20 Şubat 2014 Perşembe

BİR KİTAP, İKİ ALINTI*

Alıntı Bir

“…Son sözleri üzerine Nusret hocanın hafifçe gülümsediğini farkeden Kadriye hanım, sözlerini keserek "Neden gülümsediniz?" diye sordu.
- Günümüz medyasının İslam'a karşı tavrı belli iken, böyle bir medyanın bazı insanları ön plana çıkarmasını nasıl olur da artı değer olarak görürsünüz!.
- Pek anlıyamadım!.
- Bakın hanımefendi. Yaşar Nuri'nin Kur'an'ı esas alarak söylediği bazı gerçekleri, çok daha geniş bir şekilde altmışlı, yetmişli yıllarda gündeme getiren müslümanlar vardı. Ki bunlardan birisi de kendisini sevgiyle andığım ve rahatsızlığından dolayı Rabbimden acil şifalar dilediğim M. Said Çekmegil'dir. ( Bir not: Çekmegil, 24.07.2004 tarihinde Hakk’ın rahmetine kavuştu. A.K) Fakat her nedense günümüz medyası bu değerli insanları hiç görmez, ya da görmek istemez!. Bunları görmediği ve topluma göstermediği gibi, günümüz kuşağının Kur'an ve sünnet’e vakıf olan çok değerli ilim adamlarını da görmemezlikten gelir!.
Nusret hoca biraz duraksadıktan sonra devam etti.,
- Şimdi düşünmeniz gerekmez mi!. Bütün bunları görmemezlikten gelen medya, Yaşar Nuri'yi veya  benzer frekanstaki bazı insanları neden ön plana çıkarıyor ve kameralar önünde konuşmalarına neden izin veriyor?
- Kur'an'ı önceledikleri ve dini meseleleri Kur'an'a göre açıkladıkları için.
- Bu kimselerin bazı meselelerde Kur'an'ı öncelemelerini ve insanların dikkatini Kur'an'a yöneltmelerini elbetteki takdirle karşılıyorum. Fakat medya tarafından mikrofonun kendilerine uzatılmasının nedenini, Kur'an'ı esas alarak konuştuklarında değil konuşmadıklarında aramamız gerekir. Daha genel bir ifadeyle günümüz medyasının konuşturduğu insanlar, İslam'ın temel meselelerinde susan veya bu temel meselelerdeki İlahi gerçekleri çarpıtan insanlardır. Böylesi insanlar ani bir hidayet ile söylemeleri gereken İlahi gerçekleri söylemeye başlasalar, hiç kuşkum yok ki aynı medyanın ani bir müdahalesi ile suskunluğa itilecek insanlardır!.
- Bu sizin zannınız!.
- Zan değil hanımefendi, bunlar bizim gördüğümüz, bizim yaşadığımız hadiselerdir. Mesela yıllar önce Kanal 6'da Ahmet Altan ile Neşe Düzel ismindeki bir hanımın yaptığı canlı açık oturum programı vardı. İslamcı partilerin tartışılacağı bu programa, herhalde yanlışlıkla olsa gerek rahmetli Ercüment Özkan davet edilmişti. Programa katılan bütün parti yandaşlarını tek başına karşısına alan ve Kur'ani gerçeklerle hiç zorlanmadan hepsini susturan Ercüment Özkan, ne gariptir ki o programdan sonra bir daha ekranlara hiç davet edilmedi!. Oysa reyting rekorları kıran o programda bir tabu haline getirilen Kemalizmi değil, medyanın da karşı olduğu İslamcı partileri eleştirmiş ve onların yanılgılarını, onların tutarsızlıklarını ortaya koymuştu!.
Serhat düşünceli bir yüz ifadesiyle "İslamcı partilere karşı olan medya, bu adamı neden kullanmak istemedi?" diye sordu.
- Bu adamı kullanamazdı Serhat!. Çünkü rahmetli Ercüment Özkan batılı eleştirip-batıla karşı çıkarken, medyanın "Sus" işaretlerini dikkate alarak hakkın ne olduğu konusunda susmuyor, hakka da açıklık getiriyordu. Tabi ki hak ve hakikate kapalı olan günümüz medyası için affedilmez bir suçtur bu!..”

Alıntı İki

“…Nusret hocayla Serhat "Vealeykümselam" diyerek bu selamı aldılar. Murat bey ise yarım kalmış bir işi hemen bitirebilme heyecanıyla konuşmasına devam ediyordu.,
- Allah müslümanların ayrılığa düşmemelerini, bir araya gelmelerini emrediyor. Türkiye'de dini otorite diyanet olduğuna göre bütün müslümanların bu çatıda birleşmesi gerekir. Ayrılık çıkarmanın, müslümanları yüzlerce gruba bölmenin anlamı ne? Bir de Allah'tan korktuğunuzu söylüyorsunuz!. Allah'tan korksanız müslümanlar arasında hiç fitne ve fesat çıkarır mısınız?
Yüzüne ve gözlerine yansıyan sıkıntıyla derin bir nefes alan Nusret hoca, yine de sustu ve hiçbir cevap vermedi Murat beye. Bu suskunluğu bir acizlik olarak algılayan Murat bey ise yüklenmeye devam etti.,
- Niye susuyorsun, cevap versene!. Allah, müslümanların ayrılığa düşmemelerini emretmiyor mu?
Kaşlarını kaldırarak başını öne doğru sallıyan Nusret hoca "Emrediyor, elbetteki emrediyor" dedikten sonra ilave etti.,
- Fakat hakta birleşmelerini emrediyor. Hakkı gizleyen kişi ve kurumların çatısı altında değil, hakkı apaçık bir şekilde ortaya koyan Kur'an'ın etrafında birleşmelerini emrediyor.
- Yahu "Kur'an, Kur'an" diyerek çıldırtma beni!. Bu diyanet yetkilileri İncil mi okuyorlar? Müslümanları camilerde İncil'e mi davet ediyorlar?
Nusret hocanın susarak önüne baktığını gören Murat bey devam etti.,
- Onların da okudukları Kur'an değil mi? Onlar da hakkı, onlar da Kur'an ayetlerini konuşmuyor mu?
- Hak bir bütündür Murat bey!. Hakkın bir kısmını gizleyip, bir kısmını konuşmak, hakkı konuşmak değildir.
- Neyi gizliyorlar?
"Hangisini anlatayım?" dercesine Murat beyin gözlerine bakan Nusret hoca, kısa bir suskunluktan sonra cevap verdi.,
- Kelime-i şehadetin manasını ve bu manaya göre ne yapılması gerektiğini. Bu ülkede tağutun ne olduğunu ve nasıl inkar edileceğini. Bir insanın müslüman olabilmesi için, bu ülkede ilahlaştırılan ve insanlara ilahlık taslayan nelerin reddedilmesi gerektiğini. Allah'ın hükmüyle hükmetmeyen kafirlerin kim olduğunu ve müslümanların bu kafirlerin şerrinden nasıl korunacağını.. İşte bunlar, bütün bunlar anlatılmıyor, çok küçük istisnalar dışında hiç anlatılamıyor Murat bey!.
- Anlatılmadığını nerden biliyorsun!.
- Siz anlatıldığını biliyor musunuz? Allah'ın razı olacağı dini öğrenebilmek için camilere giden milyonlarca insandan, kaç tanesinin imamlardan duyduğu, imamlardan öğrendiği gerçeklerdir bunlar!.
Hemen itiraz etmek istemesine rağmen yine de durdu, susmayı tercih etti Murat bey!. Çünkü bunca yıldır gittiği camilerde gerçekten duymadığı, işitmediği şeylerdi bunlar!.
Yıllar önce ‘yeşil cami’ye gelen genç bir imam buna benzer şeyler söylemeye başlamış, fakat birkaç ay sonra devlet düşmanlığı yaptığı gerekçesiyle hakkında soruşturma açılarak görevden alınmıştı. Tabi ki bu durumu hiç yadırgamamıştı Murat bey. Çünkü bir insan devlet düşmanlığı yapıyorsa, elbetteki hakettiği cezayı görmeliydi. Bu düşünceler içinde Nusret hocaya baktı. Kendisinden bir cevap bekleyen bu adama ne diyeceğini düşündükten sonra konuşmanın seyrini değiştirmek istercesine söyle dedi.,
- Şayet onlar anlatmaları gerekenleri anlatmıyorlarsa, bu durum bizi ilgilendirmez. Onların günahı, onların vebalidir bu!. Bizler çoğunluğa uyarak cemaatten ayrılmayız, sizler gibi fitne çıkararak cemaati parça parça etmeyiz!.
Bu kadar seviyesiz bir cevapla karşılaşan Nusret hoca, başını öne eğerek susmayı tercih etti. Onun sustuğunu gören Murat bey ise konuşmasına devam ediyordu.,
- Zaten demokratlığın gereği de budur. Demokrasiye birazcık saygım var diyorsanız, dindar olan bu çoğunluğu sizin de dikkate almanız gerekir.
Nusret hoca başını ağır ağır yerden kaldırarak Murat beye baktı ve çok sakin bir ses tonuyla "Kusura bakmayın, ben demokrat değilim" cevabını verdi.
Sakin ve yumuşak bir üslupla verilen bu cevap, Kadriye hanımın pek yadırgamadığı fakat yine de nedenini açmak istediği bir cevap olmuştu. İçinde yavaşça kabaran bir merak ile sordu.,
- Niye demokrat değilsiniz?
Nusret hocanın cevap vermesini hiç beklemeden söze giren Murat bey "Çünkü bunların insanlara, insanların görüşlerine hiç saygısı yok" karşılığını verdi. Bu sözleri sakince dinleyen Nusret hoca, daha sonra Kadriye hanıma dönerek cevap verdi.,
- Demokratlık insanların görüşlerine, insanların tercihlerine karşı çıkmamak ve bu insanları kendi tercihleriyle baş başa bırakmak seklinde tarif edilseydi, "Ben demokrat değilim" cümlesini hiç kullanmayabilirdim. İnsanların görüş ve tercihleri yanlış olsa dahi, bu yanlış görüşleri saygıyla karşılamaz fakat karşı da çıkmazdım. Çünkü Allah'ın tüm insanlara verdiği bir tercih hakkıdır bu.
Nusret hoca çok kısa bir suskunluktan sonra devam etti.,
- Fakat demokratlık denilen şey, çoğunluğun görüşü yanlış da olsa bunu saygıyla karşılamak ve bu görüşe katılım göstermek şeklinde tarif ediliyorsa, ben elbetteki demokrat değilim. Çünkü benim doğruluk ölçümde çoğunluk değil, hak esastır. Rabbimin haram dediği bir şeye, dünyanın tüm insanları helal dese, benim böyle bir görüşe saygı duymam ve katılım göstermem söz konusu değildir.
Serhat söze girerek "Yani bir müslüman demokrat olmaz, demokrat olamaz diyorsunuz, öyle değil mi?" diye sordu.
- Bak Serhat. Bu kainat sahipsiz olsaydı veya bu dünyanın mutlak sahibi insanlar olsaydı, beşeri sistemler içinde doğruya en yakını demokrasi olabilirdi. Mesela insanların nasıl yönetileceklerine dair temel konulardaki kanunları yine bu insanlar hazırlayabilir ve çoğunluğun kabul ettiği kanunlar yönetim şeklini belirleyebilirdi. Ancak biliyoruz ki bu alem sahipsiz değildir ve bu alemin mutlak Sahibi olan Allah (c.c.) bizlere apaçık hükümlerle dolu bir Kitab göndererek, bizleri bu gibi temel konularda başıboş bırakmamıştır. İnsanlar İlahi Kitab'da beyan edilen bu hükümler karsısında elbetteki bir tercih hakkına sahiptir. Her insan bu hükümleri kabul edip-etmeme, bu dine girip-girmeme konusunda muhayyerdir, serbesttir. Fakat herhangi bir insan "Ben müslümanım" diyerek bu dini kabul ettiğini söylüyorsa, artık bu hükümleri kabul edip-etmeme konusunda bir muhayyerliği yoktur. Çünkü Allah'ın temel konularda vazettiği bu hükümler, Müslümanların tartışabilecekleri, çoğunluğun yaklaşımına göre kabul veya reddedebilecekleri hükümler değildir.
Dinlediklerinden bazı şeyler anlayan fakat bu anladıkları şeylerden her nedense hiç hoşlanmayan Murat bey, içinde hissettiği bu hoşnutsuzluk ile Nusret hocaya baktı. Her şeyi kendisi biliyormuş edasıyla konuşan bu adam, Murat beyin içindeki Allah inancını ve Allah anlayışını da etkilemiş gibiydi!. Daha önceleri Allah tarafından sevildiğini hisseden Murat bey, anlamaya bağladığı bazı şeylerden sonra bu sevgiden yavaş yavaş uzaklaştığını ve bunun da ötesinde Allah'ın kendisine kızdığını, gazaplandığını düşünmeye başlamıştı. İçine büyük bir sıkıntı veren bu ruh halinden hemen uzaklaşmaya çalışarak, kendisini bu duruma düşüren Nusret hocayı suçlamak istedi.,
- Siz bu konuşmalarınızla Allah ile kul arasına giriyorsunuz!.
- İnsanları Allah'a ve Allah'ın hükümlerine davet etmek, Allah ile kul arasına girmek değildir. Bütün peygamberler insanları Allah'a ve Allah'ın hükümlerine davet ederek, bu insanların kurtuluşlarına vesile olmak istemişlerdir. Bizler de bildiğimiz İlahi gerçekleri anlatarak, sadece ve sadece insanların kurtuluşuna vesile olmak istiyoruz…”


*Tutsak, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Yay. 26, 2. baskı, 2003, İzmir, sh. 58-59, 111-116

13 Şubat 2014 Perşembe

BİR KİTAP VE DEĞERLENDİRİLMESİ

“İki Darbe Arasında”

Kitabın kimliği: İki darbe arasında- ilginç zamanlarda, İskender Pala, Kapı yayınları 196, İskender Pala bütün eserleri 42, 1. basım, Şubat. 2010, İstanbul, 265 sh.

Kitabın değerlendirilmesi: “Çizik çizik yüreklerle yıllar yılı birbirimizi teselliye çalıştığımız eşime; çocukluk coşkularını cevap bulamadıkları sorularda savurarak büyüyen kızlarımla oğluma ve onlarla benzer hayatları yaşamak kaderleri olan binlerce aileye…” ithaf satırlarıyla başlayan kitaptan bir gazetenin kitap ekindeki tanıtımdan dolayı haberim oldu. Çok geçmeden bir kitapçıdan tedarik edip bir haftada okuyup bitirdim. Kitabın konusu Haziran.1982’de öğretmen teğmen olarak Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nda göreve başlayan ve Aralık.1996’da Yüksek Askeri Şura kararı ile TSK’dan “disiplinsizlik” ve daha doğru deyimle “irtica” gerekçesiyle ihraç edilen İskender Pala’nın bu 15 yıla yakın süre zarfındaki anılarından oluşmaktadır (Not: Yazar halen Uşak Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi’nde profesör olarak görev yapmaktadır). Ne ilginç bir tesadüftür ki, bu değerlendirmeyi yazdığımda da takvimler 28 Şubat 2010’u gösteriyordu. Bu ülkede bir dönem yaşanılan olaylara TSK içinden tanıklık etmiş ve tabir caizse ‘damdan düşmüş’ biri olarak Pala’nın anıları tarihe not düşmek açısından oldukça önemlidir. TSK eliyle ve “üniformasız” sivillerin de desteğiyle kotarılan- elbette dış desteği de unutmadan; toplumun tamamını ve özellikle büyük bir kesimi etkileyen; onları “asimetrik psikolojik harp” taktikleriyle mağdur, mazlum ve mahrum konuma düşüren 28 Şubat darbesini, binlerce YAŞ’zededen biri ve aynı zamanda edebiyatçı olan birinin kaleminden okumak elbette ayrı bir öneme haizdir.

“28 Şubat süreci… Her gün bir yığın hüsran… Günler ilerledikçe dalgalar şiddetini arttırarak dövmeye başlamıştır kalbinizin duvarlarını ve çaresizliğin sesi çığlık çığlığadır içinizde. Ateş düştüğü yeri yakar ve bir serçe olsun, gagasıyla bir damla su getirmez yangını söndürmeye… Acı günleri hatırlamak, insana tekrar acı verir elbette. Buna rağmen vaktiyle unutmayı çok zor başardığım o günleri şimdi yeniden hatırlamanın acısını yaşamaya cesaret etmem, sırf tarihe belge bırakma ve belki o savrulmuş insanların hâlâ aramızda yaşadıklarına dikkat çekebilme amacına yöneliktir ve bu yüzden yazdıklarımın tamamı katıksız hakikattir” cümleleri hem yazarın halet-i ruhiyesini hem de kitabın içeriğini bir nevi özetler gibidir. Pala, emekliliğine aylar kala, kararları yargı denetimine (o zamanlar kapalı idi ve hoş, açık olsa fark eder miydi acaba, yargının hal-i pür melali, içler acısı hali ortada iken), hukuki olmaktan çok keyfi, darbe sonrası döneme ait anayasanın mahsulü olan YAŞ kararı ile bütün özlük haklarından mahrum bir şekilde ve sonraki hayatı da ipotek altına alınarak tabir-i caizse “kapının önüne konulmuştur”. Ve bu kitap binlerce YAŞ’zedenin binlerce öyküsünden biridir ve kitaplaştırılan ilkidir de.

Gelelim yazarın “Yüzlerce benzer öykü içinden bir öykü bu… Keşke yaşanmamış olsaydı. Yaşandı işte…” dediği anılarla ilgili değerlendirmelerime. Kitabı okurken hafızam beni zaman zaman kendi geçmişime götürdü. Kitabın ilk bölümünde yazar muvazzaf asker olmak istemesinin nedenlerini sayarken, ortaokul sonunda girdiğim askeri lise imtihanı geldi hatırıma. Sanırım 1979 yazıydı. Ülke kaos, karmaşa içinde bir askeri darbeye daha doğru ilerlerken, darbe için şartların olgunlaşması beklenirken/şartlar olgunlaştırılırken yani bir nev’i ‘itina ile darbe ortamı hazırlanırken’, gecekondu muhitinde yaşayan fakir ama onurlu bir delikanlı olarak güvenli, kaliteli bir ortamda eğitim alıp geleceğimi garanti altına alma düşüncesi ve üniformanın dayanılmaz cazibesi gibi sebeplerle askeri lise imtihanlarına kendi kıt imkanlarımla sıkı bir şekilde hazırlanmıştım. Mülakat, beden eğitimi filan derken yazılı imtihanı da hiç unutmuyorum, 111. asil aday olarak kazanmıştım. O günlerde köyden ziyaretimize gelen dedemin bir sabah başucumda söylediği bir sözü hȃlȃ hiç unutmam. “Askeri okula girince, orada Atatürk’e taptıracaklar”. Bir bozkır köyünde yaşayan dedemin kullandığı ‘tapma’ ifadesini niye kullandığına o zamanlar bir mana verememiştim fakat yazarın “Deniz Okulları’nın öğrenci seçme sınavı mülakatında, daha sonraki yıllarda bu eleme işinde o derece uç fikirler üretilir oldu ki gün geldi, ‘bir elinde Kur’an var, diğer elinde Atatürk’ün Nutuk’u. Denize düştün ve tek elle yüzebileceksin, hangisini atarsın?’ gibi akla mantığa ziyan sorular ortaya çıkmaya başladı” satırlarını okuyunca ve de bu yaşıma kadar bu ülkede olup biteni görüp anlayınca rahmetli dedemin ne demek istediğini anladım. Sağlık muayenesinde göz bozukluğu saptandığı için subay olma hayallerim suya düştükten sonra ne yalan söyliyeyim bu şoku atlatmak ve toparlanmak aylar almıştı. Şimdi düşünüyorum da belki de böylesi daha hayırlıymış, o gün için bilemedim. Kimbilir belki o gün o arzum gerçekleşseydi, bugün belki Kur’an İslam’ı ile tanışmamış olacaktım ya da yazar gibi ordudan ihraç edilenlerden biri olacaktım veyahut daha korkuncu-Allah korusun- yazara yapılan muameleleri reva görenlerden biri olacaktım, Allah bilir (Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz. Kur’an; Bakara 216).


Yazarın “Son sözüm, teselli için sık sık söylediğim sözdür: “Çok şükür ki mazlum oldum, zulmeden olmadım!..” sözünü anlamlı ve manidar buluyorum. Yazara bir teselli de acizane benden. Yazarın uzaklaştırıldığı TSK Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ, Milliyet’ten gazeteci Fikret Bila’ya verdiği 14.03.2010 tarihli röportajın bir yerinde demiş ki “…Silahlı Kuvvetler’de bu elbiseyi giydiğiniz anda bu mesleğe ve yaşam tarzına (not: bu ‘yaşam tarzı’ kelimesine özellikle dikkatinizi çekmek isterim- adım atıyorsunuz. Ne zamana kadar? Cenazeniz gömülene kadar. Cenazenizi de yine bu ordu gömüyor…” Bu demek ki yazar sorgusuz sualsiz atıldığı ordu tarafından gömülmeyecek. Fakat ne gam! Merhum şair Necip Fazıl Kısakürek’in dediği gibi. “Son gün olmasın dostum,  çelengim top arabam / Alıp beni götürsün, tam dört inanmış adam”.  Yazar her ne kadar geleneksel, muhafazakar anlayışa yakın dursa da ve kitap vesilesi ile TSK, darbeler, militarizm gibi konularda bir çok şey yazılıp çizilebilecekken, değerlendirmeyi burada bırakıp sizi Urfa dolaylarından derlenmiş “iki dağın (darbenin) arasında kalmışam / bülbül gibi daldan dala konmuşam (oradan oraya sürülmüşem ve dahi ihraç edilmişem ) / ne gün görmüş, ne de murad almışam / ana beni bir zalıma verdiler / verdiler de vebalıma girdiler” türküsü eşliğinde, bu ülkenin bir kurumunu, bir dönemini, olayları bizzat yaşamış yazarın bakış açısıyla gözden geçirmek ve hatırlamak noktasında kitabı alıp okumanızı öneririm.

6 Şubat 2014 Perşembe

BEYİN FIRTINASI - 3 - Şehit Türleri!

Şehit Türleri!

Şehit şehittir, türleri mi olur demeyin. Olmaz ama insanoğlu bu olduruyor, kendini avutsa, kandırsa bile.

Şehit kavramını lügat anlamı ile ele alacak olursanız her inancın (dünya görüşünün, dinin) o din, o ideoloji için canını ortaya koyan şehitleri (fedai, serdengeçti) vardır, tarih boyunca da olmuştur. Hatta insan yalnız inandığı dava, inanç, dünya görüşü için değil kahramanlık, toprak, devlet, vatan, millet, kabile, aile, kadın, mal mülk gibi şeyler için de hayatını ortaya koyabilir. Bizim burada bahsettiğimiz inanç (dünya görüşü) ve o inançla bağlantılı değerler için ölümü göze alma, canından vazgeçmedir. Ölmez de yaralı ya da hiç yara almadan sağ kalınırsa gazi’likten bahsedilir ki o da şehit kavramıyla ilişkilidir, ‘iki güzellik’ten biridir.

Kavram olarak şehitlik ise İslam’ın öz be öz malıdır. İnsanı ve tüm evreni Yaratan’ın verdiği bir payedir, rütbedir, onurlandırmadır. Ve yeryüzündeki ilk mü’minden beri de vardır. Şehitlik payesini almanın Kur’an’a baktığımızda iki şartı vardır. İlki mü’min olmak yani Allah’a teslim olmak, hiçbir şeyi ve kimseyi O’na ortak koşmamak, O’nun rızasını, hoşnutluğunu kazanmayı hayatının hedefi yapmak, O’nun öğütlerini baş üstü tutmaktır. İkincisi de Allah yolunda ölmek, öldürülmek yani O’nun yüce adını yüceltmek (ilay-ı kelimetullah), dinini korumak ve yaymak, insanları kula kulluktan kurtarmak, insanlarla Allah’ın dini İslam arasındaki engelleri ortadan kaldırmak, yeryüzündeki zulmü, fitneyi, fesadı (bozgunculuğu) ortadan kaldırmak, hakkı batıla, İslam’ı diğer dinlere (dünya görüşlerine) galebe çalmak için malın, mesainin, tüm imkanların ortaya konulduğu gibi canın da ortaya konulmasıdır. İşte o zaman şehit olarak vasıflanıp türlü nimetlerle rızıklanılmakta, ebedi saadete nail olunmaktadır. Allah’ın son elçisi’nin Bedir harbi öncesinde “genişliği yer ve gök kadar olan cennete koşun” demesi bu ilahi vaad nedeniyledir. Elbette bir mü’minin O’nun verdiği canı O’nun yoluna adayıp, sevdiklerini ve sevdiği her şeyi bırakıp ölümü göze alması gerçekten az bir şey değil, çok büyük bir şeydir. Ve tabii ki karşılığı da dünya hayatı ve onunla ilintili her şeyden daha hayırlı ve daha süreklidir.

Hal böyleyken ve şehadet (ve tabii ki gazilik) ile ilgili her şey Kur’an’da açık seçik anlatılmışken, ne yazık ki öncelikle müslümanım diyenler “şehit” kavramını sulandırdılar, sıradanlaştırdılar. Cennetin sahibi adeta kendileri imiş gibi bu rütbeyi “Allah yolunda ölme, öldürülme” dışında birçok kişiye dağıtmaya başladılar. Tabii ki bunu da Allah rasulüne söyleterek yaptılar. Suda boğulan, boğularak ölen, ateşte yanan, bina, yıkıntı altında ölen, taun(veba)dan ölen, karnı sebebiyle ölen, sıtmadan ölen, akrep sokmasından ölen, karnında çocuğu olduğu halde ya da doğururken ölen, gurbet ilinde, ilim yolunda, cuma günü ya da gecesinde ölen (ve ilaȃhir) türlü türlü müslüman şehit kabul edildi. Hatta daha da ileri gidilerek “deniz tutması sebebiyle (gemide) kusan kimseye şehid sevabı, boğularak ölene de iki şehid sevabı” bahşedilmiştir(!). İlginçtir hadislerin toplandığı kitapta şecaat arzedercesine “böylece, Resulullah (asv), İslam’ın şehadet anlayışını “Allah yolunda öldürülme”nin dışına çıkarmış olmaktadır” denilerek üstüne üstlük bir de Allah rasulüne iftira edilip, Kur’an’a aykırı hareket eden bir peygamber portresi resmedilmiştir. İslam’la ilintili değerler için “(mal, can, inanç, aile-ırz) müdafaa sırasında ölen şehittir” denilirken bile bu müdafaanın “sultan”a karşı yapılmaması gerektiği, onun istisna olduğu, zulüm sultandan geldiği takdirde ona sabredilmesi, isyan edilmemesi hususunda Resulullah(asv)ın çok sayıda tavsiyelerini nazar-i dikkate alan alimlerin, sultana karşı gelmeye fetva vermedikleri, hatta bu hususta icmadan bahsedildiği belirtilmiştir. [Dördüncü fasıl, Şehidler hakkında, Kütüb-i Sitte muhtasarı tercüme ve şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 5. cilt, Akçağ yayınevi, 1988, Ankara, 256-266]

Bu nasıl bir alimliktir ki anlayan varsa beri gelsin. Böyle alimleri olan bir ümmetin zalimi bol olmaz mı? Böyle alimleri olan bir ümmet iflah olur mu, iki yakası bir araya gelir mi? Gelene geçene şehitlik payesi dağıtıp üstüne üstlük bir de her şehide 70.000 kişiye şefaat hakkı tanıyınca değme ümmetin keyfine(!). İslama ait nice kavram gibi şehadet kavramı da istismar edildi, içi boşaltılıp başka şeylerle dolduruldu. Ölen, öldürülen kişinin kimliğine, taşıdığı dünya görüşüne, hayatta iken nasıl bir hayat sürdüğüne, ne uğrunda canını ortaya koyduğuna, Allah yolunda olup olmadığına bakılmadı bile. Bu kavramın cazibesi o kadar güçlü ki ve de bu kavram ölümü o kadar anlamlı ve değerli kılıyor ki; İslam’a, İslami birçok kavrama (tevhid, ümmet, şeriat vb.) soğuk bakan, hatta rahatsız olanlar bile bu kavramı kullanmaktan kendilerini alamadı, alamıyor da. Bu kavram nedeniyle gencecik insanlar hayatlarının baharında ölüme bir gül bahçesine girercesine koşuyor, geride bıraktığı sevenleri bu kavramla teskin olup acılarını yüreklerine gömüp bağırlarına taş basıyorlar.

Şehadet kavramı, geçmişte asıl yerinden kopartılıp sulandırıldığı gibi, günümüzde de gerek kelime gerekse kavram anlamı ile başka dünya görüşlerine, başka hususlara ait kelimelerle birlikte anılmaya da başlandı. İslam şehidi diye bir terim yokken, günümüzde görev şehidi, eğitim şehidi, devrim şehidi, inkılap şehidi, ülkü şehidi, müzik şehidi, cumhuriyet şehidi, demokrasi şehidi gibi türlü türlü şehit türlerinden bahsedilir oldu. Üstelik şehit kavramı yer yer İslam ümmeti (milleti) boyutunda değil de kavmi, yerel, ulusal, coğrafi boyutta tanımlanmaya başlandı. Hatta 28 Şubat  darbe sürecinde, Çanakkale şehitlerinin Bedir harbinde şehit düşenlerle kıyaslanması bile, Bedir’dekilerin arap ve çöl bedevisi olduklarından bahisle bir paşa’da rahatsızlık bile yarattı. Bu mentaliteye göre sanırsınız ki, şehadet Türk olanlara (özellikle mehmetçiğe) mahsus bir payedir. Yazılı ve görsel medyanın büyük kısmında, İslam coğrafyasının başka yerlerinde “Allah yolunda öldürülenler”e şehit dememek için büyük bir itina gösterildi, onlar ölü diye nitelendi, bu hal hȃlȃ da devam da ediyor. Elbetteki bugün müslümanların yaşadığı fiili işgal altında bulunan coğrafyalarda iştişhadi (şehadet) eylemi diye adlandırılan her eylem gerçekten öyle midir, değil midir tartışılmalı, titizlikle ele alınmalıdır. Günümüzde ne yazık ki savaşlar eskiden olduğu gibi iki ordunun karşılıklı bir meydanda harbetmesi şeklinde olmuyor. Kaldı ki haklı bir savaşta müslümanların teşkil ettiği bir orduda olunsa bile, zahirde öyle görünse de eğer kişinin niyeti ganimet, kahramanlık, şan ve şeref ise, şehit olarak nitelense bile yine de rıza-i ilahi’ye eremeyip ahirette iki eli iki yanına düşebilir. Gönüllü, istekli ve bilinçli olmanın olmazsa olmaz olduğu şehitlikte; zorunluluktan ve başka seçim hakkı olmadığından dolayı mesleği asker, polis gibi iç ve dış güvenliği sağlamakla görevli güvenlik güçlerinin durumları da tartışılmaya ve dikkate değer başka bir husustur. Yeryüzünde İslam’ın tebliğinin önündeki engellerin kaldırılması, yeryüzünü ifsad edip bozgunculuk çıkaranlara dur denilmesi, zulmün, kula kulluk edilmenin önüne geçilmesi, yeryüzünde zayıf, çaresiz düşürülmüş (mustazaf), sömürülmüş, her türlü eziyete, haksızlığa uğratılmış çocuk, yaşlı, kadın, erkekler için mücadele etmek asıl amaç haline getirilmediği gibi her devlet, özellikle ulusal devletler kendi varlıklarını ne yapıp yapıp korumanın telaşına düşmüşler ve başka yerlerde olup bitene de nasılsa bize dokunmuyor diye umursamaz bir haldeler. Gelişmeleri, sadece kendi hudutlarıyla ve yakın komşularının kendisiyle olan münasebetleri bağlamında ilgiye değer buluyorlar. Vatan sevgisi öncelenip Allah sevgisinin önüne geçirilmiş olup vatan toprağı kutsal addedilip onun uğrunda ölmekle sınırlı tutuldu şehitlik kavramı neredeyse.

 Aleme nizam (dünyaya düzen) vermek isteyen sulta sahibi zalim güçler, kendilerine direnen, uzlaşmayan, onların politikalarına, emellerine hizmet etmeyenlere hiç müsamaha göstermedikleri gibi; ölümü de hayat kadar olağan gören, Allah’ın rızasını kazanmak için gerektiğinde canını dahi seve seve, gözünü kırpmadan Allah yolunda veren, O’na verdiği sözden dönmeyen muvahhid, mücahid müslümanlardan elbette hoşnut değildir. Tahrif edilmemiş Tevrat ve İncil’de olduğu gibi Kur’an’da da Allah’ın kendi yolunda canını veren mü’minlere bahşettiği şehitlik (ve de gazilik) kavramının sulandırılmasına, içinin boşaltılıp istismar edilmesine, başka kelimelerle yan yana getirilmesine, saptırılmasına seyirci kalmayıp Kur’an’a ait diğer kavramlar gibi sahip çıkmak, olmazsa olmaz bir gerekliliktir.


Hasıl-ı kelam (sözün özü) şehidin türü filan olmaz. Şehit şehittir. O, hayatta iken olduğu gibi ölürken de Allah’ın yerde de, gökte de tek ilah olduğuna, O’ndan başka ilahlık taslayanların sahte olduğuna, yegȃne Gȃlib ve Muktedir olanın O olduğuna canıyla kanıyla şahitlik etmektedir. Yaşarken İslam için şahitlik etmeyen; sahih iman ve salih amel sahibi bir mü’min olarak İslam’ın güzel bir örneği olmayanlar; imanlarına şirk bulaştırmayıp Allah rızasını yaşamlarının biricik hedefi, amacı yapmayanlar; ölümleriyle de İslam’a şahitlik edemezler, İslam’ın şehidi olmazlar. Hayatınız neye şahitlik yapıyorsa, şehitliğiniz de o yolda olacaktır. Canını, kanını O’na sunanlar elbette Rableri katında ölü değil diridirler. Onlar O’nun yolunda ölümü göze alıp gerçek hayatı (diriliği) seçmişlerdir. Hayatıyla da, ölümüyle de Allah’ın varlığı, birliği, kudretine şahitlik (şehadet, tanıklık) edenlere; eş-Şehid’in (ki Allah’ın isim sıfatlarından biridir) yoluna gurban olanlara selam olsun. Ne mutlu şüheda’ya(şehitler’e).


30 Ocak 2014 Perşembe

BİR KİTAP, BİR ALINTI*

“Bir Üniversitede Rektör Seçimi”nin Hikayesi
                                                                 
…
Emekliliğime adım attığım gün, hiç unutmadığım ve unutamayacağım, 31 Ağustos 1994 günüdür. Bugün dahil geçen her gün beni daha da mutsuz etmeye başlamıştı. Durup dinlenmeden çalışmaya, koşturup uğraşmaya alışmıştım. Muayenehane hekimliği beni tatmin etmiyor, günümü doldurmuyordu. Sadece muayenehane durağan bir iş olarak içimi karartıyor, bu nedenle hiçbir şeyden mutlu olamıyordum.
…
Hiç iyi olmadığım bir gün Yüksek Öğretim Kurulu Genel Sekreteri Atilla Konaç beni telefonla aradı. Ondan YÖK Denetleme Kurulu üyeliğine atandığım haberini aldım.
…
Kısa sürede, biraz da denetleme kurulundaki arkadaşlarımın etkisi ile üniversitelerden birine rektör olarak görevlendirilmeyi düşünmeye başlamıştım.
YÖK Yürütme Kurulu üyelerinden Emekli Vali Durmuş Yalçın, Mersinli idi. Mersin Üniversitesi’nin gelişip büyümesini çok istediğini, öğle yemeklerindeki birlikteliklerimizde öğrenmiştim. Birkaç kez odasında konuyu etraflıca konuştum. O tarihlerde Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi dekanlığı görevini üstlenebilirdim. Ondan sonrası için Allah kerimdi.
Bu düşüncelerle görevi sürdürürken bir gün Prof. Gürüz, “Paşam, yarın öğleden sonra Malatya İnönü Üniversitesi’nden iki arkadaş gelecek. Ben onlarla birlikte sizin odaya gelirim. Birlikte görüşelim. Eğer kabul ederseniz bu üniversitenin rektörlüğü görevi için sizi düşünüyoruz. Ben konuyu sayın Cumhurbaşkanı ile de görüştüm” dedi.
Malatya İnönü Üniversitesi’ni hiç aklımdan geçirmemiş, hayal bile etmemiştim. Hayatım boyunca Malatya’ya, Gülhane Askeri Tıp Akademisi Komutanı iken, sadece bir kez, üç gün süren bir rektörler toplantısı için gitmiştim.
…
5 Haziran 1996 Çarşamba günü saat 15.00 sularında YÖK Başkanı ile daha önce hiç görmediğim ve tanımadığım iki öğretim üyesi odama geldiler. Prof.Dr. Kemal Gürüz, Malatya’dan gelen iki öğretim üyesi ile beni tanıştırdı. Malatya İnönü Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü’nden Prof.Dr. Ersin Karagözler ve aynı üniversitenin Tıp Fakültesi’nden Doç.Dr. Fatih Hilmioğlu ile el sıkışarak tanışmış olduk.
Hep birlikte odamdaki yuvarlak masanın çevresindeki sandalyelere oturduk. Getirttiğim çaylar içilirken ben sadece konuşmaları dinlemeyi yeğledim. Zaten durum da bunu gerektiriyordu. İlk dikkatimi çeken şey, her iki öğretim üyesinin aşırı gür saçlarının olmasıydı. Hocalar çok heyecanlı, endişeli ve şikayetçi idiler. Daha çok Kemal Gürüz’e her şeyi eksiksiz anlatmak, böylece görevlerini yapmak ve rahatlamak istiyorlardı. Konuşmalardan birkaç ay önce bir grup öğretim üyesi ile birlikte Cumhurbaşkanı’na gelip üniversitenin durumunu anlattıklarını, rektörün tutucu grupla birlikte hareket ettiğini, üniversitenin amblemini değiştirdiklerini, rektörün yeni amblemde rahle olmasını istediği, şu andaki bazı yöneticilerin, “Bize bilen adam değil, bizden adam lazımdır. Artık kılıçlar çekilmiştir. İki gruptan biri yok olacaktır,” dediklerini ve bütün uygulamaların anlattıkları şekilde geliştiğini, üniversitenin tutucu düşünce sistemine tümüyle teslim aşamasında olduğu anlatıldı.
Prof.Dr. Kemal Gürüz herhalde İnönü Üniversitesi’ni çok iyi biliyordu. Konuşma ve davranışları bunu belli ediyordu. Kişisel tahminime göre aldığı sayısız ihbar mektubu ile Malatya İnönü Üniversitesi hakkında bıkma seviyesinde çok bilgilendirilmiş olmalıydı. Bir fırsatta, “Siz aranızda konuşunuz. Sonucu sizden alırım Paşam” diyerek odadan ayrılıp makamına gitti.
Ben zorunlu olarak bu hocalarımızla sohbeti sürdürdüm. Konuşan daha çok Doçent Dr. Fatih Hilmioğlu idi. Bu öğretim üyesinin daha heyecanlı olduğu her halinden görülüyordu. Anlatılanlar çok tatsızdı. Denetleme Kurulu’na üniversitelerden gelen birçok ihbar mektubunu okuma ve inceleme fırsatım olmuştu. İhbar ve şikayeti yapan kişiler kendilerini haklı gösterebilmek için işin içine bilerek veya bilmeyerek biraz mübalağa katabiliyorlardı. Bu hocaların da bu yolu kullanabileceklerini düşünmek aklıma bile gelmiyordu. Üniversite içeriden ve dışarıdan kuşatılmış görünüyordu.
Üniversiteler bilgi ve kültürün kaynağı olan değerli kurumlardır. Bilgiyi ve aklı geri planda tutup, dogmalara saplanmış düşüncelerin üniversitede ön plana çıkmaması gerekirdi. Karar verdim. Malatya’ya gidecektim. İnşallah bu iki öğretim üyesi tarafından anlatılanlarda biraz mübalağa payı vardı.
Ersin Karagözler ve Fatih Hilmioğlu hocalarla birlikte YÖK’ten çıkıp Merkez Orduevi’ne akşam yemeğine gittik. Yemekte gene hep İnönü Üniversitesi konuşuldu. Rektör seçimlerinde eğer biraz çalışılırsa atanabilmek için yeterli oyun alınabileceği, kendilerinin ve arkadaşlarının ellerinden geleni fazlası ile yapacakları söyleniyordu. Bu öğretim üyelerine inanmıştım. Rektör seçimleri için çok bilgi sahibi ve deneyimli idiler. Adam adama markaj yapacakları anlaşılıyordu. Oy verecek öğretim üyelerinin listesi üzerinde ne kadar oy alınabileceği hesabında uzmanlaşmışlardı. Yaklaşık olarak alabileceğim oyu devamlı olarak tekrarlıyorlardı.
Yemekten sonra Ersin Karagözler ve Fatih Hilmioğlu hocaları Malatya’ya uğurladım. Onlardan gelecek habere göre Malatya’ya gidecek ve bir haftalık seçim çalışmasını birlikte yapacaktık.
14 Kasım 1995’te üniversiteyi denetlemek üzere Mersin’de bulunduğum sırada Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’den iki gün sonrası için bir davet aldım.
…
Kapıdaki memur, “Paşam buyurunuz. Görüşme süreniz on dakikadır” dedi.
Odadan içeri girdim. Cumhurbaşkanını selamladım. Ayaktaydı.
“Hoş geldin Şarlak Paşa. Nasılsın? Sizin gayretleriniz ve yaptığınız hizmetler hiç unutulamaz. Ne yapıyorsun, gel şöyle otur. Ne yaptığını, nasıl olduğunu merak ettiğim için seninle görüşmek istedim. Ne içelim? Hadi bize çay getirin” dedi.
…
Bu arada çaylar da geldi. Birkaç yudum içtikten sonra, “Yüksek malumları, 11 aydır zat-ı alinizin de bilgileri dahilinde, Yüksek Öğretim Denetleme Kurulu’nda çalışıyorum.
…
Eğer tensipleriniz olursa, büyük gayret göstererek, Yüksek Öğretim Kurulu’nda daha aktif bir göreve gelmeyi isterim” dedim.
Ben sözlerimi bitirdiğimde Cumhurbaşkanımız eline aldığı not kağıdına bazı şeyler yazdı.
…
“Sayın Cumhurbaşkanım, yüksek müsaadelerinizle” derken, Cumhurbaşkanı da, “Değerlendireceğiz Şarlak Paşam. Hadi güle güle” dediler ve beni çağırmaları ve beni dinlemeleri nedeni ile tekrar teşekkürlerimi arz ederek kapıya doğru yöneldim.
…
Malatya Erhaç Havaalanı’nda üniversiteden bir grup öğretim üyesi beni sevgi ile karşıladı. Onlarla havaalanı salonunda kısa bir süre sohbet ettikten sonra orduevine hareket ettim. İkinci Ordu Kurmay Başkanı Tümgeneral Oltan Evren’e telefon etmiş ve Malatya’ya geleceğim günü bildirip yardımlarını dilemiştim. Sağ olsun Oltan Paşa orduevinde odamı ayırtmış ve bana Malatya’da bulunacağım süre için sivil plakalı bir araç temin etmişti.
Orduevinden üniversiteye giderken heyecanlı idim. Rektörü olmak istediğim üniversiteye yaklaştıkça heyecanım daha da arttı. Üniversite kampüsü Malatya-Elazığ yolu üzerinde Elazığ’a gidişte sağ tarafta ve şehre on kilometre uzakta idi. Üniversite girişinde büyükçe bir taşın üzerine ‘T.C. İnönü Üniversitesi’ yazılmıştı. Yanımda Fatih ve Ersin Hocalar vardı. Birlikte üniversiteye giriş yaptık ve iki öğretim üyesinin kılavuzluğunda önce rektörlüğe gidip Rektör Prof.Dr. Mehmet Yücesoy’la görüşmek istedim. İki arkadaşım dışarıda beklerken Rektör Bey’in odasına girdim.
Prof.Dr. Mehmet Yücesoy güler yüzlü, iddiasız görünümde, kısa boylu birisi idi. Beni pek kibarca karşıladı. Bir ikramda bulunabilmek için isteğimi terbiyeli bir şekilde sordu. Çaylarımızı içerken de bana seçim için başarı dileklerini söyledi. Anladığım kadarı ile Rektör Bey seçim için iddiasını yitirmişti veya kendisine çok güveniyordu. Dört yıllık rektörlük döneminde gericilerle birlikte hareket ettiği söyleniyordu. İkinci Ordu Komutanlığı’ndaki değerli komutanlarla görüşmelerimizde Rektör Bey’in eşinin başının açık olduğu, benim sözünü ettiğim gibi bir insan olmadığı kanaatleri söylenmişti. Ordu Komutanı ve kurmay başkanı paşalar Rektör Bey’i seviyorlardı.
…
Rektör ziyaretinden sonra, Prof.Dr. Ersin Karagözler ve Doç.Dr. Fatih Hilmioğlu’nun yaptıkları plana göre, üniversitede oy verme hakkına sahip öğretim üyelerini ziyaret etmeye başladık. Gittiğimiz hemen her yerde öğretim üyeleri ile tanıştıktan sonra Ankara’da bastırdığım broşürlerden birini, okunması ricamız ile, seçmen konumundaki öğretim üyesine veriyor ve duruma göre kısa veya uzun bir süre sohbet ediyorduk.
Ziyaretimizin sonunda Doç.Dr. Fatih Hilmioğlu ve Prof.Dr. Ersin Karagözler ceplerinden çıkardıkları listelerini kendi geliştirdikleri teknikle işaretliyorlardı. Listede o tarihte İnönü Üniversite’sinde görev yapan ve seçimlerde oy verecek olan 26 profesör, 29 doçent ve 153 yardımcı doçentin isimleri yazılı idi.
Listedeki öğretim üyeleriyle ilgili bazı bilgileri de not etmiştim. Arkadaşlarımdan aldığım bilgilerin ışığı altında hangi hocanın dinci, hangisinin solcu ve kimlerin de aşırı milliyetçi olduğunu kolayca gösterecek biçimde işaretlemiştim.
Üniversitedeki seçim ziyaretlerimizde önce bize oy verebileceklerle görüşmüştük. Üçüncü veya dördüncü gün sonunda bizden olan öğretim üyesi ziyaretimiz tamamlanmıştı. Sonraki günlerde kesin olarak oy alamayacağımız öğretim üyelerine de gittim. Bu hocalar içinde çok değişik tipler vardı. Erzurum’daki Mehmet Kırkıncı Hoca’nın müridi olduğu söylenen ve İnönü Üniversitesi’nde profesör olarak görev yapan, amaca uygun çalışabilmek için hiç evlenmeyen Ş.D.’yi, ülküdaşları ile karşılaştığında kafa tokuşturarak selamlaşan profesör N.A.’yı, yolda yürürken devamlı olarak dudakları okuduğu dualar yüzünden kıpır kıpır olan, insanların yüzüne bakmayan, hep yere bakarak yürüyen, ailesinin bütün bayan üyeleri türban ve tesettür kıyafetli Matematik Profesörü F.B.’yi ziyaret ettiğimde yirmi birinci asra çok yaklaştığımız günlerde Cumhuriyetimizin en büyük projesi ve gurur kaynağı üniversitelerimizde ne kadar Atatürk devrimleri ile barışık olmayan insan olduğunu, bunların Cumhuriyetimizin okullarında nasıl yetiştirildiğini düşünerek şaşkınlığa uğramıştım.
…
Basma, tütün ve demiryolu fabrikaları, çevredeki barajlar, Turgut Özal Tıp Merkezi, 1975 yılında kurulan üniversite gibi büyük eserler pek az vilayette bulunabilen önemli ayrıcalıklardı. Bütün bunlara karşın bir zamanlar Cumhuriyet Halk Partisi’nin ve İsmet İnönü’nün kalesi durumundaki Malatya, gittikçe artan bir ağırlıkla sağ ve Cumhuriyet’in temel niteliklerine karşı olmaları nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nce kapatılan dinci ve gerici partilerin kalesi durumuna gelmişti.
…
İnönü Üniversitesi’nde öğretim üyelerinden en çok oyu alan (78 oy) fakat Yüksek Öğretim Kurulu seçiminde Cumhurbaşkanı’na sunulacak üç aday arasına giremeyen, üniversitedeki tutucu grubun yaptığı şura toplantısında rektör adayı olarak seçilen, rektör adayı seçiminde kendisine, şuraya katılanların oylarının kesin olarak verileceği yeminle garanti edilen Prof.Dr. Mustafa Paç’ın seçim bildirgesi şöyleydi:
…
Seçimlerden önce pek çok arkadaşı kendisine oy vereceğine söz ve garanti vermişti. Aldığı üç oydan biri kendisine aitti. Diğer iki oya en az otuz kişi sahip çıkıyordu. Nasıl ki ‘içki masasında verilen sözler ve vaatler ciddiye alınmaz’ diye bir genel kural varsa, üniversitelerdeki rektör seçimlerinde verilen sözler de kesin olarak ciddiye alınamazdı. Osman Kazancı Hoca’nın aldığı üç oy bunun kanıtı idi.  
25 Haziran 1996 Salı günü, günlerdir heyecanla beklediğimiz, üniversitelerce saptanacak altı rektör adayı için İnönü Üniversitesi’nde seçim yapıldı.
…
Tasnif kurulu rektör adayı seçim sonuçlarını salonda bulunan herkese, oyların sayımı sonunda ilan etti. Seçimlerde Prof.Dr. Mustafa Paç 78, Ben 69, Prof.Dr. Eyüp Aktepe 21, halen rektör olan Prof.Dr. Mehmet Yücesoy 15, Prof.Dr. Gürsel Ortağ 11, Prof.Dr. Osman Kazancı 3, Prof.Dr. Kemal Kartal 1 oy almış ve bir oy da boş çıkmıştı.
Seçim sonuçları YÖK’e bildirilecekti. YÖK Genel Kurulu altı adaydan her üniversite için üç aday seçecek ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de üç adaydan birini rektör olarak atayacaktı.
…
Üniversitedeki seçimden bir gün sonra Ankara’ya döndüm. Seçimde aldığım sonuç pek kötü sayılmazdı. Gene de aklım ve gönlüm tutucu grubun adayından daha az oy alabildiğim için beni mutlu etmemişti. Ama gerçek de bu idi. İnönü Üniversitesi’nde çağdaş ve cumhuriyetten yana insanları ürküten bir tablo olmasa idi beni üniversitelerine rektör olmam için davet etmezlerdi.
Yüksek Öğretim Kurulu’ndaki görevime hemen döndüm. Yürütme ve Denetleme Kurulu’ndaki dostlarım hararetle beni seçimde aldığım sonuç nedeniyle kutluyorlardı. Onlara daha sonucun tam olarak alınmadığını, YÖK ve Cumhurbaşkanı’nca yapılacak seçimlerde de başarılı sonuç alınması gerektiğini hatırlatıyordum.
Malatya’dan da bu arada devamlı olarak haberler almaya başlamıştım. Üniversitedeki rektör adayları seçiminde istedikleri ismin, yani Prof.Dr. Mustafa Paç’ın 79 oyla birinci sırayı alması Malatya’da bilinen gücü cesaretlendirmiş ve umutlandırmıştı. Adayları en yüksek oyu aldığına göre üniversiteye rektör olarak atanmalıydı. Bu amaçla çalışmalarını daha da genişletip hızlandırdılar. Nihai atamayı yapacak olan Cumhurbaşkanı’na bir heyet gönderilmesine acele karar verilmiş. Belediye Başkanı Münir Erkal, Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mücahit Fındıklı, Tabip Odası Başkanı Op.Dr. Nihat Kavukçuoğlu, Muhtarlar Derneği Başkanı, Esnaf Kredi ve Kefalet Kooperatifi Başkanı Ahmet Acet, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in huzuruna çıkmış.
“Biz Malatya’da Üniversitemize rektör olarak seçimlerde en çok oyu alan Prof. Mustafa Paç’ı istiyoruz. Sizin bu konuda desteğinize ihtiyacımız var. Bu desteği bizden esirgemeyiniz” demişler.
Yılların kurt politikacısı Demirel’in, “Konu bize geldiğinde bakarız, siz merak etmeyin” şeklindeki cevabı ise heyette bulunanların yüreğine su serpmiş. Bu yüzden heyette bulunanlar daha Köşk’ün dış kapısından dışarı çıkmadan bahçede cep telefonları ile Malatya’da merakla bekleyen arkadaşlarına, ‘Görev başarı ile tamamlandı. Cumhurbaşkanımızdan söz aldık. Rektör işi tamam’ haberleri ulaştırılmıştı.
YÖK Genel Kurulu 11 temmuz 1996 Perşembe günü toplanarak seçim yapılan üniversitelere atanmasını istediği sıralı üç adayın seçimlerini gerçekleştirdi. Alınan karalar aynı gün YÖK Başkanı Prof.Dr. Kemal Gürüz tarafından Cumhurbaşkanı’na bizzat sunuldu.
YÖK Genel Kurulu’nda İnönü Üniversitesi ve rektör oylamasında 79 oy alan Prof.Dr. Mustafa Paç’a 4 oy, ikinci sırada bulunan Prof.Dr. Ömer Şarlak’a 23 oy, 21 oy alan Prof.Dr. Eyüp Aktepe’ye 16 oy, 15 oy alan eski rektör Prof.Dr. Mehmet Yücesoy’a 15 oy, 11 oy alan Prof.Dr. Gürsel Ortuğ’a 6 oy, 3 oy alan Prof.Dr. Osman Kazancı’ya 5 oy verilmişti.
YÖK Genel Kurulu seçimleri sonucunda listede birinci sırada ben, ikinci sırada Prof.Dr. Eyüp Aktepe, üçüncü sırada Prof.Dr. Mehmet Yücesoy olarak Cumhurbaşkanımıza, üç adaydan birinin seçimi için sunulmuştu.
12 Temmuz 1996 günü Cumhurbaşkanlığı seçimini süratle yaparak YÖK’e atama kararnamelerini ulaştırdı. 16 Temmuz 1996 ve 13029 sayılı yazı YÖK’ten İnönü Üniversitesi’ne ulaştırıldı.
“2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 13. maddesi gereğince Kurulumuzca seçilen adaylar arasından Cumhurbaşkanımızca üniversiteniz rektörlüğüne Prof.Dr. Ömer Şarlak’ın atandığına dair karar örneği ilişikte gönderilmektedir.
…
Prof.Dr. Kemal Gürüz, Başkan”
…
Büyük problemleri olan ve gerici üniversiteler arasında üst sıralarda yer alan bir üniversiteye rektör olarak atanmıştım. Üniversiteyi bu sıfatından arındıracak ve Atatürk ilkelerinin, çağdaşlığın, yurtseverliğin gönderinde bayrak gibi dalgalandığı bir üniversite için çaba gösterecek, var gücümle çalışacaktım.
…

* Kışladan Kampüse, Gülhane Askeri Tıp Akademisi Komutanı ve İnönü Üniversitesi Rektörü’nün Anıları, Prof.Dr. Emekli Tümgeneral Ömer Şarlak, Alfa Yayınları, İstanbul, 4. baskı, 2004,  sh. 380-398.

Küçük bir not: Hikayede adı geçen Doç.Dr. Fatih Hilmioğlu, Şarlak Paşa’nın rektör olarak atanmasından sonra Malatya İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne Başhekim ve Dekan,  bilahare de onun rektörlük görevinin bitiminden sonra da aynı üniversiteye arka arkaya iki dönem olmak üzere YÖK tarafından Rektör olarak atandı. Ergenekon soruşturması kapsamında 13.04.2009’da gözaltına alındı. Halen Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunuyor.