29 Ağustos 2013 Perşembe

YAZARLIK HİKAYEM

[Hem okudum, hemi de yazdım / Yalan dünya senden bezdim- Bir halk türküsünden]

Okur yazarım okuryazar olmasına da, yazar sıfatına layık mıyım, kendimi yazar olarak nitelendirmem doğru mu onu bilmiyorum. Çocukluğumdan ve özellikle yüksek öğrenim yıllarımdan beri onca şeyi okumama rağmen, birkaç istisna hariç yazı yazma konusu gündemimde olmadı. Kayda değer ilk yazım, 1993 yılında İktibas Dergisi’nde yayınlanan bir kitap tanıtımı daha doğrusu geniş bir özeti idi. Fakat düzenli bir şekilde yazmaya başlamam, üniversitede öğretim üyesi iken oldu. Odayı paylaştığım arkadaşın kızkardeşi yerel bir gazeteyi yönetiyordu. Arkadaş bir gün bana “Sen de yazsana gazetede” dedi. Ben de “Hiç düşünmedim, yazabilir miyim bilmiyorum” gibisinden cevaplar verdim. Zira Ercümend Özkan’ın (r.a) da üzerinde önemle durduğu ve sıkça vurguladığı gibi, toplumun önüne çıkıp bir şeyler yazıp söyleyecek insanların dağarcıklarının dolması, fikirlerinin oturması, olgunlaşması ve ayaklarının yere basması gerekirdi. Kanaatime göre yazı yazma işi ciddiyet, birikim, tutarlılık, sorumluluk, özveri ve devamlılık isterdi. O da “Bunca yıldır birlikte nice konuda konuşuyor, tartışıyoruz. Bunları yazıya döksene” deyince düşünmek için biraz zaman istedim. Sonra da “Her işe bir yerden başlamak gerekir, bismillah deyip bir deneyelim bakalım” dedim ve o günden bu yana da yazı yazma meşgalesi çeşitli fasılalarla sürüp bugünlere geldi.
‘Şark Yıldızı’ isimli yerel günlük gazetede bir yıla yakın süre ‘Tefekkür’ isimli köşede muhtelif konularda haftalık yazılar yazdım (03.2001 tarihinden itibaren tam bir yıl sürdü, toplam 30 yazı). Daha sonra ‘İktibas Dergisi’nde aylık yazılar yazmaya başladım ( Kasım. 2001, 19. cilt, 275. sayıdan başlayarak). Bilahare internetin daha ön plana çıkmasıyla ‘www.iktibasdergisi.com'da yazılarıma devam ettim (25.03.2010 tarihinde ‘Merhaba’ diyerek). Ta ki, 2012 yılı sonunda adımın ve yazılarımın tümünün siteden haber bile verilmeden, ne oluyor demeye kalmadan ve bir teşekkür bile edilmeden bir anda kaldırılmasına kadar.
İlk yazımdaki iki paragrafı önemine binaen burada alıntılamak istiyorum.
“Köşe yazarı demek, yazdığı konularda en geniş birikime, en isabetli görüşlere sahip olan kişi demek değildir. Kaldı ki bir kişinin bırakın yazdığı birçok konuda, bir konuda bile en yetkin, en tutarlı tespitleri bulunmayabilir. Köşe yazıları sadece yazarın ele aldığı konularda taşıdığı fikirlerin bir dışavurumu, sergilenmesi ve o yazıyı okuyanlara sunumudur. Okur o yazıdaki fikirlerin ya hepsini veya bir kısmını alır, ya da hiçbirini almaz, olduğu gibi bırakır.
Kişinin bilgi seviyesi hangi ölçüde olursa olsun yalnızca öğrenen veya yalnızca öğreten konumda olması genellikle mümkün değildir. Çünkü akıl sadece bize verilmemiştir ve aynı zamanda her bilenden daha fazla bir bilen muhakkak vardır. Mutlak anlamda bilen (ilim sahibi, alim) yalnızca Allah’tır. Bu sebeplerle bir yandan bildiklerimizi, düşündüklerimizi diğer insanlara aktarırken, bir yandan da bilmediklerimizi öğrenmenin yolunun da açık tutulması gerektiği gün gibi aşikardır. Ki bunun da en sağlıklı yolu okumaktır, tartışmaktır” (Başlarken, Şark Yıldızı, 14.03.2001)

[Bana sor sevgili kâri (okuyucu), sana ben söyleyeyim / Ne hüviyette şu karşında duran eşarım (eski dilde şiirler) / Bir yığın söz ki, samimiyeti ancak hüneri / Ne tasannu (sanat yapma) bilirim, çünkü, ne sanatkârım / …- Safahat, Mehmet Akif Ersoy]

Yazı yazmanın ve bunu yayınlayarak başkalarıyla paylaşmanın kendim için ne anlama geldiğini çok düşündüm. İtiraf edeyim, yazı yazmak benim için sesli düşünmenin bir başka şekliydi, çevremdeki insanlarla sıkça konuştuğum, tartıştığım, paylaştığım düşüncelerimin, duygularımın yazıya dökülmesiydi. Yazı yazmak benim için öfkemin, sevincimin, hayallerimin satırlara dönüşmesi; okuduğum, duyduğum fikirlerin, haberlerin benim açımdan bir tür yorumlanmasıydı. Yazı yazmak benim için bir tür kendimi gözden geçirmek, geçmişimle, bugünümle bir hesaplaşmaktı. Yazılarım için notlar alır, hazırlıklar yapar, kaynak taraması yaparım. Yazıyı en ince ayrıntısına kadar -kelime ve dilbilgisi hatası dahil- defalarca gözden geçirir, saatlerce, bazen günlerce uğraşır, sıkı bir eleştiri süzgecinden geçiririm. Ele almayı düşündüğüm konuları etrafımdaki insanlarla müzakereye açar, bir nevi belli bir süre kuluçkaya yatar veya ana rahmindeki çocuk misali büyütür, olgunlaştırır, bir nevi doğum sancıları çekerim. Bir yazının ele güne karşı çıkabilecek hale gelmesi elbette belli bir zaman ve emek ister. Bazı konularda hazırlıklarım olsa da çoğu zaman içimden geldiği gibi, doğaçlama yazmayı seviyorum. Bu yüzden olsa gerek, çok değişik formatta yazılarım oldu. [İki dost / Kardeşime mektuplar / Beyin fırtınası / Fazla söze ne hacet, herşey açık ve net / Gülümsetirken düşün-dürten haber-yorumlar gibi] 
Yazılarımda anlaşılır olmaya, sıkıcı olmamaya özen gösterdim. Gün oldu yazı yazarken içim içime sığmadı bir çocuk sevinciyle, gün oldu elim kaleme gitmedi, klavye tuşlarına dokunmadı. Hiçbir yazımı içime sinmedikçe, “işte şu an benden bu kadar” demedikçe yayınlamadım. Okuyacak kişileri çok ciddiye aldım, onların vaktini aldığımın farkındaydım, “hayra, iyiye, güzele, doğruya” sevk edeyim derken, -istemeden de olsa- yanlış bilgilendirebileceğimin, yanıltabileceğimin, şerre vesile olabileceğimin bilincindeydim. Bu nedenle makalelerimdeki kanaatlerimi hiçbir zaman “hakikat ancak budur” edasıyla söylemedim, “birlikte düşünelim, alın bu da benden size acizane bir katkı” edasıyla söyledim. Bir yandan düşünsel içeriği zengin olsun için uğraşırken, duygu yönünü de ihmal etmedim. Bir yandan günceli yakalamaya çalışırken, diğer yandan zaman zaman gündemden farklı konularda yazılar yazdım.  Bütün yazılarımın şairin dediği gibi ‘tek hüneri samimiyeti’dir.

[Söz ola kese savaşı / Söz ola kestire başı / Söz ola ağulu aşı / Bal ile yağ ede bir söz– Yunus Emre]

Düzenli bir şekilde yazı yazmaya başladığımda bu yazıları okuyanlardan bir şey rica etmiştim. O da, yazılar üzerinde okuyucularla fikir alışverişinde bulunmak, sağlıklı bir iletişim gerçekleştirmek. Çağımız iletişim ve ulaşım imkanlarının artmasına karşın, insanların birbiriyle iletişiminin, muhabbetinin tersine azaldığı bir çağ maalesef. Bu bir ironi ama gerçek. Olumlu veya olumsuz bir eleştiri, katkı beklerken çoğunlukla koca bir sessizlik çıkıyor karşımıza. Bazen bu ‘sükut-u hayal’e varan bir sükuta dönüşebiliyor. Anlaşılan “söz gümüşse sükut altındır”ı fazla ciddiye aldık, onunla amel etmeyi yeğledik. Bir husus öteden beri hep kafamı kurcalardı. Zaman zaman katıldığım, “Cuma (toplantı) günü” kılınan namaz öncesi imam-hatiplerin verdiği vaazları ben versem ne söylerdim, ne anlatırdım cemaate diye? Yüzyıllardır tek yönlü bir iletişim şekline dönüştürülmüş, katılanların başlarını öne eğerek sessizce dinlediği, zaman zaman içinde yaşanılan devletin müdahalelerine dahi maruz kalmış, yaşanan hayattan uzak ve kopuk, katılımcılarına üzerlerine yüklenilen bir “vazife”yi yapmış olmanın hazzını yaşatan bu hutbeler böyle mi olmalı idi gerçekten? Bu nedenle haftalık yazılarım bir açıdan “Cuma Yazıları” olarak da değerlendirilebilir pekala.

Ve sizlerden tek bir dileğim var aziz ve muhterem “okuyucularım”. Eğer bu yazılara eleştiri veya katkınız, kısaca söyleyeceğiniz bir şey varsa ya yorum yazın ya da bana e-posta gönderin lütfen.

Nasip olursa yazmaya devam edeceğim gücüm yettiğince ve söyleyecek, paylaşacak şeylerim olduğu müddetçe. Oniki yıl önceki ilk yazımda da ifade ettiğim gibi “Eğer yazılarımdaki keyfiyet azalır, okuyucuya verebilecek bir şeyim kalmaz ve onu aydınlatabilecek performansdan yoksun kalırsam, yazılarıma öncelikle kendim bir süre ara vermek veya sonlandırmak isterim”, bunu bilin.

Bu Blog’da haftada bir Cuma günleri, eski yazılarımın güncellenmiş yeni halleri ve ilk defa kaleme alacağım yeni yazılarımı paylaşacağım Allah izin verdiği ve yardım ettiği sürece. Bakarsınız bir gün belki de bu yazılar kitap cesametine erişir, daha kalıcı olan kitaplaşma imkanına kavuşur, ya nasip.
        
“Onuncu Köy”e (Blog’uma) hoş geldiniz, safalar getirdiniz.
MERHABA.






3 Ağustos 2013 Cumartesi

MEDYA VE AHLAK

           Medya terimi, kitle yayın-iletişim araçlarının tümünü içine alır ve aynı zamanda elektronik medya (internet) dahil yazılı ve görsel basını ifade eder.
            Ahlak ise lügatte ‘huy, tabiat, davranışlar’ anlamına gelir ki; her dünya görüşünün farklı bir ahlak telakkisi mevcuttur. Ahlakın sözlük anlamından hareketle ahlaklı ve ahlaksız tabirlerinin doğru olmadığını söyleyebiliriz. Zira ahlak(huy, tabiat, davranış)sız olunamayacağı gibi, bir şeyin ahlak yönünden değerlendirilmesi ancak bir kritere(inanç, kanaat) ihtiyaç duyar. İnsan, hayatı boyunca çeşitli davranışlar (ahlak) sergiliyorsa -ki öyle- bunların neye göre ahlaki olup olmadıkları sorulmalıdır. Bütün dünya görüşlerinin (dinlerin) yer yer birbiriyle örtüşen(benzer) ve ayrışan farklı ahlak anlayışları bulunabilir. Fakat kalkış noktaları, hedefleri ve mentaliteleri esas itibarıyla birbirinden farklıdır. Örneğin laik-demokratik-kapitalist inançta ahlakı (davranışları) belirleyen ölçü çoğunluğun rızası, çıkar, fayda iken İslam’da ise ahlakın yegane kaynağı ve belirleyicisi Allah’tır, O’nun rızası(hoşnutluğu)dır.
            Medya ve ahlakı ayrı ayrı kısaca tanımladıktan sonra gelelim yazımızın konusu olan medya-ahlak ilişkisine. Elbette ahlakın yalnız medya ile değil siyaset, ticaret dahil insana dair her şeyle ilişkisi vardır. Genellikle ve bilhassa ülkemiz insanının anlayışında ahlak tabiri(ahlaklı-ahlaksız) daha çok cinsellik bağlamında ele alınır, diğer bütün insan davranışlarına teşmil edilmez. Halbuki bu dar ve malül bir anlayış olup toplumu sürgit köklü yanlışlara düşürmektedir. Buna medya ile ilişkili olarak bir misal verelim. Kadın vücudunun cinsel tahriki artıcı bir şekilde sergilenmesi ahlak ile ilişkilendirilirken, masabaşı(asparagas), çarpıtılmış ya da yalan yanlış habercilik aynı bağlamda değerlendirilmemektedir.
            Medya sektörünün önemli bir kolu olan gazetelerde, o gazetenin kimlik bilgilerinin yer aldığı çerçevede küçük puntolarla yer alan şu ibareye rastlarsınız. “Bu gazete basın meslek ilkelerine uymaya söz vermiştir”. Ne hikmetse ne olduğunu değil kimsenin, kendilerinin bile bilmediği-veya bilip uygulamadığı- bu “basın meslek ilkeleri” ahlak(etik)tan ayrı bir şey midir? Doğrusu merakı mucip bir sorudur bu. Az bir kısmı hariç bu ülkedeki medyanın ilkeli olma, ahlaki kaygılar taşıma ve sorumluluk bilinci neredeyse sıfırın altındadır. Son yıllarda iyiden iyiye medya literatürüne giren medyatik infaz, medyatik linç, medya terörü ve medya yoluyla psikolojik harbin belirli toplum kesimleri üzerinde uygulanması gibi deyimler medya-ahlak ilişkisi bağlamında değerlendirilmelidir.
            Medyanın insanları, toplumu çeşitli düşüncelerden, gelişen olaylardan haberdar etme, bilgilendirme, aydınlatma görevini ifa ederken belirli, sağlam temellere dayalı ve taviz vermemesi gereken meslek ilkeleri, ahlaki prensiplerinin olması mutlaka elzemdir. Holding sahibi işadamlarının sahipliğini yaptığı bir medyada bunun ne ölçüde mümkün olabileceğini  görmek için yaşadığımız ülkeye bakmak yeterlidir sanırım. Gücü elinde tutan kesimlerle içli-dışlı olan; sahiplerinin iş ve siyaset dünyasındaki amaçlarını gerçekleştirmede bir araç derekesine düşen; toplumu dizayn etmede, yönetip yönlendirmede iktidar sahiplerinin yardımcısı olmaya soyunan; doğru, gerçek haber vermeden ziyade ticari kaygılar taşıyan; icraatıyla esas varlık sebebini yitirmiş bir medyanın meslek ilkeleri, ahlaki kaygıları olabilir mi? Olursa nasıl ve ne kadar olur?
            Yaşadığımız ülkede “medyanın gücü”nden ziyade “gücün medyası”ndan bahsetmek sanırım daha gerçekçi bir tespit. “Sahibinin sesi” konumundaki medya,  birçoğu aynı zamanda holding sahibi olan iş adamlarının elinde ihale ve reklam pastasından pay kapabilmek için birer şantaj malzemesine, birer silaha rahatlıkla dönüşebiliyor, köşe yazarları da birer kalemşör derekesine düşmekten kurtulamıyor. Allah korkusunun, kul(insan)dan utanmanın, hak-hukuk, helal-haram anlayışının zayıfladığı, gerilediği bir ülkede elbette toplumdaki bütün kesimler gibi, kurumlar da, sektörlerde kısacası her şey nasibini almaktadır.
Aradan yıllar geçmesine rağmen yazılısıyla, görüntülüsüyle ülkemizdeki basının halinde bir değişiklik, iyi yönde bir düzelme görülebiliyor mu?
Kararı size bırakıyorum.



20 Temmuz 2013 Cumartesi

SÖZÜN KAR ETMEDİĞİ YERDE...

Buyrun size bir demet fıkra, hem de iftariyelik türünden.

 “İddialı bir profesör, ‘aslanla kuzunun aynı kafeste barış içinde birlikte yaşayacağını’ ileri sürerek, bu tezini kanıtlamak için bir hayvanat bahçesinde denemek istemiş. Herkes itiraz etmiş, ‘-Olamaz, aslan kuzuyu yer’ demişler. Profesör ısrar etmiş, ‘-Ben başaracağım’ demiş. Sonunda profesör deneyini başlatmış. Bir hafta sonra deneye itiraz edenler hayvanat bahçesine geldiklerinde bir de ne görsünler; aslanla kuzu aynı kafeste sakin sakin duruyorlarmış. Adamlar şaşırmış, ‘-Bunu nasıl başardınız’ diye sormuşlar. Profesör gayet sakin yanıtlamış: “Her gün kafese yeni bir kuzu koyuyoruz”.

“Bektaşi’ye sormuşlar: “-Gelişmemiş ülkelerde devlet yönetimi neye benzer” diye. Baba erenler: “-Hintyağına” demiş. “-Neden?”. “-Kim tadına baksa, ya hemen altına etmeye başlıyor ya da ülkenin içine...”

“Padişah İncili Çavuş’u çağırıp bir at vermiş. ‘-Bu atı al, iyi bak. Sana her ay bir kese altın. Ama ata iyi bakmazsan, öldü dersen kellen gider’ demiş. İncili Çavuş atı alıp mahalleye gelince komşuları, ‘-Yahu niye aldın bu atı, yarın nasıl olsa ölecek, kellen gidecek’ demişler. Birkaç ay işler iyi gitmiş. Bir gün at yatmış, kalkmamış. İncili Çavuş varmış padişahın huzuruna. Padişah, ‘-At nasıl İncili?’ diye sormuş. ‘-At çok iyi padişahım. Boylu boyunca yerde yatıyor. Ayaklarını hiç oynatmıyor. Kafası kalkmıyor. Kuyruk da sallamıyor. Gözleri de kapandı. Karnı da yukarı çıkıp inmiyor’ deyince padişah ‘-Öyleyse bu at öldü’ diye bağırmış. İncili, ‘-Ben demedim, sen dedin padişahım’ karşılığını vermiş.”

“Osmanlı döneminde yolsuzlukları ile ünlü Karakuşi adında bir kadı varmış. Bir gün Karakuşi Kadı, bir fırının önünden geçerken burnuna güzel bir koku gelmiş. Vitrinde güveç içinde nar gibi kızarmış sahibini bekleyen nefis bir ördek var... Karakuşi Kadı, fırıncıya: - 'Ben bunu aldım' demiş. Kadıya itiraz edilir mi? Fırıncı hemen ördeği paket yapıp vermiş. Az sonra ördeğin asıl sahibi gelmiş: - 'Hani bizim ördek?' Fırıncı boynunu büküp: -  'Uçtu' deyince iş kavgaya dönüşmüş. Kavga sırasında fırıncı, araya giren bir gayrimüslim müşterinin gözünü çıkarınca korkup kaçmaya başlamış...  Gayrimüslim de peşinde kovalamış.. Bir duvardan atlarken, bilmeden duvarın öteki tarafındaki hamile bir kadının üstüne düşmüş. Kadın, çocuğunu düşürdüğü için, kadının kocası da fırıncının peşine düşmüş. Can havliyle kaçan fırıncının çarpıp devirdiği Yahudi bir vatandaş da kızıp peşlerine takılmış... Sonunda duruma müdahale eden zaptiyeler hepsini yakalayarak Karakuşi Kadı'nın karşısına çıkarmışlar. Kadı sırayla sormuş... Ördeğin sahibi, - 'Bu adam ördeğimi hiç etti' diye şikayet etmiş. Karakuşi Kadı, fırıncıya sormuş: - 'Ne yaptın bu adamın ördeğini?' Fırıncı - 'Uçtu' demiş. Kadı, kara kaplı defterini açmış: - 'Ördeğin karşısında tayyar yazılı. Tayyar 'Uçar' anlamına gelir. O halde ördeğin uçması suç değil' diyerek, fırıncının ördek işinden beraatına karar vermiş. Gözü çıkan gayrimüslim vatandaşa  sormuş. Onun şikayetine de kara kaplı defterden bir madde bulmuş: - 'Her kim, gayrimüslimin iki gözünü çıkara, o müslimin de tek gözü çıkarıla... Davacı: - 'Benim tek gözüm çıktı. Şimdi ne olacak?' diye sorunca Karakuşi Kadı, - 'Şimdi' demiş, 'Fırıncı senin öbür gözünü de çıkaracak, biz de onun tek gözünü çıkaracağız. Tabii gayrimüslim şikayetinden hemen vazgeçmiş, fırıncı bu davadan da beraat etmiş. Çocuğunu düşüren kadının kocasına da Karakuşi Kadı: - 'Tamam' demiş, 'Karını vereceksin, bu adam yerine yeni çocuk koyacak.'  Böyle olunca adam da şikayetini anında geri almış, fırıncı bu davadan da kurtulmuş. Kadı dönmüş Yahudi'ye: - 'Senin şikayetin nedir bre?'… Yahudi bir süre düşündükten sonra ellerini açmış, - 'Ne diyeyim kadı efendi' demiş, 'Adaletinle bin yaşa sen, e mi’. Kıssadan hisse: - Ananı "öpen" kadı ise, kimi kime şikayet edeceksin?..”

            “Vaktiyle bir padişahın çok değer verdiği, zaman zaman gidip hal hatır sorduğu, devlet işleri ile ilgili danışmalarda bulunduğu bir hocası varmış. Fakat padişahın bir özelliği de birlikte çalıştığı ve devlet hizmetine aldığı kişileri bir süre sonra çeşitli bahanelerle görevden azletmesi imiş. Günlerden bir gün, padişah yine hem ziyaretinde bulunmak hem de ilminden, basiret ve ferasetinden istifade etmek için hocasının yanına uğramış. Hoş beşten sonra bir ara hocasına demiş ki; “Hocam, sizin görüşleriniz benim için değerli. Sizi böyle ara sıra değil de hep yanımıza, devlet hizmetine alsak da her an yanımızda olup bize yol gösterseniz”. Bunun üzerine alim zat demiş ki; “Bu teklifinizden ziyadesiyle memnun oldum. Fakat kabul edemem. Şu önünüzdeki meyve tabağındakiler renk, koku, tat yönünden sizi cezp ediyor.  Fakat siz onu içinize aldığınızda uzun bir yol katedip def-i hacet ile çıkardığınızda bir daha onu görmek bile istemiyorsunuz değil mi? Dilerseniz, biz yine böyle kalalım, olmaz mı?” demiş.”

            “Eski Sadrazam, yeni Sadrazama görev devrederken kapalı üç zarf bırakmış. “Başın sıkışırsa birinci zarfı… Biraz daha sıkışırsan ikinci zarfı… Çok sıkışırsan da üçüncü zarfı açarsın” demiş. Yeni Sadrazam bir süre uğraşmış, didinmiş, işleri düzene koyamamış! Her şey daha kötüye gidince aklına eski Sadrazamın kendisine bıraktığı zarflar gelmiş. Birincisini açmış. Mektupta; “Senden öncekileri kötüle” diye yazılı. Başlamış kötülemeye… Gidene demediğini bırakmamış, ama faydası da olmamış. Bu kez ikinci zarfı açmış; “Etrafını kötüle” O da bunu yapmış, çevresi için demediğini bırakmamış, ama işler yine berbat. Bu sefer son çare olarak üçüncü zarfı açmış. Zarftan çıkan pusulada şunlar yazılı imiş: “Sen de üç zarf hazırla”
  
“Yaz sıcağında baba ve oğul karınca çalışıyor, ağustos böceği de karşılarında yatıyormuş. Oğul karınca ‘-Baba biz çalışıyoruz, o niye yatıyor’ demiş. Baba karınca da ‘-Oğlum kış gelince o kapımıza gelip bizden yiyecek dilenecek’ demiş. Kış gelmiş, kapı çalınmış bir gün. Baba karınca kapıyı açmış, bir de ne görsün! Ağustos böceği altında son model lüks bir kırmızı araba, içinde kızlarla gelmiş. Ve demiş ki, ‘-Ben tatile İsviçre Alpleri’ne gidiyorum, bir isteğiniz var mı?’ demiş. Baba karınca, ‘-Yok’ demiş ve sinirlenip kapıyı kapatmış. Yine yaz gelmiş. Yine baba ve oğul karınca yaz sıcağında kan ter içinde çalışırken, ağustos böceği karşılarında yatıp saz çalıp türkü söylüyormuş. Oğul karınca yine demiş ki, ‘-Niye biz çalışıyoruz da o yatıyor’. Baba karınca ise yine ‘-Oğlum kış gelince o kapımıza gelip bizden yiyecek dilenecek’ demiş. Yine kış gelmiş, yine günlerden bir gün kapı çalınmış. Baba karınca kapıyı açmış. Ağustos böceği yine başka bir son model siyah bir araba içinde, bir sürü kız dolu olduğu halde durmuyor mu imiş. ‘-Ben tatil için Fransa’nın güney sahillerine gidiyorum. Bir isteğiniz, bir söyleyeceğiniz var mı’ diye sormuş. Baba karınca ‘-Var’ demiş. “-O La Fonten’in anasına benden selam söyle!”.

“Genç adam, göz alabildiğine uzanan sahillere vurmuş deniz yıldızlarını tekrar okyanusa atmak için kan ter içinde uğraşıp duruyordu. Onun bu telaşını gören yaşlı bir adam, bir süre onu izledikten sonra yanına yaklaşarak, ne yaptığını sormuş. Genç adam: ‘-Dün gece fırtına vardı. Dalgalar deniz yıldızlarını karaya savurmuş. Onları ölmeden tekrar okyanusa atıyorum.’ Yaşlı adam gülümseyerek: ‘-Ama evlat. Sahil kilometrelerce uzun, deniz yıldızları ise sayısız denecek kadar fazla. Sonunda ne farkedecek ki?’ Genç adam, ayaklarının dibinden alıp okyanusun serin sularına fırlattığı bir deniz yıldızını işaret ederek demiş ki: ‘-Bunun için çok şey farkedecek”.

Yine de son bir söz;

         Kaybedeceğini bile bile neden mücadele ediyorsun” dedi, öleceğini bile bile yaşadığını unutmuştu o an... Bozmadım.”  


Özdemir Asaf

25 Mayıs 2013 Cumartesi

BİR RÜYA, İKİ YORUM VE GERÇEK

[ Bir gün kralın biri müneccimini çağırıp rüyasını anlatıp yorumlamasını ister. Müneccim şöyle yorumlar. ‘Kralım üzülerek söylemeliyim ki, tüm sevdiklerinizin öldüğünü göreceksiniz’. Kral, ‘hemen vazifesine son verilsin’ diyerek müneccimi azleder. Daha sonra saraya yeni müneccim bulunur ve aynı rüya ona da yorumlaması için anlatılır. Müneccim, ‘kralım ne kutlu bir rüya bu’ der ve devam eder. ‘Kralım siz herkesten çok yaşayacaksınız, ömrünüz uzun olacak’ der ve büyük mükafatları alır. ]

Birinci Müneccimin Yorumu (Eski, Dayatmacı, Hard, Kötü! Yorum)

 “Malatya’da ‘İnönü Aile Mezarlığı’nı ziyaret ettikten sonra CHP Malatya İl Başkanlığı’nca gerçekleştirilen İsmet İnönü’yü anma programına katılan CHP Grup Başkan Vekili Muharrem İnce, askerin artık darbe yapıp ülkeyi kurtaramayacağını, çünkü kendisini bile kurtaracak durumda olmadığını söyledi… Bazı yurttaşların içinde bir korku olduğunu ileri süren İnce, şöyle devam etti: ‘’Cumhuriyet bitti, Cumhuriyet’in benzini bitti, arıza yaptı, bu iş bitti. Sakın ha, böyle bir şey yok. Bu ülkenin adliyesi, zaptiyesi, tıbbiyesi zapt edilmiştir. Ama merak etmeyin, 1919 şartlarından nasıl çıktıysak bundan da öyle çıkacağız. Başka kurtarıcı falan aramayın. ‘Askerler gelsin darbe yapsın, bizi de düzlüğe çıkarsın’ yok öyle bir şey. Askerler kendini kurtaramıyor, seni nereden kurtarsın. Sen kurtaracaksın, sen.” (CHP’li İnce’den askere ağır darbe tahriki, Star, 23.12.2012)

“Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına tüm Türkiye’de ‘alternatif’ kutlamalarla gölge düşürmeye çalışan CHP, İstanbul’da askerleri hükümete müdahale etmeye tahrik etti. CHP İstanbul İl Başkanı Oğuz Kaan Salıcı’nın, Taksim’deki 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı kutlamaları sırasında Atatürk anıtına çelenk koyma törenine katılan askerlere darbeyi çağrıştıran sözler sarfetmesi büyük tepki topladı. Salıcı’nın askerlere elini kolunu sallayarak “Sizin korumanız gereken Cumhuriyet’e biz sahip çıkıyoruz” diye bağırması akıllara 2003’teki Cumhuriyet mitinglerinde açılan ‘Ordu göreve’ pankartını getirdi. Salıcı’nın sözlerine tepki yağdı.” (CHP’den askere ağır tahrik, Star, 29.10.2012)

“Eskişehir Tepebaşı Belediyesi Zübeyde Hanım Kültür Merkezi'nde, Anadolu Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kulübü tarafından 'yargı bağımsızlığı ve yeni anayasa' konulu konferans düzenlendi. Eskişehir Baro Başkanı Avukat Rıza Öztekin'in başkanlığını yaptığı konferansa, Yargıtay eski Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu ve İstanbul Baro Başkanı Ümit Kocasakal konuşmacı olarak katıldı… Ana muhalefet partisi CHP'nin halkçılık okunu yitirdiği için bugünlere geldiğini ileri süren Kocasakal, kendileri hakkında da özeleştiride bulundu. Kocasakal, "Biz 90 senedir yattık. Adamlar 30 Ekim 1923'ten beri çalışıyorlar. Biz zannettik ki Cumhuriyet barolarda korunur. Biz zannettik ki günde 5 vakit laiklikten söz ederek laiklik korunur" şeklinde konuştu… Türk Silahlı Kuvvetleri'ni eleştiren Kocasakal, şöyle devam etti: "Biz zannettik ki ordumuz var. O güçlü ordu bizi korur. Ben TSK'nın kurumsal kimliğini hep savundum. Biz NATO'ya girdiğimizden beri 'ne kadar milli ordumuz kaldı', bunu hiç düşünmek istemedik. Geldiğimiz bu noktanın hayırlı bir yönü oldu. Artık TSK vesaire yerine Türk Silahsız Kuvvetleri var. Siz Türk Silahsız Kuvvetlerisiniz. Bu yüzden durmadan çalışacağız…” (Radikal, 03.05.2012)

“Atatürkçü Düşünce Derneği Zonguldak Şubesini ziyaret eden CHP Genel Başkan Yardımcısı Süheyl Batum, ciddi bir mücadelenin içerisinde olduklarını, herkesin birbirine destek vermesi gerektiğini belirterek, ''Koca bir askeri yıktılar, meğer kağıttan kaplanmış, biz bunu asker zannedermişiz, meğer ABD içini oymuş. O koca ağacı hop diye yıktılar. Ancak CHP'yi yıkamadılar'' diye konuştu.” (Batum: Asker meğer kağıttan kaplanmış, www.ntvmsnbc.com, 06.02.2011)

 “…İktidarın medyayı susturmak maksadıyla kurmayı tasarladığı Tahkikat Komisyonu’nun görüldüğü celsede ben de oradaydım... Ve itiraf edeyim bu sözlere kızmıştım... Gerçi Tahkikat Komisyonu’nun kurulmasına karşıydım, ama Paşa’nın bu sözlerini aşırı bulmuştum. Başbakan Adnan Menderes toplantıda İsmet Paşa’nın eleştirilerine karşı “İstiklal Mahkemeleri’ni siz kurmadınız mı? Basını susturmak için Takrir-i Sükun Kanunu’nu siz çıkarmadınız mı?” deyince Paşa cevap vermişti: “Evet doğru, ama oradan buraya geldik, siz o eski şartlara dönmek istiyorsunuz.” Ve sonra da eklemişti: “Şartlar tamamlandığında halklar için ihtilal meşru bir haktır. O zaman sizi ben bile kurtaramam...” (Sizi ben bile kurtaramam, http://www.yg.yenicaggazetesi.com.tr, 13.12.2009) “Darbe olduğu zaman bütün kesimler ilk başta bir şok yaşamışlar haliyle. Darbe yapıldığı gün İsmet Paşa’ya haber verirler. İsmet Paşa’nın darbe haberini alır almaz verdiği tepki çok enteresandır. “Aaa, demek oldu ha.” (www.sosyalmedyahaber.com, 30.05.2011)

Adnan Menderes döneminde Türkiye’nin NATO’ya üye olması, bugün özellikle Kemalist çevreler tarafından eleştiri konusu olur.  Ancak bu çevreler nedense İsmet İnönü’nün Celal Bayar’a cumhurbaşkanlığını devrederken söylediği bir lafı hiç anımsamazlar. Celal Bayar cumhurbaşkanlığını İsmet İnönü’den devralırken sorar; “Nato’ya niye girmediniz paşam?” İsmet İnönü’nün cevabı Adnan Menderes’i Nato’ya üye olmakla eleştiren kesimleri üzecek cinsten: “Aldılar da biz mi girmedik, iki gözüm” (www.sosyalmedyahaber.com, 30.05.2011)

İkinci Müneccimin Yorumu (Yeni, Ilımlı, Soft, İyi! Yorum)

 “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Harp Akademileri Komutanlığı'ndaki konuşmasında demokrasi vurgusu yaptı. Kurmay subaylara Mustafa Kemal Atatürk'ün "Yurtta sulh, cihanda sulh" sözünü hatırlatan Gül, "Yurtta sulhu sağlamanın en etkili yolu, ülkemizi her açıdan birinci sınıf bir demokrasi haline dönüştürmekten geçer. Demokrasiyi tüm kurum, teamül ve evrensel kriterleriyle benimsediğimiz vakit, ülkemizde gerçek barış ve huzuru yakalayabiliriz." dedi. Harp Akademileri Komutanlığı, üç hafta arayla devletin zirvesini ağırladı. Başbakan Tayyip Erdoğan'ın ardından Cumhurbaşkanı Gül, geleceğin komutanlarına seslendi. Gelişmiş bir demokrasinin sadece seçimler sonrasında çoğunluğun iradesinin icraata yansıması olmadığını söyleyen Gül, şu tanımı yaptı: "Gelişmiş bir demokrasi, anayasal düzen içinde tüm kurum ve kuruluşlar bakımından fren ve denge sistemlerinin hakim olduğu, hukukun üstünlüğü ilkesi zemininde temel hak ve özgürlüklerin herkes için kıskançlıkla korunduğu, adaletin gecikmeden tecelli ettiği bir düzendir." Cumhurbaşkanı, Türkiye'nin 200 yılı aşan bir anayasa ve demokratikleşme tecrübesi olduğunu da vurguladı. Bu kültürün, devrimci bir anlayıştan çok evrimci bir anlayışla geliştiğini anlattı. "Millet olarak, milli birlik ve bütünlüğümüz ile demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Cumhuriyet'imizin temel nitelikleri konusunda tam bir mutabakat içinde olduğumuzdan hiç şüphem yoktur." diyen Gül, 'suni ve abartılı korkulara kapılmadan, sorunların üzerine cesaretle gidilmesi ve çözümlerin ertelenmemesi' çağrısında bulundu. "Milletimizin bekâsını ilgilendiren her sorunu, çağdaş dünyanın gerçeklerine uygun olarak, demokrasi ve ortak değerlerimiz temelinde çözmek basiretini göstermeliyiz." diye konuştu. (Zaman, 06.04.2012)

“Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, laiklik ilkesinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na girişinin 75. yıl dönümü dolayısıyla bir mesaj yayımladı… Laiklik ilkesi gereğince devletin bütün dinler karşısında tarafsız olması, bütün din mensuplarına ve dini inancı olmayanlara eşit davranması zorunludur. Bu zorunluluk Anayasa'nın 10. maddesinde düzenlenen herkesin din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğunu hükme bağlayan eşitlik ilkesinin de gereğidir. Kanun önünde eşitlik, bireyin bütün değerlerinin ve her türlü kimlik tercihinin de saygı görmesi ve korunması demektir. Aslolan, herkesin ve toplumun her kesiminin haklarını korumak olduğundan, laiklik toplumsal barış açısından önemli bir işlev görmekte ve herkesin eşit bireyler olarak toplumsal hayata katılmalarına imkan sağlamaktadır. Bu sebeple, laiklik bir özgürlük ilkesi olduğu gibi toplumsal uzlaşma ve barış ilkesi olarak da görülmelidir. Laiklik ilkesinin kabul edilmesinin 75. yıl dönümünde, Cumhuriyetimizin niteliklerinin milletimizin birlikte yaşama iradesini güçlendirmeye devam ettiğinden hiç kimsenin şüphesi bulunmamaktadır.” (Habertürk, 05.02.2012)
“Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, 23 Mart'ta İstanbul'da Harp Akademileri Komutanlığı’nda verdiği konferansta, '' Türkiye Cumhuriyeti'nin Anayasa'da 'Demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti' olarak tanımlandığına işaret ederek, ''Demokrasiden, hukuktan, laiklikten ve sosyal devlet ilkesinden sapmış bir Türkiye'nin çıkışı olamaz'' sözlerine yer verdiği kaydedildi.” (Zaman, 01.04.2012)

“… Başbakan Erdoğan, laiklik ilkesinin Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na girişinin 75. yıl dönümü dolayısıyla mesaj yayımladı. Laiklik ilkesinin, tıpkı demokrasi ve sosyal hukuk devleti kavramları gibi cumhuriyetin temel nitelikleri arasında yer aldığını ve 75 yıl boyunca cumhuriyetin bütün değerleri, demokrasinin bütün kazanımları gibi Türk milletinin ortak paydası olduğunu ifade eden Erdoğan, şunları kaydetti: ''75 yıllık tecrübe göstermiştir ki laiklik ilkesi, cumhuriyetimizin demokratikleşme çabalarıyla en ideal ve modern anlamda sosyal bir hukuk devleti olma gayretleriyle bir arada ele alındığında ülkemizin ilerlemesi, kalkınması, barış, huzur ve istikrar içinde geleceği şekillendirmesi noktasında hayati bir önemi haizdir. Laiklik, ayrıştırıcı değil birleştirici, baskıcı değil özgürleştirici, tek tipleştirici değil hoşgörülü bir yorumla uygulandığında demokrasiye güç katmış, ekonomiye, dış politikaya, sosyal hayata ivme kazandırmıştır. Türkiye, geçmişten gelen büyük medeniyet birikimiyle farklı kültürlerin, farklı dinlerin, farklı mezhep ve anlayışların barış içinde bir arada yaşadığı bir coğrafya olmuştur. Bu bakımdan, medeniyetimizle ve medeniyet birikimimizle uyum arz eden bir laiklik yorumu, birlik ve beraberlik içinde geleceğe yürüyüşümüzün de teminatı olmaya devam edecektir. Bu düşüncelerle laikliğin anayasal ilke olarak kabul edilişinin 75. yıl dönümünü kutluyor, tüm vatandaşlarımı sevgiyle selamlıyorum.'' (Habertürk, 05.02.2012)

“Erdoğan, Libya ziyaretinde başkent Trablus'ta Ulusal Geçiş Konseyi Başkanı Mustafa Abdülcelil ile birlikte bir basın toplantısı düzenledi. Erdoğan'a burada kendisine yaptığı laiklik tavsiyesine ilişkin bir soru yöneltildi. Erdoğan da bu soruya cevaben "Gerek Mısır gerek Tunus'ta laiklik konusunda yaptığım açıklamayı, hatta Mısır seyahati öncesi DreamTV'ye Türkiye'de yaptığım röportajda bu soru üzerine verdiğim bir cevap var. Öyle zannediyorum ki tercümeleri bozanlar var. Benim Türkiye'ye verdiğim mesajı dışarıdan vermeme gerek yok. Türkiye'de halkım benim bu konuda ne düşündüğü çok iyi biliyor, çok iyi bildiği için yüzde 50 oy veriyor. Bir sıkıntımız yok." Fakat bu bölgelerin laikliği anlamada, tanımada şu anda bir müzakerenin veya bir tartışmanın içinde olacağına inandığını belirten Erdoğan, şöyle konuştu: "Ben laikliği dinsizlik olarak kabul etmiyorum, din karşıtlığı olarak kabul etmiyorum. Partimin programında laiklik tanımı şudur: Kişi laik olmaz, devlet laik olur. Bir Müslüman olarak laik bir devleti yönetirken bütün inanç gruplarına devlet eşit mesafede olur. Müslüman'a da Hristiyan'a da Musevi'ye de ateiste de. Ve bütün inanç gruplarının inancı o devletin güvencesi altındadır. Bizim anlayışımız bu. Eğer burada aykırı düştüğümüz bir nokta varsa bunu her fırsatta herkesle müzakere ederiz. Eğer bu söylediklerimizin de bizim değerlerimize, İslam'a ters bir yanı varsa lütfen siz de beni ikna edin." (Zaman, 16.09.2011)
“Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Mısır televizyonunda yayınlanan röportajında "Matematikte iki kere iki dörttür. Ama sosyal kavramlara geldiğimiz zaman, tanımlara geldiğimiz zaman bunun değişik olduğunu görürüz. Şimdi laikliğin Anglosakson toplumlarda farklı tanımlandığını görürüz. Avrupa'ya geldiğimizde farklı tanımlandığını görürüz. Hatta hatta Türkiye'de de bunu farklı tanımlama gayreti içinde olanlar da vardır. Bunun da bedeli bu ülkede çok ağır ödenmiştir aslında" dedi… Başbakan Erdoğan sözlerine şöyle devam etti: "Mısır bu geçiş döneminde ve sonrasında inanıyorum ki bu değerlendirmesini en güzel şekilde yapmak suretiyle özellikle demokrasi noktasındaki bu geçişte şunu görecektir. Yani laik bir devlet yapısı dinsizliği değil, herkesin dinini inandığı gibi yaşamasının teminatıdır. Böyle görecek, böyle görmesi lazım. Bundan hiç endişe etmesin ve anayasayı hazırlayacak olanlar da bunu orada teminat altına alması lazım. Demesi lazım ki; 'Devlet tüm inanç gruplarının inancını teminat altına alır. Hepsine eşit mesafededir. Asla sizi dininizi yaşamaktan alıkoymayacaktır'. Bunu böyle söylemesi lazım. Bu şekilde başlar ve bu şekilde devam ederse o toplum huzur bulacaktır. Müslüman'ıyla, Kıpti'siyle hepsi, hatta hatta daha ileri gidiyorum dinsizin bile, ateistin bile inancına devlet saygı duyacaktır. Onu da güvence altına alacaktır. Laik devlet budur. Ama kişi laik olmaz. Tayyip Erdoğan laik değildir, Tayyip Erdoğan bir Müslüman'dır. Ama Tayyip Erdoğan laik bir devletin başbakanıdır ve bunun gereğini de dört dörtlük yapmanın gayreti içindedir." (Sabah, 15.09.2011)

“Başbakan Erdoğan, film skandalına Türkiye'den gösterilen soğukkanlı tepkiyi değerlendirirken "Son 10 yılda aşırılıklar törpülendi. Bir anlamda paratoner gibi olduk, gaz aldık" dedi.” (Sabah, 17.09.2012)

“…Türkiye’nin çıkışı evet, demokratikleşmededir. Demokratikleşme kelimesine bazılarının alerjisi olabilir. Ancak demokratikleşmeyi, Batı’nın dayattığı, içine sömürgeleşme rampalarının inşa edildiği gayri insanî bir sistem olarak algılamak doğru değil. İnsana ve tabiata, tamamen materyalist açıdan bakan, demokratik laiklik yerine laikliği dinsizlik olarak dayatan, din ve vicdan özgürlüğünü Müslümanlar için ıskalayan, dinin sonunun geldiğini, yerini artık akıl ve bilimin aldığını savunan yaklaşımlar, demokratlığın özü ile bağdaşamaz. Demokratikleşmeden kasıt, inanan, inanmayan, farklı inanç, düşünce ve fikir sahibi herkesin bir arada ve insanca yaşayabileceği ve evrensel insanî değerlerin esas alındığı bir sistemdir. Bu sistem; birilerinin buyurganlığı, tepeden bakışı ile değil, hep birlikte, herkesin birbirinin konumuna saygılı kalarak, uzlaşarak kurulabilir…” (Mütedeyyin kitlenin demokratikleşme sınavı, Hüseyin Gülerce, Zaman, 12.12.2012)
“…Bu sorunun çağrıştırdığı ikinci soru, “İslam ve demokrasi bir arada olabilir mi?” sorusudur… İkinci sorunun cevabı da evettir. Evet, İslam ve temellerinin ne olduğunu yukarıda hatırlattığımız demokrasi bir arada olabilir. (Demokrasinin bir yönetim biçimi, İslam’ın ise bir din olduğu hakikatini unutmamalıyız.) Birincisi, demokrasi insan temellidir. Demokrasi, “önemli olan insandır” diyor. Dinimiz de insanı, eşref-i mahlukat, yaratılmışların en şereflisi ilan ediyor. Biz önce insanız, sonra Müslüman’ız.  Belli bir yaşa kadar çocuklar dinen mesul tutulmuyor. Allah (cc), Kur’an-ı Kerim’de insan üzerine yemin ediyor. Demokrasi, insanın huzurunu, refahını, barışı sağlamayı esas alıyor, İslam da bunu istiyor. Demokrasinin temelini teşkil eden prensipler, İslam’ın reddettiği değil, tavsiye ettiği prensiplerdir. İslam’ın, yönetime getirdiği ve Kur’an’da ifadesini bulan üç esas var: Adalet, yöneticilerin kararlarını istişare ile (danışarak, hür bir ortamda tartışarak) alması ve emanetin (makamların) ehline (layık olanlara) verilmesi. Ayrıca yöneticilerin dürüst, ahlaklı, merhametli, şefkatli, affedici ve sevgi insanı olması yönetimi taçlandırıcı bir erdemdir. Demokrasilerde de en başta adalet, adam kayırmama, kararların halkın her kademede katılımı ile alınması istenmiyor mu? Ayrıca, fikir ve ifade hürriyeti, din ve ibadet özgürlüğü, azınlıkların haklarının korunması, bireyin önemi (bir kişiyi haksız yere öldürenin, bütün insanlığı öldürmüş sayılacağı), şiddet ve baskının, tahakkümün asla kabul edilmemesi (dinde zorlama yoktur), yöneticilerin seçilmesinde halkın söz sahibi olması (sultanlık, padişahlık asr-ı saadetten sonra görüldü ve bütün dünyada o devirlerde krallıklar, imparatorluklar vardı); bunların hepsi demokrasi ve İslam’ın talep ettiği değer ve prensiplerdir…” (Müslüman toplum, demokrasiye mani değildir, Hüseyin Gülerce, Zaman, 14.12.2012)

Gerçek
“…Orhan Erkanlı, ‘Anılar, Sorunlar ve Sorumlular’ isimli kitabında, hatıratında diyor ki, “Ben 1954’de Amerika’da kurstayken Amerikalılar bizzat bizi Demokrat Parti iktidarına karşı örgütlemişlerdi” diyor. Komiteler oluşturmamızı istemişlerdi, diyor. İhtilal Amerika adına yapıldı, fakat Amerika adına yapılan ihtilalin ardından İngiliz yanlısı, çünkü İngiliz yanlısı Başbakana karşı yapılan ihtilale bu sefer İngiliz yanlısı bir başka politikacı sahip çıktı, İnönü sahip çıktı… Ama burada altını çizmem gereken çok önemli bir şey var, o da şu: 27 Mayıs’ı yaptıran irade ki, bu Amerika’dır, bu irade 27 Mayıs sonrası isteklerinin hemen hemen hiçbirisine kavuşamadı. Nedenine gelince; genç subaylara ihtilali yaptırmakla beraber, yaşlı subaylar İngiliz politikalarını devam ettirdiler. Bu da emir komuta zinciri içerisinde faaliyet gösteren, icraat ortaya koyan Silahlı Kuvvetler bünyesi dikkate alındığı zaman elbette ki genç subayların dediği değil yaşlı subayların dedikleri geçerli olacak… İnönü’nün geçmişine baktığımız zaman mesela İnönü 1965’te Ulus Gazetesi’nde yayınlanan hatıratlarında şöyle söylüyor. ‘Biz o kadar İngiliz yanlısı, İngiliz hayranıydık ki, bir gün Dolmabahçe rıhtımına gelen İngiliz sefirini taşıyan vapurdan İngiliz sefiri indi ve İngiliz sefirini saraya götürecek olan at arabalarının atlarını koyuverdik, biz onu saraya kadar taşıdık’ diyordu. 1965’de yayınlanan Ulus Gazetesinde hatıraları yayınladı. Yine işte ‘asılırsan da İngiliz ipiyle asıl’, hadisesi odur. Vaka 1972; İnönü, CHP Genel Başkanlığından düşürüldükten sonra bugünkü İngiliz Kraliçesi, Kraliçe 2. Elizabeth Türkiye’ye geldi, Türkiye’ye geliş gayesi resmi bir ziyaret değil, İnönü’yü ziyaret için geldiğini söylemişti. Ve gazeteciler o zamanlar geliş gayesini sordukları zaman ‘Sayın İnönü katarakt ameliyatı oldu, ona geçmiş olsun dileklerimi sunmak üzere geldim’ dedi. Ne kadar inandırıcı, hiçbir inandırıcılığı yok. Ama İngilizlerin sembolik olarak kendi adamlarına vermiş oldukları önemin bir ifadesi olarak bunu ortaya koyuyordu. “ (Ankara’da Kırk Beş Yıl, Süleyman Arslantaş, Beyan Yayınları, 2012, sh. 45-46; 69; 47-48)

“…Demokrasi nedir, bir Müslüman ne kadar bütün demokrat olabilir? Orada verdiğim net cevap kayıtlara geçmiştir… Hem de o ilin bürokratlarının bulunduğu, Garnizon Komutanı, Generalinden Valisine, Valisinden Müftüsüne, Müftüsünden Milli Eğitim Müdürüne varıncaya kadar. Bir Müslüman, Allahu Teâlâ’nın egemenlik vasfını ne kadar gasp etme hakkına haizse o kadar demokrat olabilir. Bunu illa özelleştirmenin bana hiçbir faydası yok ki. İnsanlar buradan paylarına düşeni alsınlar. Mesela Nur Vergin Hoca, Trabzon’daki İslami Düşünce Sempozyumunda ‘demokrasi ve İslam’ konulu bir sunumda bulundu. Ve adeta şunu söyledi: Demokrasi ve İslam, birbiriyle iç içe geçmiş, birbirini takviye eden, birbiriyle anlaşan, uzlaşan, örtüşen iki kavram olarak nitelendirildi. Ben de tartışmacı konumundaydım. İşte söz sırası bana geldiği zaman döndüm Nur Vergin Hoca’ya, en azından 200 tane akademisyen var o salonda dinleyen. Dedim Hocam, demokrasi de İslam gibi bir dindir. Her iki dinin de kendilerine has akideleri vardır, bu akideye dayalı bir de dünya görüşleri, nizamları vardır. Demokrasideki temel akide insan egemenliğini esas alır. İslam’daki, İslam dinindeki temel akide Allah’ın egemenliğini esas alır. Egemenlik noktasına taban tabana zıt olan bu iki din birbirlerine örtüşmezler. Ne kendileri örtüşür, ne nizamları örtüşür. Bu yüzden size tavsiyem, Müslümanlar demokratların akidesini bozmasın, demokratlar da Müslümanların akidesini bozmasın… Ben hiçbir zaman için, hayatımın hiçbir yerinde, hiçbir safhasında demokratım demedim, demem. Bunu kendi düşüncelerim, kendi edindiğim fikir ve İslamiyet’in bana öğrettikleri doğrultusunda yaklaştığım zaman ben şunu demiş olurum demokratım dediğim zaman: Malumunuz demokrasi iki şekilde ele alınır. Abdulkerim Suruş ve benzerleri demokrasiyi bir yönetim biçimi olarak kabul ediyorlar. Ama bazıları demokrasiyi bir dünya görüşü olarak kabul ediyorlar. Ben demokrasinin bir yönetim biçimi olduğuna inanmıyorum. Neden inanmıyorum? Cumhuriyet, bir toplumun kabullenmiş olduğu bir dünya görüşünün, toplumun katılımı ile tatbik edilmesinin adıdır. Bu anlamda Cumhuriyet, yönetimlerde ortak bir payda olabilir. İslam Cumhuriyeti, Demokratik Cumhuriyet, Sosyalist Cumhuriyet gibi. Ama demokrasi, İslam demokrasisi olmaz, böyle bir şey olmaz. Çünkü ikisi de ayrı dünya görüşü olma iddiasındadır. Cumhuriyet bir yönetim biçimidir, demokrasi bir dünya görüşüdür. Benim dünya görüşüm, Allah’ın göndermiş olduğu Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an-ı Kerim gibi bir dünya görüşü ortadayken, insanlığın egemenliğini esas alan, değişebilirler ve değişmezler konusunda dahi esas alan bir dünya görüşüne intisap etmem, bu dünya görüşünü benimsemem beni akidevi anlamda çok çok ciddi anlamda müşkül durumda bırakır. Bilinçli bir şekilde böyle bir tercihte bulunursam, Allah’ın önünde yakamı kurtarmam mümkün değildir. (Ankara’da Kırk Beş Yıl, Süleyman Arslantaş, Beyan Yayınları, 2012, sh. 138-139, 140-141)
23.12.2012

Arif Kaya