30 Ocak 2014 Perşembe

BİR KİTAP, BİR ALINTI*

“Bir Üniversitede Rektör Seçimi”nin Hikayesi
                                                                 
…
Emekliliğime adım attığım gün, hiç unutmadığım ve unutamayacağım, 31 Ağustos 1994 günüdür. Bugün dahil geçen her gün beni daha da mutsuz etmeye başlamıştı. Durup dinlenmeden çalışmaya, koşturup uğraşmaya alışmıştım. Muayenehane hekimliği beni tatmin etmiyor, günümü doldurmuyordu. Sadece muayenehane durağan bir iş olarak içimi karartıyor, bu nedenle hiçbir şeyden mutlu olamıyordum.
…
Hiç iyi olmadığım bir gün Yüksek Öğretim Kurulu Genel Sekreteri Atilla Konaç beni telefonla aradı. Ondan YÖK Denetleme Kurulu üyeliğine atandığım haberini aldım.
…
Kısa sürede, biraz da denetleme kurulundaki arkadaşlarımın etkisi ile üniversitelerden birine rektör olarak görevlendirilmeyi düşünmeye başlamıştım.
YÖK Yürütme Kurulu üyelerinden Emekli Vali Durmuş Yalçın, Mersinli idi. Mersin Üniversitesi’nin gelişip büyümesini çok istediğini, öğle yemeklerindeki birlikteliklerimizde öğrenmiştim. Birkaç kez odasında konuyu etraflıca konuştum. O tarihlerde Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi dekanlığı görevini üstlenebilirdim. Ondan sonrası için Allah kerimdi.
Bu düşüncelerle görevi sürdürürken bir gün Prof. Gürüz, “Paşam, yarın öğleden sonra Malatya İnönü Üniversitesi’nden iki arkadaş gelecek. Ben onlarla birlikte sizin odaya gelirim. Birlikte görüşelim. Eğer kabul ederseniz bu üniversitenin rektörlüğü görevi için sizi düşünüyoruz. Ben konuyu sayın Cumhurbaşkanı ile de görüştüm” dedi.
Malatya İnönü Üniversitesi’ni hiç aklımdan geçirmemiş, hayal bile etmemiştim. Hayatım boyunca Malatya’ya, Gülhane Askeri Tıp Akademisi Komutanı iken, sadece bir kez, üç gün süren bir rektörler toplantısı için gitmiştim.
…
5 Haziran 1996 Çarşamba günü saat 15.00 sularında YÖK Başkanı ile daha önce hiç görmediğim ve tanımadığım iki öğretim üyesi odama geldiler. Prof.Dr. Kemal Gürüz, Malatya’dan gelen iki öğretim üyesi ile beni tanıştırdı. Malatya İnönü Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü’nden Prof.Dr. Ersin Karagözler ve aynı üniversitenin Tıp Fakültesi’nden Doç.Dr. Fatih Hilmioğlu ile el sıkışarak tanışmış olduk.
Hep birlikte odamdaki yuvarlak masanın çevresindeki sandalyelere oturduk. Getirttiğim çaylar içilirken ben sadece konuşmaları dinlemeyi yeğledim. Zaten durum da bunu gerektiriyordu. İlk dikkatimi çeken şey, her iki öğretim üyesinin aşırı gür saçlarının olmasıydı. Hocalar çok heyecanlı, endişeli ve şikayetçi idiler. Daha çok Kemal Gürüz’e her şeyi eksiksiz anlatmak, böylece görevlerini yapmak ve rahatlamak istiyorlardı. Konuşmalardan birkaç ay önce bir grup öğretim üyesi ile birlikte Cumhurbaşkanı’na gelip üniversitenin durumunu anlattıklarını, rektörün tutucu grupla birlikte hareket ettiğini, üniversitenin amblemini değiştirdiklerini, rektörün yeni amblemde rahle olmasını istediği, şu andaki bazı yöneticilerin, “Bize bilen adam değil, bizden adam lazımdır. Artık kılıçlar çekilmiştir. İki gruptan biri yok olacaktır,” dediklerini ve bütün uygulamaların anlattıkları şekilde geliştiğini, üniversitenin tutucu düşünce sistemine tümüyle teslim aşamasında olduğu anlatıldı.
Prof.Dr. Kemal Gürüz herhalde İnönü Üniversitesi’ni çok iyi biliyordu. Konuşma ve davranışları bunu belli ediyordu. Kişisel tahminime göre aldığı sayısız ihbar mektubu ile Malatya İnönü Üniversitesi hakkında bıkma seviyesinde çok bilgilendirilmiş olmalıydı. Bir fırsatta, “Siz aranızda konuşunuz. Sonucu sizden alırım Paşam” diyerek odadan ayrılıp makamına gitti.
Ben zorunlu olarak bu hocalarımızla sohbeti sürdürdüm. Konuşan daha çok Doçent Dr. Fatih Hilmioğlu idi. Bu öğretim üyesinin daha heyecanlı olduğu her halinden görülüyordu. Anlatılanlar çok tatsızdı. Denetleme Kurulu’na üniversitelerden gelen birçok ihbar mektubunu okuma ve inceleme fırsatım olmuştu. İhbar ve şikayeti yapan kişiler kendilerini haklı gösterebilmek için işin içine bilerek veya bilmeyerek biraz mübalağa katabiliyorlardı. Bu hocaların da bu yolu kullanabileceklerini düşünmek aklıma bile gelmiyordu. Üniversite içeriden ve dışarıdan kuşatılmış görünüyordu.
Üniversiteler bilgi ve kültürün kaynağı olan değerli kurumlardır. Bilgiyi ve aklı geri planda tutup, dogmalara saplanmış düşüncelerin üniversitede ön plana çıkmaması gerekirdi. Karar verdim. Malatya’ya gidecektim. İnşallah bu iki öğretim üyesi tarafından anlatılanlarda biraz mübalağa payı vardı.
Ersin Karagözler ve Fatih Hilmioğlu hocalarla birlikte YÖK’ten çıkıp Merkez Orduevi’ne akşam yemeğine gittik. Yemekte gene hep İnönü Üniversitesi konuşuldu. Rektör seçimlerinde eğer biraz çalışılırsa atanabilmek için yeterli oyun alınabileceği, kendilerinin ve arkadaşlarının ellerinden geleni fazlası ile yapacakları söyleniyordu. Bu öğretim üyelerine inanmıştım. Rektör seçimleri için çok bilgi sahibi ve deneyimli idiler. Adam adama markaj yapacakları anlaşılıyordu. Oy verecek öğretim üyelerinin listesi üzerinde ne kadar oy alınabileceği hesabında uzmanlaşmışlardı. Yaklaşık olarak alabileceğim oyu devamlı olarak tekrarlıyorlardı.
Yemekten sonra Ersin Karagözler ve Fatih Hilmioğlu hocaları Malatya’ya uğurladım. Onlardan gelecek habere göre Malatya’ya gidecek ve bir haftalık seçim çalışmasını birlikte yapacaktık.
14 Kasım 1995’te üniversiteyi denetlemek üzere Mersin’de bulunduğum sırada Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’den iki gün sonrası için bir davet aldım.
…
Kapıdaki memur, “Paşam buyurunuz. Görüşme süreniz on dakikadır” dedi.
Odadan içeri girdim. Cumhurbaşkanını selamladım. Ayaktaydı.
“Hoş geldin Şarlak Paşa. Nasılsın? Sizin gayretleriniz ve yaptığınız hizmetler hiç unutulamaz. Ne yapıyorsun, gel şöyle otur. Ne yaptığını, nasıl olduğunu merak ettiğim için seninle görüşmek istedim. Ne içelim? Hadi bize çay getirin” dedi.
…
Bu arada çaylar da geldi. Birkaç yudum içtikten sonra, “Yüksek malumları, 11 aydır zat-ı alinizin de bilgileri dahilinde, Yüksek Öğretim Denetleme Kurulu’nda çalışıyorum.
…
Eğer tensipleriniz olursa, büyük gayret göstererek, Yüksek Öğretim Kurulu’nda daha aktif bir göreve gelmeyi isterim” dedim.
Ben sözlerimi bitirdiğimde Cumhurbaşkanımız eline aldığı not kağıdına bazı şeyler yazdı.
…
“Sayın Cumhurbaşkanım, yüksek müsaadelerinizle” derken, Cumhurbaşkanı da, “Değerlendireceğiz Şarlak Paşam. Hadi güle güle” dediler ve beni çağırmaları ve beni dinlemeleri nedeni ile tekrar teşekkürlerimi arz ederek kapıya doğru yöneldim.
…
Malatya Erhaç Havaalanı’nda üniversiteden bir grup öğretim üyesi beni sevgi ile karşıladı. Onlarla havaalanı salonunda kısa bir süre sohbet ettikten sonra orduevine hareket ettim. İkinci Ordu Kurmay Başkanı Tümgeneral Oltan Evren’e telefon etmiş ve Malatya’ya geleceğim günü bildirip yardımlarını dilemiştim. Sağ olsun Oltan Paşa orduevinde odamı ayırtmış ve bana Malatya’da bulunacağım süre için sivil plakalı bir araç temin etmişti.
Orduevinden üniversiteye giderken heyecanlı idim. Rektörü olmak istediğim üniversiteye yaklaştıkça heyecanım daha da arttı. Üniversite kampüsü Malatya-Elazığ yolu üzerinde Elazığ’a gidişte sağ tarafta ve şehre on kilometre uzakta idi. Üniversite girişinde büyükçe bir taşın üzerine ‘T.C. İnönü Üniversitesi’ yazılmıştı. Yanımda Fatih ve Ersin Hocalar vardı. Birlikte üniversiteye giriş yaptık ve iki öğretim üyesinin kılavuzluğunda önce rektörlüğe gidip Rektör Prof.Dr. Mehmet Yücesoy’la görüşmek istedim. İki arkadaşım dışarıda beklerken Rektör Bey’in odasına girdim.
Prof.Dr. Mehmet Yücesoy güler yüzlü, iddiasız görünümde, kısa boylu birisi idi. Beni pek kibarca karşıladı. Bir ikramda bulunabilmek için isteğimi terbiyeli bir şekilde sordu. Çaylarımızı içerken de bana seçim için başarı dileklerini söyledi. Anladığım kadarı ile Rektör Bey seçim için iddiasını yitirmişti veya kendisine çok güveniyordu. Dört yıllık rektörlük döneminde gericilerle birlikte hareket ettiği söyleniyordu. İkinci Ordu Komutanlığı’ndaki değerli komutanlarla görüşmelerimizde Rektör Bey’in eşinin başının açık olduğu, benim sözünü ettiğim gibi bir insan olmadığı kanaatleri söylenmişti. Ordu Komutanı ve kurmay başkanı paşalar Rektör Bey’i seviyorlardı.
…
Rektör ziyaretinden sonra, Prof.Dr. Ersin Karagözler ve Doç.Dr. Fatih Hilmioğlu’nun yaptıkları plana göre, üniversitede oy verme hakkına sahip öğretim üyelerini ziyaret etmeye başladık. Gittiğimiz hemen her yerde öğretim üyeleri ile tanıştıktan sonra Ankara’da bastırdığım broşürlerden birini, okunması ricamız ile, seçmen konumundaki öğretim üyesine veriyor ve duruma göre kısa veya uzun bir süre sohbet ediyorduk.
Ziyaretimizin sonunda Doç.Dr. Fatih Hilmioğlu ve Prof.Dr. Ersin Karagözler ceplerinden çıkardıkları listelerini kendi geliştirdikleri teknikle işaretliyorlardı. Listede o tarihte İnönü Üniversite’sinde görev yapan ve seçimlerde oy verecek olan 26 profesör, 29 doçent ve 153 yardımcı doçentin isimleri yazılı idi.
Listedeki öğretim üyeleriyle ilgili bazı bilgileri de not etmiştim. Arkadaşlarımdan aldığım bilgilerin ışığı altında hangi hocanın dinci, hangisinin solcu ve kimlerin de aşırı milliyetçi olduğunu kolayca gösterecek biçimde işaretlemiştim.
Üniversitedeki seçim ziyaretlerimizde önce bize oy verebileceklerle görüşmüştük. Üçüncü veya dördüncü gün sonunda bizden olan öğretim üyesi ziyaretimiz tamamlanmıştı. Sonraki günlerde kesin olarak oy alamayacağımız öğretim üyelerine de gittim. Bu hocalar içinde çok değişik tipler vardı. Erzurum’daki Mehmet Kırkıncı Hoca’nın müridi olduğu söylenen ve İnönü Üniversitesi’nde profesör olarak görev yapan, amaca uygun çalışabilmek için hiç evlenmeyen Ş.D.’yi, ülküdaşları ile karşılaştığında kafa tokuşturarak selamlaşan profesör N.A.’yı, yolda yürürken devamlı olarak dudakları okuduğu dualar yüzünden kıpır kıpır olan, insanların yüzüne bakmayan, hep yere bakarak yürüyen, ailesinin bütün bayan üyeleri türban ve tesettür kıyafetli Matematik Profesörü F.B.’yi ziyaret ettiğimde yirmi birinci asra çok yaklaştığımız günlerde Cumhuriyetimizin en büyük projesi ve gurur kaynağı üniversitelerimizde ne kadar Atatürk devrimleri ile barışık olmayan insan olduğunu, bunların Cumhuriyetimizin okullarında nasıl yetiştirildiğini düşünerek şaşkınlığa uğramıştım.
…
Basma, tütün ve demiryolu fabrikaları, çevredeki barajlar, Turgut Özal Tıp Merkezi, 1975 yılında kurulan üniversite gibi büyük eserler pek az vilayette bulunabilen önemli ayrıcalıklardı. Bütün bunlara karşın bir zamanlar Cumhuriyet Halk Partisi’nin ve İsmet İnönü’nün kalesi durumundaki Malatya, gittikçe artan bir ağırlıkla sağ ve Cumhuriyet’in temel niteliklerine karşı olmaları nedeniyle Anayasa Mahkemesi’nce kapatılan dinci ve gerici partilerin kalesi durumuna gelmişti.
…
İnönü Üniversitesi’nde öğretim üyelerinden en çok oyu alan (78 oy) fakat Yüksek Öğretim Kurulu seçiminde Cumhurbaşkanı’na sunulacak üç aday arasına giremeyen, üniversitedeki tutucu grubun yaptığı şura toplantısında rektör adayı olarak seçilen, rektör adayı seçiminde kendisine, şuraya katılanların oylarının kesin olarak verileceği yeminle garanti edilen Prof.Dr. Mustafa Paç’ın seçim bildirgesi şöyleydi:
…
Seçimlerden önce pek çok arkadaşı kendisine oy vereceğine söz ve garanti vermişti. Aldığı üç oydan biri kendisine aitti. Diğer iki oya en az otuz kişi sahip çıkıyordu. Nasıl ki ‘içki masasında verilen sözler ve vaatler ciddiye alınmaz’ diye bir genel kural varsa, üniversitelerdeki rektör seçimlerinde verilen sözler de kesin olarak ciddiye alınamazdı. Osman Kazancı Hoca’nın aldığı üç oy bunun kanıtı idi.  
25 Haziran 1996 Salı günü, günlerdir heyecanla beklediğimiz, üniversitelerce saptanacak altı rektör adayı için İnönü Üniversitesi’nde seçim yapıldı.
…
Tasnif kurulu rektör adayı seçim sonuçlarını salonda bulunan herkese, oyların sayımı sonunda ilan etti. Seçimlerde Prof.Dr. Mustafa Paç 78, Ben 69, Prof.Dr. Eyüp Aktepe 21, halen rektör olan Prof.Dr. Mehmet Yücesoy 15, Prof.Dr. Gürsel Ortağ 11, Prof.Dr. Osman Kazancı 3, Prof.Dr. Kemal Kartal 1 oy almış ve bir oy da boş çıkmıştı.
Seçim sonuçları YÖK’e bildirilecekti. YÖK Genel Kurulu altı adaydan her üniversite için üç aday seçecek ve Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de üç adaydan birini rektör olarak atayacaktı.
…
Üniversitedeki seçimden bir gün sonra Ankara’ya döndüm. Seçimde aldığım sonuç pek kötü sayılmazdı. Gene de aklım ve gönlüm tutucu grubun adayından daha az oy alabildiğim için beni mutlu etmemişti. Ama gerçek de bu idi. İnönü Üniversitesi’nde çağdaş ve cumhuriyetten yana insanları ürküten bir tablo olmasa idi beni üniversitelerine rektör olmam için davet etmezlerdi.
Yüksek Öğretim Kurulu’ndaki görevime hemen döndüm. Yürütme ve Denetleme Kurulu’ndaki dostlarım hararetle beni seçimde aldığım sonuç nedeniyle kutluyorlardı. Onlara daha sonucun tam olarak alınmadığını, YÖK ve Cumhurbaşkanı’nca yapılacak seçimlerde de başarılı sonuç alınması gerektiğini hatırlatıyordum.
Malatya’dan da bu arada devamlı olarak haberler almaya başlamıştım. Üniversitedeki rektör adayları seçiminde istedikleri ismin, yani Prof.Dr. Mustafa Paç’ın 79 oyla birinci sırayı alması Malatya’da bilinen gücü cesaretlendirmiş ve umutlandırmıştı. Adayları en yüksek oyu aldığına göre üniversiteye rektör olarak atanmalıydı. Bu amaçla çalışmalarını daha da genişletip hızlandırdılar. Nihai atamayı yapacak olan Cumhurbaşkanı’na bir heyet gönderilmesine acele karar verilmiş. Belediye Başkanı Münir Erkal, Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Mücahit Fındıklı, Tabip Odası Başkanı Op.Dr. Nihat Kavukçuoğlu, Muhtarlar Derneği Başkanı, Esnaf Kredi ve Kefalet Kooperatifi Başkanı Ahmet Acet, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in huzuruna çıkmış.
“Biz Malatya’da Üniversitemize rektör olarak seçimlerde en çok oyu alan Prof. Mustafa Paç’ı istiyoruz. Sizin bu konuda desteğinize ihtiyacımız var. Bu desteği bizden esirgemeyiniz” demişler.
Yılların kurt politikacısı Demirel’in, “Konu bize geldiğinde bakarız, siz merak etmeyin” şeklindeki cevabı ise heyette bulunanların yüreğine su serpmiş. Bu yüzden heyette bulunanlar daha Köşk’ün dış kapısından dışarı çıkmadan bahçede cep telefonları ile Malatya’da merakla bekleyen arkadaşlarına, ‘Görev başarı ile tamamlandı. Cumhurbaşkanımızdan söz aldık. Rektör işi tamam’ haberleri ulaştırılmıştı.
YÖK Genel Kurulu 11 temmuz 1996 Perşembe günü toplanarak seçim yapılan üniversitelere atanmasını istediği sıralı üç adayın seçimlerini gerçekleştirdi. Alınan karalar aynı gün YÖK Başkanı Prof.Dr. Kemal Gürüz tarafından Cumhurbaşkanı’na bizzat sunuldu.
YÖK Genel Kurulu’nda İnönü Üniversitesi ve rektör oylamasında 79 oy alan Prof.Dr. Mustafa Paç’a 4 oy, ikinci sırada bulunan Prof.Dr. Ömer Şarlak’a 23 oy, 21 oy alan Prof.Dr. Eyüp Aktepe’ye 16 oy, 15 oy alan eski rektör Prof.Dr. Mehmet Yücesoy’a 15 oy, 11 oy alan Prof.Dr. Gürsel Ortuğ’a 6 oy, 3 oy alan Prof.Dr. Osman Kazancı’ya 5 oy verilmişti.
YÖK Genel Kurulu seçimleri sonucunda listede birinci sırada ben, ikinci sırada Prof.Dr. Eyüp Aktepe, üçüncü sırada Prof.Dr. Mehmet Yücesoy olarak Cumhurbaşkanımıza, üç adaydan birinin seçimi için sunulmuştu.
12 Temmuz 1996 günü Cumhurbaşkanlığı seçimini süratle yaparak YÖK’e atama kararnamelerini ulaştırdı. 16 Temmuz 1996 ve 13029 sayılı yazı YÖK’ten İnönü Üniversitesi’ne ulaştırıldı.
“2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 13. maddesi gereğince Kurulumuzca seçilen adaylar arasından Cumhurbaşkanımızca üniversiteniz rektörlüğüne Prof.Dr. Ömer Şarlak’ın atandığına dair karar örneği ilişikte gönderilmektedir.
…
Prof.Dr. Kemal Gürüz, Başkan”
…
Büyük problemleri olan ve gerici üniversiteler arasında üst sıralarda yer alan bir üniversiteye rektör olarak atanmıştım. Üniversiteyi bu sıfatından arındıracak ve Atatürk ilkelerinin, çağdaşlığın, yurtseverliğin gönderinde bayrak gibi dalgalandığı bir üniversite için çaba gösterecek, var gücümle çalışacaktım.
…

* Kışladan Kampüse, Gülhane Askeri Tıp Akademisi Komutanı ve İnönü Üniversitesi Rektörü’nün Anıları, Prof.Dr. Emekli Tümgeneral Ömer Şarlak, Alfa Yayınları, İstanbul, 4. baskı, 2004,  sh. 380-398.

Küçük bir not: Hikayede adı geçen Doç.Dr. Fatih Hilmioğlu, Şarlak Paşa’nın rektör olarak atanmasından sonra Malatya İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne Başhekim ve Dekan,  bilahare de onun rektörlük görevinin bitiminden sonra da aynı üniversiteye arka arkaya iki dönem olmak üzere YÖK tarafından Rektör olarak atandı. Ergenekon soruşturması kapsamında 13.04.2009’da gözaltına alındı. Halen Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunuyor.





23 Ocak 2014 Perşembe

ALLAH’IN MÜ’MİN VE SALİH KULLARINDAN GÜZEL BİR ÖRNEK

Takdim: İnanmış ve yaşamış, çağına şahitlik etmiş Ercümend Özkan’ın doğumunun/ölümünün üzerinden 19 yıl geçti. O’nunla ilgili yeni bir yazı yazma yerine, vefatının ardından değişik yıldönümlerine tekabül eden tarihlerde kaleme aldığım ona dair üç yazımı ve sonunda da kısa bir değerlendirmeyi sizlerle paylaşmak istedim.

-1-
2002

Mucur’dan Adana’ya Uzanan İnce Bir Yol

         Orta Anadolu’nun bir bozkır kasabasında Ocağın 23’ünde başlayan yolculuğu, 57 yıl sonra yine bir Ocak ayının 24’ünde bir Güney ilinde sona erdi. Ve yolcu’nun onca yıl gündüz-gece gittikten sonra menzile yetişip “iki kapılı han”ın ölüm kapısından geçip Rabbine döndüğü o günden beri aradan 7 yıl geçti.

        Bu yazıdan amaç, bir yol hikayesi anlatmak ya da konak yerinde(dünyada)  iken ve konaklayıp ayrıldıktan sonra konuk hakkında yazılıp çizilenleri tekrarlamak değil. Hele maksat yıllar sonra ardından bir mersiye veya medhiye düzmek hiç değil. Hasıl olabilirse maksadım, asli olarak vefatını takibeden yıllar içinde gelişen bazı hadiseler vesilesi ile onun serdettiği fikirler etrafında bazı şeyleri dile getirmek, tali olarak da aziz hatırasını yadetmektir.
    
        Onu ne zaman tanıdım, tam olarak hatırlamıyorum. Fakat yüksek öğrenim yıllarının başında ziyaretine gittiğim bir akrabamın kütüphanesini karıştırırken, ‘sahibi ve sorumlu yönetmeni’ olduğu ve o yıllarda onbeş günde bir yayınlanan ‘İktibas’ dergisinin sayfalarını karıştırdığımda hayli etkilendiğimi bugünmüş gibi hatırlıyorum. Dergiyi bir süre gazete bayiilerinden alıp okuduktan sonra çekingenliği bir kenara bırakıp dergideki “gelin, görüşüp konuşalım” davetine icabet ederek bürosunun kapısını çaldığımdan beri başlayan tanışıklığımız, zamanla dostluğa dönüştü ve vefatına kadar belli fasılalarla on yıl kadar sürdü. O’nun vesilesi ile Kur’an’la yeniden tanıştım, O’nun “rahle-i tedris”inde öğrendiklerimle İslam’a o güne kadar eşine benzerine rastlamadığım farklı bir bakış açısıyla bakmaya başladım. O’nunla karşılaşmam düşünce hayatımda bir dönüm noktası oldu diyebilirim. O’nun şahsında, dinini ciddiye alıp yaşamının biricik gayesi yapan; samimi ama aynı zamanda imanının da sahih olmasına, kalmasına özen gösterip onu salih amellerle bezeyen; sahip olduğu herşeyi, hiçbir şeyi yedeğine bırakmamacasına inandığı dava uğrunda harcayan; kınayıcıların kınamalarına aldırış etmeden emrolunduğu gibi dosdoğru olmaya çalışan; muhatabı ister bir isterse bin kişi, kim olursa olsun bıkmadan usanmadan “bildiklerime toprağın altındaki börtü böceğin ihtiyacı olmayacak” esprisiyle dağarcığındaki birikimini aktaran; bildiklerini devamlı gözden geçirip okuyarak, tartışarak devamlı kendini yenileyip diri tutmasını başaran ve bir ömrü son nefesine, kalbinin son çarpmasına kadar bildiği, inandığı şekilde dolu dolu yaşayıp tamamlamış birini tanıdım.

        “Türkiye insanı kendi değerlerini göremeyen gözlerini Türkiye dışına diktiğinden ‘falani, filani’ isimli kişiler yazmışsa, ilmi yalnızca bunlarda var sanagelmiş ve kendinin farkına varamamıştır... Türkiye müslümanları, Türkiyeli müslümanlar bu psikozu üzerlerinden atmak, kendilerine bakmak ve düşünmek zorundadırlar.” [1] Dar-ı beka’ya irtihalinden 11 gün önce bir kitabının 2. baskısına yazdığı önsözde dile getirdiği gibi Türkiye insanının, Türkiye müslümanlarının ezici çoğunluğu bu değerin ve kendinin farkına henüz varabilmiş değildir. O kitabının görmemezlikten gelinip gündeme alınmadığı, hased duygusuyla üzerine gölge edilip önemsizleştirilmeye çalışıldığı yakınmasında haklıydı. Zira, yaşadıkları ülkenin ve dünyanın gerçeklerinden kopuk, ayağı yere basmayan ve nostaljik, sloganik, duygusal, tepkisel, konjonktürel, yüzeysel fikirlerin yaygın ve egemen olduğu bir ortamda, yıllarca neşrettiği İktibas imzalı yazılardaki fikirler özgün, derinlikli, yabana atılmayacak cinsten olmasına rağmen hakettiği ilgiyi yeterince görmedi. Ya görmemezlikten gelinmeye çalışılıp yok farzedildi, ya da aleyhte bir propaganda ile fikirlerinin etkisinin kırılmasına, önüne geçilmesine çalışıldı. Hayatta iken sürdürülen “sakıncalı” ve “yasaklı” tutum, açık veya gizli vefatından sonra da sürdürüldü. Halbuki dil, kavram, fikir, insan fıtratı, ideoloji konularından başlayarak Kur’an, sünnet, siyaset, tasavvuf ve demokrasi başta olmak üzere ele aldığı konulardaki çalışmaları, başta bu ülke insanları olmak üzere tüm İslam dünyasının belki de ilk defa derli toplu bir şekilde duydukları, karşılaştıkları çalışmalar idi. Hayatta iken fikirleri ve mücadelesi kitaplık çapta yalnızca iki ayrı çalışmada ele alındı. Bunlardan doktora tezi olanı vefatından 4 yıl sonra yayınlandı. [2, 3] Herhalde “mazlum” değildi(!) ki, Adnan Menderes’ten Avukat Bekir Berk’e, Gönenli Mehmed Efendi’den Emine Şenlikoğlu’na, Prof. Osman Turan’dan Abdulhamit Han’a kadar nice nice “yakın tarihin din mazlumu” arasında adı anılmaya değer bulunmadı. [4] Yine herhalde “İslamcı” değildi(!) ki, Şemsettin Günaltay’dan Nurettin Topçu’ya, Necip Fazıl Kısakürek’den İsmet Özel’e  nice nice ismin yer aldığı “Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi” isimli bilimsel(!) çalışmada yer almadı. [5] “İslam” tarağında bezi olmadığından olacak(!), Kurt Erdmann’dan Beşir Ağa’ya, Ercümend Ekrem Talu’dan Ercişli Emrah’a, Ömer Hayyam’dan Hayrullah Efendi’ye kadar nice nice kimsenin “madde” olduğu bir İslam(!) ansiklopedisinde ise “mana” oluşunun isminin yer almasına “mani” teşkil ettiğinden ise bahsetmeye hiç gerek yoktur sanırım. [6] Bu ülkede insanların ekseriyetinin diri iken kıymeti bilinmediği gibi öldükten sonra da çoklukla bilinmez ya da bazen “kör ölür badem gözlü olur/kel ölür sırma saçlı olur” kabilinden öldükten sonra haklı-haksız bir ilgiye muhatap olurlar. İsmi bu ülkede İslamcılık düşüncesine sahip kişiler arasında geçen bir şair “cum’a mektupları"nın birinde rahatlıkla “27 Mayıs 1960 sonrasında İslami kampta(sosyalist kamp dahil) dişe dokunur, yaraya merhem olabilecek bir tefekkür ortamının doğmadığından, katkısı şükranla anılabilecek bir(bir tane bile olsun) mütefekkirin göze çarpmadığından” dem vurabilmiştir. Ve daha da ileri giderek “aradan kırk yıl geçmesine rağmen hiçbir şey olmadığından” bahisle “kırk yılda kaç ton zerzevat” demeye cüret etmiş fakat haya etmemiştir. [7] Tefekkür, mütefekkir nedir? Edep, haddini bilme, kadir kıymet bilirlik İslam’dan bir cüz müdür? İşte Türkiye’de İslamcı bir düşünür,  bu hususlardan ve çağdaşı olup yıllarca İslamcılık düşüncesinin, İslami hareketin [8] en önemli isimlerinden, mütefekkirlerinden birinin(belki de en önde geleninin) “dişe dokunur, yaraya merhem olabilecek” fikirlerinden bihaber olabilmekte ve “katkısı şükranla anılabilecek bir tane bile olsun mütefekkir olmadığından” söz edebilmektedir. İnsan bu satırları okuyunca dehşete düşüp hayretten dona kalıyor. Ve bu ülkede öncelikle ve özellikle İslamcı düşünür namıyla anılanların “kırk ton zerzevat” değil ama “kırk fırın ekmek” yemeleri gerektiğini daha iyi anlıyor.

        “Asırlardır bunlardır düşünmeyenler, insanları düşünmekten alıkoyanlar... Din, tekellerinden çıkmasın diye ellerinden geleni ardlarına bırakmayanlar bunlardır. İslam dininde Ruhbanlar bulunmadığı, hatta peygamberin bile ruhbanlık sıfatı bulunmayan İslam dininde ruhbanlık yapanlar bunlardır. Allah ve Resulü’nden insanları uzaklaştıranlar, onlar adına kendi hevalarını insanlara din diye belletenler bunlardır. Akılsız bıraktıkları ümmeti, emperyalistlerin kolay yemi haline getirenler bunlar değil midirler? Allah’ın değil, Amerika’nın razı olduğu müslümanlığın temsilcileri bunlar değil midirler?” [9]

        Peki kim bunlar? Alın size bir örnek. “ABD ordusundaki müslüman askerler ülkelerine bağlılıklarını göstererek müslümanlara karşı bile olsa savaşa katılmalıdırlar”. [10] Eğer çevrenize şöyle bir bakarsanız bu ülkede ve müslümanların yaşadığı diğer coğrafyalarda Bunlardan binlercesini görebilirsiniz. İslam ümmetinin içinde bulunduğu zelil halden, tarihteki ve günümüzdeki sömürgecilikten İngiliz, Amerikalı filan değil öncelikle müslümanım diyenlerin ve yol göstermek maksadıyla onların önüne düşenlerin sorumlu olduğu gerçeği O’nun yazılarında önemle altını çizdiği hususlardan biridir. O’na göre öncelikle müslümanım diyenlerin müslümanlaşması, yeniden Kur’an’a dönmesi ve nefislerini(kendilerini) Kur’an’a göre biçimlendirip İslam insanının, İslam ahlakının birer güzel örneği olmaları ihmal edilemez bir gereklilik idi. O gün onun neredeyse tek başına dobra dobra, kimseden korkmadan-çekinmeden söylediği doğruların “zülfü yare dokunmayan” bir kısmını çeşitli mahfillerde bugün söyleyenler, bırakın türlü sıkıntılarla boğuşmayı oldukça prim bile yapmaktadırlar. Fakat bunlar, İslam anlayışları konusunda müslümanlara yönelttikleri eleştirilerde mangalda kül bırakmazken yani “atış serbest” iken, içinde yaşadıkları sistemin hassasiyet gösterdiği konular ve yaptığı baskılar, yanlışlar söz konusu olduğunda yani “mayınlı tarla”ya girdiklerinde dut yemiş bülbüle dönmektedirler. Bu durum, zaten son yıllarda yapılan yoğun baskılar sonucunda mazlum konumuna düşmüş insanlara bir tekme de onların vurması olarak değerlendirilip, söyledikleri çoğu doğruların güme gitmesine neden olmaktadır. İlginçtir onların bu tek yönlü eleştirileri sistemin ekmeğine yağ sürülmesine,  kazanç hanesine yazılmasına ve müslümanların uğradıkları sıkıntılarda sorumluluk sahibi olanların kendilerini müslümanlardan daha doğru yolda olduklarını sanmalarına neden olmaktadır. Hatta onların, bırakın yaptıkları zulümlerden vicdanen rahatsızlık duyup pişman olmalarını, daha bir cesaretlenmelerine bile yol açmaktadır. İnsanın mütemadiyen tek yönlü olarak yatıp kalkıp müslümanları eleştiren bu adamlara bakıp “yahu bu hırsızın hiç mi suçu yok?” diyesi ve bu gayretlerinin sistem nezdinde legalize olup şöhret, para ve makam-mevki için bu işi yaptıklarına inanası geliyor. “Vurun abalıya” kabilinden zaten yıllardır türlü baskılar altında bunalan, itilip kakılan, şamar oğlanına dönmüş müslümanlara demediklerini bırakmayıp sistem konusunda dillerinin lal olmasını başka türlü yorumlayamıyor. Geçmiş yıllarda ve özellikle son yıllarda piyasada boy gösteren bu adamları görünce; gerek müslümanlara, gerekse de sisteme yönelik eleştirilerinde tutarlı olup bırakın dünyevi bir kazanç, her türlü eza ve cefayı tatmış; insanların, müslümanların iyiliğini istemekten ve Allah rızasını gütmekten başka bir amacı olmayan o insanı, insan nasıl hatırlamaz. Yalnızca müslümanların İslam anlayışlarını tenkit edenlerin aksine, o sistemi de şiddetle eleştirdiğinden türlü türlü şiddete maruz kalmış, müslümanlara merhametle yaklaşıp uyardığı için de yalnız bırakılmış, onları rahatsız eden ve daha önce pek duymadıkları sözleri söyleyen biri sıfatıyla onların çoğunluğundan da vefa değil eza ve cefa görmüştü.

        “Dinini her müslüman kendisi öğrenmedikçe, hocaefendilerin şöyle veya böyle söylediklerinin yönetip yönlendirdiği biri gibi olmak zorunda kalır. İslam dini hocaefendilerin, şeyhlerin, mürşidlerin, allamelerin dini değildir. İnsana gönderilmiş dindir ve her insan onun muhatabıdır. Müslümanım diyen dinini bilmek zorundadır. Kıyamette Allah kimsenin hesabını hoca veya hacıefendiden, şeyh veya mürşidden sormayacaktır. Herkes hesabını kendi verecektir... İstiyor ve diliyoruz ki doğruları eğrilerden ayırabilen, muhakeme ve mukayese edebilen, işittiklerini, okuduklarını tahkik edebilen, kitab ve sünnetin sahih naslarına bunları vurarak sağlıklı sonuçlar elde edebilen bir kişilik oluşsun sizlerde, bizlerde. Yardımcı olalım birbirimize. Böylesi üretken kişilikler oluşsun aramızda ki, toplumu sevkedecek, yön verip önderlik edebilecekler olanlar da onlar olacaktır, ömrü boyunca onun bunun ağzına bakan ve ne buyurulursa hikmet buyurdu sananlar değil.” [11]

        O, müslümanım diyen insanların akıllarını hoca, hocaefendi, ağabey, lider, şeyh, mürşid, allame, molla ve benzeri kimselerin   eline teslim etmeden, dinlerini aklederek, araştırarak ve “bilenler”den de istifade ederek öğrenmelerini, anlamalarını ve kişilik sahibi olmalarını öğütledi durdu ömrü boyunca. Bu öğüt akılların ipotek altına alındığı ve insanların birer fert olmaktan ziyade sürü olarak görüldüğü bu toplumda doğru ve elzem idi. Fakat özellikle birtakım kimseler “vur deyince öldüren” cinsten kafa yapısına sahip olduklarından mı nedir haddi aşıp büyük küçük tanımayarak, “herşeyi en iyi biz biliriz” havalarına büründüler. Öyle ki her biri birer “başıbozuk paşası” gibi hareket edip ne laftan, ne sözden anladılar, zamanla her biri bir tarafa savruldu.  Hatta o kadar ileri gittiler ki, kendilerine değer verip kişilik sahibi olmaları için uğraşan, hemen herkesin kendisine çağırdığı bir vasatta “biz herkesi kendimize değil, Kur’an’a çağırıyoruz” diyen o insanı bile “şeyhimiz yok, ağabeyimiz de” diyerek mazide bir tatlı hatıra olarak değerlendirdiler. “O neslin gelip geçtiğini, artık onun ya da bir başka şahsın görüşleri değil, beni, benim görüşlerim yönlendiriyor” diyenler ve hatta üç günlük dünya hayatını daha müreffef ve daha sorunsuz yaşayabilmek için düne kadar zulmünden dem vurdukları ülkelere gidip yerleşen “cesur yürekliler” dahi oldu. Demek ki “gözünü açtığından beri onun yazıları ile büyüdüklerini” söyleyenlerin gözleri şimdi daha bir açılmış ki, “samimi idi, saygı da duymuyor değiliz” dedikleri ağabeyleri ölünce ökçeleri üzerinde dönüverdiler. Kendi görüşleri olmak, onları savunmak adına aslında hiç de yeni olmayan ve “bükemediğin bileği öpmek” olarak değerlendirilebilecek sistem içi yapılanmalar (parti, cemaat vb.) içerisinde yer almaya çalışmak, bir Müslüman yazarın gayet yerinde tespiti ile “ideolojik kaygılar ile ikbal beklentilerini telif etme” gayreti değil ise başka nedir acaba?

        O, henüz bu dünyada iken, görüşlerini kendisine yakın bulup şöyle veya böyle yanında yer alıp vefatından sonra bir yerlere dağılan samimi kişilere söylenecek fazla bir söz yok aslında. Zira onun naçiz bedeni insanları bir araya getirirken, bir gün gelip toprak olduğunda ise ancak fikirlerinin yankı bulduğu, sahiplenilip kökleştiği insanlar onun bıraktığı yerden yola devam ederken, bir kısım insanın dağılması gayet tabii idi. Asıl söz söylenecek olanlar, yaşarken kafalarındaki fikirlerini ona açma, onunla tartışma açık yürekliliğini gösteremeyenler. Bir kısım insan samimi olmayıp onun görüşleriyle neredeyse temelden farklı görüşlere sahip olmasına rağmen onun çevresinde gözüktüler. Onun O’na rücu etmesinden sonra da ortada arz-ı endam etmeye başladılar. Bu insanlar ileri sürdükleri fikirlerle onun hakkında da başkalarının yanlış kanaat sahibi olmalarına yol açtılar. Yıllarca onun yanında yöresinde olup da onun fikirlerini anlamamış, özümsememiş bu kişilerin arasından kendi fikirlerini sanki o söylüyormuş gibi söyleme cüretini gösterenler dahi çıktı. Başka bir grup insan da, aslında peygamberin zamanında onun elçiliğine itiraz sadedinde söylenen sözlerin bir benzerini sanki yeni bir düşünceymiş gibi ileri sürüp, Kur’an’ı sadece erdemli bir insanın söz ve davranışlarının sonradan başkalarınca yazımı olarak tarif edip vahyi ve elçiliği reddettiler. Kur’an ve son elçi(sünnet) bu şekilde devre dışı bırakıldıktan sonra da akıllarını ilahlaştırıp heva ve heveslerine uygun “sanal çözüm”ler ürettiler. “Marks, Muhammed, İsa-Musa ve aklın ilkelerini birleştirip T.C. için gerekli acil yasa değişiklikleri” bile önerdiler. [12]
        
        Elbette O da günahları ve sevapları ile bir insandı ve gelip geçti. Fakat vahyin aydınlığından uzak düşmüş toplumumuz için, ülkemiz insanının Kur’an’daki İslam’la tanışmasında varını yoğunu ve bütün mesaisini sarf eden bu insanın görüşleri hala geçerliliğini korurken, daha yolun başında olduğu halde “hayatın temel kurallarının akli dayanaklarını ortaya koymaya çalışmak; kendi görüşleri olup onları savunmak; düşünce, çözüm üretmiş olmak; bir şeyler ortaya koymak” adına o görüşlerin geçmişte kalıp bugün aşıldığını söylemek, üstelik de yeni ve farklı bir şey söylememişken, rüşdünü ispat edip İslam’la sabıkalanmadan nasıl mümkün olur, nasıl taaccüb edilmez insanın havsalası almıyor doğrusu. İyi niyet taşıdığını söylemek mazeret kabul edilebilir mi? “Cehenneme giden yolun iyi niyet taşlarıyla döşeli” olduğunu söyleyenler yanılıyor mu acaba?

        O, okulu sayılabilecek İktibas dergisinde; Selam İle köşesindeki yazılarıyla gündeme ilişkin konulara kısaca değinip birtakım önemli hususların altını çizerken; Yorum köşesindeki yazılarıyla ülke ve dünya gündemindeki gelişen olaylara tarihi perspektifi de gözardı etmeden müslümanca bir bakış açısı ile yorum getirdi. Kavramlar köşesindeki yazılarıyla başta Kur’an olmak üzere günlük dilde kullandığımız kavramların çerçevesini Kur’an kalkışlı olarak çizdi. İktibas’a/tan Mektuplar köşesinde ise geleneksel anlayışın dondurduğu, felç ettiği zihinlerdeki sorulara cevaplar verdi. Değişik düşüncedeki insanların düşüncelerinden yaptığı alıntılarla da sağlıklı, tutarlı ve keyfiyetli düşüncenin oluşabilmesi için zemin oluşturdu. İlkeli ve tutarlı bir kişilik sahibi olan, taşıdığı dünya görüşünü bütünsel bir anlayışla bilen, duyduklarını, okuduklarını sorgulayabilen, özeleştiri yapabilen ve kendini geliştirmeye açık tutan bir müslüman zihnin inşa edilebilmesi için bu uzun, sıkıntılı ve yorucu uğraş gerekli idi. Bu yolu seçtiği için işi zor olan bu insan, ortaya koydukları ile değil de hep üslubu ile eleştiri konusu edilip bahane bulundu. İnsanların ve hatta peygamberin arkadaşlarının bile her birinin farklı üsluba sahip olduğu hep gözardı edildi. Halbuki o üslup, kaynağını Allah için hubb(sevgi) ve buğz(kızgınlık)dan alıyordu. Takvaya yakışan hal de, bu değil miydi zaten? İnsanlardan değil Allah’tan korkmak, insanların levminden ziyade Allah’ın levminden çekinmek.

        O bir ilahiyatçı, titr sahibi bir akademisyen, vaiz, müftü, cami hocası, hocaefendi,  diyanet mensubu, tarikat şeyhi, molla filan değildi. O sadece ve sadece dinini anlamaya, anlatmaya ve yaşamaya çalışan biri idi. Dün kılık kıyafeti, hal ve hareketleri, savunduğu görüşler nedeniyle yadırganıp kınanıyordu, gözlerden ırak tutulmak isteniyordu. Bugün müslümanların çok az bir kısmı içerde ve dışarda gelişen olaylar neticesinde onun ne demek istediğini az çok anladı, çoğunluğu ise  söylemlerini değiştirdi. Sağcılık olarak tanımlanabilecek 3M(Milliyetçi-Muhafazakar-Mukaddesatçı) fikrine sahip olup siyaset konusundaki fikirleri Menderes-Özal-Erbakan seviyesini aşamayanlar, demokrasiyi araç olarak görenler, bugün ABD veya AB’deki uygulanış biçimiyle dahi olsa laiklik, demokrasi ve sistemin sahiplendiği diğer hususları sahiplenip aynı çizgiye geldiler. Siyaset hakkındaki düşüncesi mevcudu kabul ve ehven-i şer anlayışının ötesine geçmeyen; fıkıh(hukuk) düşüncesi bireysel ibadetlerle ilgili dar bir alanda sıkışmış ve tarihteki dört-beş mezheb(görüş)den ibaret ilmihal düzeyine indirgenmiş; aklını din konusunda kullanmaktan kaçınan ve din düşüncesi bu dünyadan ziyade öte dünyaya dönük olan; düşünce dünyası tevhidden(birlikten, bütünlükten) uzaklaşmış ve parçalanmış bir zihin yapısına sahip insanların hınça hınç ortalığı kapladığı bir vasatta, O gücü, imkanı, ömrü yettiğince didindi durdu, iki günü birbirine eşit olmamacasına.

        Ve Allah yolunun divane yolcularından biri olarak tamamladı yolculuğunu. İyi bir insan olarak iyi bir ata binip gitti. Unutulmazlar kervanına katılarak ardında kalan şu kubbede hoş bir sada oldu. Karşı yaka’ya uğurlanışının 7. sene-i devriyesinde O’nu rahmet ve minnetle anmak üzerimize bir borç, üzerimizde inkar edilemez haklarından dolayı. Rabbimizin O’na mağfiret edip razı olduğu kullar cümlesine dahil etmesi duasıyla.
       
        Kaynakça
        [1]. İnanmak ve yaşamak, Ercümend Özkan, Anlam yay., 2. baskı, Ankara, 1995, sh. 13-14.
        [2]. Ayet ve slogan-Türkiye’de İslami oluşumlar-, Ruşen Çakır, Metis yay., İstanbul, 1990, sh. 187-192.
        [3]. Ortadoğu’da modernleşme ve İslami hareketler, Alev Erkilet Başer, Yöneliş yay., İstanbul, 1999, sh. 150-222.
        [4]. Yakın tarihin din mazlumları, M. Necati Bursalı, Beyda yayınevi, 2. baskı, İstanbul, 1997.
        [5]. Türkiye’de İslamcılık düşüncesi-metinler/kişiler-, İsmail Kara, Pınar yay., 3 cilt, İstanbul, 1986, 1987, 1994.
        [6]. İslam ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı.
        [7]. Kırk yılda kaç ton zerzevat, İsmet Özel, Gerçek Hayat Dergisi, 21-27.09.2001, sh. 21.
        [8]. Ercümend Özkan ile İslami hareket üzerine, A. Burak Bircan-M. Kürşad Atalar, Anlam yay., Ankara, 1997.
        [9]. Ercümend Özkan yazıları, Anlam yay., Ankara, 2001, sh. 34-35.
        [10]. ABD’ye sadakatiniz daha önemli, Katar Şeriat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Yusuf el-Karadavi, Gerçek Hayat Dergisi, 02-08.10.2001, sh. 24.
        [11]. Selam ile-1-, Ercümend Özkan, Anlam yay., Ankara, 1997, sh. 258, 182.
        [12]. Birleşen ilkeler, Uğur Karaca, Niğde, 1998.              


-2-
                                               2004

Vasiyet


        ...
       
Ne bir haram yedin ne cana kıydın
Ekmek kadar temiz su gibi aydın
Hiç kimse duymadan hükümler giydin
Yiğidim aslanım burda yatıyor
                        Bedri Rahmi Eyüboğlu

‘’ Size vasiyetim şudur; kısaca yani tavsiye anlamında söylüyorum. Allah kimin önce kimin sonra öleceğini biliyor amma, bir doğruyu öğrenen kişi o doğruyu başkasına iletmekle mükellef ve artık o doğruyu başkasına iletmenin borçlusudur. Sakın borçlu kalmayın, bu borcunuzu rastgeldiğinize anlatmaya, ödemeye çalışın ki Huzurullah’da hesabı kolay verebilesiniz. Ben borcumu ödedim. Şimdi dert sizindir.’’

Bu satırlar, Ercümend Özkan’a ait olup ‘’kavramlar’’ın anlatımından oluşan ve görüntülü olarak da kaydedilen eğitim proğramının 03/04/1994 tarihli Hollanda’da yapılan son bölümünün bitiminde sarfedilen sözleridir.

O, aramızdan ayrılalı tam 9 yıl oldu.
Ve biz şahitlik ederiz ki o borcunu ödedi.
Onun ardından, onun için bir mü’min olarak hayır dua etmek, hayırla yad etmekten öte yapabileceğimiz bir şey yok. Fakat onunla karşılaşmış, onu ve fikirlerini tanımış, paylaşmış kimseler olarak yapabileceklerimiz ise pek çok.

Bunca yıl sonra yeniden, her birimizin bir durum değerlendirmesi yapması, şu soruları kendisine ve birbirine sorması gerekmez mi?
Ondan nice doğruları öğrenmiş kişiler olarak, o doğruları başkalarına iletmek için elimizden geleni yaptık mı?
Bu borcumuzu ödemek için ne kadar gayret sarfettik?
Bu işi dert edindik mi? Bu dertle yükümlü addediyor muyuz kendimizi?
Derdimizi seviyor muyuz yoksa savsaklayıp kenar gezmeye, başımızdan atmaya mı çalışıyoruz?
Mesaimizin, imkanlarımızın ne kadarını bu doğruları kadın, erkek; genç, yaşlı; türk, kürt; iş güç sahibi, boşta gezer; yani toplumun her kesiminden akıl sahibi herkese iletmek için harcıyoruz?
Ömrü boyunca çırpınıp duran, zamanını ve olanaklarını tümüyle davası için seferber edip ortaya ciddi, dişe dokunur, kalıcı bir şeyler koyan o insanın mirasını yiyip tüketmekle mi meşgulüz, yoksa o mirasın kadrini kıymetini bilmeye, hatta arttırmaya mı çalışıyoruz?
Ercümend Özkan olmasa, dün onun yanında yer alanların hepsi çekip gitse ve yapayalnız, tek başımıza kalsak dahi onun bıraktığı yerden bu yolu sürdürmeye kararlı mıyız?

Artık bu dünyadan ayrılmış ve hesabı Rabbine kalmış o insanın yaptığı yanlışlar, eksikler, akim veya yarım kalmış işler hakkında konuşmanın fazla bir anlamı yok. ‘’Nev’i şahsına münhasır’’ olan o insan hakkında ‘’yeri doldurulamaz, doldurulamadı veya doldurulamayacak’’ türden ifadelerin lüzumu da yok. Şimdi onun bıraktığı yerden bu emaneti alıp daha ötelere taşımanın, daha başka insanlara götürmenin, iletmenin zamanıdır. ‘’Allah’ın ipine (İslam’a)’’ sarılıp ‘’ipi göğüslemek (Allah’ın rızasını kazanmak)’’ için tek tek ve topluca, herkesin kendi üzerine düşeni gücü ve imkanları ölçüsünde yerine getirmesi zamanıdır.

Yılgınlık, isteksizlik göstermek; bahane üretmek ve kendi köşemize çekilip yapılması gerekenleri, yapabileceğimiz halde yapmadıklarımızı birilerine havale etmek, bizi sorumluluktan kurtarmadığı gibi bizi kuşatan sorunların da çözümüne katkıda bulunmayacaktır.

Öncelikle ve özellikle, yaşadığı dönemde sağlıklı bir İslami anlayışın oluşması, kökleşmesi için bir insan olarak azami gayret sarfeden ve müslümanım diyenlerin zihinlerini İslam dışı bütün unsurlardan arıtmaya özen gösteren Ercümend Özkan’ın düşünsel birikiminin ve mücadelesinin müntesipleri (izleyicileri) tarafından doğru biçimde anlaşılması, özümsenmesi ve içselleştirilmesi gereklidir. O hayatta iken ve vefatından sonra şu veya bu nedenle bırakıp gidenlere, başka yollar tutanlara fazla söylenebilecek bir şey yok. Onlara ancak Nuh (a.s)’ın oğluna dediği gibi ‘’gelip –tekrar- gemiye binmeleri’’ söylenebilir, o kadar.

Ercümend Özkan’ın açtığı çığır, temsil ettiği fikir ve hareket üzerinde iyi düşünmek gerektiği kanaatindeyim. Bu ne bir fikir kulübü, ne bir boş zaman meşgalesi, ne de mevcut grup, cemiyet veya cemaatlerden herhangi biridir. Birkaç cümleyle ifade edecek olursak; İslam’a bütüncül, müstakil ve özgün bir yaklaşımdır. Kendisini İslam’a nispet eden insanların, akılları ile vahiy arasına gerilmiş bütün maniaların ortadan kaldırılması çabasıdır. Aklın vahiyden kopmadan, hem vahyi hem de kainatı anlama noktasında akılcılığa (rasyonalizme) sapmadan, olabildiğince devreye sokulması, çalıştırılması gayretidir. Dünya hayatıyla ilgili her konuda akla takılan sorulara, karşılaşılan sorunlara İslam dışı ideolojilere, dinlere, dünya görüşlerine hiç prim vermeden, İslam’ın esprisi ile yaklaşıp cevap ve çare bulma kararlılığıdır.
   
Bir dava, bir inanç, bir fikir akımı, bir dünya görüşü ancak bağlılarının ihlası, samimiyeti, gayreti, kararlılığı, fedakarlığı ile yol alabilir, sonuca ulaşabilir. Tabii burada bunlara ilaveten iki önemli hususun altını da çizmek lazım. İstikrar ve sabır. Bu iki husus ihmal edilirse, zamanla kişide taşımış olduğu inanç zayıflar, aşınır ve gitgide yok olabilir. Hatta dün karşı çıktığı, karşısında olduğu fikirleri bile benimseyebilir, savunabilir ve dahası dün taşımış olduğu fikre sahip olanlarla alay edip mücadele edebilir. Zira dünya kurulalı beri insanlara, kalabalıkların akıp gittiği yönde kapılıp gitmek, çoğunluğun ve gücün karşısında değil yanında olmak ve dünya nimetlerine hemencecik uzanıp ulaşıvermek daha kolay, daha cazip gelmiştir, üstelik bir gün ellerinden kayıp gideceğini bile bile.

Başta Kur’an olmak üzere muhtevalı kitapları ve diğer okunması, bilinmesi gerekli şeyleri okumayan, takip etmeyen, edindiği bu fikirleri tartmayan, başkalarıyla tartışmayan, tefekkür etmeyen bir kimse, başlangıçta ne kadar sağlıklı düşünürse düşünsün zamanla olduğu yerde sayabileceği gibi bulunduğu seviyeyi dahi kaybedebilir, savrulabilir ve çok değişik mecralara doğru akıp gidebilir. Yaşadığımız coğrafyalarda ve dünyada olup bitenlerle ilgilenmek, fikren zinde ve uyanık olmak, menfi yönde etkilenmeden müspet yönde etkilemek, başkalarına da yardımcı olmak; ne dediğini, ne istediğini, neyi nasıl yapacağını bilenler için vazgeçilmez bir zorunluluktur.

Bir kişi ne kadar sağlıklı düşünürse düşünsün, ne kadar gayret gösterirse göstersin, eğer kendisiyle aynı düşüncelere sahip başkalarıyla iletişim kurmaz, birlikte hareket etmez ve gayretlerini birleştirmezse ‘’hakk’ın batıla galebe çalması, üstün gelmesi’’ mümkün olmayacaktır. Bu birlikteliğin elbette ‘’İslam kardeşliği’’ zemininde yani sırf ‘’Allah için’’ olması gerekmektedir. Rastgele, benliğin öne çıkarıldığı, disiplinsiz, derdin ve sevincin paylaşılmadığı, yükün birlikte omuzlanılmadığı beraberlikler ne dünyevi ne de uhrevi başarı getirmekten oldukça uzaktır. Yine, menfi ağırlıklı bir bakış açısına sahip olmak, herkese ve her şeye muhalefet ruhuyla donanmak ve oturup duruyorken cirmince bir şeyler yapmaya çalışan birilerine-üstelik yapıcı da olmayan- eleştiriler yöneltmek bize bir arpa boyu yol aldırmayacaktır. Zaten, oldukça kısıtlı imkanlarla ve bir dolmuş dolusu insanla üstelik de herkesin kendine yeter derdi varken, ayakta kalmaya, bir şeyler yapmaya, iyi-kötü yol almaya çalışılırken, bu dertle dertlenen herkesin insaflı olması ve başkalarından önce kendisine yukarıda bir kısmı yöneltilen soruları sorması öncelikle ve ivedilikle hayati öneme haizdir.

Eğer biz birbirimize destek olup yardım etmezsek, merhametle yaklaşıp değer vermezsek, olur olmaz sebeplerle dağılıp gidersek ne mi olur? Mevcudiyetimizi cılız, sönük, varlığı yokluğu belli olmaz biçimde sürdürürüz ya da  zaman içinde kaybolup gideriz ve esamemiz bile okunmaz. İslam’dan ve Ercümend Özkan’ın asırlar boyunca  üzerine çökmüş tozu toprağı, örümcek ağlarını nefesi yettiğince son nefesine kadar üflemeye, temizlemeye çalıştığı sağlıklı (tevhidi) anlayış, kavrayış ve yaklaşımdan rücu etmemiz, dönmemiz, halihazırdaki sorunlarımızı çözmeyeceği gibi daha da ağırlaştıracaktır. Dünyadaki hezimetten daha da kötüsü ahirette bizi bekliyor olacaktır.

Yaşadığımız şu coğrafyada ve şu zaman diliminde tevhidi düşünceyi, şirkin her türlüsünün tasalludundan, ifsadından uzak bir yaklaşımla gündeme getirmiş, gündemde tutmayı başarmış ve bu uğurda ağır bir bedel ödemiş Ercümend Özkan’ın çağdaşı olmak, onu ve fikirlerini tanımış olmak, bize Allah’ın gerçekten bir lütfudur, inayetidir, merhametidir. İlk insanla birlikte başlayan hakk-batıl, İslam-küfür, tevhid-şirk, iyi-kötü arasındaki mücadele kıyamete kadar sürecek ve Rabbimiz Allah’ın son seslenişi, son vahyinde buyurduğu gibi, Uhud harbinde elçisi Muhammed’in(a.s) öldüğü haberinden sonra çark edenlere ‘’O (elçi) ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üstünde gerisin geriye (cahiliyye devrine) mi döneceksiniz’’ kabilinden bizler de Allah’ın yolundan dönmemeliyiz. Bizler fani isek de, Allah bakidir. O (ve dini İslam) bize değil, biz O‘na muhtacız.

 Onun vasiyetini, birer vasi olarak vüs’atimiz nispetinde yerine getirmeye çalışalım. Unutmayalım ki herkesin sahiplendiği, omuz verdiği, bir ucundan tuttuğu işler başarıya ulaşır. Üzerimizdeki ölü toprağını silkip yeni bir heyecanla, yeni bir şevkle yarın Huzurullah’da hesabı kolay verebilecek yolu tutalım.

Bu günden tezi yok.
Ne dersiniz dostlar?
Bu dert hepimizin.
Öyle değil mi?

Tohum saç, bitmezse toprak utansın!
Hedefe varmayan mızrak utansın!
Hey gidi küheylan, koşmana bak sen,
Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!
Eski çınar şimdi noel ağacı,
Dallarda iğreti yaprak utansın!
Ustada kalırsa bu öksüz yapı,
Onu sürdürmeyen çırak utansın!
...                    
Necip Fazıl Kısakürek

                                               -3-
                                               2007

Oniki Yıl Sonra

Oniki yıl önce idi.
Ankara’dan ayrılmadan önce veda etmek için işyerine uğramıştım. Yorgundu, kalbindeki rahatsızlık yüz hatlarına yansımıştı. Kalbini besleyen damarların çoğu büyük oranda tıkalı idi. Son yıllarda ardı ardına gelen krizler sonucu kalbinde ileri derecede hasar oluşmasına ve bu nedenle ameliyat seçeneğinden vazgeçilmesine rağmen, ne yalan söyleyeyim ölüme çok yakın olduğunu ve bunun O’nu son görüşüm olduğunu bilmiyordum. İnsan ölümü ne kendine ne de sevdiği insanlara yakıştırmıyor doğrusu. Bu son görüşmemizde güncel konulardan, dergideki yazılarının kitap haline getirilmesinden bahsettik. Ayrıca çevresindeki özellikle yaşı genç olanların akıllarını ipotek altına aldırmamaya özen gösterirken zaman içinde artık büyük-küçük hiç kimseyi takmadıkları-tanımadıkları noktasındaki yakınmamı dile getirdim. Bu sonuçtan kendisinin de rahatsız olduğunu dile getirdikten sonra sözlerinin sonunda hafızamda kaldığı kadarıyla şu sözleri sarfetti.

“İslam mesajı avuçlarınızda tutmaya çalıştığınız bir ateş koru gibi olmalı. Onu bir an önce bir başkasına aktarmak için acele etmelisiniz. Ve tek bir kişi bile kalsanız, bu yoldan dönmemeli, kimse yoksa bile ben varım diyebilmelisiniz.”

O bir insandı. Gelip geçti şu fani dünyadan her fani gibi ‘Baki olan’a. Şahsım adına şahitlik ederim ki sahih iman ve salih amel sahibi bir mü’min olarak yaşadı ve kendisine verilen süreyi tamamladı. Sevabıyla, günahıyla; yapıp ettikleriyle herkes gibi O da “herkese hak ettiğinin karşılığının tastamam verileceği gün” diriltilip hesaba çekilecek. Ardından hatırasını yad etmek ve hayır dua etmek dışında elimizden bir şey gelmez artık.

Bu yazıda niyetim ölüm yıldönümü vesilesiyle O’nunla ilgili bir yazı kaleme almak değil. Aslında mücadelesi, fikirleri üzerinde daha çok şeyler yazılıp çizilmesi, ciddi çalışmaların yapılması gerekli fakat bunu başka kişilere, başka yazılara bırakalım dilerseniz. Amacım vefatından bugüne değin aradan geçen oniki yıllık sürenin kısa bir muhasebesini yapmak ve yarına dair bir bakış açısı ortaya koyabilmek.

Elbette bugünde var olan bir takım sorunlar sırf O’nun ölümü ile başlamadı. Vefatından önce de girişilen bazı işler akamete uğradı, bazı insanlar olur olmaz gerekçelerle ayrılıp başka mecralara yöneldi. Fakat şu bir gerçek ki varlığının birleştiriciliği ölümüyle birlikte iyice fark edildi. Vefatını takiben yanında yöresinde gözüken insanlardaki bir takım sızlanmalar, huzursuzluklar gitgide su yüzüne çıktı. Hayatta iken O’nun çevresinde gözüktüğü halde farklı bazı düşünce ve niyetlerini seslendirip gerçekleştiremeyenler, ölümü ile bu fırsatı yakaladıklarını ve harekete geçme vaktinin geldiğini hissettiler. İsmiyle simgeleşen çizgiyi sahiplenip daha ileriye, daha güzele, daha çok kişiye taşımak varken ve bunu gerçekleştirmek için neler yapılabileceği üzerinde kafa yorulması gerekirken, O’nu veya onunla simgeleşen dergiyi bir araç, bir fırsat olarak görenler de çıkmadı değil. Allah elbette sinelerin özünde ne sakladığını en iyi bilendir. Halis niyetle yola çıkanlara ve hesabını Allah rızası hedefi ile tutturmaya özen gösterenlere söylenecek bir sözümüz olamaz elbette.

        Vefatını takiben bir takım sorunların olması elbette beklenen bir durumdu. Fakat olması gereken O’nun öncülüğünü yaptığı fikirleri, çizgisini benimseyen herkesin işin en azından bir ucundan tutması ve elini taşın altına koyması idi. Sadece ve sadece eleştirmek, sitem etmek, küsüp kendi köşesine çekilmek ya da başka yerlere gitmek çözüm olmaktan uzaktı. Sorun ne O’nun yerinin doldurulması idi, ne de O ölür veya öldürülürse gerisin geri dönmek idi. Kişi merkezli hareketler eğer kollektif hale gelmezse, kurumlaşamazsa son tahlilde erime, zayıflama ve hatta dağılıp yok olma tehlikesi ile maluldür. Son yıllarında Ercümend Özkan’a kendini tekrar ediyor diyenler, vefatından sonra da bu çizgiyi sürdürmeye çalışanlara da O’nun mirasını yiyip tükettikleri, yeni bir şey üret-e-medikleri eleştirilerini getirdiler. İktibas dergisinin miadını doldurduğunu, ısrarla çıkarılmaya çalışıldığını söylediler çeşitli mahfillerde. Dergiye O’nun ismi nedeniyle hala teveccüh gösterildiğini dillendirdiler. Dergi çıkarma dışında herhangi bir faaliyetin olmadığını, bu çizginin zaman içinde güç yitirdiğini, başta gençler olmak üzere birçok kişinin başka yerlere ayrılıp gittiğini, eskisi gibi rağbet görmediğini ifade ettiler. Bütün bu eleştirilerin insaf elden bırakılmamak kaydıyla elbette bir yere kadar haklılık payı olabilir. Fakat bir elin parmakları kadar da olsa bir grup insanın onca sıkıntıyı üstlenerek az ya da çok bir özveri ile bu yapıyı ayakta tutmaya çalıştıklarına dikkat edilmelidir. Yapıcı, tutarlı, gerçekçi, ufuk açıcı eleştirilere elbette herkesin kapısının açık olması gereklidir. Fakat vefatından sonra Anlam Yayınları’nın öncelikle O’nun yıllar içinde kaleme aldığı yazılarını kalıcı ve daha kolay ulaşılabilir kılmak için kitaplaştırma çalışmalarına “ne gerek vardı buna” gibi sözlerle eleştirip hafife almaya doğrusu prim de verilemezdi. İktibas’ın albenili olmasa da, okuyucusu yüzlerle ifade edilse de O’nun vefatından sonra da bugüne kadar aralıksız, düzenli bir şekilde çıkıyor olması nedeniyle (yayın kurulu ve katkıda bulunan bütün herkes diğer birçok açıdan eleştirilse dahi) sırf bu sebepten dolayı tebrik, takdir edilmeli, hakları teslim edilmelidir. Elbette dergi çıkarmak her şey demek değildir. Fakat önemli bir şey’dir. Onca insanın özverisi, amatörce hiç eksilmeyen çabası ve heyecanı vardır onda. Dergi çıkarmanın ne kadar külfetli ve sıkıntılı olduğunu bilenler, hele bu derginin bu ülkede 1981 yılından beridir neredeyse bir çeyrek asırdır yayın hayatına devam ettiğini bilenler, ne demek istediğimizi anlayacaklardır. Bu dergi bu çizgiyi takip eden insanların bir ortak platformu, müslümanca düşünmeye, yaşamaya çalışan ve yalnızlaşan, yalnızlaştırılan, radikal, marjinal olarak yaftalanan fakat içinde yaşadığı sistem içinde eriyip gitmeyen, entegre olmayan insanların fikirlerini ifade edebilecekleri, paylaşabilecekleri bir ortak zemin olamaya devam etmektedir, etmelidir de. Elbetteki dergi bir şey’dir, elbette her şey de değildir, olmamalıdır da. Yapılacak o kadar çok şey var ki. Uzun soluklu, ilkeli bir mücadele için donanımlı, yetenekli, enerjik, gayretkeş, güçlüklerden yılmayan, yeni fikirler, projeler üretecek, imkanlarını ve cehdini fisebilillah bu yolda sarfedecek erkek-kadın, genç-yaşlı mü’minlere çok iş düşüyor.

        Ercümend Özkan’ın hayatı boyunca verdiği mücadele ve ortaya koyduğu fikirlerin ne anlam ifade ettiği, piyasada cari fikirlerden farklılığı zamanla daha çok fark edilecektir kanaatindeyim. Geçen oniki yıl boyunca nerden nereye gelindiği, ne kadar mesafe alındığı, nelerin yapılabileceği noktasındaki soruları bu davayı kendine dert eden herkesin kendisine sorması gerekli diye düşünüyorum. Öncelikle bu işin hayatta iken bir şekilde onunla tanışmış, dinlemiş, fikirlerinden etkilenmiş, kısa veya uzun süre etrafında bulunmuş insanların üzerine bir borç olduğunu düşünüyorum. Toplumda Ercümend Özkan ve O’nun temsil ettiği düşünceyle karşılaşmamış, duymamış, tanımamış veya önyargılarla tanımış o kadar çok insan var ki. Yoğun çaba ve maddi külfet gerektiren işler için üç-beş kişinin değil, sayısız insanın omuz vermesine ihtiyaç vardır. Küsüp kenara veya köşeye çekilmenin, bu çizgiyle bağdaşmayacak yerlere kapıl-an-manın ne izah edilebilir, ne de anlaşılabilir yönü vardır. Haklı ya da haksız mazeret üretmek değil, yarın bizi ‘Hakk’ın huzuru’nda yüzümüzü ak çıkaracak işlerin telaşına düşmek zorundayız. Sadece uzaktan seyreden, bir derginin veya kitabın parasını vermekten, bir dergiyi veya kitabı bile okumaktan imtina eden, en küçük bir şey için bile kılını kıpırdatmayan insanlarla ne yapılabilir, nereye, nasıl gidilebilir bilemiyorum. Koşmadan, yorulmadan, az veya çok bedel ödemeden, zamanımızdan, imkanlarımızdan, rahatımızdan feragat etmeden küçük ya da büyük hangi iş başarılabilir bilemiyorum.

Kavramların bulanıklaştırıldığı, iğdiş edildiği, içinin boşaltıldığı, izafileştirildiği, ne olsa gider mantığının revaç bulduğu bu topraklarda, arı-duru İslam düşüncesini “inanmak ve yaşamak” azmiyle Allah’ın önceki salih kulları gibi tekrar gündeme getiren Özkan’ın titizlikle üzerinde durduğu kavramları yeniden okuyup üzerinde düşünmek, sesli ve görüntülü kayda aldırdığı kavram derslerini izleyip fikirlerimizi, tavırlarımızı tekrar gözden geçirmenin, bir durum değerlendirmesi yapmanın lüzumlu ve isabetli olacağını düşünüyorum. Tasavvufun çeşitli görüntüler altında topluma yeniden sunulduğu, laiklik ve demokrasi kavramlarının hayata bakışımızı, gündelik yaşantımızı esaslı ve derinden etkilemeye başladığı, bu kavramların (ve dünya görüşünün) devlet eliyle değil de özellikle sağcı hükümetler eliyle topluma daha sevimli gösterildiği, ısındırıldığı, yaygınlaştırılıp içselleştirildiği bir zaman diliminden geçiyoruz. Her zamankinden daha çok uyanık, diri, derli toplu, ilke sahibi, İslami ahlak sahibi mü’minler olmak durumundayız. Zihnimizi, dilimizi, gündelik yaşantımızı, duruşumuzu Kur’an’a göre tekrar gözden geçirip İslam dışı dünya görüşlerinin etkilerinden, kirliliklerinden arındırmak, sahih iman sahibi ve salih amel sahibi olmak kadar önemli olan birbirimize hakk’ı ve sabrı tavsiye etmek durumundayız. Suyun akış yönünde değil de tersine yüzmek ne kadar zor ve zahmetli ise, toplum içinde durumumuz da aynen böyledir. Ne Yunus peygamberi örnek göstererek İslam’ı insanlara gerek dil gerekse hal ile tebliğ etme noktasındaki sorumluluğumuzu hafifletebiliriz, ne de hangi yol ve yöntemle olursa olsun sayıca çoğalmak, dünyevi başarıya ulaşmak, iktidar (devlet) olmak gibi bir hedefe saplanıp kalabiliriz. Ne el-Alim olan ne yaptığımızı bilip dururken kendimizi temize çıkarmaya kalkışmamıza gerek var, ne de öldük bittik, mahvolduk diye hayıflanıp karalar bağlamamıza gerek var. Ne iyi insanlar iyi atlara binip gitti, ne de eşkıya dünyaya –ilelebed- hükümdar oldu.

“…İslami düzen, uygulamaları ile ister ki bir fert dahi bozulmasın, kendine yazık edenlerden olmasın. Bu kendine yazık ediş hem fert hem de toplum için bir yitiktir ki, İslam, bir ferdini bile yitirmeye, Allah’ın kullarından bir kulun bile kaybına razı olmamaktadır. Zira İslam, herkesi kapsayan ma’rufun bir diğer adıdır. Öyle ki kendi iyiliğini istemeyenin bile iyiliğini istemenin adıdır…” (Selam ile-1, Ercümend Özkan, Anlam yay., sh.224).

Bizim öncelikle müslüman olsun olmasın başkalarının elinden, dilinden, belinden emin olduğu kişiler olmaya; Allah’ın ve kullarının hakkına riayet etmeye; ilkeli, tutarlı, çelişkisiz bir düşünce bütünlüğüne sahip olmaya; ikbal beklentileriyle ideolojik kaygılarını telif etmekten uzak durmaya; çalışkan, nitelikli, donanımlı, İslam ahlakıyla bezenmiş, sahih iman ve salih amel sahibi mü’minler olmaya su kadar, ekmek kadar, hava kadar ihtiyacımız vardır. Eğer bir inancın, hareketin, dünya görüşünün havarileri, sahabileri yani bağlıları, yoldaşları, yardımcıları olmazsa akıbeti herhalde pek hayırlı olmaz. Hala en büyük sorunumuz insan sorunu, hala en büyük sorunumuz İslam konusundaki eğitim öğretim yetersizliği sorunu. İslam iyi bilinmediğindendir ki İslam dışı düşünceler, kavramlar İslami kavramlarla karıştırılabiliyor, telif edilebiliyor, İslam içinde yaşatılıp kendilerine yer bulabiliyor.

Yeryüzündeki insanlara son mesaj, son öğüt, son müjde ve uyarı olan İslam’ı eğer Kur’an’daki ve son elçi’nin anlayıp gösterdiği gibi öğrenmez, bilmez, inanıp yaşamazsak İslam bir şey kaybetmez, biz kaybederiz. Dünya genelinde ve yaşadığımız coğrafyada olan biteni öğrenmek ve anlamak durumundayız. Elimizde İslam gibi mükemmel bir dünya görüşü varken bunun kıymetini bilmez de dünya hayatının güzelliklerine gözlerimizi dikip, oyun ve eğlenceye dalarsak, kim bu güzelliği dünyanın dört bir tarafındaki insanlara götürüp, gösterecek. Ama öncelikle bizler kendimize bir çekidüzen vermek, bulunduğumuz yerlerde silkinip doğrulmak, güç ve imkanlarımızı bir araya getirmek, dağılıp parçalanmamak, acılarımızı ve sevinçlerimizi paylaşmak, işimize dört elle sarılmak durumundayız. Ömrümüz belki bir çok şeyi düzeltmeye, değiştirmeye yetmeyecek. Ama varsın olsun, yeter ki ölüm bizi bu yolda bulsun. Yeter ki biz bize düşeni bilhakkın yerine getirmeye cehd edelim. Galip sayılır bu yolda mağlup olan değil mi? Dünyevi açıdan başarısızlık gibi görünse de eğer dosdoğru istikamette isek bu bir başarı değil midir? Akıbet (ya da ahiret) muttakilerin değil mi idi? Rıza-i İlahi’yi kazanmaya çalıştığımız takdirde Allah’ın mükafatı, dünya ve onun içindekilerden daha sevimli, daha hayırlı değil mi idi?
 
Oniki yıl sonra gelinen noktanın, alınan mesafenin yeterli olmadığı, daha yapılacak çok şeyin olduğu gün gibi aşikar. Her ne kadar ahval ve şerait, manzara-i umumiye iç karartıcı, sıkıntılı, ölü toprağı serpilmiş gibi görünse de; benim hȃlȃ ümidim var.

Değerlendirme: “Hȃlȃ ümidim var” derken, kastettiğim “Allah’ın rahmetinden kesilmemesi” gereken ve bir mü’mine yakışan bir hal olan “havf(korku) ve reca(umut) arasında olma” düsturundaki ümittir. Yoksa 19 yıl sonra gelinen nokta, yine sonuncu yazımın sonunda belirttiğim gibi ‘iç karartıcı, sıkıntılı, ölü toprağı serpilmiş’ gibidir. Tek kelimeyle vaziyet, fecaattir.

Çıkmış olmak için çıkan bir dergi; kapısını neredeyse kimsenin açmadığı bir dergi bürosu; heyecanını, enerjisini kaybetmiş kişiler; zaman içinde türlü nedenlerle ayrılıp gidenlerin, küskünlerin çoğaldığı ve ‘Anadolu beylikleri’ dönemini hatırlatan bir görünüm; kalanların da birbirleri ile sağlıklı, insani ve İslami bir iletişim içinde olmadığı; bütün olan bitene rağmen hala kendilerinde güç, kudret vehmederken aslında esamesi bile okunmayan, kimsenin kaale bile almadığı bir yapı; tam bir ıssızlık ve dağınıklık hali.

“İki Dost-5”in bir paragrafında şu satırları yazmıştım. “…düne kadar radikal, köktenci fikirler savunanların dünkü savundukları fikirle hiçbir alakası olmayan, yüzseksen derece farklı bir konuma savrulmaları mümkün olabiliyor. Bu da zaman içinde, kişinin kendisini ikna ede ede, yeni halini sindire sindire, yeni hale adaptasyon gerçekleşiyor. Yeni konumuna haklı argümanlar geliştiriyor, içinde bulunduğu cemaatin, topluluğun yaptığı yanlışlar, uyuşukluk, atalet ve mensuplarına bir şey veremediği gibi onlara gösterilen ilgisizlik ve umursamazlık bu çöküşü ve ayrılığı daha da hızlandırıyor. Bir hareketin bir gündemi olmazsa, günceli yakalamazsa, dinamiklik ve özgünlük özelliğini yitirirse, mensuplarına bir aidiyet duygusu aşılayamaz, onları motive edemezse, ulaşılabilir hedefler ve sürgit o hareketi uzağa taşıyacak bir ufuk, bir ideal önlerine koymazsa,  cemaat mensupları arasında birliği, keyfiyeti arttırıcı çalışmalar yapılmazsa zamanla birçok kişi dağılır, olmadık yerlere gidip kapılanırlar, hatta bir önceki pozisyonlarının en amansız hasmı bile kesilebilirler, en yıkıcı, en yakıcı düşmanı olabilirler. En tehlikelisi de yeni ve genç adaylara kapı kapanır yani onların ilgisini çekmez, kimse rağbet etmez, nesli kesilen bir topluluk olarak kaybolur giderler ya da cılız bir yapı haline gelirler…”

Nitekim bu dediklerim büyük ölçüde aradan geçen 19 yıl içinde bir bir, adım adım gerçekleşti. Bu öyle bir yapı ki, kimse kimsenin umurunda değildir; ölseniz, başınıza ne gelirse gelsin ne gören olur, ne de duyan; kadir kıymet bilmezlik, duyarlılıktan yoksunluk olduğu gibi, ‘nezaket köyüne mi gönderildi’ diye düşünmekten insan kendini alamaz. Bu kadar söylemekle iktifa etmek istiyorum. Zira bu konuyu “İki Dost-6”da daha geniş biçimde ele almak istiyorum.


Değil 19 yıl, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, “bu can bu tende kaldığı müddetçe” Ercümend Özkan ağabeyimi sevgi, saygı ve özlemle anacağım; rahmet ve minnetle güzel hatırasını yȃd edeceğim. Tek başıma dahi kalsam, gerek O’ndan öğrendiklerimi ve gerekse de diğer bildiklerimi özellikle isteyen ve dileyene öğretmeye, anlatmaya, güzel bir örnek olup borcumu ödemeye çalışacağım. O’nun olduğu ve her defasında bizlere öğütlediği gibi “sahih(doğru) iman” ve “salih(güzel) amel(davranış, ahlȃk)” sahibi bir kul, bir mü’min olarak yaşayıp bu dünyadan öyle göçmeye çalışacağım. Bu dert bizimdir ve ben derdimi seviyorum.  

16 Ocak 2014 Perşembe

BUMERANG-3

BUGÜN…

ABD ve terör birlikteliğini, ikisinin “ikiz kardeş” gibi olduklarını anlamak ve anlatmak için fazla söze hacet yok. Aksi takdirde yazı Amerikan pembe dizisi [Yalan Rüzgarı]na döner. Siz sayın okuyucu, ABD’nin mazideki ve halihazırdaki icraatlarından terörün ne demek olduğunu gayet iyi anladınız. Ama ben yine de terör ve terörizmin lügatteki tanımını vermek istiyorum.

Terör(ing. terror; fr. terreur; ar. tedhiş) fransızca bir kelime olup sözlükte dehşet saçma, korkutup sindirme, şiddet uygulayarak yıldırma anlamına gelir. Terörizm (tedhişcilik) ise bir fikri, bir görüşü kabul ettirmek, yaymak veya vazgeçirtmek ya da bir amaca ulaşabilmek için terörün bir yöntem olarak kullanılmasıdır. [9]

Tarih boyunca teröre kişi, örgüt ve devletler tarafından amaçlarına ulaşabilmek için araç olarak sık sık başvurulagelmiştir. Bugün Afganistan’a bütün imkanlarını seferber ederek, NATO’yu ve hatta başka “bağımsız”! devletleri de “yardım ve yataklık yapma”ya zorlayıp yedeğine alarak saldıran ABD, kuruluşu öncesi-esnası-sonrası’nda da teröre bir yöntem olarak sık sık başvurdu. Ateşli silahlara sahip soluk benizli beyaz adam, keşfettiği topraklara ayak bastığında 10 milyon olan kızılderili nüfusunu imha ederek 200 bine indirmiştir. [5] Yine beyaz adamın kızılderililerden arındırdığı! topraklarda çalıştırılmak üzere Afrika’dan Amerika’ya yaptığı köle sevkiyatında 19 milyon karaderili insan sadece yolda “telef” olmuştur. [10] Ve şu yaşlı dünyamızda tarih boyunca hiçbir kişi, örgüt ve devlet, ABD kadar cana kıymamış ve sömürü yapmamıştır. Yalnız Hiroşima’ya attığı (ki ondan başka kimse kullanmadı) ilk atom bombası ile toplam 140 000 insanı katletti. Terörist ilan ettiği Bin Laden ve El-Kaide yalnız bu terör eyleminin bile, istese de yanına yaklaşamaz. Vietnam, Irak, Afganistan ve diğer binbir CİnAyetlerinden ve de Yemen, Pakistan gibi yerlerdeki saldırılarından bİHAber değil artık dünyadaki bilinçli ve farkında olan, zihinleri Hollywood tarafından esir alınmamış, iğdiş edilmemiş insanlar.

Her ne kadar parasının üzerinde “Tanrıya güveniyoruz” yazsa da bu Tanrının nasıl ve kimin Tanrısı olduğunu anlayan kızılderili, karaderili, sarıderili, 3. Dünyalı bir Allah’ın kulu çıkmamıştır. Dini-imanı para olan bu ruhsuz medeniyet için her şeyin ölçüsü çıkardır. Çıkarlarına uygun olsun da varsın falan ülke askeri diktatörlükle; filan ülke şeriat(!)le; feşmekan ülke krallıkla yönetilsin, onun için hava hoş. “Demokrasi oyunu”na ister filan ülkede “our boys(bizim çocuklar)” tarafından ara(pause) verilsin, isterse falan ülke darbe ile “müşerref” olup oyun dışı(game over) olsun. Yeter ki ABD’nin hakimiyetine, menfaatlerine halel gelmesin. Bir zamanlar Irak’ta  hüküm süren Saddam “su”dan bir bahane ile(Şatt’ül Arab suyu) ABD’nin hakimiyetine ve çıkarlarına “hayır” diyen İran’ın üzerine saldırırken-saldırtılırken, Halepçe’de onbinlerce insanı kimyasal silahlarla imha ederken “iyi diktatör”dü. Aynı Saddam Kuveyt’e girince (bir rivayete göre ilhak etmesi yönünde göz kırpılınca) yani ABD’nin egemenlik alanına tecavüz edip çıkarlarını ihlal edince “kötü diktatör” oluverdi ve defteri dürülüverdi. Stern, Haganah gibi terör örgütlerini kurup Filistin’in Arap halkını terörize eden ve bu yolla devlet kuran İsrail’e kol-kanat geren, bırakın kulağını çekmeyi, kınanmasına bile rıza göstermeyen ABD, topraklarını, dinlerini savunmaya çalışan Filistinlileri rahatlıkla terörist sınıfına yerleştirebilmektedir. Terörü ABD ve yandaşları yaparsa “yakışır haspalara”, ama başkasına zinhar.

Kendisine ve kendisinin başını çektiği yeni küresel(global) dünya düzenine boyun eğmeyen, kullukta kusur eden, çıkarlarını tehlikeye atan kişiler, örgütler, ülkeler hemen kara listeye, yani terörist veya terörü destekleyen ve insan haklarını ihlal edenler listesine dahil edilir. Listeyi belirlemek onun paşa gönlüne kalmıştır. Listeye hiç girmeyebileceğiniz(İsrail) gibi, tecdid-i iman yaparsanız tekrar o listeden silinebilirsiniz. ABD’nin itibar ettiği lügatin farklı olduğunu farketmişsinizdir herhalde. “Coniyi öldürüp hakkını yemeyelim” bu lügat farklılığı yalnız ABD’ye özgü de değildir elbette. Terörizm veya başka bir sürü kavram insanlara, ülkelere göre relatif(görece) olabiliyor. Ölçü koymayı, kavramların sınırlarını belirlemeyi istek ve arzusunu ilah(tanrı) edinen insanoğlu yapmaya görsün, aklınız hayaliniz şaşırır, alimallah küçük dilinizi yutarsınız. ABD ve işbirlikçileri, boylu boyunca terör pisliğine batmışken, üstleri başları kan içindeyken utanmadan birde kalkıp, aslında insanların birbirlerini öldürmeye çalışması demek olan savaşa bile ahlaki-hukuki bir boyut getiren ve anlam itibariyle silm(barış) demek olan İslam’la terörü yanyana zikretmelerini duyunca insanın saçını-başını yolası geliyor. Ağlar mısınız, güler misiniz bu trajikokomik manzaraya.

Aziz İslam ister devlet, ister örgüt ve isterse kişiler eliyle olsun terörü bir yöntem, amaca götürücü bir araç olarak asla tasvip etmez. Kendisinin kabulü için “ikrah”ın(baskı) kabul edilmediği, ikrah durumunda dil ile kendisinin inkarına bile izin verilebildiği bu dinde, insanları ürküterek, korkutarak, yıldırarak, dehşete düşürerek netice almak makbul, meşru ve muteber değildir.

Terör bir yöntem, bir silah olarak kullanılırsa bir bumerang misali onu kullananın aleyhine döner, geri teper. Etme-bulma dünyası olan şu dünyada “rüzgar(terör) ekenin fırtına(terör) biçtiği”, [Derin Darbe]yi yediği de bir gerçek. Terörü ABD’nin veya başka bir zalimin hakimiyetine boyun eğmeme, çıkarlarına sekte vurma hali olarak tanımlamak; ABD’nin ezici bir askeri-ekonomik-siyasi güce sahip olduğu için dilediği gibi ölçü belirlemesi, tarif etmesi asla kabul edilemez. İnsanlık yaradılanın değil de, yaradanın koyduğu ölçülere itibar edip; hakk(İslam) batıl(İslam dışı bütün din ve dünya görüşleri)’a üstün gelmedikçe yeryüzünde barış, huzur, adalet sağlanamayacaktır.

Artık bu ülkedeki herkes “Büyük Şeytan ABD”nin, bir [Terminatör(yokedici)] olduğunu bilmeli ve asla aklından çıkarmamalı. Hollywood yapımlarıyla zihnimizi yönlendirmesine; İngilizce ve işbirlikçisi ülkelerin yerel dille yayın yapan medyasıyla bizi aldatmasına izin vermemeliyiz. Çok uluslu şirketlerinin ve kültürünün ürünlerine itibar etmemeliyiz. ABD’yle, onun sömürgeci zihniyetiyle, onun işbirlikçileriyle mücadelenin topyekün ve kıyamete kadar sürecek bir mücadele olduğunu hatırdan çıkarmamalıyız.

  ABD için “terör bahane, çıkarları şahane”dir. Kimbilir şu an think-thank’larıyla, pentagon’uyla, kara saray’ıyla, çok uluslu şirketleriyle, CİA’sıyla yaşlı dünyamızın başına hangi çorapları örmekle meşguldür. Tuzak üstüne tuzaklar hazırlıyor. Fakat Allah’ın bütün kurduğu tuzakları bozacağından, onun başına dolayacağından habersiz. [11] Allah’ı gökyüzünün ilahı(hakimi) ilan edip kendileri yeryüzünün ilahı olmaya soyunanlar, eninde sonunda “Allah’ın yerde de, gökte de tek ilah” olduğunu anlayacaklardır. [12]

Hiçbir şey “eski”si gibi olmayacakmış, olmasını isteyen kim. Olmamalı da. Eski dönem (özellikle son yarım asır) ABD’nin dünyayı ateşe verdiği yıllardı. Evine dönmeli mutlaka Yankee (go home). Onun daha o kıtada kızılderililere, karaderililere ödeye ödeye bitiremeyeceği diyet borcu var. Giderken de beraberinde silahlarını, üslerini, çok uluslu şirketlerini, sadık adamlarını, pılısını pırtısını toplasın götürsün. ABD’nin patron, efendi, jandarma olmadığı bir dünya daha hür (özgür), daha müreffeh, daha adaletli, daha huzurlu ve tek kelimeyle daha yaşanabilir bir dünya olacaktır inanın.

Herkes buna bir inansa, ah bir inansa, işte o gün [Independence Day (Bağımsızlık Günü)] olsa.

[9]. Büyük Türkçe sözlük, D. Mehmed Doğan, İz yay., İstanbul, 1996.
[10]. Modern dünyada müslümanlar, Abdurrahman Arslan, İletişim yay., İstanbul,  2000.

[11]-[12]. Kur’an-ı Kerim; Enfal/30-Zuhruf/84.

9 Ocak 2014 Perşembe

MÜ’MİNCE DÜŞÜNME ÜZERİNE DENEMELER

İslam, yeryüzündeki ilk insanın-insanların dinidir (felsefesidir, dünya görüşüdür, yaşam tarzıdır, inancıdır, ideolojisidir). Rabb (Allah-Tanrı) tarafından makro kosmoz (kainat-evren) ve mikro kosmoz (insan) en güzel şekilde yaratılmış, ilk bilgi (vahiy) insana verilmiş, insana yeryüzünde bir mühlet tanınmış, iki yol gösterilmiş (Hakk-İslam ve Ba’tıl-İslam dışı her yol) ve tarih içinde gerekli görüldükçe insanlar içinden seçilen elçiler vasıtasıyla yanıldığı, unuttuğu ve unutmaması gereken hususlar tekrar hatırlatılmıştır. İnsanın yeryüzündeki biricik gayesi, onu ve herşeyi “yoktan varedene” teslim olup itaat etmek ve O’nu zikredip (anıp) hoşnutluğunu, rızasını kazanmaktır. Eşyanın hakikatine ve insan fıtratına (yaratılışına) en uygun dünya görüşü (din) doğrultusunda yaşayacak, bütün bir ömrünü bu uğurda sarfedecektir. Kendini ve kendi dışındaki alemleri (enfüs ve afak) anlamaya, bilmeye çalışacak; ilmiyle ihlaslı (samimane) bir şekilde hareket eden bir kul (abd) olmak ve mabuduna ibadet (kulluk) edip O’nu hoşnut etmek için cehd edecek (cihad), çabalayacaktır. Görünce dünyayı gönül vermeyecek, merak edecek, sorup öğrenecektir. Bütün emek ve zahmet “asıl yurdu” olan Cennet’e kavuşmak ve Cehennem’den ırak olmak içindir. Heva ve heveslerine (istek ve arzularına) değil, vahye ta’bi olacaktır. Kula (aklı ve nefsi dahil) kulluğu değil, Allah’a kul olmayı en yüce makam,şeref, pa’ye bilecektir. Yaşamı da, ölümü de bu minval üzre olacaktır.

İslam’ı üç kelime ile tarif etseydim; ölçü, denge ve ahenk kelimelerini kullanırdım. Duygu, düşünce ve davranış olmak üzere hayatın her alanında ölçülü olma, dengeli olma ve diğer varlıklarla uyum içinde olma demektir. İnsanın kendisiyle, diğer insanlarla, canlı ve cansız varlıklarla ve belki hepsinden daha önemlisi Yaratıcısıyla ilişkilerini en güzel şekilde düzenleyen bir başka din (dünya görüşü) yoktur. Dün de yoktu, yarın da olmayacaktır. Hiçbir ideoloji insanı ve hayatı İslam kadar anlamlandıramaz, açıklayamaz. İnsanın aklını, kalbini tatmin edecek, yatıştıracak, doyuracak, huzura, sükunete erdirecek, dinginliğe ulaştıracak bir başka din yoktur.

Mü’min, emin olan ve emin olunan insandır. Elinden, dilinden belinden ve de can, mal, ırz noktasında yalnız mü’minlerin değil mü’min olmayanların da güvende olduğu kişidir. Kainatta hiçbir canlı ve cansız varlık kat’i surette gereksiz, fazla ve boş yere yaratılmış değildir. Her birinin bir yaratılış gayesi vardır ve hepsi birbiriyle ilişkilidir, bütünün parçalarıdır. Öyle olduğu için mü’min yeryüzünün imarı, korunması ve devamı için uğraşmakla mükelleftir. Yeryüzünü bir mescid olarak görecek, kirletmeyecek, israf etmeyecek, elindekileri muhtaç olanlarla paylaşacaktır. Ya dinde ya fıtratta (yaratılışta) bütün insanları kardeşleri olarak bilecektir. Yeryüzünde adaleti ayakta tutacak, hayır ve iyiliğin yaygınlaşması için uğraşacak, kötülüğün galip gelmesi ve yayılması için uğraşan Şeytan ve onun dostları ile mücadeleyi (cihadı) elden bırakmayacaktır. Şayet o da bu işi önemsemez, savsaklar ve terkederse kim yapacaktır. O zaman “kimbilir kimden umarız emr-i b'il-ma'ruf / Kimbilir kimden umarız neyh-i ani'l-münker / İ. Özel”

Mü’min derken şek ve şüpheden arınmış, inanmış, emin olmuş, tasdik etmiş, doğrulamış kişiyi anlıyorum. Ve neyin mü’mini derken de kapitalizmin, sosyalizmin, faşizmin, milliyetçiliğin, kemalizmin, otokrasinin, diktatörlüğün, despotizmin, monarşinin, aristokrasinin, demokrasinin, teokrasinin, laikliğin, ruhbanlığın, liberalizmin, hırıstiyanlığın, yahudiliğin, budizmin yani bilimum İslam’a mugayir (aykırı, uyuşmaz, te’lif edilemez) ne kadar ideoloji-din varsa onların mü’mini olmayı değil, onları reddetmeyi, sadece ve sadece İslam’ın mü’mini olmayı kastediyorum. İslam’a muhalif bütün bu beşeri felsefi-ideolojik-dinsel öğretilere “la” (hayır) demeden, onların zihni kirliliklerinden arınmadan mü’min olunamayacağına ve kalınamayacağına inanıyorum. Zira halihazırdaki en tehlikeli kirlilik çevre kirliliği değil, zihni kirlenmedir. Bu düşünsel kirliliklerden, pisliklerden arınmadan “mü’minim-müslümanım” sözü bir iddia olmadan öteye geçemez, olunsa olunsa bir münafık, bir müşrik olunur.

Mü’min ve mü’min olmayanı ayıran en önemli husus, mü’min olmanın alamet-i farikası (ayırt edici özelliği) herhangi bir konu sözkonusu olduğunda meseleye nasıl yaklaştığıdır. Mü’min bir konuda ‘Allah ve Rasülü bana ne emrediyor, ne yapar da onları razı ederim, emirlerine itaat etmiş, uymuş olurum’ diye düşünürken mü’min olmayanın (müşrik, kafir) böyle bir sorunu yoktur, aklına bile gelmez, dert etmez, umursamaz. Bir başka deyişle mü’minin referansı, kaynağı Kur’an ve Sünnet iken; mü’min olmayanın referansı, kaynağı aklıdır, heva ve hevesidir, batıl ideolojisidir, dinidir, felsefesidir. Mü’min için vahiy bulunmaz bir nimet iken, mü’min olmayan için vahiy vicdanıyla sınırlı, mabedin içine hapsedilmiş, öte dünyaya ait hususlardan mürekkep ve gerektiğinde batılın kavramlarıyla te’lif edilebilen, katıp karıştırılabilen bir sözler mecmuasıdır.

İnandıkları gibi yaşa(ya)mayanlar, sabır ve sebat göstermezlerse zamanla yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar. Hedefe ulaştırıcı diye bindikleri araçlar, amaç oluverir ve yolcularını alır başka yerlere götürür, eriştirmez menzil-i maksudlarına. İçinde yaşadıkları sistemi içerden fethedeceklerini düşünenler, zaman içinde kendileri fetholunurlar da farkına bile varmazlar. “Aişe diye diye Fadime diyemez oldum” türküsü misali demokrasi demokrasi diyenler, gün gelir İslam diyemez olurlar. Hatta bırakın demeyi içerdeki ve dışardaki zalimlerle, kafirlerle iş tutarlar, stratejik ortak olurlar, rol modelliğe soyunurlar. “Allah’ın ipi” diye şaşırıp demokrasinin ipine tutunurlar, üstelik bir de bunu marifetmiş gibi elaleme öğütlerler.

Biz bu dünyaya sahip olmaya değil, şahit olmaya geldik. Canımız dahil hiçbir şeyin sahibi değil, emanetçisiyiz. İntifa (kullanma, faydalanma) hakkına sahibiz, “Sahib”imizin izin verdiği ve hoşnut olduğu sınırlar dahilinde. Sahip olduğumuzu zannettiğimiz her şey O’nun bize bir lütfudur, keremidir, bağışıdır. Yunus’un “Mal sahibi, mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi / Mal da yalan, mülk de yalan /Var biraz da sen oyalan” şiirindeki gibi fani olduğumuzu unutmadan “Baki Olan”ın tanıdığı süreyi tamamlamalıyız. O’nun sevgisini kazanmak, O’na yaklaşmaya vesile kılmak için elimizdekileri O’nun kullarıyla paylaşmalı, görüp gözetmeliyiz. Mümkünse yeryüzünde sahipsiz, çaresiz, umutsuz bir insan hatta bir canlı bile olmaması için çaba sarfetmeliyiz. Sevincimiz başkalarının acısı, varlığımız başkalarının yokluğu üzerine kurulmamalıdır. İdealle realite arasında, ideale doğru seyreden bir çabamız olmalı. Yaşanan hayatın, dünyanın gerçeklerine teslim olmadan onları değiştirmeye, hayra, hakka tebdil etmeye, değiştirmeye çalışmakla yükümlüyüz. Ne kadar imkan ve takatimiz varsa onu yeryüzündeki insanların Hakk’a tabi olmaları ve hallerinin düzelmesi için ortaya koymalı, bu “idealimizi, ütopyamızı, hayalimizi” asla yitirmemeliyiz.


Biz zaferle değil, seferle yükümlüyüz. Hedefimize varamasak da yolunda gerekirse telef olmalı, ölebilmeliyiz. Yeter ki yolumuz dosdoğru olsun, sağa sola sapmış olmasın. Herşey ve herkes aleyhimize gözükse, tablo çok karanlık ve karamsar bile olsa biz yolumuzdan dönemeyiz, yeise, ümitsizliğe kapılamayız. Her zorlukla birlikte bir kolaylık, her gecenin bir sabahı, her zahmetin bir rahmeti vardır. Eşkıya dünyaya hükümdar ilelebet (sonsuza dek) olamaz. Gün olur devran döner. Neticede “akıbet muttakilerindir” yani son kertede kazanacak olanlar, felaha, kurtuluşa erişecek olanlar mü’minlerdir. Bu, ha bu dünyada olmuş, ha ahirette olmuş ne farkeder?