28 Şubat 2019 Perşembe

DEVRİMİN 40. YILINDA İRAN’I KONUŞMAK


10 Şubat 2019 Pazar günü, Özgür Yazarlar Birliği tarafından düzenlenen, iki oturum halinde yapılan ve konuşmacı olarak Ümit Aktaş, İslam Özkan, Doğan Özlük, Yıldız Ramazanoğlu ve Kadrican Mendi’nin katıldığı “İran İslam Devrimi: 40 Yılın Muhasebesi” paneline katıldım. Konu çeşitli yönlerden irdelendi ve benim açımdan oldukça faydalı oldu. Hazır yeri gelmişken bu konuda ben de fikirlerimi paylaşayım dedim. Bu yazı vesilesiyle sadece fikirlerimi değil, bu yazının sonunda kaynaklar kısmında belirttiğim, kütüphanemde bulunan ve bugüne kadar konu ile ilgili okuduğum kitapları da panele katılanlara hediye ederek paylaştım.
 Yazar Cihan Aktaş’ın, uzun yıllar yaşadığı, çeşitli yönlerini, özelliklerini önyargılardan, peşin hükümlerden uzak ve içtenlikle ele aldığı, doğuda sınır komşumuz İran ile ilgili kitabına seçtiği isim “Yakın Yabancı”. On yıl kadar önce okuduğum ve oldukça istifade ettiğim bu kitabında Aktaş, “kendi deneyim ve tanıklıklarının yanı sıra İran’ın başlıca yazar ve düşünürlerinin görüşlerine de yer vererek, ülkenin tarihsel ve kültürel kimliğini; bu farklılığın köklerini, gelişimini, etkileşimlerini, devrimin gerçekleştiği 1979’dan günümüze geçirdiği büyük serüveni” anlamaya ve anlatmaya çalışmış idi (1). Coğrafi olarak yakın olmasına rağmen, tarihi, siyasi, mezhebi ve kültürel nedenlerle bize bir o kadar da uzak olan İran, yüksek öğrenim yılları ile başlayan İslam’la ciddi anlamda tanışıklığımdan sonra bile benim için de ‘yakın yabancı’ idi. Uzun süre ilgimi çekmedi ve gündemime girmedi. Bu hâl, Ercümend Özkan’ın (r.a) yayınladığı İktibas ile karşılaşıp dergide İran’la ilgili yazı, yorum ve alıntıları okumaya başlayana dek sürdü ve sonrasında da konu ile ilgili muhtelif kitaplar alıp okumama vesile ve sebep teşkil etti (2-10).
2008 yılında da bir hafta süreyle İran’ın bir kısmını gezip görmek nasip kısmet oldu. Bu seyahat izlenimlerini kaleme de almıştım (11).
İran, Irak ile olan savaşın bitimi ve İmam Humeyni’nin vefatından bugüne kadar, dünyada olduğu gibi benim de, Batı ile özellikle ABD, onun bir eyaleti konumundaki İsrail ve bir diğer himayesi altındaki işbirlikçisi Suudi Arabistan başta olmak üzere Arap ülkeleri ile olan karşılıklı atışma ve tehditleri; uygulanan ekonomik ambargo, şii hilali oluşturma ve nükleer silah üretme iddiaları ile gündemde kaldı.
ABD ve işbirlikçilerinin, nükleer anlaşmadan tek taraflı çekilip devrimden bu yana sürdürdükleri ekonomik ambargoyu tekrar ama bu sefer en ağır biçimde tekrar yürürlüğe sokmak suretiyle İran’ı dize getirip teslim almaya çalıştıkları şu günlerde ve devrimin 40. yılına girdiği bu zamanda İran konusu üzerinde tekrar durmaya karar verdim. Şubat ayı içerisinde konu ile ilgili dört kitap daha okudum (12-15).
Bu kitaplardan gazeteci Taha Akyol’un “Osmanlı’da ve İran’da Mezhep ve Devlet” adlı araştırma mahsulü olan kitapta, mezhep ve devlet ilişkisi, her iki komşu ülkede tarihsel seyri içinde işlendiği gibi, günümüze kadar gelişen olaylar değişik yönleriyle karşılaştırmalı bir şekilde irdelenmiş, çok önemli tespitler ve sonuçlar ortaya konmuştur. 
Kitapta da değinildiği gibi, kanaatimce Osmanlı ve her ne kadar teoride maziye bir sünger çekilip yeni bir başlangıç yapıldığı iddia edilse de pratikte onun devamı olan Türkiye’de (Sünni anlayışın cari olduğu ülkelerin çoğunda da) din büyük ekseriyetle devlete tabidir, devletin yedeğinde ve kontrolündedir. Din adamı denilen fakat Batı’daki anlamıyla ruhban olmayan bu kesim geçimini din’den sağlar ve devletin bir memurudur. Akademisyen bile olsa devletten bağımsız bir ilmi hüviyeti yoktur. Şii anlayışın hakim olduğu İran’da ise (Şii anlayışın cari olduğu ülkelerin çoğunda da) din kurumlaşması, hiyerarşisi ve iktisadi açıdan devletten ayrı ve bağımsız olup Hz. Ali’den beri tarih boyunca süren bir muhalefet geleneği mevcuttur. İran’daki devrim, Şia anlayışından kesinlikle ayrı düşünülemez. Ulema fıkhi (hukuki) anlamda müçtehid oldukları gibi halkla ayrılmaz ve sıkı bağları vardır. Sünni dünyada böyle bir gelenek yoktur. İşte bu yüzdendir ki, Osmanlı’yı takiben ülkede kurulan yeni sistemde iktidarı, aynı zamanda modernizmin (batılılaşmanın) taşıyıcısı ve ülkenin en örgütlü ve etkili kurumu olan ordu devralmış, kendisi dışındaki kesimleri özerk / bağımsız, organize ve kurumsal olmadıkları için kolaylıkla tasfiye edebilmiştir. İran’da ise Osmanlı’dakinin tam tersi konumda olduğundan siyasi otoriteye karşı pozisyonunu ve tavrını muhafaza edebilmiştir. Fakat yine de bu noktada ülkedeki beş büyük Ayetullah’tan biri olan İmam Humeyni’nin mücadeleci, kararlı, tavizsiz ve nev’i şahsına münhasır özellikleri, onu devrimin gerçekleşmesinde ve sürdürülmesinde hayati derecede özel ve seçkin bir konuma sahip kılmıştır. Halkın içinden biri olarak sade yaşantısı, mütevazi tavrı, derin ilmi, yıllarca acılarla ve sürgünlerde geçen hayatı, feraset ve basireti kitlelerin desteğini almada etkili ve önemli olmuştur. Humeyni her ne kadar Şia düşüncesinden ayrı düşünülmese de O’nun Şia düşüncesine getirdiği yeni açılımlar, “siyaseti ibadet, ibadeti siyaset” telakki eden İslami anlayışı, ABD’yi “Büyük Şeytan” olarak nitelemesi ve “ne Doğu ne Batı yalnızca İslam Cumhuriyeti” şiarı gelecek zamanlara damga vuracak ve etkisini devam ettirecek niteliktedir.
İmam Humeyni’nin Siyasi-ilahi?! Vasiyyeti ve İran İslam Cumhuriyeti Anayasası okunup tetkik edildiğinde, Kur’an ve Rasulullah (a.s)’ın Sünneti’nden hareketle hazırlanmaya çalışıldığı, ikisine atıf ve vurgu yapıldığı, buna hassasiyet gösterildiği rahatlıkla görülmektedir (14, 15). Eleştiri konusu olan Şia mezhebinin etkisi ise vardır ve bir yere kadar da normal olarak karşılanabilir. Zira İran tarihi ve devrime giden süreç göz önüne alındığında, İmam’ın ve İran toplumunun ana özelliği Şia olduğuna, devrimi yapanın da onlar olduğuna göre bundan daha doğal bir şey olamaz. Fakat bu Şia düşüncesini tümüyle olumlamayı gerektirmez. Sadece İmam’ın ve İran halkının İslami yapısının, Şii oluşu gerçeğini göz ardı etmemek demektir. Şia mezhebine ait hususlar bir kenara bırakılırsa İran’da gerçekleşen inkılap İslamidir, olağanüstüdür, muhteşemdir, müslümanların tarihinde (Hz. Peygamber (a.s) dönemi hariç) bir ilktir, eşi ve benzeri yoktur. Ne kadar eleştirilirse eleştirilsin, ne kadar görmemezlikten gelinmeye çalışılırsa çalışılsın, ne kadar unutturulmaya ve yok edilmeye çalışılırsa çalışılsın bu gerçek dün değişmedi, bugün ve yarın da değişmeyecektir.
Bu bilgi ve tespitlerden sonra devrimden sonra 40 yılını geride bırakmış İran hakkındaki görüş, eleştiri ve kanaatlerimi maddeler halinde sıralamak istiyorum.
1.      İran’da 40 yıl önce gerçekleşen inkılap, Dünyanın ve İran’ın, İnsanlığın ve Müslümanların bilgi, tecrübe ve ufuklarını tazeleme ve genişletme anlamında faydalı olmuştur. Fransız ve Rus devrimlerinden sonra İran devrimi de her ikisinden de farklı ve yeni özellikleri ile tarihteki kendine ait yerini almıştır. İran’daki devrim, Müslümanların yaşadığı coğrafyadaki Türkiye, Mısır, Pakistan, Cezayir, Libya, Sudan ve diğer yerlerdeki değişimlerden oldukça farklı ve özgündür. İran örneği ve tecrübesi üzerine tez, makale ve çalışmalar devam etmeli, müspet veya menfi alınabilecek ve çıkarılabilecek dersler ilmi olarak her yönüyle ortaya konulmalıdır. İran, dünyanın ve İslam topluluğunun (ümmetin) önemli bir parçasıdır, üyesidir ve bu ilgi, araştırma ve incelemeyi fazlasıyla hak etmektedir.
2.      Uluslar arası sisteme karşı çıkmak, iki kutuplu bir dünyada “Ne Batı (ABD, AB / Kapitalizm) Ne Doğu (Sovyetler Birliği / Komünizm), Sadece İslam Cumhuriyeti (Devleti)” diyebilmek çok zordur ve büyük bedeller ödemeyi gerektirir. Nitekim getirdi de. İçerden devrimi çökertme ya da rayından çıkarma girişimleri, devrimin önemli isimlerine suikastler, bütün etnik, mezhebi ve diğer farklılıkları kullanarak kaos yaratma, ABD’nin Tabas çölü harekatı gibi askeri müdahaleler ve daha nice oyun ve tuzak sahneye koyulurken dışarıdan da başka bir ülkeyi (Irak) bir bahane ile işgale sevkederek devrim evinde boğulmaya ve yok edilmeye çalışıldı. Ağır bedeller ödenerek hepsi atlatıldı. O gün bugündür de siyasi ve ekonomik olarak baskı ve ambargo ile bu hedef gerçekleştirilmeye çalışılmaktadır. İran’a her türlü eleştiriyi getirirken, bu açık gerçek kesinlikle gözden ırak tutulmamalıdır. Zira Müslümanların yaşadığı coğrafyada net biçimde ve devlet bazında ABD ve işbirlikçilerine karşı başka bir çıkış, meydan okuma yoktur.
3.      İran, NATO üyesi bir ülke olmayıp, topraklarında bir başka yabancı ülkeye ait askeri üsler yoktur. Darbe ve diğer şeytani işlerin planlanıp yürütüldüğü bir ABD büyükelçiliği ve konsolosluğu da yoktur. Uluslar arası şirketlerin özelleştirme ve yatırım adı altında çöreklendiği ve yağmaladığı bir ülke de değildir. Kapitalizmin bütün araçları ile çekip çevirdiği, tüketime özendirip üretimi sekteye uğrattığı, reklam ve kültürü ile toplumu ifsad etmeye çalıştığı bir ülke de değildir. Emperyalistlerin yer altı ve yerüstü zenginliklerine el koyduğu, mali ve askeri yardımlarla teslim alıp kuşattığı, hakimiyetleri altına alıp her türlü kurallarını dikte ettiği bir ülke hiç değildir. Küresel kapitalizm (emperyalizm, sömürgecilik) için bu günahlardan daha büyük günah olur mu? Dünyanın başına Firavun kesilen ve rabb’lik, ilahlık; meliklik taslayan ABD ve tayfasına kafa tutan, itiraz eden, etmeye cesaret edebilen Müslümanların yaşadığı bir ikinci ülke var mıdır?
4.      Müslümanların yaşadığı ülkelerde yaşanmış ve hâlâ da yaşanmaya devam eden ciddi sorunlardan biri de ülkedeki sistemin tek bir isimle özdeşleşmesi, nerdeyse eşitlenmesidir. Bu kişi ister inkılap rehberi, ister devrim lideri, isterse kurucu bir isim olsun ve ne kadar olağanüstü özelliklere sahip olursa olsun fark etmez. Bu durum İran’da gerçekleşen inkılabın rehberi, kurucu lideri İmam Humeyni için de geçerlidir. Humeyni’nin hayatı ve düşünce (inanç) dünyasının hata, yanlış ve eksiklerden uzak olması aklen ve naklen mümkün değildir. Her ne kadar Şia itikadında Oniki İmam’ın “mâsum” yani “hatadan beri ve sorumsuz” olduğu inancı varsa da bu durum gerçeği değiştirmez. Bir insan ne kadar yetenekli, gayretli ve donanımlı olursa olsun “hatadan beri” değildir. Nefsani davranabilir, unutabilir ve yanılabilir, yaşadığı zaman ve mekan şartları sebebiyle yanlış kararlar alabilir. Tarih boyunca şu rahatlıkla görülmüştür ki “put kıranlar” da, kendilerinden sonra gelen izleyicileri tarafından “putlaştırılabilir”, yeni bir put haline gelebilir, getirilebilirler. Bu sefer o toplumda her şey o liderin (önderin, imamın) düşüncelerine göre ölçüp biçilir, doğru ve yanlış belirlenir, nerdeyse tek kriter haline getirilir. Onun da bir insan olduğu, yanılabileceği, yanıltılabileceği, döneminin şartlarıyla kuşatılmış olduğu, bilgi ve tecrübe artışının, gelişmelerin onun vefatı ile durmadığı, hayatın her açıdan olanca hızıyla aktığı unutulup gözden kaçırılır. Bu O’ndan sonra gelenlerce iyi niyetle yapılabileceği gibi, daha çok da statükonun muhafazası ve o sistemden memnun olup nemalananların işine gelen bir şeydir. Aslında bu durum her ne kadar sistemi koruma amacı gütse ve sisteme sahiplenenlerin işine de gelse, eşyanın tabiatına ve insan fıtratına aykırıdır. Öncelikle bütün toplumun aklını, bir tek kişinin aklına mahkum ve mecbur etmek akli, nakli, ahlaki, İslami, insani açıdan doğru ve tutarlı değildir. Bu aynı zamanda o toplumun akledenlerine zulüm olup onları tahkir ve tezyif etmek anlamına gelir. Olması gereken o kişiyi tarihte ait olduğu yere koyup, sevabı ve günahıyla değerlendirip yola devam etmektir. Bunun aksi anormaldir, patolojiktir, ölü seviciliktir, putlaştırmaktır, gericiliktir.
5.      Bir diğer iddia şudur, “devrimlerin ömrü, devrimci kuşakla sınırlıdır. Bugün İran’a gitsek, devrimin esamisi yoktur”. Her ne kadar “devrimin esamisi yoktur” iddiası abartılı olsa da, “devrimlerin ömrünün, devrimci kuşakla sınırlı” olduğu bir yerde doğrudur ve belki de kaçınılmazdır. Zira devrim olağanüstü, her şeyin alt üst olduğu bir kaos ve karmaşa halidir. Sürgit ve ilanihaye devam etmez, edemez. Bir yerde durulması ve oturması gerekir. Bir şeyi yapmak ve başarmak kadar, onu sağlıklı bir şekilde sürdürmek de bir o kadar önemlidir. Bunu bir yerde evliliğe benzetebiliriz. Kişinin o güne kadar tek başına yaşadığı hayatı, evlilikle beraber iki kişilik ve sonraları daha da kalabalık bir hale inkılap edecek yani değişecektir. Evlilik öncesi heyecan, duygu ve romantizmin yoğun olduğu bir dönemdir. Evlilik sürecindeki sorunlar bu halet-i ruhiye ile aşılır. Nasıl olsa evlilikte keramet vardır, iki gönül bir olunca samanlık seyran olur, aşk nelere kadir değildir filan diyerek bu iş tamamlanır, dünya evine girilir. Girilir girilmesine de aynı evde yaşamanın getirdiği problemler, geçim derdi, her iki tarafın aileleri, hayaller, yuvaya gelen minik misafirler filan evlilik sonrası karşılaşılabilecek muhtelif gelişmelerdendir. Evliliği kurmak kadar, onu sağlıklı bir şekilde yürütmek, rutin (gündelik, olağan) işleri çekip çevirmek emek, sevgi ve sabır ister. Aşk, heyecan yerini sükunete, huzura, tecrübeye, olgunluğa bırakmak durumundadır. Evlilik hayatında öncesinde olduğu gibi sürgit her dem aşık olmak, heyecan duymak bir yere kadar teorik olarak mümkünse de, pratikte pek de öyle değildir. Ama yine de her vesile ve bahane ile bu sıcaklığı, canlılığı, dinamizmi evlilik sınırları içerisinde sağlamaya çalışmak önemlidir. İran veya başka bir devrim gerçekleşmiş ülke, bütün bu gerçeklerden azade değildir. Bu nedenle devrim sürecini ve sonrasında kurulan devleti bir yerde ayrı ayrı da ele alabiliriz. Devrimi gerçekleştiren kuşağın önemli bir kısmı, gerek devrim öncesinde eski rejim tarafından şehit edildi, gerekse de devrim sonrası suikastler ve on yıl süren savaş nedeniyle cephede şehid düştü. Ama yine de bütün bunlara rağmen devrimci kuşak kadar olmasa da (ki bu mümkün de değil zaten), şu anki halkın ve yönetim kademesindekilerin bu ruhu, bu heyecanı yeni kuşaklara mümkün olan çeşitli yol ve yöntemlerle taşımaları, aktarmaları görevleridir, sorumluluklarıdır.
6.      Devrim sonrası İran’a özellikle menfi yaklaşımlardan birisi, belki de en önemlisi mezhep konusu idi. İran’da bir devrim olması ve üstelik bu devrimin İslami nitelikli olması, İran’da ve bölgede hakimiyet kurmuş, sömürgeci emelleri doğrultusunda hareket eden ABD, İsrail ve diğer Arap işbirlikçi rejimleri tarafından, devrimi ve İslami yönünü gizlemek, gözden düşürmek için mezhep konusu özellikle öne çıkarılıp aleyhte kullanıldı. Bu şekilde statüko korunmaya, bölgedeki devletlerin halklarının uyanmaması ve bu örnekten etkilenmemesi sağlanmaya çalışıldı.  Bu yeni gelişmenin aleyhlerine ve çıkarlarına aykırı düştüğünün farkında olanların, mezhep ayrılığını gündeme getirip devamlı bu hususa vurgu yapmaları, mezhep ayrılığını körüklemeleri bir yerde anlaşılır bu durumdur. Fakat asıl anlaşılmayan ve üzücü durum, müslümanım diyenlerin büyük kısmının bu oyuna gelip tuzağa düşmeleridir. İmam Humeyni vefat edinceye kadar gücü yettiğince bu konuda oldukça dikkatli ve hassas davrandı. Fakat onun da yapabileceği bir yere kadardı. Yüzyıllarca bir diğerinden farklı ve muhalif iki mezhebin birbiri hakkındaki önyargı ve kanaatlerini öyle bir çırpıda, kısa zamanda değiştirmek elbette kolay değildir. “İran’ın İslam olduğu için Şii değil, Şii olduğu için İslam olduğunu” düşünenler olduğu gibi, Şia’yı ‘dört hak mezhep”ten?! biri saymayıp küfr ile itham edenler bile vardı. Tarih içinde ve Devrim’den sonra da, gerek Sünni, gerekse de Şia, dönüp kendilerine bakacak ve düzeltecek yerde, birbirlerinin kusurunu ayıbını aramakla meşgul oldular. Devrimin İran’da gerçekleşmesinin mezhep açısından olumlu ve olumsuz sonuçları olduğunu düşünüyorum. İran’a ve İslam’a düşman, emperyalist güçler için kullanabilecekleri bir argüman olduğu kadar, Sünni dünyada Devrim’in hak ettiği kadar etki yapmasının da önünde bir handikap teşkil etmesi olumsuz sonuçlarından sayılabilir. Olumlu sonucu ise, Şia mezhebindeki muhalif ve mücadeleci, devletten özerk ve dinamik yapı Devrim’in oluşmasına imkan ve ihtimal verdi, yardımcı oldu. Ayrıca bu vesileyle Şia – Sünni mezheplerinin tekrar gündeme gelmesine, kendilerini gözden geçirmeye ve bir ölçüde yakınlaşmalarına da bir vesile oldu. İki mezhebin kendi yollarını, okullarını, yaklaşımlarını bırakmaları tarihi seyir ve günümüz dünyası dikkate alındığında teorik olarak hoş gözükse de pratik ve gerçekçi olmaktan uzaktır. Buradan hareketle, geçen zaman içerisinde yaşanan tecrübelerden sonra, gerek İran’daki devlet ve halkın, gerekse de Sünni anlayışın hakim olduğu devlet ve halklar mezhep vakıasına değil, İslam’a vurgu yapıp onu ön plana çıkarmak için dikkatli olmak ve incitici, yıkıcı, çatışmacı bir dil ve üslup kullanmaktan uzak durmalıdırlar. Hoşgörü ve diyaloğu terk etmeyip zalimlerin, sömürgecilerin, İslam düşmanlarının ekmeğine yağ sürmemelidirler. Belki sloganik ve duygusal olacak ama şunu bilmek durumundayız. “Şii ve Sünni Müslümanlar kardeştir; Onları düşman yapan ve çatıştıran kalleştir”.
7.      Müslümanların yaşadığı coğrafyadaki fay hatlarından biri de milliyetçilik ve ulusalcılıktır. Tarih boyunca Türk ve Kürt, Arap ve Acem (Fars) veya başka başka etnik farklılıklar İslam düşmanlarının, emperyalistlerin elinde bir koz olmaya devam etmiştir. Ve ne yazık ki bu fırsatı da çoğu zaman Müslümanım diyenler vermiştir. Allah’ın son elçisinin geldiği zaman ve mekanda, kabilecilik büyük bir sorun oluştururken, İslam’la bu büyük ölçüde halledilmiş ve İslam sancağı altında birlik sağlanmışken, o’nun vefatını takiben otuz yıl içinde tekrar soy sop, kabile asabiyeti dirilmiş ve bu birliği bozmuştur. Son birlik Türklerin ana unsur olduğu Osmanlı İmparatorluğu’nda öyle ya da böyle yüzyıllarca sağlandı. Moğol ve Haçlı saldırıları atlatıldı. Fakat Osmanlı dağılıp 20’yi aşkın devlet peydah olduktan sonra bir türlü bu coğrafyada kan, gözyaşı, darbe, sömürü ve yağma dinmedi. Hâlâ da bütün hızıyla sürüyor. Emperyalist blok ve işbirlikçileri tarafından bu bölünmüşlük ve parçalanmışlık daha da arttırılmaya çalışılıyor. Bu anlamda İran devrimi bir fırsat doğurmuş idi. Fakat Batı ve hempaları, devrimi içerde boğamayınca dışarıdan Irak’ı saldırtarak ve O’na her türlü para ve silah desteği vererek, kimyasal silah kullanmasına bile yeşil ışık yakarak ve hatta onun yanında bizzat savaşa girerek, İran yolcu uçağını bile ‘yanlışlıkla oldu’ diyerek düşürmeye varana dek her türlü insanlık dışı vahşi ve acımasız yöntemleri kullanarak dışarıdan yıkmaya çalıştılar. Bu da olmayınca siyasi ve ekonomik ambargo ile de nefes aldırmayarak İran’ı sınırlarına hapsetmeye çalıştılar. Komşu ülke Türkiye’de 12 Eylül NATO (ABD) askeri darbesi yapılıp Turgut Özal eliyle ılımlı İslam?!, Afganistan’a da Sovyetler Birliği’nin girmesine yeşil ışık yakılıp yeşil kuşak projesi uygulanmaya başlandı. Bunlar da yetmedi, ABD, Saddam’ın Kuveyt’i ilhakına yeşil ışık yakıp sonra da ortalığı ayağa kaldırıp bu bahaneyle Irak’ı bizzat işgal edip Körfez’e yerleşti. Afganistan, 11 Eylül bahanesiyle bu sefer de NATO (aslında ABD) işgaline maruz kaldı ve halen de devam ediyor. Libya’yı NATO marifetiyle işgal ettiler. Yemen’de ABD desteğinde Suudi Amerika ve Birleşik Amerika Emirlikleri ve diğer ufak tefek zavallı Arap devletçikleri marifetiyle saldırı, yıkım ve katliama giriştiler. Mısır’da kıdemli uşak Mübarek’i tasfiye edip yerine darbe ile yeni uşak Sisi’yi oturttular. En son Suriye’yi NATO ve işbirlikçi Arap Devletleri (özellikle Suudi Amerika ve Birleşik Amerika Emirlikleri) sponsorluğunda silahlandırdıkları terörist örgütler eliyle destabilize edip terörle mücadele bahanesiyle askeri üsler kurup Kürtlerin hamiliğine soyundular. Fakat İran, Hizbullah ve Rusya bu oyunu bozdu. Sonradan Türkiye de bu cepheye katıldı. İşte şimdi oyunun son perdesine geliyoruz. ABD tek taraflı olarak İran ile varılan nükleer anlaşmadan çekilip, BM ve Güvenlik Konseyi’nin 4+1 üyelerine ittir çekerek, tarihin en büyük ambargosunu İran’a karşı uygulamaya başladı. Bir yandan da kendi başkanlığında Arap NATO’sunu kurmaya çalışıyor. Polonya’da İran karşıtı Ortadoğu zirvesi düzenleyerek planlar kurarken, uşağı katil Suudi Amerika veliahtı Selman da İran’a karşı blokta yer almaları, İran’la ilişkilerini kesmeleri için Pakistan, Hindistan ve Çin’i ziyaret ederek yatırım vaadi yaptı (pardon rüşvet dağıttı). Son olarak Afganistan’da da Taliban’la masaya oturup anlaşarak İran karşıtı cephede yer almasına çalışılıyor. Tabir-i caizse ABD liderliğindeki emperyalist uluslararası blok, her yol ve yöntemle, herkesi ve her şeyi kullanarak İran’ı teslim almaya, diz çöktürmeye çalışıyor. Hesaplarına göre İran bir yıkılsa, İran’daki rejim Şah Rıza zamanındaki pozisyonuna dönse her şey tamam olacak. O zaman ABD, AB, İsrail, işbirlikçi Arap rejimleri rahat bir nefes alacak, zalimler ve sömürgeciler için Ortadoğu ve Dünya dikensiz bir gül bahçesi olacak, çöpsüz üzüm olacak, kesin zaferlerini ilan edecekler. Yemen bunun için yıkılıp yakılıyor, Lübnan Hizbullah’ı bunun için terör listesine alınıyor, Hamas ve Filistin bunun için ilgisizlik ve yokluğa mahkum ediliyor, Suriye bunun için harabeye çevrildi. İran önlerindeki son engel, ele geçirilmedik son kale olarak görüldüğü için dünya başına yıkılıyor. Yoksa ne İran’ın Şiiliği, ne Molla’ların yönetimde olması, ne Şeriat’ın uygulanması, ne Batı’nın savunduğunu ifade ettiği demokratik insan hakları ve özgürlükler, ne de başka bir şey umurlarında değil. İran bir teslim bayrağı çeksin, ABD’nin kucağına bir otursun, ABD ve Batı’ya istediklerini versin, uluslar arası şirketlere bütün ülkeyi peşkeş çeksin, petrolünü yağmalatmaya razı olsun, İsrail’i tanıyıp sırtını Filistin’e bir dönsün, dünyanın jandarması ve mafya babası ABD’nin elini bir öpsün, hiç ama hiçbir sorun kalmaz. Bütün bunları görmek ve bilmek için biraz feraset, biraz basiret yeter de artar bile. Velev ki İran bölündü, işgal edildi, teslim alındı. Onların hesapları, planları, tuzakları tuttu. Ama unuttukları bir şey var ki o da Allah’ın Hesabı. Bütün hesapları, planları, tuzakları bozar O’nun dilemesi ve yardımı. Dünya küfr ile ayakta durur da, zulüm ile asla durmaz. Bütün eksiklerine, hatalarına, yanlışlarına rağmen inancımız gereği, zalime karşı ve mazlumdan yana durma düsturumuz gereği, komşumuz ve ümmetin bir parçası olan İran’ın siyasi olarak yanında durmamız, onlar İslam’ın ve Müslümanların yanında durduğu sürece vaciptir.
8.      İran’da halkın katılımı açısından tarihin kaydettiği en yüksek katılımlı bir devrim yaşanmasına rağmen, halkın büyük bedeller ödemesine ve devrimden beri kırk yıl süren ve şimdilerde daha da ağırlaşan ambargo yüzünden türlü sıkıntılara  katlanmasına rağmen, velayet-i fakih kurumu ihdas edilerek kayd-ı hayat şartıyla (halihazırdaki rehber seyyid ali hameney, tam 30 yıldır ülkeyi yönetiyor) rehberiyet makamının olmasının bir tezat teşkil ettiği kanaatindeyim. Bütün önemli yetkiler sorumlu tutulamayan ve masum olduğu inancı olan rehber’in uhdesinde ama sorarsanız ülkeyi cumhurbaşkanı yönetiyor. Davul seçimle gelen ve halka hesap vermekle yükümlü cumhurbaşkanının boynunda ama tokmak rehberin elinde. Aslına bakılırsa bu hal, Türkiye’deki kurulduğundan beri haklı olarak şikayet konusu olan askeri vesayet yönetiminin bir başka versiyonu, İrancası. Rejimin sürgit iç ve dış tehlike altında olduğunu söyleyerek, beka sorunu var diyerek ne kadar gerçekçi ve inandırıcı olabilirsiniz ki? Nasıl bir insanın hayatını tehdit edecek boyutta solunum ve dolaşım problemi acil, geçici ve arızi bir durumsa, öncelik hastayı hayatta tutmak ve sonrasında da olayın nedenlerine eğilip sağlığına kavuşmasını sağlamak ve idame ettirmekse, bir rejim, bir sistem, bir devlet sürgit hayati tehdit altındaki bir hasta gibi davranamaz ve devam edemez. Devrim hayati tehlikeleri atlatıp düze çıkınca hızla sorunlarını, hastalık nedenlerini tespit ve çözmekle mükelleftir. İran’ın bu anlamda rejim olarak ayakta dursa da çok da başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim.
9.      Aslında İran’ın ekonomik (elbette ambargo görmemezlikten gelinemez), siyasi, hukuki ve sosyal açıdan karşılaştığı problemleri aşıp başarılı ve örnek bir model oluşturamaması bir vakıa ise de bu sadece onlara has bir durum olarak görülüp beceriksizliklerine bağlanamaz. Bu müslümanım diyenlerin, İslam aleminin, İslam anlayışının genel ve yaygın bir problemidir. İran’da Şia düşüncesinde bazı açılım ve içtihadlar olmuş, devrim geçekleşmişse de, “düşüncede devrim” maalesef tam anlamıyla gerçekleşmemiş, gerçekleştirilememiştir. Sosyolog Dr. Ali Şeriati, Ayetullah Mutahhari ve Ayetullah Talegani gibi birçok aydın ve müçtehidler, en verimli oldukları ve olabilecekleri çağda suikastlere uğrayarak şehid edilmişler, on yıl kadar süren savaş nedeniyle de devrimin evlatları cephede hayatını yitirmiş, bir kısım insan da devrim sonrası süreçteki iç çekişmelerde heba olup gitmiştir. Devrimden sonraki dönemde ve bugüne kadar birçok İranlı aydın, sanatçı, akademisyen ve nitelikli insanlar maalesef çeşitli sebeplerle ülke dışına çıkmış, iltica etmiş, başka ülkelerde iş ve aş bulmuştur. Bütün bu nitelikli, meslek sahibi ve yüksek tahsilli insanları rejim karşıtı (zıdd-ı inkilabi), hain, işbirlikçi ve kötü olarak görmek, göstermek doğru olmadığı gibi gerçekçi de değildir. Keşke İran bu insanlar için cazip ve bütün birikim, yetenek ve enerjilerini sergileyebilecekleri bir atmosfer oluşturabilse idi. Maalesef bu yeterli ve istenilen düzeyde gerçekleştirilemedi. Yine ikrar ve insaf etmek gerekir ki bu nahoş durum yalnız İran’ın değil, bütün İslam coğrafyasında ve halkıyla bütünleşmemiş, adaletli gelir dağılımını sağlayamamış, ülkenin kaynaklarını akıllı ve verimli kullanmayan, insanlarının memnuniyetlerini sağlayamayan ve istikrarlı olmayan bütün ülkelerde genel bir tablodur.
10.   İran’da devrim sonrası demokratik hak ve hürriyetlerin olmadığı eleştiri ve suçlamasının da çok haklı ve yerinde olmadığı kanaatindeyim. Bu soru ancak demokrasi iddiası ve vurgusu olan rejimlere yöneltilebilir. (İnsan) Hak ve özgürlüklerinin tanımının ve çerçevesinin demokrasi tarafından belirlendiği ve çizildiği bir sistem iddiasında olanlara niçin dini (İslami), sosyalist ve faşist olmadıkları sorulamaz ve ancak anti-demokratik uygulamaları nedeniyle eleştiri yöneltilebilirse, İslam devrimi yaptığını söyleyen bir sisteme de ancak uygulamalarının İslam’a uygun olup olmadığı noktasında eleştiri yöneltebilirsiniz. Bu durum başka başka rejimlerle yönetilen diğer ülkeler için de geçerlidir. Söylem ve iddianız ne ise, size ancak o konuda soru ve eleştiri yapılabilir. Nasıl bir erkeğe kadın, kadına da niçin erkek gibi davranmadığı için eleştiri yöneltilemezse, bu ideoloji için de geçerlidir.
11.  İran’da 2500 yıllık monarşi ve Şah’ın keyfi, baskıcı ve sorumsuz yönetimi, ulema önderliğindeki halkın katılımı ile yıkılınca, Şia renkli olsa da temelinde ve özünde İslami nitelikli devrimin, akabinde halka yani devrime katılan tüm kesimlere bir rahatlama, nefes alma ve özgürlük alanı açması beklenir ve gerekirdi. Elbette her devrim sırası ve sonrasında olduğu gibi, birtakım istenmeyen ve aşırılık ifade eden hadiselerin olması, devrime çeşitli amaçlarla katılmış, iştirak etmiş, omuz vermiş kesimlerin kendi aralarında az veya çok hakimiyet mücadelesi vermesi beklenen bir durumdur. Bütün bu riskli ve tehlikeli durumlar ne kadar az olur ve olabildiğince erken atlatılırsa o kadar iyi olur, devrim sağlıklı bir mecraya girer diye düşünülebilir. Bütün bunlar yaşandı, hatta çok acı biçimde yaşandı, savaş bir ölçüde bu dahildeki güç, iktidar mücadelesini büyük ölçüde bitirdi, ortak düşmana (Irak) karşı farklı kesimleri birleştirdi, büyük kayıp ve yıkım getirmesine rağmen savaşın böyle bir faydası olduğu da bir vakıadır. Ulusalcı (milliyetçi), Demokratik ve Sosyalist kesimler bu iktidar mücadelesini kaybetti. Beni Sadr, Mehdi Bazargan gibi isimlerin başını çektiği demokratik, ulusalcı kesimler ve sosyalist Halkın Mücahidleri kesimleri tasfiye edildi. İslami Cumhuriyet Partisi etrafında toplanan ulema (molla) ve İslami kesim bu iktidar mücadelesinden galip çıktı. Silahlı mücadele yani şiddet yöntemini tercih eden Halkın Mücahidleri ve Halkın Fedaileri gibi sol örgütlerin yaklaşımı elbette onaylanamaz ve kabul edilemezdi. Fakat şiddet yöntemini benimsemeyip parti (örgütlü, organize) yolla yönetime katılma talebi olan tüm kesimler, kendilerini meşru biçimde temsil hakkı bulabilmeli idi. Tek Parti (Cumhuri İslami) İran’daki toplumun tüm kesimlerini temsil etmekten uzaktır. İran halkının tüm özlemleri ve beklentileri Meclis’e yansıtılabilmeli ve katılım sağlanabilmeli idi. Bir ölçüde bu başarılsa bile istenilen seviyede ve boyutta olmadığını düşünüyorum. Daha önce de değindiğim gibi bu durum yalnız İran’ın değil, Müslümanların yaşadığı ülkelerin, coğrafyanın sorunudur. Evet kapitalizmin ürünü olan laik-demokratik-liberal ideolojinin insanı, toplumu ve tabiatı ifsad etmesine izin verilmemeli, zenginliğin belirli bir grubun (ailelerin, şirketlerin veya başkalarının) elinde toplanmasına göz yumulmamalı fakat şu an olduğu gibi ekonominin büyük ölçüde vakıflar eliyle mollaların ve devrim muhafızlarının elinde olmasına da engel olunmalı idi. Bunu söylerken bu sorunun benzerlerinin sadece İran’da değil, diğer halkının çoğunun Müslüman olduğu ülkelerde de olduğunu ve Müslümanların ekonomide banka, sigorta, faiz ve daha birçok sorunun çözümünde çok da başarılı olamadıklarını, uluslar arası kapitalizme, modernizme, Batı’ya (ve Doğu’ya) meydan okuyucu alternatif ya da özgün bir model üretemediklerini de not etmek lazım. Ekonomideki bu başarısızlık, siyasi, sosyal ve diğer alanlarda da geçerlidir.
12.  İran denilince birçok kişinin aklına gelen ve eleştiri konusu yapılan alanlardan biri de kılık kıyafet daha doğrusu kadınların zorunlu olarak başörtüsü takma konusudur. Bu konu İran’ın komşusu ülkemizde de Osmanlı’nın son yıllarında başlayan ve Cumhuriyet Türkiyesi ile resmi nitelik kazanan, halkın devlet tarafından kılık kıyafetinin, giyim kuşamının, gardrobunun belirlenmesi şeklinde cereyan etmiştir. İşin tuhaf tarafı Türkiye’de devlet zoru (sopası) ile gerçekleştirilen ve büyük ölçüde başarıya ulaşan bu konuya, Şah’ın da el atmasına rağmen girişiminin akamete uğramasıdır. Türkiye, kurulduğu yıllarda her konuda olmasa bile kılık kıyafet konusunda Şah dönemi İran’ına, Afganistan’a ve daha birçok ülkeye esin kaynağı volmayı becerebilmiştir. Türkiye’de Cumhuriyet ilanı sonrası resmi nitelik kazanan ve bir devlet politikası haline getirilen, kanunlarla (hem de devrim kanunları) zorunlu hale getirilen ve korunmaya çalışılan şapka dahil tepeden tırnağa ülke insanını Batılı ve modernize bir görünüme kavuşturma çabası “gerektiğinde kelleler pahasına” gerçekleştirilmiştir. Aslında kapitalizmin tam da işine gelen bu uygulama kendi haline, seyrine bırakılsa idi şayet, zaten zaman içinde gerçekleşecek, su yolunu bulacaktı. Zira ülkenin yönünü, rotasını AB (eski – birinci dünya) ve ABD (yeni – ikinci dünya)’ye doğru çevirdiğinizde bu gidişat ve sonuç, üçüncü dünya ülkesi olarak kaçınılmazdır. Birinci Dünya (Emperyalistler arası paylaşım) Savaşı sonrası kurulan, tek parti, tek adam ile yol alan Türkiye, ikinci emperyalistler arası savaş sonrası iç ve dış faktörlerin etkisi ile çok partili hayata geçmiş, hakim ve vasi konumundaki ordunun zaman zaman iç gelişmeler (bahaneler) ve ait olduğu bloktaki patronunun (özgür dünyanın efendisi ABD) isteği ve yardımı ile sistem her defasında ihtiyaca göre yeniden revize edilmiş, en son darbe olan 12 Eylül sonrasında da kapitalizme ve uluslar arası sisteme entegrasyon süreci başlamıştır. 28 Şubat sürecinde de laik-demokratik-kapitalist sisteme balans ayarı yapılmıştır. Akabinde ve detayında da yeni iç ve dış gelişmeler ve ihtiyaçlar doğrultusunda muhafazakâr (dindar) demokrat bir parti eliyle, halkın sistemle kaynaştırılması büyük ölçüde sağlanmıştır. Kapitalizmin (uluslararası emperyalizmin) elinde ve tekelindeki enformasyon araçları ile zihinlerimizin şekillendirildiği, algılarımızla oynandığı, moda ve marka yoluyla kılık kıyafetimizin belirlendiği bir çağda, kılık kıyafet tartışma konusu olmaktan çıkarıldı. Kurulduğundan beri bir türlü bitip tükenmeyen kılık kıyafet konusu hemen hemen büyük ölçüde bitirildi, normalleşme sağlandı. Neredeyse yüzyılı aşan ve yaşanan onca şeyden sonra Türkiye’nin bu noktada şu an halkı Müslüman olan ülkeler içinde bu konuda en rahat, normal ve doğru yolda olduğu kanaatindeyim. Elbette kılık kıyafet konusunda eksikler, fazlalıklar, yanlışlıklar var ama konunun devlet ve halk bazında uzlaşma, hoşgörü ve anlayış çerçevesinde büyük ölçüde çözüldüğünü düşünüyorum. Kılık kıyafet noktasında kadınlara yönelik baskıcı ve ayar verme girişimlerinin devletin üzerine vazife olmadığı kanaatindeyim. Kılık kıyafet, giyim kuşam konusu en baştan beri halka bırakılmış olsa ve doğal mecrasını izlese idi, bugüne kadar yaşanan acıların, mağduriyetlerin çoğu yaşanmaz, konu kendiliğinden hallolurdu. Ama kadın ve kılık kıyafet üzerinden siyaset ve iktidar mücadelesi yapmak, özellikle güç ve iktidar devşirmek isteyen kişi ve kesimlerin işine geldi. Elbette kılık kıyafet konusunda geleneksel ve dindar kesimde de aşırı, bağnaz ve tutucu kesimler olduğu da yadsınamaz bir gerçektir. Ama devletle kıyaslandığında onların etkisi ve verdiği zarar daha azdır. Buradan hareketle İslami ölçülere, ilkelere uygun bir siyasi rejimde de kılık kıyafet serbestisinin olması gerektiğini düşünüyorum. Kimin başına hangi başlığı takacağı ya da takmayacağı, neyle ve nasıl örteceği devletin kanunlarla belirleyeceği ve denetleyeceği bir alan değildir, üzerine vazife de değildir. Toplum bu ve birçok konuyu kendi arasında uhuletle ve suhuletle halleder, halletmeli diye düşünüyorum. Kamu görevlisi dahi olsa hiçbir erkek şapka giymeye, kravat takmaya zorlanamayacağı gibi hiçbir kadın da başörtüsü takmaya ya da çıkarmaya zorlanamaz, mecbur tutulamaz. Bu her alanda ve herkes için böyledir. Ne yazık ki İran, devrim sonrası bunu başaramadı, gerçekleştiremedi. Gereksiz yere kendi insanını üzdü, yordu, trajikokomik hallere düşürdü, ülkeden kaçırttı ve içerdekileri de huzursuz ve mutsuz kıldı. Kadınlardan da olsa “ahlak polisleri” oluşturup kadınları rahatsız etmek, hapis ve para cezalarına mahkum etmek, saçmalıktan başka nedir? Erkeklerin sakal bırakmamasının, kravat takmasının ya da kısa kollu gömlekler giymesinin hoş karşılanmamasını anlamak da mümkün değildir. Bu konular topluma bırakılmalı idi. İran’da devletin onca uğraşacağı ve çözüm bekleyen önemli ve hayati sorunlar varken, bu tür yapay sorun ve gündemlerle vakit ve enerji kaybetmesini anlamakta zorlanıyorum doğrusu. Hiç unutmuyorum, İran’ı gezerken Tahran’da bir masum ya da masumenin?! türbesini görmek, ziyaret etmek istediğimizde eşim, İslami tarzda bir örtülü (tesettürlü, baş örtülü) bir kişi olmasına rağmen oradaki bayanlar bunu yeterli görmediler, siyah çarşaf ya da onların geleneksel dış giysisi olan çador’u verip giymesini istediler. İran’ın bu noktada (aslında birçok nokta var da) yani kılık kıyafet noktasında artık İslami ve insani olmayan yasakçı zihniyete ve uygulamalara son vermesi, değişikliğe (inkılaba) gitmesi dileğim ve arzumdur.
13.  İran’da devlet yönetiminin ulema (fakihler, müçtehidler, mollalar) elinde ve kontrolünde olduğu bilinen bir gerçektir. İran ve Şia tarihi boyunca Şahlık yönetiminde bile ayrı, özerk (ilmi, hukuki ve iktisadi) ve etkisi güçlü olan, halkla iç içe ve kuvvetli bağları olan ulemanın, Ayetullah Humeyni şahsında devrime önderlik yaptığı da bilinen bir gerçektir. Bu durum hem İslami ve milli sorumluluk, hem de Şah zamanında kendi konumlarının tehlikeye düşmesi ve iktidar ortağı ya da bizzat iktidar olarak kendi çıkarlarını korumaya çalışmak çabası olarak da düşünülebilir. Aynı şekilde İran’ın komşusu olan ülkemizde de daha önce Sultan’ın (Padişah’ın) elinde olan gücün, ülke içi ve dünyadaki gelişmeler sonucu bir Osmanlı Paşası olan Mustafa Kemal’in şahsında kurucu-kurtarıcı olarak önderlik yaptığı Ordu’nun eline geçtiği de bilinen bir gerçektir. Ordu da kendi konumunu korumuş, sağlamlaştırmış ve sahne gerisinde rejimin koruyucu ve kollayıcısı olarak duruma vaziyet etmiş, gelişmelerin kontrolünden çıktığını düşündüğünde ve yeni bir düzenleme ihtiyacı hissettiğinde de durumdan vazife çıkarıp darbe ve muhtıra yoluyla ülke yönetimine el koymuş, sahneye çıkmıştır. Ülkedeki ve dünyadaki gelişmelere göre yapmayı düşündüğü düzenlemeleri yaptığında ise tekrar kışlasına dönmüş ve uzaktan takip ve kontrolünü yapmaya devam etmiştir. Ordu (TSK), her ne kadar halkın bağrından çıktığını ve insan kaynağını halktan devşirdiği insanlardan oluştursa da, halkla iç içe olmayıp kendi içinde ayrı ve müstakil bir dünya kurmuştu. Fakat son on yılda ve özellikle 15 Temmuz sonrası bu ahval ve şeraitte ciddi, hatta radikal denilen değişiklikler olmuş, insiyatif yavaş yavaş sivil iktidarın eline doğru yer değiştirmiştir. Bu elbette olması gereken ve olumlu yönde bir gelişim ve değişimdir. Bir ülkenin yönetiminin sadece bir sınıfın, grubun, kesimin, kurumun elinde ve kontrolünde olması normal ve sağlıklı bir durum değildir. Her ne kadar İran’da ulema (mollalar, din adamları), Türkiye’de askerler (TSK, ordu) ülkeyi monarşiden, şahlık ve sultanlıktan, soya dayalı hanedan yönetiminden cumhuriyete taşımışsa da, bu sefer kendilerinin sahnede, etkili ve kontrollerinde olduğu bir yönetim oluşturulmuştur. Tabir-i caizse “bal tutan parmağını yalamış”, ülkenin imkanları, kaynakları, zenginliklerinin önemli bir kısmı bu grupların eline geçmiştir. Bir yerde tam olarak karşılamasa da bu yönetimleri teokrasi ve militarizm olarak nitelendirebiliriz. Halbuki cumhuriyet yönetiminde aslolan cumhurun belli bir kesiminin değil, bütün kesimlerinin yönetime katılması, mecliste yer alarak yönetimde temsil edilip rol almalarıdır. Ülke bir şirket olmadığı ve işi yönetim olan profesyonel yöneticiler tarafından yönetilemeyeceği, yönetilmemesi gerektiği gibi sadece bir kesimin elinde de olmalıdır. Elbette İran’da, Türkiye’de veya başka bir ülkedeki Cumhuriyette, diğer toplum kesimleri gibi askerler ve din adamları da yönetimde yer alabilir, katılıp katkıda bulunabilir. Klasik Batı siyaset literatüründe olduğu gibi bu kesimleri siyaset dışı ilan etmek, siyasette yer vermemek çok da doğru ve gerçekçi değildir. Fakat bu iki kesimden birinin elindeki din gücünü, diğerinin de elindeki silahı kullanmaları, halka doğrultmaları ve zor kullanmaları asla kabul edilemez. Elbette bu durumda işin içine halkın kaynakları ile temin edilmiş ve ülkeyi dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korumakla yükümlü ordunun elindeki silahı içeride halka ve halkın seçtiği insanlara yöneltmesi daha ahlaksızca bir tecavüz olup asla kabul edilemez, haklı ve meşru bir gerekçesi de yoktur. Ama Osmanlı ve Türkiye tarihine bakıldığında bu yanlışın, zulmün onlarca, yüzlerce örneği mevcuttur. Türkiye’de cumhuriyetin ilk yıllarında ilk mecliste toplumun bütün kesim ve temsilcilerinin katılımı ile bir meclis oluşmuş ve bir şans yakalanmıştı. Fakat bu kısa sürdü, bu şans ve imkan değerlendirilemedi, fırsat kaçırıldı. Ortaya askeri ağırlıklı, tek bir kişi ve onun seçtiği bir meclis?!ten oluşan bonapartist bir yönetim çıktı. Bazı sorunlar belki çözüldü ama etkisi uzun sürecek ve ileride çözümü zorlaşacak daha büyük sorunlar yaratıldı. İran’da da aynı şekilde ulema, halktaki etki ve nüfuzunu kullanarak ve halkın da yoğun katılımı ile gerçekleşen devrime önderlik etmişse de, devrimden sonra da yönetimdeki ağırlığını pekiştirmiş ve velayet-i fakih (vesayet-i fakih diye de okuyabilirsiniz) yöntemi ile pozisyonunu anayasal güvence altına da almıştır. Türkiye’de ise vesayet, sistemin kurucu-kurtarıcı ve koruyucu-kollayıcı ordu tarafından darbeler ve darbe sonrası anayasa ve ona bağlı kurumlar eliyle sağlanmaya çalışılmıştır. Türkiye’deki halkın doğrudan katılımı olmayan ve daha çok askerlerin ve onlarla birlikte hareket eden küçük bir elit kesimin eşlik ettiği bürokratik devrim; jakoben, tepeden inme, halk için halka rağmen, onların iyiliği iddiasında olduğu için, halka bu güvensizlik ve vesayet bir yere kadar anlaşılır bir şeydir. Fakat İran için bu vesayeti anlamak mümkün değildir ve kanaatimce halihazırda İran’ın yaşadığı sorunların en başında bu gelmektedir. Bu noktada Türkiye’nin acı, uzun ve zorlu da olsa geçmişe nazaran ve İran’a göre daha iyi ve olumlu bir konumda olduğunu söyleyebilirim.
14.  Devleti, bir toplumun en küçük birimi olan aileye benzetirsek, aile, bir kadın ve erkeğin severek ve isteyerek kurduğu bir müessesedir. Evlilik sonrası da sevgi, saygı ve anlayışa bağlı olarak, hak ve sorumluluklar karşılıklı üstlenilir. Maddi imkanlar ve karşılaşılan sıkıntılar beraberce bölüşülüp halledilir. Bu evlilikte taraflardan en az biri memnun değilse ve aradığını bulamıyorsa, bu evliliğin sürmesi, mutluluk ve huzurun sağlanması mümkün değildir. Aynı şekilde İran olsun, Türkiye olsun veya başka bir halkın katılımının ve desteğinin esas alındığı Cumhuriyet’le yönetilen bir ülke (sistem, devlet) olsun; halkın bütün kesimlerini, farklılıklarını (etnik, siyasi, dini, mezhebi ve diğer) dikkate alan, birbirleri ile ve devletle barış içinde yaşamalarına özen gösteren; yönetimden bağımsız, adil bir yargı; dürüst ve adil bir seçimle gelip giden bir yönetim yapısı; ülke gelir ve kaynaklarının adil bir biçimde bölüşülüp tüm tabana yayılması; hesap verebilir ve sorulabilir bir hükümet yapısı ve halkın tüm kesimlerinin adil biçimde temsil imkanı olduğu bir meclis için devlet ve toplumun her ferdi kendi üzerine düşeni yapmak ve çalışmak durumundadır. Halkın bir kesimini öteki, düşman, hain, işbirlikçi görmek ve göstermek barış ve huzura hizmet etmez, tam tersi kargaşa ve kaos oluşturur. Ülkedeki bütün insan ve diğer tüm kaynakları, potansiyeli, enerjisi harekete geçirilmeli, emek ve ürün gerçek değerini bulmalıdır. Ülkenin yer altı ve yer üstü servetleri değerlendirilmeli ve bir kesimin değil olabildiğince bütün toplumun istifadesine sunulmalıdır. Fikrin ifade hürriyeti olabildiğince sonuna kadar sağlanmalıdır, bunun önündeki engel ve yasaklar kaldırılmalı, soruşturma, kovuşturma ve cezaya mahal verilmemelidir. Toplumsal mutabakat ve huzur başka türlü sağlanamaz. Bir kesimi yok kabul eder veya şeytanlaştıramazsınız. Sürgit öfke, nefret ve öfke dilini tercih edemezsiniz. Bir kişinin veya bir grubun bütün düşünce ve kanaatlerini, bütün topluma herkesin uyması gereken kurallar olarak dayatamazsınız. Eleştirilemeyen, sorgulanamayan ve hesap vermeyen bir kişi ve kurum olamaz. Velhasıl ülkedeki herkes, o ülkede aradığını bulabilmeli, canı, malı ve ırzı emniyet altında olmalıdır. Yarına güvenle bakabilmeli, ülkesine aidiyet duygusu taşıyabilmeli, mutlu ve huzurlu olabilmelidir. Bu İran için de, Türkiye için de, müslümanların yaşadığı coğrafya ve tüm dünya için de böyledir.
15.  Başkasını konuşmak ve eleştirmek elbette kolaydır. Bir başka ülkeyi eleştirmek ve o ülkede olup biten hakkında kanaat belirtmek sorun teşkil etmeyebilir. Fakat ilginç ve dikkati çeken husus, İran’ı devrimin 40. yılında konuşurken bu vesileyle ve bahaneyle aslında kendimizi, sorunlarımızı ve doğruları da (elbette benim zaviyemden) konuşmuş olduk. Elbette konuyu her açıdan ve her yönüyle tam olarak değerlendir-e-medik. Zira bu hem bu yazının boyutunu, hem sizin sabrınızı ve hem de benim kapasitemi aşan, zorlayan bir durumdur. Bu yazıda serdedilen düşünceler benim kanaatlerimdir. Elbette eksik, yanlış ve çelişkili yönler bulunabilir. Şu an için elimden gelenin en iyisi budur. Elbette bu görüşlerim zaman içinde yeni bilgi, belge ve gözlemler sonucunda aynen kalabilir ya da kısmen ya da tümden değişebilir. Her daim ve her fırsatta kendimizi değişim ve gelişime açık bulundurmak zorundayız. Aksi halde statükocu, tutucu ve bağnaz biri olup çıkmamız işten bile değildir. Bu demek değil ki sabitelerimiz, ilkelerimiz ve muhafaza ettiğimiz şeyler olmayacak, elbette olacak, olmalı da. Daha iyisini, doğrusunu, güzelini, hayırlısını bulana kadar, elimizde, dilimizde, zihnimizde mevcut olanları söyler, yapar ve savunuruz. İnsan olduğumuzu, yanılıp (yanıltılıp) unutabileceğimizi biliriz. Ve yine şunu da biliriz ki, her şeyin en doğrusunu Allah bilir.

Kaynaklar:


1. Yakın Yabancı, Cihan Aktaş, İz Yayıncılık, İstanbul, 2008, 401 sh.
2. Olaylarla Ortadoğu, Süleyman Arslantaş, Endişe Yayınları, Ankara, 1990, 336 sh.
3. Dünden Yarına Dünya, Ercümend Özkan, Anlam Yayınları, Ankara, 2005, 595 sh.
4. Dünden Yarına İran, Cengiz Çandar, Yalçın Yayınları, İstanbul, 1981, 157 sh.
5. İran’a nasıl bakmalı, Zeytin Refref (Yaşar Kaplan), Aylık Dergi Yayınları, Ankara, 1986, 99 sh.
6. Bir Devrimin Anlatılmamış Öyküsü, M. Hasaneyn Heykel (Çev. Bedirhan Muhib), Nehir Yayınları, İstanbul, 1988, 285 sh.
7. Ortadoğu Çıkmazı, Cengiz Çandar, Seçkin Yayınları, İstanbul, 1988, 267 sh.
8. Cennetin ve Cehennemin İçine Bir Yolculuk, R.W. Carlsen (Çev. Bedirhan Muhib), İşaret Yayınları, 1988, 252 sh.
9. İran’da Devrim ve Karşı Devrim, Asaf Hüseyin (Çev. Taha Cevdet), Pınar Yayınları, İstanbul, 1988, 326 sh.
10. Generalin İtirafları - Şah’ın son genelkurmay başkanı Abbas Karabagi’nin anıları, (Çev. Sabah Kara), Birleşim dağıtım, Ankara, 1990, 476 sh.
11. Aynı Dünyalar – İran İzlenimleri, Arif Kaya, İktibas Dergisi, Sayı 357, Eylül 2008, sh. 38-44. [Yazıyı PDF formatında tam metin okumak için link: http://katalog.idp.org.tr/yazilar/360779/ayni-dunyalar ]
12. Son Devrimci Ayetullah Humeyni, Baqer Moin (Çev. Osman Cem Önertoy), Ankara, 2005, 318 sh
13. Osmanlı’da ve İran’da Mezhep ve Devlet, Taha Akyol, Milliyet Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 1999, 318 sh.
14. İran İslam Cumhuriyeti Anayasası, (Çev. Dr. Hüseyin Hatemi), Çağrı Yayınları, İstanbul, 1980, 102 sh.
15. İslam İnkılabı Rehberi Humeyni (r.a) Siyasi-İlahi Vasiyyetnamesi, İslami Tebliğ Teşkilatı Yayınları, Tahran, 1989, 105 sh.



21 Kasım 2015 Cumartesi

DERSİMİZ ‘DERSİM’

‘Dersim Dört Dağ İçinde’

“Tam 78 yıl önce, 18 Kasım 1937’de Elaziz’in Buğday Meydanı’nda Seyid Rıza ve biri oğlu olmak üzere 11 arkadaşı asılarak idam edildi.”

Dersim konusundaki tartışmaların gündemi yoğun olarak meşgul ettiği günlerde, www.iktibasdergisi.com sitesinde, 22.12.2011 tarihli “Dersim Dört Dağ İçinde” isimli bir makale kaleme almıştım. Bu makale daha sonra diğer makalelerimle birlikte siteden kaldırıldı. Aradan dört yıl geçtikten sonra bu makalemi yine yeni bir başlıkla ve tümüyle gözden geçirip yeniden yayınlama ihtiyacı hissettim. Zira hem makalem internet ortamında yoktu, ulaşılamıyordu hem de Dersim hadisesinden çıkarılacak dersler hayli çoktu ve önemliydi. Ayrıca okuduğum bir söyleşi ve bir facebook yorumu bu makalemi yeniden yayınlamamı zorunlu kıldı. Bugüne kadar süren-sürdürülen hȃkim/resmi/devlet/Atatürkçü/türkçü (belki eskisi kadar olmasa da) görüşünü (tezini) yansıtan bu görüşün birini aşağıda aynen alıntılayıp diğerini de okumanız için sadece kaynağını belirtmekle yetineceğim.

Bir Dersim tartışması sürüp gidiyor. Bundan 80 sene öncelere gidelim. Anadolu'da bir milli devlet-ulus oluşturulmaya çalışılıyor. Marmara'da, Ege'de, Akdeniz'de, İç Anadolu'da feodal unsurlar dağıtılıyor, cumhuriyete ve gelecek demokrasiye yurttaş-halk inşa ediliyor. Bu amaçla yollar açılıyor, şeker fabrikaları yapılıyor, okullar, köprüler, tren yolları açılıyor. Bu bölgelerde neredeyse hiç direniş yok, uyumlu bir değişim için ekonomik destek ve bayındırlaşma kabul görüyor, yerel halklar, Anadolu'da bir milletin unsurlarını oluşturuyorlar. Bu uyum kısmen Güney Doğu ve büyük ölçüde Doğuda da kabul görüyor. Ancak feodalitenin çok koyu yaşandığı, ağalığın, şeyhliğin varlığını en katı biçimde devam ettirmeye çalıştığı bölgeler de var. İnsanlar şeyhlerin, ağaların kulu, kölesi. Maraba ! Aşiret ilişkileri içinde boğaz tokluğuna çalışıyorlar, yaşıyorlar. Oralara okul gelirse, yol gelirse, Cumhuriyet gelirse, çocuklar okuyacak, başka yerlere gidip gelecek, aileler toprak sahibi olacak, feodalite çökecek. Çare isyan. İlk görüşmelerde yol, köprü, okul yapılmasından, köylere mülki arazi dağıtılmasından vazgeçilmesini istiyorlar. Kabul görmeyince askeri karakollar basılıyor, mevcut köprüler uçuruluyor, askerler işkencelerle öldürülüyor. Ardından isyana karşı devlet refleksi. Ancak ayarı kaçmış bir refleks. Yine de bugün ABD’nin Irak'ta, İsrail'in bölgede yaptıklarının yanında kıyaslanamayacak düzeyde…(1)

Neresinden tutsanız elinizde kalacak, her biri hakkında çok şey söylenecek ve tek tek itiraz edilebilecek tezler bunlar. Belki o günün dünyasında “ben yaptım, oldu” mantığıyla izah edilebilecek, aksini söylemenin yürek istediği, ‘tohumuna para mı saydım’ deyip kelle almanın böcek ezme kabilinden sayıldığı, yapılan her şeyin rahatlıkla üzerinin örtüldüğü, tarihin tozlu sayfalarına hapsedildiği, toprağın altına gönderilenlerin savunmalarının Mahkeme-i Kübra’ya kaldığı, öldürülmeyip sağ kalanların sürgüne gönderildiği, küçük yaşta olanların ise devlet tarafından kendi ideolojileri için –elbette onların iyiliği için!- okullarda ve yetiştirme yurtlarında devşirildiği (cumhuriyete ve gelecek demokrasiye yurttaş-halk inşa edildiği!) bir dönemin hoyratlığını, pişkinliğini, zalimliğini 80 yıl sonra hala savunmak ve haklı görmek, gerçekten inanılır gibi değil, saç baş yolduracak cinsten, neyse ki mezalim için söylenen tek dikkati çeken ifade “ayarı kaçmış refleks” ifadesi olup 80 yıl sonra gelinen bir arpa boyu bile olmayan tek hafifletici! argüman da bu.

“İnanmıyorum, bana öğretilen tarihe!
Sebep ne, mezardansa bu hayatı tercihe?”

Bu iki satırlık dizenin sahibi merhum şair Necip Fazıl Kısakürek’in “Son Devrin Din Mazlumları” kitabını yüksek öğrenim yıllarımın başında okuduğumda o güne kadar Dersim adını hiç duymamıştım. Nasıl duyabilirdim ki, zira çoluk çocuk-kadın-yaşlı demeden öldürülen, hatta yakılarak, süngülenerek, karadan ve havadan (Ata’nın manevi kızı Sabiha Gökçen’in de katıldığı uçaklı saldırılarla) (2) bombalanarak, gazla zehirlenerek vahşice öldürülen, toplu mezarlara gömülen ve mezar yerleri bile belli olmayan, Munzur nehrinin günlerce kandan kızıla boyandığı, Atatürk’ün daha 1935 yılında hakkında kanun çıkarttırıp “Dersim’e devletin Tunç eli değecek” dediği, ahalisinin çoğunun katledilip kalanların da sürgüne gönderilerek te’dip ve tenkil edildiği Dersim havalisinin ismi ‘Tunceli’ olarak değiştirildiğinden ve dolayısıyla unutturulduğundan böyle bir isimden haliyle haberim yoktu.

Necip Fazıl Kısakürek’in “Dersim” bölümü olarak 5 sayfa ayırdığı (3 nolu kaynak) “Son Devrin Din Mazlumları”nın ilk basımı “Büyük Doğu Yayınları”ndan 1969 tarihinde yapılsa da benim bu kitapla karşılaşmam ve okumam 1980’li yılların başına rastlar. Kitap alacak param olmadığından (hoş olsa da o yıllarda kitap bulmak da kolay değildi, meraklısı değilseniz çıkan kitaplardan haberiniz bile olmazdı) kitabı diğer kitaplar gibi yaz aylarında ‘elif ba, sure ve dini bilgiler’ öğrenmek için ebeveynlerimin gönderdiği genç ve gayretli mahallemiz imam-hatibinin kütüphanesinden okumak üzere ödünç alıp öyle okumuştum. Kitapda yer alan diğer zulümler gibi o 5 sayfalık bölüm bile dehşete düşmeme, öğretilen yakın tarih konusunda şüphelenmeme ve birçok konuda uyanmama vesile oldu. Onun için bu kitabın yeri benim için farklıdır ve özeldir.

Ne yalan söyleyeyim, Dersim konusu o kitabı okuduktan sonra da gündemimde yer almadı. Ta ki CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in demokratik açılımın ön görüşmesinin yapıldığı 10 Kasım 2009’daki TBMM Genel Kurulu’ndaki konuşmasında "Maalesef bu ülkenin anaları çok ağladı. Tarihimiz boyunca çok şehit verdik. Çanakkale Savaşı'nda 200 bin şehidimiz vardı, hepsinin anası ağladı. Kimse çıkıp 'bu savaşı bitirelim' demedi. Kurtuluş Savaşı'nda, Şeyh Sait isyanında, Dersim isyanında, Kıbrıs'ta analar ağlamadı mı? Kimse 'analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım' dedi mi? İlk siz diyorsunuz. Çünkü sizin terörle mücadele cesaretiniz yok" şeklinde sarfettiği sözlere kadar. O dönemde yüzeyeli, deriniyle devletin ta kendisi olan ve Dersim hadisesinin tek mimarı ve sorumlusu olan CHP’nin bir yetkilisi 70 küsur yıl sonra yine aynı mentalite ile konuşuyor ve katliamı savunuyordu. CHP içinden farklı bir ses çıkmadı, CHP dışından ve Dersimlilerden ise, cılız sesler çıktı o kadar. Ve olay kapandı, kapatıldı.

Ne zamanki yine CHP Dersim milletvekili Hüseyin Aygün’ün Kasım 2011 başında bir gazeteye verdiği söyleşide sarfettiği “Dersim Katliamı bir soykırımdır ve sorumlusu CHP ile devlettir. Bu soykırımdan Atatürk de haberdardır" sözleri tabir-i caizse gündeme bomba gibi düştü. Bu sözlere öncelikle CHP içinden ve onun temsil ettiği ulusalcı kesimden ciddi tepkiler gelirken, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın tek parti iktidarı döneminde Dersim'de (Tunceli) binlerce insanın öldürüldüğü ve sürgün edildiği acı olaylara ilişkin resmî belgeleri kamuoyuyla paylaşması ve ardından "Eğer devlet adına özür dilemek gerekiyorsa ve böyle bir literatür varsa ben özür diliyorum” sözleri meseleye tuz biber ekti. Yine konuşmasında şair Necip Fazıl'ın 'Son Devrin Din Mazlumları' isimli kitabına da işaret eden ve kitabı dinleyicilere gösteren Erdoğan’ın, Dersim olaylarıyla bu kitapla tanıştığını belirtmesi ve  'Yaşananlara sadece insan gözlüğüyle bakan' kitabın CHP tarafından yasaklandığını hatırlatması, kitaptaki katliam örneklerinin bazılarını aktarması benim açımdan ilginç ve şaşırtıcı bir tesadüf olmuştur.

İşte bu son gelişmeler Dersim konusunda deyim yerindeyse fırtınanın kopmasına neden oldu. Pandoranın kutusu açıldı, cin şişeden çıktı. O kadar çok şey söylendi, yazılıp çizildi ki. Ortaöğretim yıllarında Dersim’in adını bile duymayan, yüksek öğrenim başında sadece bir kitaptan 5 sayfalık bir vahşet örnekleri okuyan ben bile Dersim konusunda o kadar yazı, makale okudum ki anlatamam. Bu konuda hazırlanan 3 belgesel seyrettim. Fotoğraflarıyla, belge ve bilgileriyle konuyu tam olmasa da tama yakın öğrendim, anladım. Üç belgeselden biri olan Çayan Demirel’in “Dersim 38” (4 nolu kaynak), fotoğraflar ve o günün gazete haberleriyle göz önünde daha iyi canlandırılabilir, anlaşılabilir (4 ve 5 nolu kaynak). İkinci belgesel Nezahat Gündoğan ve Kazım Gündoğan'ın üç yıllık çalışmasının sonucunda oluşan "İki Tutam Saç - Dersim'in Kayıp Kızları" filmi olup bir diğer çalışma da Özgür Fındık’a ait “Kara Vagon / 38 Dersim Sürgünleri” belgeselidir (6 ve 7 nolu kaynak). Alın size Dersim katliamına katılan iki askerin ve zorunlu iskâna tabi tutulan Dersimlilerin anlatımlarına yer veren "Kara Vagon" belgeselinden kısa bir bölüm.

“DERSİM olaylarının yaşandığı dönem 2. Tabur, 9. Bölük’te görev yapan 101 yaşındaki Diyarbakırlı erlerden Eskeri Akyol, 74 yıl sonra “Kara Vagon” belgeselinde Dersim’de yaşanan korkunç olayları anlattı. Diyarbakır’ın Dicle ilçesi  Altay köyünde iki kız ve iki erkek babası olan Eskerî Akyol, ömrü boyunca Dersimde yaşanan vahşetin acı izlerini yüreğinde taşıdı. ‘Dersim Tenkil Harekâtı’, katliamın 74. yıldönümü olan 5 Mayıs’ta Bilgi Üniversitesi’nde yönetmenliğini Özgür Fındık’ın yaptığı “Kara Vagon” adlı belgeselde anlatılacak. Hasan Saltık arşivinden ilk defa yayınlanan fotoğrafların da yer aldığı belgeselde katliamın birinci elden tanıkları konuşuyor. Katliam sırasında asker olan Eskeri Akyol şahit olduğu vahşeti anlatırken o anı tekrar yaşıyormuşçasına “Allah Muhammed’in ümmetini bir daha bu hale düşürmesin!..” diyor. İşte katliamın son tanıklarından Eskeri Akyol’un yaşadıkları: “Biz Diyarbakır’dan yedi gün, yedi gece yürüyerek gittik Dersim’e. Gittikten sonra bizi Ali Boğazı’na verdiler. Gittiğimizde evler yakılıyordu. Askerler ulaştıkları evleri  içindekilerle birlikte gazyağı döküp yakıyorlardı. Komutanımızın adı Ethem Atalay’dı. Elazığlı olduğunu söylüyorlardı.” “...Kaçanların bir kısmı derelere, mağaralara sığınmışlardı. Daha dirençli olanlar, (Munzur) nehirden karşıya geçiyorlardı. Askerler öyle yetişir yetişmez ateşe veriyorlardı mağaraları. Sonra gittiğimizde/baktığımızda, öyle çoğu yaşlı benim gibi. Getirip üst üste yığıyordu askerler ve üzerlerine gazyağı döküp ateşliyorlardı. Öyle canlı canlı... Kadın, çoluk - çocukları da yakıyorlardı...” “Dersimliler çok öldürüldüler!  Kutu deresinden ceset kokusundan durulamıyordu.İnsanları öldürüp atmışlardı. Öylesine felaket görülmemiştir. Maalesef kötü askerler çoktu. Onlar kadın, çoluk-çocuk ayrımı yapmazlardı. Kadınları götürüp kötülükler yapıyorlardı. Allah, Muhammed’in ümmetini bu hale düşürmesin. Aynı bizim gibi Zaza’ydılar. Kurmançlar da vardı. Dersim köylülerinden de askerler vardı yanımızda. Biz  aynı milletin çocukları  idik ve birbirimizle savaşıyorduk. Askerler evleri yaktığında, kimi kadınlar başlarını pencereden dışarı sarkıttıklarından, ölürken boyunlarında altınları ile öylecene kalıyorlardı, bazı askerler altınları cesetlerin üzerinden topluyorlardı…” (Dersim katliamının belgeleri ‘Kara Vagon’la ortaya çıkıyor, Star, 17.04.2011)

Dersimde yaşanan trajedinin, kıyımın, katliamın, mezalimin, vahşetin, terörün boyutlarını, ayrıntısını anlatacak değilim. Buna ne kalem ne de yürek dayanır. Kaynaklar kısmında yeterince yazılı ve görsel malzeme var zaten. Dedim ya ‘Dersim Dersi’ne iyi çalıştım, çok yazı okudum. Bu yazılardan kayda değer olan bazılarını meseleyi çeşitli yönleriyle öğrenebilmek için meraklısına kaynaklar kısmında belirtmekle yetineyim. İlgili internet adreslerinden kolaylıkla ulaşılabilir. Özellikle ve hiç olmazsa ilk beşinin (elbette mümkünse hepsinin) okunmasını tavsiye ediyorum (9 ve 10 nolu kaynaklar).

Dersim hakkında yaşanan son tartışma ise yine CHP içinde oldu. “CHP Genel Başkan Yardımcısı Sezgin Tanrıkulu'nun Dersim olaylarıyla ilgili CHP adına özür dileyen açıklaması parti içinde tartışmalara neden oldu” (www.sabah.com.tr, 14.11.2014).

Anlaşılan Dersim konusu bazı vesilelerle zaman zaman yine tartışılmaya, gündem oluşturmaya devam edecek gibi gözüküyor. Zira Dersim asla sadece Dersim değildir, 92 yıllık cumhuriyet tarihidir, o kitabın bir sayfasıdır sadece. Bu nedenle hususi değil umumi bir konudur. Dersimin şifresini, kodunu çözebilirsek bütün bir cumhuriyet tarihini de büyük ölçüde çözmüş oluruz. Maddeler halinde kısa kısa değinip ulaştığım sonuçları, çıkardığım dersleri sizlerle paylaşmak istiyorum.

‘Dersim’ Dersleri
  1. Okullarda ve devlete ait basılı-görsel yayınlarda dile getirilen resmi tarih, durmuş olan bir saatten farksızdır. Nasıl ki durmuş olan saat günde iki defa doğruyu gösterirse, resmi tarihte de durum bundan farksızdır. Resmi tarihin cumhuriyet öncesi (ki genellikle kötü gösterilir-sövgü edebiyatı) ve cumhuriyet sonrasına (ki hepten iyi gösterilir-övgü edebiyatı) dair yazıp çizdiklerine mutlaka şüpheyle, teyakkuzla yaklaşmak gereklidir. Dersim bunun en çarpıcı örneklerindendir. Resmen yok farzedilmiştir, sıkıştıkları noktalarda da mazeretler üretilmiş, çarpıtılmış, yalanlarla üzeri örtülmüştür. Kutsallaştırdıkları, tanrılaştırdıkları devletlerine karşı isyan, kalkışma, ayaklanma olarak gösterip olan biten her şeyi mazur göstermenin yoluna gidip “uygarlaştırma, çağdaşlaştırma, medenileştirme” gibi daha yumuşak ve naif söylemler bile geliştirip pişkinlikle savunabilmişlerdir.
  2. Tarihi hep güçlülerin, gȃliplerin, egemenlerin penceresinden okumak genelde gerçeği ıskalamak demektir. Ne yazık ki yalnız bilim kurgu değil tarih kurgu da vardır. Tarih sonradan muzaffer olanların tarihçileri(!) tarafından steril edilerek, ayıklama-seçmece yöntemi ile yeniden yazılır, yeni baştan kurgulanır. Bazı önemli yerler atlanır, bazı önemsiz ayrıntılar öne çıkarılır. Özgürlük ve bağımsızlığın çokça dillendirildiği cumhuriyet yıllarında istiklal mahkemeleri, takrir-i sükȗn ve hıyanet-i vataniye kanunları eliyle muhalif tek bir ses bile bırakılmamış, herkesin nutku tutulmuştur. Tek bir “natık-K. Atatürk” konuşmuş ve tarih dahil her şey onun “Nutuk”una göre dizayn edilmiştir. Aykırı, muhalif sesler idam sehpalarında, cezaevlerinde ya da sürgünlerde susturulmuştur.
  3. Osmanlı İmparatorluğu çok etnisiteli, çok dinli, çok mezhepli, çok dilli bir yapıya sahipti. Devletin müesses nizamına karşı çıkmadıkça, asker ve vergi vermede sorun çıkarmadıkça bu farklılıklar sorun oluşturmuyordu, devlet zulüm ederse herkes bir şekilde bundan nasibini alıyordu. Cumhuriyet ise bu heterojen yapıdan homojen bir ulus-milli devlet inşa etmek istedi. Ulus devletin insan prototipi ise, türk etnisiteli, laik sünni inanç ve batıcı-kapitalist-seküler zihniyette bir insan modeli idi. Diğerlerine yani kürt, ermeni, rum, arap gibi etnik unsurlara; dindar sünnilere, alevilere, hırıstiyan, yahudi ve diğer inançlara; türkçe dışındaki dillere; sosyalist-komünist ideolojilere bu yeni devlette pek de hoş gözle bakılmıyordu. Dersim’in kürt ve alevi olması, bu yeni devlet projesinde önemli bir sorundu. Oranın yeni tanımlanan ideolojiye uygun hale getirilmesi, çeki-düzen verilmesi gerekiyordu. Gerisi hep bahaneydi. Kurt kuzuyu yemeye çoktan karar vermişti suyu bulandırsa da bulandırmasa da. Aslında Dersim’de olan bitene şaşmamak gerek. Zira sırf şapka giymediği için onlarca, yüzlerce insanın idam sehpalarında sallandırıldığı bir ülkede Dersim doğal bile karşılanabilir isyan, ayaklanma, kalkışma bahanesinin ardına sığınılarak.
  4. Dersim’e haddinin bildirilmesi ve dersimlilerin asimilasyonu cumhuriyet rejimi için çok zor olmadı. Zira içerde 1924’lerden başlayarak çeşitli bahanelerle muhalifler susturulmuş, meclis tek ses haline getirilmişti. Cılız bir karşıt ses bile yoktu, zira aksi mangal gibi yürek isterdi. Dışarıda özellikle Avrupa’da faşist, diktacı yönetimler işbaşında idi ve dünya hızla ikinci bir sömürgeciler arası paylaşım kavgasına doğru gidiyordu. İç ve dış şartlar olgunlaşınca Dersim’in defteri kolaylıkla dürüldü, kimseler duymadı, bilmedi. Her şey planlandığı gibi tereyağından kıl çekilircesine halledildi. Kimler hangi haberleşme ve iletişim vasıtasıyla duyacaktı ve de kimler duyuracaktı ki. Nüfusun % 80’i köylerde yaşıyordu, bırakın dünyayı ülkedeki olup bitenden bile habersizdi. Ne bir radyo, ne bir gazete yoktu ki Dersim’deki feryatları, çığlıkları duyurabilsin. Bırakın o yılları, internetin olduğu bugün bile 70 küsur yıl önceki bu katliamdan bu ülkenin kahir ekseriyeti hȃlȃ habersizdir ya da resmi devlet görüşü doğrultusunda yalan-yanlış bilmektedir.
  5. “İşin acı tarafı, söz konusu Dersimli Aşiretler ve başta Seyit Rıza, rejime karşı gerçekleştirilen İslami kıyamlara karşı -ve acıdır ki temelde bu kıyamlar "İslami" olduğu için, "Sünni" olduğu için rejime bu yardımı yapmışlardır- bu sabık rejimin, Mustafa Kemal'in yanında yer almış ve müslümanlara karşı gerçekleştirilen katliamlara bizzat katılmışlardır” iddiaları ise manidar ve düşündürtücüdür. Doğru mudur, doğruysa ne kadarı doğrudur bilemiyorum fakat bildiğim bir gerçek var ise bu ülkede birbirimizin acılarına, sıkıntılarına kayıtsız kaldığımız, hatta zaman zaman toplumun farklı kesimlerine karşı dolduruşa geldiğimiz, getirildiğimiz ve kullanıldığımızdır. Bunun günümüzdeki en çarpıcı örneği Sivas Madımak ve Başbağlar köyü facialarıdır. İkisi de bu toplumda alevi ve sünnilerin birbirine düşürülmesi ve düşman edilmeleri için “derin odaklar”ın bir tezgahıdır, oyunudur. Bu oyunu oynayanları iyi bilmek, teşhir etmek ve unutmamak zorundayız. Zira birileri bu tuzaklarla, firavunvari yöntemlerle toplumun farklı kesimlerini güçten düşürüp kendisi güç devşiriyor, kendi zalimliğini, gayrimeşruluğunu gözden ırak tutturup yoluna devam ediyor.
  6. 1930’lu yıllarda Dersim’i kana bulayan, yakıp yıkan, sürgüne gönderen zihniyet ne yazık ki ölmedi, hȃlȃ yaşıyor. O günkü olayların failleri hakkında hiçbir işlem yapıl-a-madığı gibi (isimleri ülkenin dört bir köşesinde bir sürü esere verilmiştir), 1980 askeri darbe sonrası bölgeye uygulanan özel muameleler ve özellikle 1990’lı yıllarda yakılan köyler, gözaltında kayıplar ve fail-i meçhuller hatırlanabilir. Alın size yakın tarihimizden Dersim benzeri bir vahşet ve bir ‘Devlet’linin yaklaşımı, zihniyeti. TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu bünyesindeki Terör ve Şiddet Olaylarına ilişkin alt komisyon, 1992 yılında Tunceli’de işkence edilerek öldürülen Ayten Öztürk’ün babası Hıdır Öztürk’ü dinledi. Konuşmasına ‘Cesedi parçalanmış, gözleri çıkarılmış, kulakları kesilmiş bir evladın babası olarak buradayım’’ diye başlayan acılı baba dönemin Tunceli Jandarma Alay komutanı ile görüşmesinin ardından kızının ortadan kaybolduğunu ve görüşmede ‘Yeşil’ kod adlı Mahmut Yıldırım’ın da bulunduğunu söyledi” (www.internethaber.com, 14.12.2011).  MHP Genel Başkanı Bahçeli, partisinin dünkü grup toplantısında Dersim olaylarına temas etti. Dersim olaylarının bir katliam değil, ayaklanma olduğunu söyleyen Bahçeli, "Bugünün PKK'sı, KCK'sı neyse, Dersim kalkışmasına tevessül edenler de aynısıdır" ifadelerini kullandı. Bahçeli, Türk milletinin utanacağı bir geçmişinin de bulunmadığını belirtti… Dersim vakası bir isyan girişimidir ve Türk devletinin egemenlik haklarına küstahça meydan okumadır. Türkiye, kendi varlığına, devlet olmaktan kaynaklanan haklarına ve yetkilerine el ve dil uzatan kanlı niyetlere tabiidir ki haddini bildirmiş ve gerekirse yine bildirecektir." (Zaman, 30.11.2011)
  7. Bu ülkede hep cumhuriyetin kazanımlarından dem vurulur resmi ağızlardan ve belli çevrelerce. Fakat nedense cumhuriyetin kaybedimlerinden, kaybettirdiklerinden bahsedilmez. Yüzlerce, binlerce yıl bizi biz yapan, bizi bir arada tutan, bizi farklı kılan değerlerin cumhuriyetle birlikte başlayan süreçte dumura uğratıldığı gözlerden saklanmış, inkar edilmiş, görmemezlikten gelinmiştir. Devletlü kesimin, egemen kesimin bunu yapmasını anlarım, fakat sanatçı kesimin buna prim vermesini, destek çıkmasını bir türlü anlayamam. Kendisi de Dersimli olan ve yakınları o günkü acıları yaşayan CeHaPe genel başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu meselede tavrı bile bir yerde anlaşılabilir. Fakat eski CHP milletvekili Zülfü Livaneli’nin ve yeni CHP milletvekili Sabahat Akkiraz’ın tavırları anlaşılamaz. Sanatçı olarak mağdurdan, mazlumdan yana olacaklarına, biri Dersim yangınından Kamal Atatürk’ü kurtarmaya, aklamaya çalışıyor diğeri ise Çorum ve Maraş olaylarının faturasını bile hükümete yıkmaya çalışıyor. Zülfü Livaneli anlaşılan o ki bazı yanlışlara ‘veda’ edemiyor, belki kaynaklar kısmındaki 11 nolu kaynak kendisine yardımcı olur. Kaynak yazıda özetle “Halk anlatımlarında, Seyit Rıza’nın Erzincan’a M. Kemal ile görüştürüleceği teminatı üzerine gittiği ve ele geçirildikten sonra da Seyit Rıza’nın devlet yetkililerine M. Kemal’le görüşmek istediğini sürekli belirttiği görülmektedir. “Ben senin hile ve yalanlarınla baş edemedim bu bana dert oldu, ben de senin önünde diz çökmedim bu da sana dert olsun” sözünü işte esir olduğu bu dönemde görüştüğü devlet yetkilileriyle M. Kemal’e ilettiği söylenmektedir… Görüşmede neler yaşandığı, hangi diyalogların geçtiği konusunda elimizde her hangi bir bilgi yok fakat görüşmede Seyit Rıza’nın M. Kemal’e karşı net bir duruş sergilemiş olduğunu söyleyebiliriz. Zira o gece M. Kemal’in, Seyit Rıza’dan affedilmesine yönelik aman dilemesini beklemiş olma ihtimali yüksektir. Böyle bir davranış yerine tam tersi bir tavırla karşılaşılması nedeniyle o gece özellikle gizlenmiş, diyaloglarının içeriğinin bilinmesi büyük bir ehemmiyetle engellenmiştir. Eğer Seyit Rıza o gece affedilmeyi istemiş olsaydı, o görüşme gizlenmeyecek, gazetelerin manşetinde yer alacak hem Seyit Rıza şahsında Dersim mağlup edilecek hem de M. Kemal bir zafer daha kazanmış olacaktı. Üstelik böyle bir haber, M. Kemal’in vicdanlı bir lider olduğunun en büyük göstergesi olarak bizlere sunulacaktı” deniliyor. Bu yazıya rağmen yine ‘Seyit Rıza ve arkadaşlarını astıran Mustafa Kemal değil’ diye inanmaya, yazmaya devam edip faturayı yalnızca Kemalist diye tanımladığı ve özellikle sağcı oldukları için de rahatlıkla eleştirdiği Celal Bayar ve İhsan Sabri Çağlayangil’e çıkarırsa ben de ona yazısının sonundaki satırlarla cevap veririm. “Anlamak isteyen anlar. Her kampın ideologları ve demagogları ise anlamaz! Çünkü zaten onların “gerçek“ diye bir derdi yok.” (‘Atatürk Seyit Rıza’yı affedecek’ korkusu, Zülfü Livaneli, Vatan, 25.11.2011) Sabahat Akkiraz ise, Dersim’e dair kaydadeğer bir söz söylemek yerine tipik sünni karşıtı alevi jargonuyla konuşmuş ve Çorum, Maraş olaylarının olduğu dönemde içinde yer aldığı partinin hükümette yer aldığını unutacak kadar zavallı bir duruma düşmüş, yazık ki ne yazık. (Sabahat Akkiraz’dan iki büyük tarihi hata, Star, 26.11.2011)
  8. Dersim katliamında belki ölenler kurtuldu (resmi rakamlara göre 14 000, gayri resmi rakamlara göre 40, 50 hatta 80 000 kişi telaffuz ediliyor), fakat bir o kadar da yerinden yurdundan edilip kara vagonlara doldurulup memleketin batı kısımlarına sürgün edilen ve özellikle başta asker aileleri olmak üzere evlatlık verilen yetim kızlar var. Türlü acılarla yüzyüze kalan bu insanların her birinin bir hikayesi var ama sadece birini anlatmakla yetinelim. “ ‘Kendi hesabıma Dersim’i çocukken öğrenmiştim’ diye başlıyor bu tüylerimi diken diken eden, gerçek yaşamdan alınma öykü: “Bahçe komşumuz yaşlı, emekli albayın üç yetişkin çocuğu vardı. Karısı yıllar önce bir başkasına aşık olup gidince, adamcağız bir başına büyütmüştü üç çocuğu da. Çocuklarından ikisi evli, küçük kızı Zümrüt’se bekardı; babasıyla oturuyordu. Yemyeşil gözleri vardı, onun için babası adını Zümrüt koymuştu... Hiç evlenmedi; hep yaşlı babasının yanındaydı, ona bakardı. Sonra bir gün, ihtiyarın ölümüne yakın eve bir nikah memuru geldi ve baba kızın nikahını kıydı! “ Efendim meğerse Zümrüt’ün bir ömür boyu “baba” dediği adam, Doğu’da görevdeyken ailesini yok eden askerlerden biriymiş. Mağaranın birinde, anası babası kanlar içinde yatarken, bir küpün içine gizlenmiş yavrucak. Albay bir tıkırtı duymuş, elini daldırmış küpün içine gözlerinde yemyeşil şimşekler çakan bir kız çıkmış ortaya; atının terkisine attığı gibi getirmiş kendi evine. Albay kendi çocuklarıyla birlikte büyütmüş Zümrüt’ü. Kızı nüfusuna geçirmek için uğraşmışsa da kimi yasal engeller nedeniyle bir türlü becerememiş. Sonra, geleceğini güvenceye almak için, ölümüne çeyrek kala, kıza basmış nikahı. Albay ölünce başka bir kente göçmüş Zümrüt. Belki gerçek kimliğini arıyordu. Belki de baba bildiği adamla ailesini öldürenin aynı kişiler olduğunu anlamanın dayanılmaz acısıyla hesaplaşmak için kaçmıştı İstanbul’un Moda’sından! Dersim, kimi öldürenlerin hiçbir şey olmamışcasına yaşamlarını sürdürdükleri, kimilerinin de günahlarını bağışlatmak için çırpındıkları ortak bir karabasan aslında…” (Dersimli Zümrüt babasıyla niye evlendi!, Aziz Üstel, Star, 19.12.2011)
  9. Dersim havalisinde bu facia ve kıyım yaşanmasına rağmen o yöre insanının sürgit CHP ve onun türevi partilere oy vermesi üzerinde de çok tartışılmıştır. Bunun nedenini açıklamak için “tecavüzcüsüne aşık aptal kız” veya “zamanla galibin zihniyetine öykünen, aşağılık duygusunu gidermek için ona benzeşmeye çalışan mağlup tavrı yani bir nevi Stockholm sendromu” gibi tezler ileri sürülebilir. Bunlar da etkili olabilir fakat ben esas etkenin baskının, zulmün zamanla insanların kimyasını bozmasının, bir şekilde güçlünün, zalimin yanında yer alarak baskılardan kurtulma düşüncesinin ve devletin tüm ülkede olduğu gibi o dönemdeki katliama ait makul, izah sadedinde gerekçeler ürettiğini, karartma uyguladığını ve unutmaya, unutturulmaya terk ettiğini ve bunu da zaman içinde okullar ve medya eliyle özellikle yeni nesiller üzerinde gerçekleştirdiğini düşünüyorum. Nasıl bu ülkede cumhuriyet sonrası alfabe değişikliği ile toplumun geçmişe dair hȃfızası dumura uğratılmışsa, aynı şey Dersim konusunda da yapıldı. Toplumun tümünü bırakın Dersimlilerin büyük çoğunluğu bile o yıllarda yaşananları gerçeği ile öğrenemedi, anlamadı, anlasa bile anlatma imkanı bulamadı.
  10. Atatürkçü, Kemalist, Türk Ulusalcısı tezlerden biri de son Türk-Yunan savaşının “Kurtuluş savaşı” olduğu ve milli mücadelenin de “antiemperyalist” olduğu tezleridir. Akabinde Türk Milleti “Atatürk”ün önderliğinde “muasır medeniyet seviyesi-çağdaş uygarlık düzeyi”ne inkılap-devrimler sonucu ulaştırılmıştır. Karşı devrimciler bu gelişmeleri hazmedememişler, anlamamışlar, kıskanmışlar ve ülkede karışıklık çıkarmışlardır. Feodal, gerici, çağdışı düşünce ve yaşayış sahiplerinin tepesine genç Türkiye Cumhuriyeti balyoz gibi inmiştir (son balyozu saymazsak, o indirmek istediklerine değil kendilerine inmiştir yanlışlıkla). Şakiler, bedbahtlar inlerinde kıstırılmış, devletin gücü kendilerine gösterilmiştir. Aydınlığa karşı karanlığı tercih eden bu gaflet ve dalalet sahipleri, devletin tunç elini ya da demir yumruğunu yemekle karşı karşıya kalmışlardır. Sadece Dersimliler değil, ülkede o günkü Devlet’in tanımladığı yurttaş-vatandaş tipolojisine uymayan herkese haddi bildirilip dersi verilmiştir. Köprüdeki karakol veya diğer baskınlar birer bahanedir, olmasa da fark etmezdi. Bu yapılması düşünülenlerin gerçekleştirilmesi için sadece bir bahane idi. Asker ölümleri olmasa da bir şey değişmeyecekti, olmasaydı da oldurulurdu, bir bahane mutlaka bulunurdu. Devlette oyun çoktur, imkan çoktur, sesi daha gür çıkar, tarih boyunca bu ülkede ve dünyada böyle olmuştur, cumhuriyet ve elbette Osmanlı tarihini okumak bize bu konuda oldukça fazla malzeme sağlar. “Devletin gösterdiği refleksin ayarı kaçmıştır ya da bombalama sırasında istenmeyen olayların olmasının normaldir” diyenlerin boşuna emperyalist İngiltere, israil ve abd örneklerini vermeleri boşuna değildir? Çünkü o zalim ve sömürgeci ülkeler de yaptıkları onca işgali, haksızlığı, zulmü bir takım perdelerin, bahanelerin ardına gizlemiyorlar mı? Hangisi ben kurdum kardeşim, kuzuyu yemeye kararlıyım ister suyu bulandırsın, ister bulandırmasın diyor mu? Her zaman kendilerini haklı çıkaracak bir argüman buluyorlar, bir bahanenin ardına sığınıyorlar? İliklerine kadar sömürdükleri ülkelere biz sizi uygar dünyayla entegre edeceğiz, sizi falan filan beladan kurtaracağız diye gelmiyorlar mı? Bu ülkede şapka devrimini! Yunanlılar, İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, abd’liler yapsa idi Atatürkçüler ne derdi acaba? Bu ülkenin tarihiyle, geçmişiyle kopuşunu simgeleyen alfabe devrimini bahsi geçen adamlar yapsa idi ne derlerdi acaba? Yanlışı, hatayı, zulmü başkası yaparsa hata, biz yaparsak meziyet mi? Bu örnekler çoğaltılabilir. Fakat ben ikisini anıp bitireceğim. Ağacı, ormanı kesen baltayı tutan el bizden olunca yaramız acımıyor, kanamıyor mu? Ama cumhuriyetin kurulduğu yılların şartları farklıydı diyenler bir yere kadar doğru diyorlar da bir şeyi ıskalıyorlar, cumhuriyet öncesi dönemin de, bugünkü dönemin de şartları farklıdır. O zaman kime ne diyeceksiniz, kimi haklı ya da haksız olarak tanımlayacaksınız? Akıl, basiret ve feraset bir size mi verildi? Siz “üzeri ne ile örtülürse örtülsün, gerçeklerin bir gün açığa çıkma gibi bir doğası vardır” ilkesini nasıl unutursunuz? Dersim’de ya da bu ülkenin bir başka yerinde işlediğiniz cürümlerin, zulümlerin bir gün sizi bulmasa bile (dava mahşere kalsa bile), sizden sonrakileri bulacağını, ayaklarına dolanacağını düşünmezsiniz? Bu devrin, devranın, gücün, sultanın bir gün el değiştireceğini ve hesap sorulabileceğini; kapattık, örttük dediğiniz dosyaların bir gün yeniden açılabileceğini nasıl düşünmezsiniz? Kendi halkının ezici çoğunluğuna bunca zulmü irtikap ederken, reva görürken başkalarına söz söyleyip kendiniz onların yapıp ettiklerini taklit ederken onların karşısında olduğunuzu nasıl iddia edersiniz? Siz bu masalları külahımıza anlatın, yutmuyoruz artık. Siz, ‘herkesi kör,  alemi sersem’ mi zannediyorsunuz”?
  11. Dersim bir süre sonra gündemden yine düşecek, unutulacak, unutturulacak birçok acı ve zulüm gibi. Balık hafızalı bir toplum olduğumuzu kabul edelim. Çekilen acıları, sıkıntıları unuttukça yenileri başımıza gelmeye devam edecek. Dün Dersim’de olanlar zaman içinde başka yerlerde, başka kesimlere de yapıldı. Dersim katliamıyla Çorum, Maraş hadiseleri; Ermeni tehciri ile Hırant Dink’in katli; 6-7 Eylül komplosuyla Varlık vergisi-Erzurum Aşkale’deki çalışma kampları; İskilipli Atıf Hoca’nın şehadeti ile Ali Şükrü Bey’in katli; Başbağlar ile Sivas Madımak hadisesi; İzmir suikastı iddiası ile Sarıkız-Ayışığı darbe planları; Menemen olayı ile Sincan hadisesi; 31 Mart ile 12 Mart; 27 Mayıs ile 28 Şubat ve dünde ve bugünde cereyan eden nice hadiseler bir yerde bu ülkede hakimiyeti elinden bırakmak isteyen dış güçlerin ve onlarla işbirliği yapan iç güçlerin bu topluma kurduğu tuzaklardır, oyunlardır, komplolardır.
  12. Şu Atatürk'e atfedilen "söz konusu vatan ise gerisi teferruattır" sözü kadar tehlikeli ve yanlış bir söz duymadım dersem yeridir. Ne yani vatan uğruna olsun da ister katliam, ister zulüm, ister haksızlık, ister fail-i meçhuller, ister halkı birbirine düşürme, gözaltında kayıplar, işkence, bir etnik kimliği yok sayma, yasaklama, beğenmediklerini vatan haini ilan etme, irtica diyerek halkı aşağılama, kendisi gibi düşünüp inanıp yaşamayanları itilmiş ve kakılmış pozisyona düşürme, askeri darbeler, yolsuzluk, hukuksuzluk, her şey teferruat, füruat, ayrıntı öyle mi? Vatan,  birilerinin yaptığı adaletsizliklerin, kıyımların, caniliklerin, haksızlıkların, hukuksuzlukların, yolsuzlukların, zulümlerin üzerini örtme bahanesi değildir, olmamalıdır da.
  13. Bir an için söyle düşünelim, Atatürkçülerin ve Devlet’çilerin söyledikleri gibi Seyit Rıza ve taraftarları isyankar, şaki ve terörist idiler, o yörenin kalkınmasını, uygarlaşmasını, feodal düzenin yani kendi kurdukları ve hüküm sürdükleri ağalık ve şeyhlik sisteminin bozulmasını istemiyorlardı, devlete isyan ettiler, askerleri öldürdüler, devlet de -refleksi aşırı kaçsa da!- hadlerini bildirdi, fesat ve fitne yuvası devletin tunç eli, tunç yürekli askerleri eliyle dağıtıldı, her şey olup bitti, geride kaldı, o zamanki şartlar öyleydi, onu gerektiriyordu, bugün o günkü dosyaları açmak iyi niyet belirtisi değil, bugünden gazel okumayalım, tarihi olayları tarihçilere bırakalım, belgelerle konuşalım, bilimsel olalım falan filan. Elindeki her imkanı kullanan ve Dersim’in altını üstüne getiren bir devlet, size olayı bütün doğruluk ve dürüstlüğüyle belgeleyip önünüze koyar mı? İşlediği mezalimin o gün değilse bile (ki o gün kimin haddine idi) yarın aleyhine kullanılacağını bile bile delil bırakır mı? Resmi tarihçilerin dışındaki hangi tarihçiler nerede, nasıl yetişecek ve hangi belge ve bulgulara erişebilecekler? Arşivler açılsa bile her şey gün yüzüne çıkar ve her yönüyle aydınlanabilir mi? Arşivler, belgeler, istatistikler ve elbette çoğu zaman tarih ve tarihçiler yalan söyler ve çoğu zaman statükonun, güçlünün yanında yer alırlar ne yazık ki. Tarih, hele bu ülkede ve hele de resmi, statükocu tarihçilere bırakılamayacak kadar önemli bir husustur. Bilimsellik ve akademisyenlik de çoğu zaman haksızlığa kılıf aramaktan, zulmü izah etmek için bin dereden su getirmekten ve güçlüler için yaldızlı cümleler sarfetmekten öte geçmez. Zira herkesin korkuları ve beklentileri vardır. Zor zamanda konuşmak ve yalnız kalmak kolay değildir. O günün Anadolu’sunda yalnız Dersim değildi huzursuz, tedirgin ve endişeli olan; Koçgiri, Ağrı, Şeyh Sait ve daha bir sürü karşı çıkış (isyan, başkaldırı, direniş) vardı. İnsan sormaz mı? Bunların hepsi şaki, baği, asi, terörist idi de bir siz devlet-lü kesim mi haklı idi? Uzatmadan bir temel fıkrası ile bu bahsi kapatacağım. Anlayana. “Temel, otoyolda ters istikamette arabasıyla yol alıyormuş, karşıdan da arabalar geliyormuş. Bu sırada arabasının radyosundan bir haber duymuş. “Bütün araçların dikkatine. Otoyolda ters istikamette seyreden bir araç vardır. Sürücülerin dikkatli olması önerilir”. Temel kendi kendine söylenmiş. “Ne bir tanesi, yüzlerce, yüzlerce”.
  14. Dersimlilerin, Kürtlerin, Alevilerin ve bu ülkedeki tüm toplum kesimlerinin çok ama çok önemli bir noktayı ıskaladıklarını, gözden kaçırdıklarını ya da görmemezlikten geldiklerini düşünüyorum. Bu ülkede dün de bugün de zulüm yalnız kendilerine mi, yalnızca bir kesime mi yapılmıştır, yapılmaktadır? Zulüm ortalığı kaplayınca (hatta zalimler bile) herkes bundan bir şekilde payını alır. Makale içinde yaşayan tanık olarak ifadeleri zikredilen ve Dersim mezalimi sırasında kendisi de bu mezalime katılan Diyarbekirli Zaza askerlerden biri olan Eskeri Akyol’un şu sözleri üzerinde çokça düşünülmelidir. “Allah, Muhammed’in ümmetini bu hale düşürmesin. Aynı bizim gibi Zaza’ydılar. Kurmançlar da vardı. Dersim köylülerinden de askerler vardı yanımızda. Biz  aynı milletin çocukları  idik ve birbirimizle savaşıyorduk.” Bu yöntemi dış güçler dediğimiz sömürgeci, yayılmacı ülkeler çok kullandığı gibi aynı yönteme ne yazık ki bu ülkedeki hakim güçler de bugüne kadar sık sık başvurmuştur. İbret-i alem için o yöre insanına o gün o muameleleri reva görenler doksaniki yıllık cumhuriyette de gerektiğinde bu yönteme başvurmuşlardır. Bu kaba ifadesiyle “iti ite kırdırmak” taktiği olarak da bilinir. Ülke içindeki toplum kesimlerinin uyum ve barış içinde yaşamasını sağlamak yerine devletin (elbette kendi egemenlik ve çıkarlarının) bekası için çatıştırmak, tahrik etmek ve toplumu kamplara ayırmak demektir. O gün kendi varlığına tehdit olarak algıladığı Dersim aşiretlerini parayla veya başka vaatlerle kandırıp yanına alan ve diğerine karşı kullanan devlet, bunu başka yer ve zamanlarda da icra etmekten çekinmemiştir.
  15. Bu ülkede farklı toplum kesimleri tarafından kutsanan ve bir nev’i tanrılaştırılan kişi (Kamal Atatürk) ve devlet algısı eskiye göre etkisi azalsa da hȃlȃ gücünü ve etkisini devam ettiriyor. Devlet (haşa) tanrı, “o asla yanlış yapmaz, ne yapsa haktır ve doğrudur, bir hikmeti vardır, bir an için yanlış yaptığını varsaysak bile istemeden yapmıştır, gösterdiği refleksin ayarı, dozu kaçmıştır, bombalama sırasında istenmeyen olayların olmasının normal olduğu,  yapmışsa bile o yanlışı, zulmü o insanların iyiliği için yapmıştır, onca acı çekilmişse bile o insanlar için hayırlı olmuştur, devlet bu sever de, döver de, hikmetinden sual olunmaz, vurduğu yerde gül biter” filan diye sürer gider. Hep düşünürüm bu zulme, kıyıma, haksızlığa, cezalandırmaya uğrayanlar yer değiştirse yani bu savundukları şeyler kendilerine yapılsa idi, yine aynı şekilde düşünür, yazar çizer ve konuşurlar mıydı? Kamal Atatürk için “Olmasaydın, olmazdık” diyenler onu Tanrı’laştırdıklarının farkında ve bilincindeler mi acaba? İslam nokta-i nazarından bu ifade kelimenin tam anlamıyla küfür’dür ve şirk’tir. Biz varlığımızı anne ve babamıza hatta Allah’ın kulu ve son elçisi Muhammed (a.s)’e bile değil, yalnız ve yalnız Allah’a borçluyuz. Kamal Atatürk’ü kanunla korumaya alanlar, her sözünü savunup her icraatının canhıraş bir şekilde doğru olduğunu müdafaa edenler, ya bilmeyenlerdir ya da o dönemin ve bugüne kadar olup bitenlerin konuşulmasını, sorgulanmasını ve gerçek ne ise onun olanca açıklığı ile ortaya çıkmasını istemeyenlerdir.
  16. Dersimlilerin, Alevilerin, Kürtlerin ve bu ülkede bugüne kadar doksaniki yılda türlü zulme, haksızlığa uğrayanların, devletin yok saydığı, itilmiş-kakılmış duruma düşürdüğü ve üvey evlat muamelesi yaptığı toplum kesimlerinin bazı hususlara çok dikkat etmesi gerekmektedir. Dersim hadisesinde o günkü Atatürkçü devlet kadar, Seyit Rıza ve taraftarlarının da, o gün isyan eden veya muhalefet eden herkesin de az veya çok olan bitende sorumluluk payı, eksiği, kusuru, yanlışı, günahı olabileceğini de teslim etmek durumundayız (Seyit Rıza’nın ‘Kerbela evladıyız, hatasızız” inanışı ve Şeyh Said kıyamında takındığı tutum gibi). Bu makale kesinlikle Dersimlileri, Seyit Rıza ve arkadaşlarını haklı çıkarma, kusur ve yanlışlarını da savunma yazısı değildir. Tıpkı o günkü Atatürkçü Devleti yerden yere vurma, karalama yazısı olmadığı gibi. Bu ülkede Dersimliler, Aleviler, Sünniler, Kürtler, Türkler, Ermeniler, Sosyalistler yani bu ülkede zulme uğradığını ifade edenlerin kendilerini gözden geçirmeleri, evlerinin yani kafalarının içini ve davranışlarını gözden geçirmeleri zorunludur. Bu ülkede yalnız rejim, devlet mi günahlarla, yanlışlarla malȗldür. Hiç kimse sütten çıkmış ak kaşık değildir. Bunca tuğyan, bunca zulüm varken habersiz olmak ya da sessiz olmak bile hatadır, kusurdur. O nedenle herkes, her kesim geçmiş muhasebesini yapıp kendini düzeltmeli, yek diğerini anlamaya çalışmalı ve ondan sonra hep birlikte nasıl kurtuluruz ana sorunlardan ve birlikte yol alırız diye çaba sarfetmelidir. Örneğin bu ülkede Alevilerin talepleri arasında okullardan zorunlu din derslerinin kaldırılmasının yer alıp da “Atatürk ilkeleri ve inkılap tarihi” dersinin kaldırılmasının yer almaması bana samimiyetten uzak ve kusurlu bir tavır olarak gelmiştir hep. “Kim olursa olsun zalime karşı, kim olursa olsun mazlumdan yana” tavrımızı asla yitirmemeliyiz. Hepimizin niyeti, hedefi gerçeği, aleyhimize de olsa, canımızı yaksa, bizi kızdırsa, rahatsız etse de yalnız ve yalnız gerçeği aramak ve dile getirmek olmalıdır. Herkesin ve her kesimin mücadelesi yalnız ve yalnız hakkın-hukukun ikamesi ve adaletin tesisi olmalıdır. Kendi için istedikleri iyiliğin, hayrın, adaletin bütün toplumu (hatta daha da öte bütün dünyayı) kapsayacak şekilde olmasını dilemeli ve savunmalıdırlar. “Bin kez zulme uğrasalar da, bir kez dahi zulüm yapmaktan kaçınmalıdırlar-Hz. Ali”. “Zalimler, mazlumların öğretmeni değildir, olmamalıdır da-Aliya İzzetbegoviç”. Yarın hȃkim konumunda ve hüküm makamında olsalar dahi dün şikȃyet ettikleri şeyleri asla başkalarına, kendi gibi olmayanlara yapmamalıdırlar. Devlet kimsesizlerin kimsesidir ve varlık sebebi o devletin hȃkimiyet alanı içindeki herkesin, ayırt etmeden hakkını, hukukunu korumak ve adaleti tesis ederek barış ve huzur içinde birlikte, beraberce yaşamalarını sağlamakla yükümlüdür. Kanaatimce Kemalist-Atatürkçü proje (paradigma) iflas etmiştir. Ama yerine neyin ikame edilmesi gerektiğine dair bütün toplum kesimlerinin ciddi, seviyeli ve olgun bir şekilde tartışmaları ve birlikte bir çözüm üretmeleri kaçınılmazdır, hayati bir gerekliliktir.
  17. Dersim’den çıkarılacak ve unutulmaması gereken çok ders, yazılacak çok şey var ama arif olan anlar ve lafın kısası makbuldür diyerek söze bir nihayet verelim. Kur’an’ın İbrahim suresi 42. ayette yer alan “Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Allah, onları ancak gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor” emr-i ilahisinden hareketle merhum Said-i Nursi’nin “zalimler için yaşasın cehennem” sözüne ben de iştirak ediyorum. Seyid Rıza’nın idam sehpasına yürürken, “…Bu ayıptır, zulümdür, cinayettir!” diyen çığlığının duyulacağına ve idam edildikten sonra bilinmeyen bir yere gömülse de (kaderin garip cilvesine bakın ki kimilerinin bir mezar taşı, ziyaret edilebilecek bir kabri bile yokken, kimilerinin türbe, anıtkabir ve anıtmezarları var- (Dirilerinden de korktular ölülerinden de, Zaman, 11.12.2011), unutulsa, unutturulsa da, Dersim veya başka yerlerde, geçmişte ve günümüzde mazlum olanların ahlarının yerde kalmayacağına, bu dünyada olmasa bile “hesap günü”nde haklarının iade edileceğine, mağduriyetlerinin giderileceğine ve ecirlerinin (ücretlerinin, kazandıklarının) tastamam ödeneceğine dair inancımın tam olduğunu belirtmek isterim. O gün zalim de, mazlum da anlayacak Mutlak anlamda güç sahibi, hesap sorucu ve mükafat-ceza verenin kim olduğunu. Bunu anlayan, inanıp ona göre yol tutanlara selam olsun.
Dersim Dört Dağ Arasında* isimli Dersim Türküsü’nün sanatçı Ahmet Kaya tarafından güzel bir yorumunu şu linkten dinleyebilirsiniz. http://www.dinlersiniz.com/ahmet-kaya/dersim-dort-dag-icinde.html

Kaynaklar:
2.                      "Dersim'i bombalama emrini alan Sabiha Gökçen, 1956'da Milliyet gazetesinde Halit Kıvanç'a verdiği röportajda şöyle diyor: "Ata'nın verdiği tabancayı şöyle bir yokladım. Hiç lüzumu olmayacağı hissi vardı içimde(...) Ayrıca 'canlı ne görürseniz ateş edin' emri almıştık. Asilerin gıdası olan keçileri dahi ateşe tutuyorduk."('Burada çok cevherler var!', Leyla İpekçi, Zaman, 27.12.2011)
4.                      http://hasanfirat.com/2011/06/21/dersimkatliam/
6.                      http://www.youtube.com/watch?v=75Wn2yudc-E

7.                      http://www.youtube.com/watch?v=mbgDwEBYfEQ

8.                      http://tr.wikipedia.org/wiki/Dersim_%C4%B0syan%C4%B1
http://dersimnews.com/dersim38/seyit-riza-idam-edilmeden-once-atatuturkle-gorustu.html