşıma. Böyle bir barışı kabul etmek çok zordu. Ancak çok zor olan başka bir şey vardı; eve “savaşa devam ediyoruz” cümlesi ile dönmek. Bu yapılması neredeyse imkansız bir tercihti ve ben kendimi çarmıha gerilmiş gibi hissediyorum.
·        Dünya üzerindeki Müslümanların vaziyetini düşündüğümde ilk sorum hep şu olur: Acaba hak ettiğimiz kaderi mi yaşıyoruz, acaba vaziyetimiz ve mağlubiyetlerimiz konusunda daima başkaları mı suçlu? Eğer biz suçluysak -ki ben böyle olduğu kanaatindeyim- yapmamız gereken neyi yapmadık, yahut yapmamamız gereken neyi yaptık? Bana göre bunlar, bizim imrenilmeyecek vaziyetimizle ilgili iki kaçınılmaz sorudur.
·        Ve her şey bittiğinde, hatırlayacağımız şey; düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır.
·        Şimdi güneşin altındaki yerimizi alma zamanı.
·        Allah'a yemin ederim ki biz köle olmayacağız.(Mezar taşının en altında. )
·        Yaradanın iradesine teslimiyet, insanların iradelerine karşı bağımsızlık demektir.

Özgürlüğe Kaçışım adlı eserinden alıntılar

·        Kadınların ev dışında istihdamı ve üretime katılması yönündeki ısrarlı baskının psikolojik bir şekli de vardır: Bu, doğum yapmak, çocuk yetiştirmek ve aileye bakmak yoluyla kadının evde ürettiği iktisadi değerlerin tanınmamasından oluşur. Günde 10-12 saatini eve ayıran bu işçi, bu ev hanımı, istatistiklerimiz tarafından işsiz olarak sunulur ve "çalışmayan unsur" başlığı altında tasnif edilir. Hepimiz bir kadının ne kadar meşgul olduğunu bilir, ama aynı zamanda görmezden geliriz. Kadının çalışmasının bu şekilde gözardı edilişi, evi terkedip ailesine sırtını dönmesi için ona yapılan baskının bir başka ve bu kez ahlaki bir şekildir. İslam kültürü diğer yöne gitmek zorundadır. Bunun başlangıcı da, annenin ev hanımının işinin tanınması olacaktır.
(Aliya İzzetbegoviç, Özgürlüğe Kaçışım - Zindandan Notlar, 382. Not)

·         Hayat tehlikeli bir şeydir. Güvensizlik yaşamanın bedelidir. Sadece ölenler ile asla doğmayacak olanlar mutlak anlamda güvendedirler.
(Aliya İzzetbegoviç, Özgürlüğe Kaçışım - Zindandan Notlar, 534. Not)

·         Hayat kısa sözüne hiç itibar etmedim. Çünkü yeterince uzun yaşadığımı düşünüyorum
·         Ama ben insanın sorumluluklarından kolayca kaçabileceği tanrısız bir dünya anlayışını kabullenemezdim.
(Aliya İzzetbegoviç, Özgürlüğe Kaçışım-Zindandan Notlar, 2156. Not)

·         İslâm tarihi henüz yazılmayı bekliyor. El'an bu başlık altında mevcut olan şey gerçek tarih dışında her şey. Bu da şaşırtıcı değil. İslam tarihi objektif bir zihin ve ihtisasa dayalı olarak değil fakat ya ateşli bir nefret veya ateşli bir aşkla yazılmıştır! Aşk ve nefretle şiir yazabilir, tarih değil.
(Aliya İzzetbegoviç, Özgürlüğe Kaçışım-Zindandan Notlar, 2358. Not)

·         Müslümanların hızla artan büyük nüfusuyla övünmemiz, bana şişmanlığıyla övünen ve aldığı yeni kilolardan haz duyan bir adamı hatırlatıyor. Ruhumuza, aklımıza ve başarılarımıza vurgu yapmaya ne zaman başlayacağız? Küçük ve kırılgan bir insanda bile insanlığa katkıda bulunabilecek büyük bir ruh bulunabilir. Gücümüz, bilimimiz, edebiyatımız nerede? Nerede buluşlarımız, küllî iyiliğe katkılarımız?
(Aliya İzzetbegoviç, Özgürlüğe Kaçışım-Zindandan Notlar, 3093. Not)

·         Bazen İslam bana bütünü itibariyle, insanın bir melek olmaya çalışmaksızın –çünkü olamaz- ve kendisini hayvan seviyesine düşürmeksizin –çünkü bir hayvan olmamak zorundadır- kendi tabiatına bağlanması yönünde yapılmış bir talep gibi gelir.
(Aliya İzzetbegoviç, Özgürlüğe Kaçışım-Zindandan Notlar, 3639. Not)

·         Şunu unutmamalıyız: Hz. Muhammed putperestlere karşı savaştı, ama onlarla anlaşma da yaptı.
(Aliya İzzetbegoviç, Özgürlüğe Kaçışım-Zindandan Notlar, 2226. Not)

·         İnsanlar daima bir şeyler kutluyor, ayin yapıyorlar. Kutlama yapılmaksızın duramazlar. Sâni 'Teâlâ'ya ibadet etmezlerse, O'nun eserine ibadet ederler. Hâlık Teâlâ'ya secde etmezlerse mahlukata secde ederler. Tüm fark budur, ama esaslıdır.
(Aliya İzzetbegoviç, Özgürlüğe Kaçışım-Zindandan Notlar, 3156. Not)