Tefekkür Edip Söyleyeni Genellikle Dokuz Köyden Kovarlar, "Onuncu Köy"de Yeriniz Her Daim Hazırdır (E-posta: arifkaya65@gmail.com)
22 Eylül 2023 Cuma
“BENİM YOLUM - Tababet San'atının İcrası İle Geçen 35 Yıl” KİTABIMIN “GÖZDEN GEÇİRİLMİŞ VE İLAVELİ 2. BASKI”SI ÇIKTI
18 Temmuz 2023 Salı
BU ADAM BENİM BABAM / HÜSEYİN YALÇINKAYA
Rahmetli babam Hüseyin Yalçınkaya'nın 2. Vefat yıldönümü münasebetiyle kıymetli hatırasını yad etmek için fotobiyografik bir sunum hazırlamıştım. 5. Vefat yıldönümünde son bir kez yeni fotoğraflar ekleyerek sunumu gözden geçirip yeniledim. 78 yıllık bir hayatı 5 dakikada özetlemeye çalıştım. Sevgi, saygı, dua ve özlemle anıyorum.
23 Haziran 2023 Cuma
7 Haziran 2023 Çarşamba
HOLA BUENOS DÍAS (Merhaba Günaydın) / İspanya Turu İzlenim ve Anıları
Nadiren yurtdışına çıkan biriyim. İlk yurtdışı seyahatimi 3. yıl asistanı, nişanlı ve de 27 yaşında iken Kızılay Hac Ekibi’nde görevli hekim olarak karayolu ile 15 Mayıs-27 Haziran 1992 tarihleri arası gerçekleştirmiştim. 44 gün süren bu Hac yolculuğumu ilk (ve şimdilik tek) kitabım “Benim Yolum”da dört bölüm halinde özetlemiştim. (1) Aynı kitapta Van Tıp’ta iken mesleki bilgi ve görgümü arttırmak amacıyla 01-31.07.2001 tarihleri arasında bir ay kaldığım Fransa’nın Strasbourg şehrindeki gözlemlerimi de yayınlamıştım. (2)
25.07–02.08.2008 tarihleri arasında Van’a bir düğün vesilesiyle gitmişken komşu ülke İran’a tren yoluyla geçip beraberimizde anam da olduğu halde maaile İsfahan’a kadar birkaç şehri bir hafta kadar dolaşmıştık. (3)
Mesleki hayatımda katıldığım tek yurtdışı kongre de 09-13 Haziran 2012 tarihinde Almanya’nın Essen şehrindeki Avrupa Göğüs Cerrahisi Kongresi’dir. İlk gün kongreye iştirak edip diğer günler o ülkedeki bazı arkadaşları ziyaret etmiştim. (4)
2015 yılında, ilki bir eksikle ailecek Edirne üzerinden bir grupla 29-30 Ağustos tarihlerinde iki gün Karadeniz kıyısı boyunca Bulgaristan’ın birkaç şehrine, sonraki de Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği’nin İzmir Çeşme’deki yıllık kongresi sırasında Süreyyapaşa Göğüs Cerrahisi Kliniği doktorları olarak günübirlik (19 Ekim) yaptığımız Yunanistan’ın Sakız Adası’na olmak üzere iki gezim oldu.
Bir sonraki yıl (2016) da aynı şekilde biri satın aldığımız bir televizyon nedeniyle promosyon hediyesi olan 22-24 Nisan tarihleri arasındaki üç günlük Roma (İtalya) gezisi, diğeri de Srebrenitsa Soykırımı yıldönümüne denk gelen 10-13 Temmuz tarihleri arasında Zambak Tur ile rehber eşliğinde eşim ve bir oğlumla katıldığımız dört günlük Bosna & Hersek gezisi gerçekleşti. (5)
Araya darbe, pandemi filan girdi ve aradan 7 yıl geçti.
Geçen yıl eşime 30. Evlilik Yıldönümü anısına hediye olarak bir pırlanta almıştım, fakat o bunu kabul etmek yerine yurtdışına gitmeyi önerdi. (6) Kabul ettim, o da ziyaret edilecek ülkeyi ve tur programını belirledi, bu yılın başında rezervasyon ve ödeme işlemleri tamamlandı, bilahare de pasaport işlemlerini hallettik.
Yaş gelmiş 58’e, dokuzuncu kez yurtdışına İspanya’ya doğru yola çıkmak için hazırlıklar tamamlandı. Tam gezi öncesi önce eşim sonra da ben rahatsızlandık, şiddetli bir gripal enfeksiyonu zar zor atlattık ama özellikle benim yakınmalarım azalmasına rağmen gezi boyunca devam etti.
19 Mayıs’da birer çanta hazırlanıp 20 Mayıs Cumartesi günü de en büyük oğlum ikimizi sabah saat 5’te olacak şekilde İstanbul Havalimanı Dış Hatlar Terminali Gidiş önünde bıraktı. Güvenlik noktasından geçiş, yurtdışı harç ödeme ve pasaport kontrol derken vakit geldi çattı. Club Jolly Turizm’in Büyük İspanya Turu yolcuları olarak Valenciya uçağına binmek üzere 8 civarında uçağa biniş kapısında beklemeye başladık. Rehberimiz Esin Hanımla tanıştık, toplam 33 kişilik bir tur grubu olarak havalandık. Dört saate yakın bir yolculuktan sonra uçağın tekerlekleri piste değdi ve saatleri bir saat geri aldık.
Havalimanında bizi bekleyen tur otobüsümüze binip saatler süren bir yolculuktan sonra ilk durağımız Barcelona şehrine ulaştık.
Yeri gelmişken İspanya’nın 1978 Anayasası’nda etnik gruplara ve bölgelere göre 17 özerk bölgeden oluştuğunu not düşeyim. Bölgelerin her birinin kendi parlamento ve yürütme organları varmış. Her bölgede üç bayrak dikkatimi çekti. Avrupa Birliği üyesi olduğu için AB bayrağı, İspanya bayrağı ve özerk yönetimin bayrağı yan yana dalgalanıyordu. Şehirlerde de lokal (yerel) polis görev yapıyordu. Barselona şehri, İspanya’nın kuzeydoğu kıyısında olup Girona, Lleida ve Tarragona ile Katalanca diye ayrı bir dilin konuşulduğu Katalonya özerk bölgesine dahil olup özerk bölgenin başkenti ve İspanya’nın ikinci büyük şehriymiş (7) İspanya demokrasi ile yönetilse de diğer birçok AB ülkesi gibi krallığın da muhafaza edildiğini hatırlatayım. Kanaatimce kraliyet, bir zamanlar sömürgeleri de olan İspanya’yı geçmişe, tarihine bağlayan sembolik bir işlev görüyor.
Daha önce Avrupa’da bazı şehirleri görmüştüm ama İspanya’yı görünce bir kez daha anladım ki, bu adamların tarihiyle geçmişiyle kavgaları, travmaları yok sanki, onlarla yüzleşip yollarına devam ediyorlar. İrticanın hortlaması (orta çağa, kilisenin iktidar ortağı olduğu döneme dönüş özlemi), bölünme parçalanma korkusu, beka & istiklal mücadelesi gibi korku, kaygı ve travmalarından sıyrılmışlar sanki, bilgiye dayalı ve dışardan biri olarak gözlemim, kanaatim böyledir. Bunları niye mi yazdım, zira bu geziden önce ülkemizde bir seçim atmosferi vardı ki, sanki seçime değil de savaşa gidiyoruz sanırdınız. Yeni bir sistem kurulalı bir asır olmuş ama gel gör ki özellikle iktidar kanadı [alt tarafı bugüne kadar yapılan seçimlerden bir seçimi “hak-batıl mücadelesi, savaş”; karşı tarafı, muhalefeti de “küffar, işgalci, işbirlikçi ve benzeri şekilde nitelemeler” hem din (İslam) hem de demokrasi açısından tehlikeli ve sakıncalı] olmasına rağmen hiç çekinmeden yaptı. (8) Artık şunu anladım ki bir insanın çocukluğunda yaşadığı travmaları atlatamaması misali cumhuriyeti ilan edenler imparatorluğun parçalanması benzeri ülkenin bölünüp parçalanacağı, dindarlar da cumhuriyet boyunca ve özellikle 28 Şubat sürecindeki yaşadıkları dışlanma, ötekileştirme, itilip kakılma travmasını atlatamıyorlar, atlatamayacaklar gibi, belki de işlerine böyle geliyordur, bilemem. Cumhurbaşkanlığı 2. Tur seçimleri öncesi bu gezinin memleketin boğucu, bunaltıcı atmosferinden uzaklaşmak için adeta ilaç gibi geldiğini söyleyebilirim.
Barselona’da kısa bir şehir turundan sonra ayağımızın tozuyla Mimar Antoni Gaudí’nin meşhur eseri La Sagrada Familia (Kutsal Aile) adlı bazilikanın etrafını dolaşıp gözlemledik, fotoğraflar çektik. Kalabalık olduğu ve biletimiz de olmadığından içine girip bakamadık. Yapımı hâlâ devam eden ve bu yüzden ‘Bitmeyen Kilise’ de denilen yapının mimarının vefatı, eksiklerinin olması, bittiği zaman Vatikan’ın kontrolüne girmesi ve bu haliyle dikkat çekici olması gibi nedenlerle bitiril-e-mediğini de öğrenmiş olduk. La Sagrada Familia’nın muhteşem bir mabet olduğunu söylemeliyim. Adeta İncil’in mimari ve anıtsal hali diyebilirim. Sanki İncil’de yer alan her şey içi ve dışı resim ve heykellerle dolu bir yapıda vücut bulmuş.
İspanya ve Katalunya meydanlarını gördükten sonra La Rambla Caddesi’nde serbest gezintiye çıktık. Cadde üzerinde Gaudi’nin evleri olarak bilinen Casa Batllo ve Casa Milo’yu dışından seyrettik. Cadde üzerindeki tarihi küçük kapalı çarşıya benzeyen La Boqueria’yı şöyle bir dolanıp deniz ve domuz eti ürünleri, meyve ve meyve suları satılan dükkanlarla dolu olan bu yerden cips ve tavuk eti kızartmasından oluşan atıştırmalık aldık. Cadde boyunca limana doğru indiğimizde Kristof Kolomb anısına dikilmiş heykeli gördük. Yüksek bir sütun üzerinde denize doğru bakıyordu. İspanya’da Katolik mezhebi yaygın olduğu için onu da öldüğü zaman Sevilla’daki katedrale defnetmişler. Kolomb İspanya’da bir kâşif, bir kahraman olarak görülüp pagan, putperest, ilkel ve vahşi Güney Amerika yerlilerine hıristiyanlığı ve medeniyeti yaymak için gittiği söylense de gerçek bunun tam tersidir. Gemi filosuyla ulaştığı yerleri kolonize etmiş, sömürgeleştirmiş, soygun, katliam ve tecavüz yapmıştır. Kanaatimce yaptığı fetih olmayıp kendisi de bir fatih değildir. Güney Amerika kabilelerinin altın dahil ellerinde ne var ne yok çalmış; başta Aztek, İnka ve Mayalar olmak üzere yerli kabileleri soykırıma uğratmış, hatta bir kısmını köle olarak dönerken beraberinde götürmüştür. O dönemde İspanya’nın zenginleşmesi, sermaye sahibi olması bu sömürü ve soygun sayesindedir. Aslına bakarsanız tarih içindeki her fetih, bir başka açıdan ele geçirmedir, işgaldir. İstisnalar elbette vardır. Mesela Allah’ın son elçisinin Mekke’yi ele geçirmesi bir fetihtir. Zira kimsenin can, mal ve ırzına dokunulmamış, herkes affedilmiş ve sömürgeleştirme de olmamıştır.
Barselona gerçekten bazilikası dahil kiliseleri, meydanları, caddeleri, sokakları, binaları, evlerinin mimarisi ile görülmeye gezilmeye değer bir şehir olup bir açıdan bizdeki İstanbul’a denk düşmektedir. İspanya’nın diğer tarihi turistik şehirleri gibi turizm yıl boyu sürmekte olup özellikle Barselona, nüfusunun dört katı kadar turisti kendisine çekmekte imiş. La Rambla caddesinde gezinirken Filistin’de İsrail’in yaptığı zulmü protesto etmek için yürüyüş yapanları ve ayrıca bir başka noktada cübbelerini giymiş insanların basın bildirisi okuduğuna da şahit olduk. Vakit geç olduğu için şehir gece turu ve Gotik mahalle turu yapıl-a-madı. Geç vakitte şehrin biraz dışındaki dört yıldızlı otelimize yerleştik. Doğrusu uçak için sabahın seher vaktinde havalimanına gelip uzun bir hava yolculuğu yapıp akabinde de ara vermeden uzun bir otobüs yolculuğu sonrası yorgunluktan bitap düştük, namazlarımızı cemedip yatağa kendimizi atmamızla uykuya dalmamız bir oldu.
Sabah kahvaltı sonrası Girona’ya doğru yola revan olduk. Rehberimiz güler yüzlü ve neşeli idi. Kahvaltı demişken İspanyolların kahvaltı kültürünün bize çok da uygun olmadığını söyleyebilirim. Kahve, taze sıkılmış portakal suyu ile kruvasan, kek gibi bir tatlıyla geçiştiriyorlar. Bizde ise kahvaltı önemli olup zengin bir mönüye sahiptir. Çay, beyaz peynir, zeytin ve daha bir sürü şeye hasret kaldık.
Onyar nehrinin kıyısında kurulmuş, yörenin en zengin şehri olduğu söylenen, güzel mimarisi, daracık sokakları ve katedrali ile şirin bir orta çağ şehri olan Girona’yı çok beğendiğimi söyleyebilirim. Aslan heykelinden yola çıkıp Endülüs döneminden kalma hamamı gezdik. Hamam çiçek aranjmanları ile görsel olarak güzelleştirilip içeride bir aile ziyaretçilere resital veriyordu. Katedralin girişi de çiçeklerle bezenmişti. Meğer o hafta festival varmış. Avrupa’da festival ve bayramlar genelde dini içerikli olup genellikle o şehrin aziz ya da azizesinin anısına düzenlenir. Bizde ise dini bayramlar dışında milli bayramları (aslında ulusal günleri) devlet belirler, ulusa hediye eder, kutlanmasına öncülük eder, aslında bir nevi varlığını ve kudretini bu yolla halka hatırlatır. Katedral ve civarı “Games of Thrones” dizisinde Arya karakterinin manastıra kabulü sahnelerinin çekildiği yermiş. Katedrali gezdikten sonra Yahudi mahallesinin daracık sokaklarında dolaştık. Küçük bir dükkânda “churros” denilen bir nevi bizim halka tatlısının şekersiz olanına benzeyen bir tatlı alıp tattık. Bu arada hafiften yağmur çiselemeye başlamıştı.
Otobüse binip Pirene dağlarının manzarası eşliğinde ünlü İspanyol sürrealist ressam Salvador Dali’nin eserlerinin sergilendiği müzenin bulunduğu Figueres şehrine doğru yol aldık. Sanatçı bu şehirde doğduğu gibi mezarı da müze içinde yer almaktadır. Müze eski belediye binası olup sağlığında bizzat Dali tarafından tasarlanmış, dekore edilmiş. Bir sanatçı ve bir müze, bir şehirle anılır ve simgeleşir mi? Gördüm, gezdim ve hayran kaldım. Klasik müze kavramını unutun ve her köşesinde şaşırmaya hazır olun. Hani derler ya deli ile veli arasında ince bir çizgi (aslında bir harf) vardır diye, müze evi gördükten (ki Dali müzenin bir odasında da kalmış) Dali ile Dahi hatta Deli arasında bir fark olmadığını söyleyebilirim.
Ertesi sabah Madrid yolunda iken Aragon özerk bölgesinin başkenti Zaragoza’da durduk. Ebro nehrinin kenarında kurulmuş olan kentin köprüsü ve hemen yanıbaşında Hz. Meryem’in orada görüldüğü rivayeti (vizyonu) üzerine adına ithaf edilen Virgin (Bakire) Piilar Bazilikası ve meydanını gezdik. Bazilikanın nehre bakan duvar kısımlarında İspanya iç savaşında kullanılan top mermilerine ait izler mevcuttu. Hemen yanında La Seo katedrali vardı. Ayrıca meydanda bu şehirde doğan ressam Goya’yı betimleyen heykel ve görseller mevcuttu. Bazilikayı gezerken ve İspanya turundaki diğer bazilika ve katedraller göz önüne alındığında, bir kez daha duvarlardaki taş işçiliği, mimari üslup, heykeller, resimler ve vitraylarıyla sanatta zirveye ulaşıldığını, daha güzelinin yapılamayacağı gibi bir hisse insan kapılmadan edemiyor. Allah’tan bu ülkede mimar olarak Kayseri’den bir Ermeni mühtedisi (devşirmesi) olan Sinan çıktı, yoksa yanmıştık. Anadolu’da taş işçiliği ve mimaride de Ermeniler olmasa yine çok şey eksik olurdu. Elbette camide sadelik, kilisede ise görsellik ve ihtişamın ön planda olduğu da bilinen bir gerçektir.
İspanya’nın başkenti ve İber Yarımadası’nın ortasında bulunan Madrid’e vardıktan sonra meydanın birinde Yunan mitolojisindeki tanrılar kralı Jüpiter, bir diğerinde de annesi tanrıça Cibeles’in iki aslanın çektiği arabaya kurulmuş heykeli ile karşılaştık. Otobüsten inip de yokuş yukarı yürüyünce Plaza Major denilen büyük meydana ulaştık. Bu meydanda bulunan binaların balkonlarından eskiden boğa güreşleri, engizisyonun yaktığı insanlar ücret mukabili seyredilirmiş. Şehrin kalbi ve sıfır noktası belediye binasının önündeki Perto Del Sol’ü gördük. Hemen ileri yürüyünce eskiden Kraliyet Sarayı olarak kullanılan binayı gördük ve çeşitli kralların heykellerinin bulunduğu bahçesini gezdik. Hemen ilerde Grand Via meydanı, Cervantes ve meşhur romanı Don Kişot’un anıtı ve meydana bakan ön tarafta da Kraliçe İsabel ve Kolomb’un heykelinin yer aldığı anıt yer alıyordu. İspanyolların yemek kültürü bize kıyasla zayıf diyebilirim. Tapas ve Paella dışında bildiğim ve tattığım bir yemek ismi zikredemeyeceğim, ki onlar bile bizim damak tadımıza pek uymuyor. Tapas çeşitli malzemelerle yapılan kanepeye, paella da sac tavada yapılan tavuklu sebzeli ya da deniz mahsülleri ile yapılan pilava benziyor.
Madrid’e bir saat mesafede olan Toledo’ya ertesi sabah hareket ettik. Kastilya-La Mancha bölgesinin merkezi olan şehir, Tajo nehri ile çevrili engebeli bir burnun üzerinde yer alıp bir orta çağ şehrinin bütün özelliklerini olduğu gibi korumakta idi. Şehrin karşıdan görünümü adeta bir tablo gibi idi. Şehre yürüyen merdivenlerle çıktık ve ilk olarak Kraliçe İsabel’in taç giydiği katedrali dışarında gördük. Duvarlarda demir çengeller vardı. Bu ne diye sorduğumuzda maalesef bu çengellere Reconquista (yeniden fetih, İspanya’nın Müslüman mağribilerden ve yahudilerden kurtarılıp yeniden hıristiyanlaştırılması) döneminde müslüman ve Yahudilerin akla hayale gelmedik türlü işkenceler yapıldıktan sonra asıldığını ve ölüme terkedildiğini öğrendik. Kraliçe İsabel ve Kral Ferdinand’ın evlenmesinden sonra başlayan bu dönem işkence, terör ve acımasızlık dönemidir. Hıristiyan olmayanlara İspanya’yı terk, ölüm ve hıristiyan olmak dışında bir seçenek tanınmamıştır. Bu nedenle ben Avrupa’nın dindar, bağnaz değil laik-demokratik olanından yana olduğumu belirteyim. Din (mezhep dahil) ve fikir ifade hürriyetini de en geniş şekliyle savunduğumu da ekleyeyim.
Toledo’nun dar sokaklarında, Yahudi mahallerinde dolaşırken tarihte bir yolculuk yaptığınız duygusuna kapılıyorsunuz. 16. Yüzyıldan günümüze değişmeden gelen kent, gerçekten bir açık hava müzesi gibi. Roma, Vizigot, Arap, Gotik, Rönesans mimarisinin izlerini taşıyan yapılar, bir kilisede El Greco’nun meşhur tablosu, Arapların kenti ele geçirdikleri zamandan kalma badem ezmesi ürünleri şehir hakkında düşülmesi gereken notlardan sayılabilir. Toledo bir zamanlar çeliğiyle ve kılıçlarıyla da ünlü iken şimdilerde çelikten üretilen hediyelik eşyalar revaçta imiş. Dönüşte bu tür ürünlerin imal edildiği ve el işi yapan ustaların bulunduğu bir merkeze uğradık. Ustaları seyrettik, çelikten üretilen eşyaları inceledik ve birkaç tane de satın aldık.
Madrid’e geri döndük. Serbest zaman tanındı. Hava hafiften yağmurlu idi. Geç vakte kadar gezdik. Bir ara yolumuzu kaybettik, Allah’tan İspanya’dan ilk gün aldığım internet paketi ile navigasyonu kullanarak yolumuzu bulduk. Otobüsümüzün beklediği noktaya ulaştık, otele döndük. Otellerimiz ilk beş gün dört, sonraki iki gün ise üç yıldızlı idi.
Sabah kahvaltı sonrası Sevilla (İşbiliyye)’ya hareket edip yolumuz üzerindeki Córdoba (Kurtuba)’da indik. Yolda hatırıma Zülfü’nün Atlı (Kordoba) şarkısı geldi. (9) Sözleri İspanya İç Savaşı'nın başlangıcında 38 yaşında iken milliyetçiler tarafından katledilen İspanyol şair ve oyun yazarı, aynı zamanda ressam, piyanist ve besteci olan Federico García Lorca’ya ait olan şarkının bestecisi Livaneli’dir. Artık Endülüs (Andalucia) özerk bölgesinde idik. Córdoba Guadalquivir Nehri (Vad’il Kebir) sahillerinde vadinin ortasında konumlanmıştır. Uzun süre Endülüs Emevileri’nin egemenliğinde kalan şehirde en önemli mimari eser, İspanyollar tarafından Mezquita (mescit kelimesinden türeme) olarak adlandırılan Kurtuba Camisi’dir. 600'lerde kilise olarak inşa edilen yapı, 786-1146 yılları arasında çeşitli eklemeler yapılarak cami olarak kullanılmıştır. Katolik İspanyollar'ın şehri yeniden ele geçirmesinden sonra bu Ulu Cami tekrar kiliseye çevrilmiştir. Günümüzde katedral olarak kullanılmakta olan yapı, yapılan bir miktar tahribata karşın hâlâ pek çok özelliğini korumaktadır. Kubbe sisteminde üst üste binen kemerlerde kırmızı beyaz mermer kullanılmıştır. Oymalı mermer mihrabı bütün camiler içinde en güzel mihraplardandır. Duvarlarda kufi yazılar lacivert zemine altınla yazılmıştır. Minber, pek çok fildişi parçayla, değerli taşlardan altın çivilerle yapılmıştır. Dünyadaki en fazla sütuna sahip olan mabet, Kurtuba Camii'dir. Cami içinde 1293 sütun vardır. 1236’da Katedrale çevrilirken orta kısımlardan 63 adet çok güzel sütun kaldırılmıştır. İspanyollar tarafından ele geçirildikten sonra bile uzun süre dokunulmamış, güzelliğine kıyılamamış fakat Kral V. Karlos, katedrale çevrilmesini emretmiş, bittikten sonra gelip gördüğünde de pişman olduğu rivayet edilmiştir, ama iş işten geçmiştir.
Kurtuba camisini ben çok beğendim, hayran kaldım. Katedrale çevrilme işlemini ise beğenmedim, resmen mabedin içine edilmiş. Kurtuba camisinin (ki yapılan onca değişikliğe, eklemelere, her şeye rağmen hâlâ ben camiyim diye bağırıyor) katedrale çevrilmesi konusunda birkaç not düşmek istiyorum. Bütün İspanya’da o kadar çok ve o kadar güzel katedraller varken yüzlerce yıl cami olarak kullanılan bu muhteşem yapının katedrale çevrilmesi kelimenin tam manasıyla bağnazlıktır, vandallıktır, densizliktir, yakışıksızdır. Bu durum ancak Reconquista ile izah edilebilir. Bir tane bile Müslüman bırakmama kararı verildiğine göre camiye de ihtiyaç yoktur diye düşünmüş olmalılar. Üstelik o zamanlar laiklik ve turizm de yoktu. Aksi halde bu durumun izahı kabil değildir. Din, mezhep savaşları bu dünyaya öyle acılar ve dramlar yaşatmıştır ki, benim bunlara burada değinmem mümkün değildir. Ve bütün bu kavgalar, savaşlar dünyevi olmaktan ve özellikle iktidarı ele geçirme tutkusundan hâli değildir. Bir mabet, tapınak ne olarak yapılmışsa öyle kalmalı, kullanılmalı, korunmalı ve devam etmeli kanaatindeyim. Başka bir dinin mabedine veya başka bir yapıya çevrilmesi dini, mimari, estetik ve etik açıdan yanlıştır, nahoştur. Eğer bir nedenle ibadet ortamı olmaktan çıkmışsa müze veya turistik amaçla da kullanılabilir. Kaldı ki Hz. Peygamber döneminde hiçbir kilise, havra ya da başka bir mabet, cami ya da mescide çevrilmemiştir. Zira İslam’da bütün yeryüzü mabettir, camidir, mescittir. Rasulullah (as)’ın Medine’deki Mescidi bile etrafı duvarla çevrilmiş, bir köşesi güneşten korunmak amacıyla hurma yaprakları ile örtülmüş sade, mütevazi bir yapı idi. Hz. Ömer döneminde ele geçirilen Kudüs’te bile namazını kilisede kılması teklif edildiğinde camiye dönüştürülme endişesi, ihtimali nedeniyle karşı çıktığı, yakındaki boş bir arazide namazını eda ettiği rivayet edilir. Aynı mahalde bir süre sonra parası ödenmesine karşın rızası olmadan bir kadının arazisi üzerine yapılan camiyi duyduğunda ise şu sözü söylediği rivayet edilir. “Camiyi yıkın, adaleti yıkmayın”.
Ülkemizde bazı turistlerin hırsızlığa uğraması gibi yurtdışına giden herkesi de hırsızlık konusunda uyarırlar. Bu konuda başı ise son yıllarda İspanya çekmektedir. Yurtdışına çok çıkan biri değilim ama yedi yıl önceki Bosna gezisinde Saraybosna Baş Çarşı’yı gezerken omuzuma asılı çantamı açıp içindeki cüzdanı çalmışlardı. Rehberimizle polise gidip şikayetçi olmuştuk. Polisler çok ilgilenmiş ve tutanak tutulmuştu. Hırsızlar da içindeki Türk lirasını alıp cüzdanı atıvermişlerdi. Zira cüzdan havaalanında ülkeye dönmeden önce bulunup kurye ile bana teslim edilmişti. Bu gezide rehberimiz daha gezinin başında bizi bu tehlikeye karşı uyarmış, paramızı iki ya da üçe bölüp farklı yerlere koymamızı öğütlemişti. Kurtuba camisine gideriken gruptan birinin parasının (2500 Euro) ve pasaportlarının bulunduğu cüzdanı ya düştü biri aldı ya da çalındı. Polis ilgilenmediği gibi (ki 500 Euro’yu geçmedikçe polis işlem bile yapmıyormuş) gibi ilgili kişi bir arkadaşıyla ertesi gün Madrid’e gidip geçici pasaport çıkarttı, on bin TL’ye yakın bir para daha harcadı, bize ancak Valencia’ya hareket öncesi tekrar katılabildi. Bu gezide bu yüzden ben de küçük çantamı önümde taşıdım. Hani derler ya “fakirin malı gözü önünde gerek”, fakir değiliz şükür ama tedbiri elden bırakmadım, para ve pasaportları gözümün önünden bir an olsun ayırmadım.
Kurtuba ziyaretinden sonra Sevilla’ya doğru hareket ettik. Guadalgivir Nehri’nin üzerinde kurulmuş Sevilla’da önce iki üç yıl önce yapılan İspanya Meydanı’nda gezinip nehir kenarında serbest zaman geçirdik. Nehir boyunca yürüyüş, koşu, bisiklet alanları olduğu gibi nehirde de kızlı erkekli kano grupları kürek çekiyordu. Nehrin her iki tarafı da sportif faaliyetler ve gezinti için uygun şekilde düzenlenmişti. Nehrin bir yakasındaki boğa güreşleri arenasına girdik, önce müzesini gezdik, sonra da arenada gezinip seyirci sıralarında oturduk. Boğa güreşlerinin tarihi, folklorik tarafı olsa da insani ve İslami olduğunu düşünmüyorum. Boğa açısından tam bir işkence ve zulümdür. Bir müsabakada birçok boğa matador denen herifler tarafından acı ve azap içinde sırf birileri zevklerini tatmin etsin diye öldürülüyor. Zaten İspanya’da da birçok özerk bölgede yasaklanmış, terk edilmiş. Boğaların halini görünce Çağrı filminden bir sahne hatırıma geldi. Ebu Süfyan birine diyor ki; “Duydun mu? Muhammed, hayvanlara eziyet edilmesini ve aşırı yük yüklenilmesini dahi hoş karşılamıyormuş. Tuhaf bir şey, nelerle uğraşıyorlar”. Allah’ın son elçisinin hassasiyeti, merhameti karşısında hayranlığım bir kat daha artmıştı. Hayvan hakları filan gündemde bile yokken evet kurban var ama hayvana eziyet yok, güzel muamele var, merhamet var.
Daha sonra Sevilla Katedralini, sokaklarını gezdik. Bir restorana girip pizza ısmarladık. Otele dönmek için otobüsümüzün hareket edeceği noktaya döndük. Akşam otobüsle tiyatro salonu benzeri bir binada Flamenko Gecesi’ne katıldık. Gitar eşliğinde İspanyollara has özellikle ayakların zemine vurularak icra edilen dansları izledik. Solo ve birlikte sergilenen gösteri görülmeye değerdi, güzeldi. Fakat yorgunluktan en ön sırada olmamıza rağmen zaman zaman içim geçip uyukladığımı itiraf edeyim.
Ertesi gün sabahki durağımız Ronda, dağlar arasında bir vadinin her iki tarafına kurulmuş küçük bir şehir idi. Bu küçük şehirde bile bir boğa güreşi arenası vardı. Vadisi dışında pek dikkat çekmeyen tipik bir İspanyol kasabasına benziyordu. Tarihi Roma köprüsü üzerinden vadinin öte yakasına geçtik. Bir sokağı dönerken karşımıza ellerinde tesbih bulunan biri yaşlı diğeri genç iki rahibe çıktı. Ernest Hemingway’in İspanya iç savaşını anlattığı ve benim de okuduğum “Çanlar kimin için çalıyor” romanını burada yazdığı söyleniyor.
Ronda’dan sonra Granada’ya (Gırnata) hareket ettik. Otelimiz ilk defa şehrin merkezinde idi. O nedenle şehir katedralini (bizdeki Ulu Cami’nin karşılığı), meydanlarını, sokaklarını otelden çıkıp rahatlıkla gezebildik. Fakat turistik eşya satan mağazaları gezerken bardaktan boşanırcasına yağmur yağdı, sığındığımız yerden adım dahi atamadık, yağmur biraz azalınca yemek için bir yere girdik hem yağmurdan korunduk hem de karnımızı doyurduk. Akşam El Hamra sarayının kıyısında Sakramento Çingene Mahallesi’ne gittik. Flamenkonun doğduğu sokakları gördük ve icra edildiği doğal mağaraların birinde bir gösteri daha izledik. Ama bana sorarsanız, ben Sevilla’daki gösteriyi daha çok beğendim, bu defaki göz doldurmadı, hatta bitsin diye sabırla bekledim.
Ertesi gün sabahın erken vaktinde duvarlarında kırmızı tuğla ve damında kırmızı kiremit kullanıldığı için El Hamra (Kırmızı Kızıl) denilen sarayı ve bahçelerini gezmeye gittik. Rehber eşliğinde restorasyonda olduğu için kapalı olan Nasıriye Sarayı hariç her tarafı gezdik. Kral V. Carlos, burada da karşımıza çıktı. Allah’tan bu sefer Kurtuba’daki gibi bir rezilliğe imza atmak yerine arazinin yıktırdığı uygun bir yerine kendine ait bir saray yaptırmış, diğer yerlere dokunmamış. Uzun yıllar ihmale uğrayıp evi barkı olmayanların sığındığı bir mezbelelik iken sonradan restore edip turistik ziyaret mekanına çevirmişler. Şehre hâkim bir tepede kurulmuş saray, Endülüs Emevi Devleti yıkıldıktan sonra Müslüman Kuzey Afrika Berberilerinin (Mağribilerin) İber Yarımadası’ndaki son emirliğinin yönetim merkezi imiş.
El Hamra Sarayı'nın temeli 1232 yılında, Gırnata Emirliği yani Beni Ahmer (Nasiriler) devletini kuran 1.Muhammed zamanında atılmış. El Hamra ilk olarak askeri bir alan olarak tasarlandıysa da zamanla emirlerin yaptırdığı yapılarla muhteşem bir saraya dönüşmüş. Sarayın çatı, kubbe ve kemerleri ahşaptan yapılmıştı. Saraya mükemmel bir taç kapıdan giriliyor ama kapıda hıristiyanlığa ait figürler de mevcuttu. El Hamra kale, ribatlar, yazlık saray ve Generalife (Cennet’ül Arif) ile dört ana kısımdan oluşuyor. Girift bir yapıya sahip olan El Hamra Sarayı, birbiriyle bağlantılı sayısız odalar ve salonlar, bu mekanların arasında yer alan avlular, ferahlatıcı yeşil alanlar, fıskiyeli havuzlar, akar çeşmeler ve bahçelerden ibaret. Yusuf Suresi’nin 21’inci ayetinde geçen “Allah her işinde galiptir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler” ayetinden ilham alınarak El Hamra Sarayı’nın taş duvarlarına kazılan “La galibe illallah”, Gırnata Emirliği’nin şiarı olmuş.
Bu emirlik de teslim olduktan sonra İspanya’da Müslümanların hakimiyeti tamamen son bulmuş. Kütüphaneleri, bilimi, felsefesi, mimarisi, kültürü ile çağını ve sonrasını etkilemiş; İbn Rüşd, İbn Arabi gibi isimler bu devirde yaşamıştır. Aragón kralı Ferdinand ile Kastilya kraliçesi I. İsabel’in evlenmesi (1469) ve bu evlilikle Aragón, Kastilya, Napoli, Katalonya ve León krallıkları birleşik İspanya’yı oluşturmak üzere birleşmiş, Katolik Hıristiyanlar daha da güçlenmiş ve Yahudilerle Müslümanları Endülüs'ten çıkarmışlar. Bu birleşme ile başlayan Reconquista sonucu 1492'de Beni Ahmer Devletinin yıkılışı ile İspanya'daki 781 yıllık İslam varlığı sona ermiş.
İspanya büyük turunun son durağı gelişimizde uçakla indiğimiz üçüncü büyük şehir olan Valensiya idi. Şehrin içindeki nehir, yağmurlarla taşma noktasına gelince yatağı değiştirilip Bilim ve Sanat Müzesi gibi modern yapılarla değerlendirilmiş. Sonrasında şehrin tarihi kısmındaki katedrali, meydanları ve sokakları gezdik.
Ertesi gün otelden ayrılıp uçağa binmek ve eve varmak nerede ise bütün günümüzü aldı. Otelden ayrılırken kapı önünde muhtemelen sızıp kalmış evsiz bir genç yerde yatmakta olup başında da iki polis vardı. Biraz sonra ambulans gelip götürdü. Madrid’de iken yağmurdan ve soğuktan bir süre girip oturduğumuz bir restoran zincirinde bir genç gelip İspanyolca bir şeyler söyledi, biz de çalışanlardan biri zannettik, meğer dileniyormuş. Madrid’in en işlek caddelerinde muhtemelen Afrika’dan gelmiş sığınmacılar dört bir tarafı iplerle bağlanmış sergilerinde bir şeyler satmaya çalışıyor, zabıta geldiğini anladıkları zamanda sırtlarına yükleyip kaçıyorlardı. Her ülkede her toplumda her yerde her ahval ve şeraitte her tür insan görmeniz olasıdır.
İspanya gezi izlenimlerimi bitirirken İspanya ve tur ile ilgili bazı genel değerlendirmeler yapmak istiyorum. Nüfusundan fazla turist ağırladığı ve turizmin yılın tümünü içerdiği söylenen İspanya’yı çevre açısından temiz buldum, şehirler arası yollar her yerde çift şeritli olmasa da kara yolu ağı iyi, otobanları ücretsiz, trafik akışkan ve düzenli idi. En küçük bir trafik kaza tehlikesi ve kayda değer bir trafik tıkanıklığı yaşamadık. Otobüs rahat ve şoförümüz gayet iyi ve dikkatli idi. Rehberimiz ilgili, sempatik ve donanımlı idi. Şehirler arası yollarda tarlalar ekili, büyük ve düzenli idi. İspanya portakal, badem, üzüm bağları ama özellikle zeytin yağı (yağlık)’ta dünyanın ilk üç arasında imiş. Tarım ürünleri ülke gelirinin %5’ini oluştururken, gelirinin %70-75’ini turizm oluşturuyormuş. Tarihi turistik her şey korunmuş. Şehirlerin özellikle tarihi kısmında sokak ve caddelerin her biri ayrı estetik ve görsel güzelliğe sahip idi. Eşim her bir sokağın fotoğrafını çekmeye çalışınca, başa çıkamayacağını, böyle giderse fotoğraf çekmekten bakmaya ve gezmeye fırsat bulamayan meşhur Japon turistlere benzeyeceğini hatırlattım. Her köşede bir çiçek, her sokakta bir heykel, her duvarda ayrı bir taş işçiliği göze çarpıyordu. Belediyeler adeta kaldırımları, meydanları, sokakları taş taş, adım adım döşemişti. Granada’da müthiş bir yağmur sonrası ne yollarda ne de herhangi bir yerde ne bir su birikintisi ve ne de çamur vardı. Böyle bir şeyi bu ülkenin hiçbir şehrinde hayal dahi edemezsiniz. Türkiye’de özellikle son yıllarda ekime elverişli alanların yerleşime açılması, imar rantı, betonlaşma ve gökdelenvari çok katlı bina sevdası yüzünden şehirler kimliğini kaybediyor, yeşil alanlar gittikçe azalıyor, kırsal alanlar boşalıp şehirler doğudan batıya kalabalıklaşıp yaşamak her geçen gün daha da zorlaşıyor, pahalılaşıyor, sorunlar azalmak yerine günden güne artıyor.
İspanya gezisi çok geniş bir bölgedeki birçok şehri (7 günde küçüklü büyüklü 11 şehir) gezmek isteyince, ister istemez biraz ortaya karışık bir gezi oldu. Birçok şehirdeki birçok eseri görmek isterken, maalesef birçok şey de eksik kaldı, o şehirlerde az vakit geçirildi, koşar adım nefes nefese bir gezi oldu. İki kişilik gezinin maliyeti konusunda da bir fikir vermek istiyorum. Seyahat bedeli ve indirimli ekstra maksi tur 1398 + 700 Euro olmak üzere toplam 2098 Euro tuttu. Seyahat sağlık sigortası, kişisel harcamalar ve her şey dahil 2688 Euro’yu yani TL olarak yaklaşık 58 bin TL’yi buldu. Bu ülkede TL olarak kazanıp da dışarıda döviz (Dolar & Euro) olarak harcamak hiç de kolay ve de her babayiğidin harcı değildir. Ama ülke dışında yaşayıp oranın vatandaşı ya da çifte vatandaş olarak o siyasal ve sosyoekonomik şartlarda yaşayıp da bu ülkede tatil yapmak ya da alışverişte bulunmak elbette fevkalade güzeldir, hoştur.
Kanaatimce bir gün, bir hafta ya da bir ay da olsa insan yaşadığı ülkeden, topraklardan, kültürden, atmosferden çıkıp geniş olan yeryüzünü, farklı coğrafya ve kültürleri gezip tanımaya çalışmalı, ufkunu genişletmelidir. Bedenen ve özellikle mali olarak zorlansak da şartlarımızı zorlamalı, vesileler bulmaya çalışmalıyız. Seyahat eden sıhhat bulur; bilgi ve deneyimi artar, anı biriktirir; bakış açısı genişler ve meselelere farklı açılardan bakabilme zenginliğine ve olanağına kavuşur. Tanrı’nın (Allah’ın) Kitap dışındaki ayetlerini, delillerini, kudretini, güzelliklerini, kıssadan hisselerini, muhteşem sanatkârlığını görmenin ve anlamanın başkaca bir yolu da yoktur.
NOT: Yazının sonunda tur süresince gezdiğimiz her şehre ait kendi çektiğim bir fotoğraf ve kısa birkaç videoklip paylaştım. Böylece yazı ile bütünleşme sağlansın ve mini bir İspanya turu olsun istedim.
Gracias (Teşekkür ederim) Adiós (Hoşça kalın)
07.06.2023 / Prof. Dr. İrfan Yalçınkaya
Kaynaklar:
- Mekke’ye Giden Yol / Gidiş & Mekke & Medine & Dönüş, Benim Yolum / Tababet Sanatının İcrası İle Geçen 33 Yıl, Prof. Dr. İrfan Yalçınkaya, 2021, Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık, https://www.kitapyurdu.com/kitap/benim-yolum/602498.html , https://profdrirfanyalcinkaya.blogspot.com/2021/11/benim-yolum-tababet-sanat-ile-gecen-33.html
- Ben Strasbourg’da İken…, Benim Yolum / Tababet Sanatının İcrası İle Geçen 33 Yıl, Prof. Dr. İrfan Yalçınkaya, 2021, Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık, https://www.kitapyurdu.com/kitap/benim-yolum/602498.html ,https://profdrirfanyalcinkaya.blogspot.com/2021/11/benim-yolum-tababet-sanat-ile-gecen-33.html
- Aynı Dünyalar - İran İzlenimleri, Arif Kaya, İktibas Dergisi, Sayı 357, Eylül 2008, Sh. 38-44, https://katalog.idp.org.tr/yazilar/360779/ayni-dunyalar
- https://profdrirfanyalcinkaya.blogspot.com/2020/06/bilimsel-yayin-ve-calisma-listem-2020.html
- Srebrenitsa Soykırımı’nın 22. Yılı, https://www.youtube.com/watch?v=sSF9RF5lBQQ&t=54s
- Bir Yastıkta 30 Yıl, https://www.youtube.com/watch?v=f6MCZDd9RSg&t=10s
- İspanya, Berlitz Cep Rehberi, 5. Baskı, Dost Kitabevi
- Özgür Düşünceler -XII- Seçimler ve Sivil Toplum Kuruluşları, Arif Kaya, Onuncu Köy, http://arifkaya06.blogspot.com/2023/05/ozgur-dusunceler-xii-secimler-ve-sivil.html
- Atlı (Kordoba) - Zülfü Livaneli, https://www.youtube.com/watch?v=srhkpdiXxdg
3 Haziran 2023 Cumartesi
11 Mayıs 2023 Perşembe
İRFAN’IN PENCERESİ’NDEN - Kırk Bir Yılın Hikâyesi 4 - “Adını, adımın yanına yazdım / Hiç unutmadım, utanmadım / Korkmadım”
İRFAN’IN PENCERESİ’NDEN
Kırk Bir Yılın Hikâyesi
4
“Adını, adımın yanına yazdım / Hiç unutmadım, utanmadım / Korkmadım” (1)
Ercümend Özkan’la tanışmakla, üstelik Ankara’da olmam, üstüne üstlük bir de fakültenin Sıhhiye’de olması hasebiyle sık sık ziyaret etme olanağı bulmakla kendimi hep şanslı addetmişimdir. Zira birini hem de herhangi biri olmayan müstesna birini kitaplarından, video kayıtlarından veya yanında yakınında olan birilerinden öğrenmek dolaylı bir tanımadır. Oysa zorunlu hizmet nedeniyle Ağrı’da bulunduğum bir yıl hariç fakülte ve ihtisas yıllarımda her fırsatta Sıhhiye’deki Basın Haber Ajansı bürosuna uğrama ve sohbetlerine katılma imkânım oldu. Kafama takılan, merakımı celbeden konuları ve o zamanlar on beş günde bir çıkan İktibas dergisindeki yazılarına dair sorularımı doğrudan kendisine tevcih ederdim. Yönelttiğim sorulara hiç üşenmeden yüksünmeden zaman ayırıp yanıtlardı. Eğer büroda ziyaretçileri varsa ve onlarla konuşuyorsa bir köşeye ilişir, sessizce izlerdim. İktibas Dergisi bir okul (ekol) olduğu gibi, bürosu da bir dershane, bir üniversite mesabesindeydi. Allah Rasulü’nün sahabeleri ile buluşup sohbet ettiği Dar’ül Erkam (Erkam’ın evi), Ashab-ı Suffa ve mü’minlerle toplanıp görüştüğü Mescid-i Nebevi (Nebi’nin mescidi) ne ise benim için o büro benzer bir fonksiyon icra etti. Bu hâl on yıla yakın sürünce kendimi artık onun rahle-i tedris (eğitimi)’inden geçen bir talebesi olarak kabul ederim ve bununla da onur duyarım. Ercümend Özkan gibi devlet veya özel üniversitelere mensup olmayan, fakat her biri kendi alanlarında kendi istekleriyle vakit sarf edip nice çalışmalara imza atmış, emeklerini, eserlerini ortaya dökerek bu halka katkıda bulunan ve resmi olarak akademik titri, ünvanı olmayan tanıdığım insanları “Halk Üniversitesi”nin tabii üyesi olarak tanımlayıp üniversite dışında da ilmi, edebi ve/veya akademik çalışmalar yapan insanlara dikkat çekmek istemiştim. Onların en başında da şahsi kanaatime göre ordinaryüs, profesör, duayen ve mentor olarak onu zikretmiştim. (2, 3)
Talebesi dedim zira onu arayıp bulan, ondaki ilim ve tecrübeye talip olan bizlerdik. Bu hususun bugünkü kuşak ile aramızdaki önemli farklardan biri olduğunu düşünüyorum. Talebe ilgili ve istekli, muallim (tâlim eden, öğreten) de birikimli ve öğretmeye hevesli ise ortaya güzel bir sonuç, bir hayr çıkar düşüncesindeyim. O kadar ziyaretine gittim bir gün olsun of demedi, yüzünü ekşitmedi, suratını asmadı, hep güler yüzle, hoşça karşıladı. Peygamberlerin tebliğ ve tedris için -Allah rızası dışında- bir ücret, bir karşılık istememesinin güzel bir örneğiydi. Evinin hemen bütün duvarları kütüphane raflarıyla dolu olup 7000’den fazla kitabı olan deniz derya hatta umman olan böyle birinden ders almak her kula nasip olmaz. Kanaatime göre bu ülkede hatta dünyada İslam’ı en iyi anlayan ve anlatanlardan biri idi. Bu görüşüm tanıdığım günden bugüne kadar hiç değişmedi. İslam’ın esprisini, özünü, esasını iyi kavradığı gibi bütüncül bakış açısı fevkalade idi. Enerjisi, çalışkanlığı, hayatında hiçbir şeyi yedeğe bırakmadan her şeyiyle kendini (ve sahip olduğu her şeyi) adama, adanmışlık böyle bir şey olmalı idi. Heyecanı, sevinci, öfkesi, hüznü, hayali inandığı dava istikametinde idi.
İşte bu nedenle bu tür insanların bazı hâl ve tavırları anlayışla karşılanmalıdır. Ailesini, işini ve hayata dair bazı şeyleri elinde olmadan, istemeden ihmal edebilmeleri; söz ve davranışlarında, konuşma üslûbunda zaman zaman sert, agresif ve geçinmesi zor kişiler olabilmeleri bu cümleden görülmelidir. Eskiler “üslûbu beyan, ayniyle insan” derler, yani bir insanın ifade tarzı kendisini anlatır, insan ne ise öyle konuşur ya da üslûp insanın ta kendisidir. Normal olan bu durum nedeni ile fikirlerine, söylediklerine bir şey diyemeyenler, karşılık veremeyenler onu devamlı üslûbu nedeniyle haksız yere eleştirmişler hatta suçlamışlardır. Onun gibi sıradan, herhangi biri olmayanlar, taşınması zor bir yük ve sorumluluğun altında, her türden bin bir insanla uğraşmakta olup ilaveten bir de içinde bulundukları sistemin sorgu, hapis, işkence dahil bütün yıldırma ve cezalandırmaları ile karşı karşıya kalabilmektedirler. Geçenlerde okuduğum bir kitapta böyle biri davası uğruna birçok zaman evinden köyünden ayrı kaldığı gibi seksen askeri darbe sonrası gözaltına alınıp bir süre hapiste yatırıldıktan sonra salıverilip evine geldiğinde kapıyı açan kızı, “gelen kim kızım?” diye içeriden seslenen annesine “kapıda bir yabancı var anne” diye cevap veriyor. (4)
Muhterem eşi Mukaddes abla da onunla ilgili dergide yazdığı anılarını ilerde bir araya getirip kitaplaştırma önerimden sonra yayınladığı hatıralarında 60’lı yılların ikinci yarısında eşinin memleketin değişik cezaevlerinde yatarken gittiği görüş günlerinde yaşadıklarını anlatırken çocuklarının özellikle oğlu Ömer’in çok üzülüp huzursuzlandığını belirtir. (5) Her ne kadar şairin biri “daima iyi şeyler düşünmeli, bir mahpusun karısı” (6), diğeri de “Görüşüme gel ne olur, iyimser bir gül olsun, dudaklarında...” dese de (7), bir eş için yıllarca süren yokluğa alışmak ve “ Bir adını söyleyemedim, şöyle bağıra bağıra, bir yüzünü göremedim görüş günlerinde, bir de eline değemedim, bir de yüreğine, şöyle kucaklayamadım bir de, ölümüne” (1) duygusu zor olsa da bir yere kadar katlanılabilir iken, bir çocuğun babasız kalışına alışması, dayanması kolay olmasa gerektir. Geçen yıl tatil için gittiğim Gökçeada (İmroz) adasında, Ercümend ağabeyin yattığı son mahpushanesi olan bir zamanların Tarım Açık Cezaevi’nin metruk binalarını gezerken hüzünlenmiş ve bir yazı kaleme almıştım. (8)
Ercümend Özkan’la tanıştıktan sonra aradığım kişiyi, doğru adresi bulmuş oldum ki, bu Yunus’un “Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun” sözüyle anlatmak istediği şeye karşılık gelir. (9) Lise bitiminden beri düzenli okuma alışkanlığı olan biri olarak O’ndan çok şey dinledim, gördüm, öğrendim, hatta bazı alışkanlıklar edindim. Mesela sabah namazı sonrası güne ve çalışmaya başlamak, bir konuyu birilerine gerekirse birçok kez anlatmak, her tür insanla karşılaşıp fikren tartışabilme cesareti kazanmak gibi. (10) Sorulara, sorunlara, konulara çok değişik açılardan bakmaya ve çeşitli örneklerle zenginleştirip cevap vermeye çalıştığı gibi bazen bilmiyorum der susardı. Bir defasında şahitlikte bir erkeğe karşılık neden iki kadının gerektiği konusunu sorduğumda o konuda kendisinin de bir sonuca ulaşamadığını söylediğinde şaşırmıştım. Halbuki bu ve benzeri konularda geleneksel anlayış izah sadedinde bin dereden su getirir, o da olmazsa bu iman meselesi deyip işin içinden çıkıverirdi.
Geçimini sağladığı ve kendi buluşu olan kupür derleme merkezi olan Basın Haber Ajansı’nın bir odasını ofisi ve neredeyse bütün fikri, idari ve mali yükünü tek başına sırtlayarak çıkardığı İktibas Dergisi’nin bürosu olarak kullanırdı. Onu ziyaret etmek istediğimde orada bulduğum gibi, orada ve onun bulunduğu başka yerlerde başka birçok kişiyle tanışma olanağı da buldum. Böylece meslek dışında arkadaş ve dost çevrem gelişti, zenginleşti. Benim yaşıma denk ya da yakın olanların bazılarının hikâyelerini bir zaman geldi, yazdım. (11, 12) Son bölümü yani yaşça benden büyük olanların hikâyelerini ise ileride vakit bulduğumda yazmayı düşünüyorum. (13)
Ercümend ağabey onu tanıdığım günden öte aleme göçtüğü güne kadar koşturdu durdu. İktibas Dergisi bir yana, düşüncelerini anlatmak ve yaymak için çok değişik yol ve yöntemlere tevessül etti. Bürosuna gelenlerle görüştüğü gibi, bizzat Ankara içi dahil Türkiye’nin değişik illerine, hatta Almanya ve Hollanda’ya bile gidip ev, vakıf, dernek, düğün salonu, konferans salonu gibi toplanılabilecek her mahalde sohbet, seminer, konferans, kamp gibi etkinliklere katıldı. (14) Ben üniversitedeyken, Ankara Demetevler’de çeşitli üniversiteli arkadaşların kaldığı eve sık sık gelir, bizlere değişik konuları anlatırdı. O kadar içten ve mütevazi idi ki mesela o an acıkmışsa “Yahu çocuklar açım, zeytin ekmek varsa, verin yiyeyim de öyle başlayalım” derdi. Bir defasında bir avukat arkadaşın düğününe katılmak için dergi çevresinden bir grup arkadaşla bir otomobile binip Afyon’a gitmiştik. O gece kaplıcada konaklanmış, ertesi gün düğünden sonra da bir sohbet gerçekleşmişti. Nikah şahitlerimden biri olan Ercümend ağabeyle, Bursa İnegöl ormanında birkaç günlük kamp yapma şansı ve imkânı da nasip oldu. İlk oğlum dünyaya geldiğinde hayırlı olsun demek için evime gelmek nezaketinde bulundu. Her yere ve herkese yetişmeye çalışırken son nefesini de Adana ve Mersin taraflarına yaptığı bir yolculukta, bir arkadaşının evinde verdi. (15)
Ülke ve dünyadaki gelişmeleri, yenilikleri yakından takip ediyor, ona göre vaziyet ediyordu. Çağrı cihazı, araç ve cep telefonu gibi teknolojik yenilikleri bile piyasaya çıkar çıkmaz almıştı. Dergi dışında özel radyo ve televizyonların faaliyete geçmeye başladığı dönemde Basın Haber Ajansı (BHA) TV kurmak için çok uğraştı, hatta anten kiralayıp deneme yayınları bile yaptı. Düşünce ve projelerini daha geniş kitlelere ulaştırabilmek, anlatabilmek için bir diğer projesi olan İslami -bir- Parti kurmak için uğraştı, istişarelerde bulundu, basına beyanatlar verdi. Hatta bu istişarelerin birine ben de katılmıştım. Ankara Hipodrom yanındaki Kore parkından hareket edip Gölbaşı civarında bir bahçede istişare toplantısı yapılıp, yemek yenmişti. Bunlar ve benzeri birçok projesi âkim kaldı, gerçekleşmedi. O kadar hızlı koşuyor ve durmadan yeni projeler üretiyordu ki, benim gibi gençler dahil etrafındaki kişiler yetişemediği gibi çeşitli açılardan eleştiriyor, doğrusu gerekli ve yeterli destek de vermiyorduk. Şimdi geriye dönük düşünüyorum da kendini devamlı güncelleyip gözden geçiren, zamanının çok ötesinde olan o idi. İleride olabilecek şeyleri önceden ön görüyor, hazırlık yapmaya çalışıyordu. Bu yoğun tempo bir yana o sırada sağlığı da çok ciddi şekilde bozulmuştu, kalbi onu artık taşımıyordu.
Van’a gitmeden önce veda ziyaretine gittim, meğer bu onu son görüşüm imiş. Birkaç ay sonra da emaneti sahibine iade etti, hepimizin gideceği yere bizden önce gitti. Vefatından önce bir yayınevi onun dergide yazdığı kavramlardan bir kısmını “İnanmak ve Yaşamak” ismiyle kitaplaştırmıştı. Bilahare Anlam Yayınları’nı kurup ilk kitap olarak tasavvuf konusundaki çalışmalarını “Tasavvuf ve İslam” ismiyle yayınladı. Kendisine o günde söylediğim gibi bu değerli malzeme hem mizanpaj hem de basım olarak özenli ve kaliteli olmamıştı. Son görüşmemizde söz verdiğim üzere Van’a gittikten hemen sonra başladığım çalışmalar sonucu dergideki yazılarından derlediğim yazılarından beş kitap çıkardım, yayına hazırladım ve “Anlam Yayınları” arasında çıktı. (16)
Vefatını takiben adına hazırlanan İktibas Dergisi özel sayısı için derginin o güne kadar ki serüvenini anlatan “Ercümend Özkan’ın kaleminden ‘İktibas’ Dergisi” yazısını hazırlamıştım. (17) Ercümend ağabeyin sağlığında dergide yazı yazmadım, sadece bir kitap tanıtımı daha doğrusu kitabın geniş bir özetini hazırlamıştım. (18) Bu özeti okuyunca “İrfan, öyle geniş bir özet hazırlamışsın ki, kitabı okumaya gerek bile kalmamış” demişti. Ben de “Abi, bu kitap önemli tespitlerle dolu, o yüzden çok geniş oldu, kitabın yazarı halihazırda hapiste, birlikte ziyaretine gitsek mi?” demiştim. O da tamam demiş ve yanına birilerini alarak kitabın yazarını cezaevinde ziyaret etmiş fakat ben ya müsait olmadığımdan ya da belki de korktuğumdan o ziyarete iştirak edememiştim.
Van’da bulunduğum yıllar içinde dergi arşivindeki ona ait ses kasetlerindeki kayıtları dinledim, videokasetlerindeki konuşmalar ve kavram ders görüntülerini izleyip düzenledim, onların Video CD şekline çevrilmesini sağladım. İlerleyen zaman içinde dergi yönetimi bilahare çok güzel bir çalışmaya imza atıp kavram derslerini ve katıldığı tüm toplantılardaki konuşmalarını iki ayrı DVD Seti şeklinde hazırlayıp isteyenlere arz etti. Şahsen onun yazı ve çalışmalarından “İslam Düşüncesinde Sünnet” ve “Laiklik-Demokrasi ve İslam” konulu iki kitap çalışması için dosya hazırlamıştım. Sünnet konusu gerçekleşmedi ama Dergi Yönetiminin özverili gayretleri sonucu dergideki tüm kavram yazıları “İnanmak ve Yaşamak” adlı kitapta toplandı. “Tasavvuf ve İslam” kitabı yeniden gözden geçirilip yayınlandı. Söyleşi kayıtlarından yola çıkılarak “Ercümend Özkan ile İslami Hareket Üzerine” kitabı hazırlandığı gibi sonunda “Laiklik, Demokrasi ve İslam” kitabı da okuyucu ile buluştu. Böylece Anlam Yayınları, Ercümend Özkan’ın yazılı ve görüntülü tüm birikimini, arşivini, kayıtlarını onu tanıyanlar ya da tanımayanların istifadesine sunmuş oldu. (19)
Vefatını takiben, söz verdiğim Ercümend ağabeyin İktibas Dergisi’ndeki yazılarını kitaplaştırma, ses ve görüntü kasetlerinin gözden geçirilip düzenlemesi yanında İktibas Dergisi ve internet sitesinde de yazılar yazdım. Onu, tanımayanlara tanıtmak için bir kitap hazırlığı vesilesiyle ailesinden tedarik ettiğim albümündeki fotoğraflardan faydalanarak fotobiyografisini slayt video şeklinde hazırladım. Daha sonra İktibas bunun daha profesyonelini yaptı. (20) Uzun yıllar yayın kurulunda olmasam bile yayın ve yönetim kurulu toplantılarına katıldım. Vefat yıldönümlerinde onunla ilgili yeni gelişmeleri de içeren slayt sunumlarımı her yıl güncelleyerek hazırlayıp paylaştım, sonunda kendi bloğumda yayınladım. (21) Vefatını takiben değişik tarihli yıldönümlerinde onunla ilgili yazdığım üç yazıyı da aynı blogda paylaştım. (22) Vefat yıldönümlerinde bazı toplantılarda onun fikirleri etrafında konuştum. (23 - 25) Ve sonunda bu yıl son slayt video çalışmamla -bu yazı hariç- Ercümend ağabey ile ilgili çalışmalarımı -çok gerekmedikçe- nihayete erdirdim. (26)
Ercümend Özkan’ın özgür, özgün, bağımsız, muhalif, eleştirel bir düşünce tarzı olduğundan ve bu özellikleri, özellikle benim gibi gençlere cezbedici geldiğinden etrafına ağırlıklı olarak gençler ve cemaat, tarikat, parti gibi yapılara sıcak bakmayan, düşünce ve karakteri bu yapılara uygun olmayıp bu topluluklarda barınamayacak, tutunamayacak insanlar toplanmıştı. Bu insanlar genellikle, Tevhidi hassasiyeti olan, düşüncede radikal ama pratikte toplanıp fikir alışverişinde bulunma dışında herhangi bir etkinliğe, eyleme tevessül etmeyen insanlardı. Eleştirinin, muhalif olmanın dayanılmaz hafifliği ve cazibesi hepimizde mevcuttu. Siyaset, iş dünyası ve akademik çevrelerden hemen hiç kimse yoktu. Genellikle çevresinde üniversite öğrencileri ağırlıklı olmak üzere memurlar (çoğu öğretmen), emekliler (astsubaylar ağırlıkta) ve bir miktar da esnaf vardı. Refahyol ve özellikle AKP iktidara geldikten üniversitelerini bitiren gençler kariyer planları yapmaya başladığından, çalışan kesimler de iktidarın getirilerinden istifade etmek istediği için yavaş yavaş İktibas çevresinden ayrılmalar başladı, hatta gençler hemen tümüyle ayrıldı, sonrasında da gençlerden yeni bir katılım da olmadı. Geriye küçük bir ekip kaldı, onlar da sadece dergiyi çıkartmaya devam ettiler, dergi bürosunda zaman zaman çeşitli konuşmacıların katıldığı seminerler, yazın piknikler, ramazanda iftarlar hariç başka hiçbir faaliyet olmadı. Aslında dergiyi yönetme (ele geçirme) konusunda ilk hakimiyet mücadelesi vefatından sonra olmuş. Olmuş diyorum zira ben uzaklarda ta Van’da olduğumdan haberim yoktu, ilerleyen zaman içinde oldu.
Aslında birtakım sıkıntılar, huzursuzluklar vefatından önceki yıllarda, bilhassa sağlık sorunları ortaya çıktığında başlamıştı. TV, parti kurma gibi girişimlerinde ciddi eleştiriler, itirazlar olduğunu biliyordum da İnegöl kampı sırasında onun etrafında gözükenlerin en temel konularda bile farklı düşündüklerini duyunca çok şaşırmış ve ilk şokumu yaşamıştım. Onlarla tartışmaya girince de Ercümend ağabey çok üzülmüş, kalbi zorlanmış ve hastaneye gitmek zorunda kalmıştı. Van’da kitap, kaset ve diğer çalışmalarla uğraşırken olan biten pek bir şeyin farkında değildim, o sıralar 28 Şubat da bütün hızıyla sürdüğünden diğer İslami yapılar gibi İktibas çevresinde de dahili sorun ve sıkıntılar gündem ve problem teşkil etmiyordu. Ne zaman ki (2006 sonrası) İstanbul’a gelip de Ankara’daki dergi yayın kurulu toplantılarına katılmaya başladım. O zaman artık bir şeylerin yolunda gitmediğini fark ettim. Zaman içinde dergi yayın kurulunda da tartışmalar, ayrılmalar, kopmalar başladı. İktibas Dergisi’nden ayrılan bir grup İktibas Çizgisi Dergisi’ni çıkartmaya başladı. İktibas Dergisinin sitesindeki yazılarım bu çizgiyi kuranlardan biri ile aram açılınca tümüyle kaldırıldı (2013), bu yakışıksız davranış hiç kimsenin umurunda bile olmadı. Aslında zaman içinde fark ettim ki ben ve benimle ilgili hiçbir şey kimsenin umurunda olmadığı gibi kendi aralarında bile sağlıklı, düzenli ve sahici bir ilişki yoktu. Aydan aya dergi yayın kurulu toplantılarında buluşuyor, geçen bir ay içinde biriktirdikleri şeyleri konuşup rahatlıyor, önemli bir aktivite, vazifesini yapmanın mutluluğunu yaşıyor, derginin yeni sayısına girecek yazılar etrafında konuşuyor ve bir sonraki toplantıda görüşmek üzere birbirlerinden ayrılıyorlardı. Zaman içinde bu toplantılara katılan kişilerden bazıları birer ikişer şu veya bu nedenlerle ayrıldılar.
İktibas Dergisi sitesindeki yazılarım silinince kendi blogumu oluşturmaya, yeni çalışmalarımı artık orada yayınlamaya karar verdim (Mayıs 2013). O güne kadar dergi ve sitesindeki yayınlanan yazılarımı da yavaş yavaş bloğuma yükledim. (27) Zaman içinde dergi çevresindeki insanlarla fikir ve yöntem olarak farklı bir yöne doğru gittiğimi fark ettim. Muhalefet konulu ortak bir çalışmada birkaç konuda merhum Ercümend ağabeyimden farklı düşündüğümü de not ettim. (28) İlerleyen zaman içinde çeşitli açılardan bu çevreden ayrılmanın zamanı geldiğini hissettim ve özellikle bir olayda fikir ifade hürriyeti ile ilgili ayrışma sonrası sessiz sedasız ayrıldım, İktibas yayın kurulu ile ilişkimi kopardım (2021 sonu). (29) En son Ankara Kızılcahamam’daki bir dinlenme tesisinde yapılan genişletilmiş istişare toplantısında bir arkadaşla birlikte derginin çoktan miyadını doldurduğunu, yıllardır dergiyi takip etmeyip okumadığımı ve İktibas çevresini sadece bir fikir kulübü olarak gördüğümü söyledim. Fikir kulübü dedim de Ercümend ağabeyin özellikle son zamanlarında söylediği bir şey vardı. “Madem İslami parti kurmayı düşündüğümüzü söylüyoruz, mademki ülkeyi yönetmeye talibiz, o zaman ekonomi, eğitim, sağlık, savunma her alanda hazırlık yapmak, sorunları belirleyip çözüm önerilerimizi hazırlamalıyız”. İyi güzel doğru söylüyordu söylemesine de bunu yapabilecek ne yetişmiş insan (kadro) ne birikim ne de bilimsel ve akademik araştırma, hazırlık vardı.
Vefatının ardından 28 yıl geçti, böyle bir hazırlık yapılmadığı gibi her geçen gün iç çekişmeler arttı, birçok kişi ayrıldı, hatta iktidardaki milliyetçi dindar muhafazakâr bir partinin taraftarı, sempatizanı bile oldu, geriye bir elin parmakları kadar bile olmayan kişi kaldı. Elde zaten sadece bir dergi vardı, onda bile yayınlanan yazılarda işlenen konular teolojik tartışmalar, ülke ve dünyanın gerçek gündeminden uzak, insana, hayata dair yeni bakış açıları, çözümler üretme yerine olan bitenlere muhalefet ve eleştiri yapmanın ötesine geç-e-medi. Kamuoyu nezdinde derginin kayda değer bir etkisi olmadığı gibi, İslami devlet gibi büyük bir iddianın, hedefin, hayalin nasıl gerçekleşeceği noktasında bile elle tutulur, inandırıcı, gerçekçi bir yol ve yöntem bile yoktu. (30) Dergi fikirlerin kamuoyuna taşınması, paylaşılması ve yayılması için bir araç olması gerekirken nerede ise tek amaç haline geldi. Dergideki yazıların çoğunluğu da kanaatimce okuyanına fikir namına çok bir şey vermeyen gündelik, sıradan, çalakalem yazılar olmanın ötesine geç-e-miyordu, okunmasa da olur, yazılmasa da olur cinstendi. Geçen yılki İstanbul İktibas okurları iftar programında konuşacak bir şey bulunamayıp da dergiye abone olunması (ki abone sayısı bile birkaç yüzle ifade ediliyordu), derginin abone sayısının arttırılması hususu bilmem kaç bininci kez gündeme getirilince söz alıp ikibinli yıllara kadar dergicilik ve dergi yoluyla fikirlerin topluma aktarılmasının söz konusu olduğunu, sonraki yıllarda bu işin bittiğini, internetin ve sosyal medyanın yaygınlaştığını, son yıllarda şahsen benim böyle bir meselem olmadığını söyledim. Tabii bu da son istişare toplantısında olduğu gibi soğuk rüzgarların esmesine ve ayrılık çanlarının çalmasına yol açtı.
Hani Kur’an’da Uhud harbi’nde son elçisi Muhammed’in öldürüldüğü söylentileri çıkınca Allah onun yolunda gidenlere diyor ki; “Eğer o ölür ya da öldürülürse, siz topuklarınız üzerinde gerisin geri mi döneceksiniz.” (31) Ercümend Özkan da bir insandı, yaşadı ve öldü. Vefatının ardından da tam 28 yılı aşkın zaman geçti. O yaşarken bildiği ve inandığı yolda yürümüştür. Onun yaptıklarından biz, bizim yaptıklarımızdan da o sorulacak değildir. Bizim görevimiz ona çağırmak (ki kendisi de yaşadığı sürece kendisine çağırmadı, Allah’a çağırdı), onun düşüncelerini ve yaptıklarını tekrarlamak filan değildir. Elbette onun hayatından, fikirleri, eserleri ve mücadelesinden yararlanmaya çalışırız (çalıştık, çalışırız da), bilmeyenlere, duymayanlara da bahsederiz. Amma velakin o ayrı bir fert, biz ayrı bir ferdiz. O yaşadığı zamanın insanı idi, biz de bugünkü zamanın ve şartların insanıyız. Onun görüşleriyle benzeşmek, örtüşmek gibi bir zorunluluğumuz da yoktur. Hayatta iken aklımı, irademi ona teslim ve biat etmediğim gibi onun da böyle bir talebi olmadı.
Ne hayattayken ne de vefatından sonra ille de onun gibi düşünüp olaylara onun penceresinden bakma mecburiyetim olmadı, olamazdı da. Aramızdaki ilişki iki şahsiyetli yetişkin özgür insanın fikirsel alışverişi ve dostluğu idi. On yıl süren dürüst, açık ve verimli bir yol arkadaşlığı idi. Yaşasaydı şöyle düşünürdü, şöyle yapardı gibi bir saçmalığa da prim vermem. Yeri doldurulmaz, doldurulmadı, onun gibisi gelmez gibi sözlere de itibar etmem. O da bizim gibi doğruları, yanlışları, endişeleri, beklentileri, korkuları, hayalleri olan bir fani idi, kendi sınavını verdi, vakti saati geldiğinde de aramızdan ayrıldı. Herkes ‘alem-i ervah’tan ‘alem-i şuhud’a Rahman’nın belirlediği yer, zaman ve şartlarda ete kemiğe bürünüp gelir, zamanı geldiğinde de ayrılır. Benim bu dünyadaki yolculuğum sürüyor, kendi kitabımı, hikâyemi yazmaya devam ediyorum. Konuyu yine yazının başlığındaki şiirle noktalamak istiyorum.
“Ve değer ver hatıralara…, Sen içerdeyken (yokken) ben, Hiç oturup ağlamadım, Hiç karartmadım umudu, Hiç bulandırmadım onuru, Öyle dimdik durdum ortada, İşte burada ulan, işte burada, Böyle burada, Hiç yıkılmadan, Hiç utanmadan, Ve hiç unutmadan…” (1)
Kaynaklar:
1.
Aldırma
Reis, İbrahim Sadri, ‘Adam Gibi’ şiir albümünden, https://www.youtube.com/watch?v=t1tGOHI6deQ
2.
Halk
Üniversitesi, Prof. Dr. İrfan Yalçınkaya, Akademik Akıl, 2022, https://www.akademikakil.com/halk-universitesi/irfanyalcinkaya/
3.
Halk
Üniversitesi, Arif Kaya, http://arifkaya06.blogspot.com/2022/08/halk-universitesi.html / https://www.youtube.com/watch?v=MdxMs4sYAk4&t=298s
4.
Kapıdaki
Yabancı - Kemal Kelleci, Yayına hazırlayan: Mehmet Kemal Kelleci, Öncü Kitap,
2014, Ankara
5.
Hatıralarım,
Mukaddes Özkan, Anlam Yayınları, 2021, Ankara
6.
Karıma
Mektup, Nazım Hikmet Ran, https://www.youtube.com/watch?v=jTXQ4sWB7FQ
7.
İyimser
Bir Gül, Yusuf Hayaloğlu, https://siir.sitesi.web.tr/yusuf-hayaloglu/iyimser-bir-gul.html ; https://www.youtube.com/watch?v=SwGtbuv5Mq8
8.
Gökçeada
ve Ercümend Özkan, Arif Kaya, http://arifkaya06.blogspot.com/2022/07/gokceada-ve-ercumend-ozkan.html
9.
Canlar
canını buldum, Yunus Emre, https://www.antoloji.com/canlar-canini-buldum-siiri/
10. İki Dost-1, Tanışma, Arif Kaya, http://arifkaya06.blogspot.com/2013/09/iki-dost-1.html
11. İki Dost-4, Ya Tahammül Ya
Sefer-1, “Ne doğan güne hükmüm geçer ne halden anlayan bulunur”, Arif Kaya, http://arifkaya06.blogspot.com/2013/11/iki-dost-4.html
12. İki Dost-5, Ya Tahammül Ya
Sefer-2, “Ah vur ataşı gavur sinem ko yansın, arkadaşlar uykulardan uyansın”,
Arif Kaya, http://arifkaya06.blogspot.com/2013/11/iki-dost-5.html
13. İki Dost-x, Ya Tahammül Ya
Sefer-3, “Gün ışığında
yola koyuldum; elimde
kandil, gözümde mendil; vefa arıyorum,
dost arıyorum”,
Arif Kaya
14. “Ercümend ağabey bak evleniyorum!”,
Bir insan biriktirdim, Davut Özgül, Okur Kitaplığı; 2012, İstanbul, Sh. 98-9
15. Ercüment Özkan’ın ardından, Vedat
Kahyalar, https://hertaraf.com/haber-ercument-ozkan-in-ardindan-vedat-kahyalar-3713
16. Bir kitap, bir düzeltme ve emeğe
saygı, Arif Kaya, http://arifkaya06.blogspot.com/2022/01/bir-kitap-bir-duzeltme-ve-emege-saygi.html
17. Ercümend Özkan’ın kaleminden
“iktibas” dergisi, İktibas Dergisi Ercümend Özkan Özel Sayısı, 14. Cilt, 205.
Sayı, Ocak 1996, Sh. 62-66; https://katalog.idp.org.tr/pdf/12266/18865
18. Paradigmanın iflası - Resmi ideolojinin
eleştirisine giriş, Doç. Dr. Fikret Başkaya, Doz yay.3, 2.baskı, İstanbul ; http://arifkaya06.blogspot.com/2014/02/bir-kitaptan-alintilar_27.html
19. https://www.kitapyurdu.com/index.php?route=product/search&filter_name=ercumend%20ozkan
20. 001 – Ercümend Özkan –
Sinevizyon, https://www.youtube.com/watch?v=T0dHoqrIXN8
21. Ercümend Özkan 2019, http://arifkaya06.blogspot.com/2019/01/blog-post.html
22. Ercümend Özkan (Allah’ın salih
kullarından ‘güzel bir örnek’), Arif Kaya, http://arifkaya06.blogspot.com/2015/01/ercumend-ozkan-allahin-salih.html
23. Ercümend Özkan: 20 yılın
ardından, 2015, Arif Kaya, Kur’an Nesli İlim Merkezi, https://www.youtube.com/watch?v=TfmCBqSvOVQ
24. Vefatının 22. Yılında Ercümend
Özkan’ı Konuşmak, 2017, Arif Kaya, Venhar, Bölüm 1 & 2, https://www.youtube.com/watch?v=5H-1xfZMN4Y & https://www.youtube.com/watch?v=VZshG_5M0LA
25. Ercümend Özkan’ın vefatının 25.
Yılı anma etkinliği (Röportaj: Türkiye’de Müslüman kimlik arayışı ve Ercümend
Özkan), 2020, HİKAV, Sesli Analiz, İrfan Yalçınkaya, https://www.youtube.com/watch?v=L1oFPMLxU2w
26. Ercümend Özkan 2023, İrfan
Yalçınkaya, https://www.youtube.com/watch?v=AuUe0P48BEc&t=14s
27. Onuncu Köy, Arif Kaya, http://arifkaya06.blogspot.com/
28. İç
muhalefet tartışması: Müslümanlar arasında muhalefetin imkânları, Arif Kaya,
Nasihat ve Bozgunculuk Arasında Muhalefet (Ortak Çalışma), Editör: Levent
Çavuş, Tashih Yayınları, 2018, İstanbul, Sh. 184-199; http://arifkaya06.blogspot.com/2020/12/ic-muhalefet-tartsmas-muslumanlar.html
29. Fikrimin ince gülü, kalbimin şen
bülbülü…, Prof. Dr. İrfan Yalçınkaya, Akademik Akıl, Ocak 2022, https://www.akademikakil.com/fikrimin-ince-gulu-kalbimin-sen-bulbulu/irfanyalcinkaya/
30. Özgür Düşünceler -X- Bir rejimi
değiştirmenin yol ve yöntemleri, Arif Kaya, http://arifkaya06.blogspot.com/2022/12/ozgur-dusunceler-x.html


















