Tefekkür Edip Söyleyeni Genellikle Dokuz Köyden Kovarlar, "Onuncu Köy"de Yeriniz Her Daim Hazırdır (E-posta: arifkaya65@gmail.com)
9 Ağustos 2022 Salı
Halk Üniversitesi
30 Temmuz 2022 Cumartesi
GÖKÇEADA VE ERCÜMEND ÖZKAN
GÖKÇEADA VE ERCÜMEND ÖZKAN
Gökçeada veya 1970 yılına kadar kullanılan adıyla İmroz (Osmanlıca), Yunanca İmbros, Çanakkale’nin bir ilçesi ve Türkiye’nin en büyük adasıdır. (1) Lozan antlaşması ile Türkiye’ye bırakılan iki Ege adasından biri olup diğeri Bozcaada (Tenedos)’dur. Gökçeada, geçmişi prehistorik zamanlara uzanan ve bir çok medeniyete ev sahipliği yapmış bir yerleşimdir. “Çorak topraklarda bereket tanrısı” olarak adlandırılan Imbrasos’un bolluk diyarı olarak bilinen İmroz, Homeros’un İlyada destanında deniz tanrısı Poseidon’un adası olarak geçmektedir.
Daha önce iki defa adayı ziyareti gündeme almış isek de, birinde rezervasyon diğerinde de rahmetli babamın ameliyattan sonra durumunun kötüleşmesi nedeniyle gitmek nasip olmamıştı. Bu defa kısmet oldu, temmuz ayının son haftasında beş günlüğüne de olsa gidip adeta adayı yeniden fethettik.
İstanbul’dan hareketle 4 saat sonra Eceabat ilçesi Kabatepe Feribot İskelesi’ne vasıl olduk. Arabalı vapura bindikten 1.5 saat sonra da adanın Türkiye’ye bakan bir ucundaki Kuzu Limanı’na vardık. Adayı bir uçtan diğer uca yarım saatte katedip kalacağımız apart otelin bulunduğu Uğurlu Köyü’ne ulaştık. Adanın ana yolu iki yıl önce yeni asfaltlanmış olduğundan yolculuk rahattı. Yol üzerinde ve adanın değişik yerlerinde suyu içilebilir çeşmeler vardı, içme suyumuzu da bunlardan temin ettik.
Uğurlu Köyü, Türkiye'de güneşin en son battığı köy. Gökçeada'nın güneyinde yaklaşık 35 km mesafede yeni oluşturulmuş bir köy. 80'li yıllarda oldukça verimli toprakları olan bu mevkiye, Muğla ve Erzincan bölgesinden aileler yerleştirilmiş. Köy ahalisi geçimini tarım, hayvancılık ve turizmden sağlıyor. Adanın her tarafında keçiler serbestçe geziniyor. Bu yüzden et olarak da fırında oğlak eti çok meşhur. Köyün sahil kısmında Saklı Liman denilen mevki denize girmek ve kamp yapmak isteyenlerin tercihi.
Adanın Rum köylerini gezdikten sonra (ki bana göre her biri bir tepede yer alan, tarihi dokusu korunmuş, mimari ve estetik yönden oldukça güzel bu köyleri mutlaka gezmeli, diğer köyleri gezmeseniz de olur, bir şey kaybetmiş olmazsınız) adadan ayrılmadan bir gün önce bir yeri daha ziyarete gittik.
Bir süre önce yazar-şair Mehmet Çoban’a ait “İki Buçuk Sayfa” isimli “Cezaevi Notları”nı okumuştum. İktibas isimli bir dergide yazdığı “Yolumuzun Esasları” isimli iki buçuk sayfalık bir yazı nedeniyle iki buçuk yıl (1985-1988 arası) cezaevinde yatmış ve bu süre zarfındaki anılarını da bu isimle yayınlamıştı. Bu hatıratında İmralı adasındaki yarı açık cezaevindeki anıları da vardı. (2)
Aynı yazıdan dolayı hüküm giyen, derginin sahibi ve yöneticisi olduğu için cezası paraya çevrilen yazar Ercümend Özkan da, benzer suçtan! dolayı yılar önce 04.08.1967 tarihinde tutuklanmış, 13 ay Ankara Ulucanlar Cezaevi’nde yattıktan sonra (ki bu cezaevi şu an müzeye çevrilmiş durumdadır, ben gezdim, çok beğendim, duygulandım, hüzünlendim, gezmeyenlerin de fırsat bulduklarında mutlaka gezmelerini tavsiye ederim), 09.1968 tarihinde önce Ankara Çamlıdere, sonra da Kırşehir Mucur cezaevlerinde yatıp (ki Ercümend ağabey Mucur’ludur) 02.1969’da Adana Cezaevine sonra da aynı yıl 24 Ağustos’da Çanakkale İmroz Adası Tarım Açık Cezaevi’ne nakledilmişti. Yedi ayı aşkın bir süre sonra da 04.04.1970 tarihinde buradan tahliye olmuştu.
Ercümend Özkan’a ait İktibas Dergisi’ndeki yazıları kitaplaştırmaya çalışırken ‘Selam İle ve Okuyucuya/Okuyucudan Mektuplar’ bölümlerini ‘Selam ile 1 ve 2’, ‘Yorum’ bölümündeki yazılarını da ‘Dünden Yarına Dünya ve Türkiye’ adıyla kitaplaştırırken ‘Kavram ve Tasavvuf’ konulu yazılarından başka diğer bütün yazılarını da “Ercümend Özkan Yazıları” adıyla kitap haline getirmiştim. Kitabın kapağına da 06.05.1969 tarihinde Adana Cezaevi havalandırma alandaki resmini koymuştum. O resim beni çok etkilemişti. O resimde cezaevinde, duvarlar arkasındaki bir mahkûm gibi değil de avluda hayata gülen gözlerle, umutla bakan birini gördüm. O mu içeride, biz mi dışarıda idik belli değildi sanki. Alelade bir masanın üzeri gazete kağıtlarıyla örtülmüş, üzerinde kullanılmış bir yağ tenekesinde güller, masada bir kibrit, küllük ve muhtemelen bafra ya da birinci sigarası vardı. Ve bir deftere bir şeyler karalıyordu.
Ercümend ağabey, hemen her konuda çok sayıda yazı kaleme aldı fakat anılarını kaleme almadı. Zaman zaman yeri geldikçe çok kısa da cezaevi anılarına yer verdi ama ne tutukluluk günlerine, sorgulamalara, uğradığı sıkıntı, işkence ve türlü zorluklara fazla girmez anlatmazdı. Nedenini sorduğumda onlar yaşandı ve bitti, bunları anlatıp da başkalarını korkutmamak, yıldırmamak gerek diye cevap vermişti. Bütün bunları yürüdüğü yolun doğal zorlukları olarak görüyor, böbürlenmek ve bu zorluklardan bir pay çıkarmak istemiyor, ne Allah’a yakınıyor ne de kullarının minnet duyup mihnet altında olmasını istemiyordu. Onun tercihi de bu yönde idi.
Allah’tan, onun o yıllarda emniyetin tutuklu hücrelerinde, mahpushanelerde yaşadıklarının hiç değilse küçük bir kısmını muhterem eşi Mukaddes ablanın hatıralarında okuyup öğrendik. (3) İktibas Dergisi/Sitesi’ndeki bu hatıralar bilahare daha da genişletilip son kez gözden geçirilerek kitap olarak da yayınlandı. (4) Bu hatıra yazıları ve kitapta “İmroz” bölümünde yaşananların bir kısmını okumuştum. “Ercümend Özkan Yazıları” kitabını hazırlarken fotobiyografi bölümü için onun albümü incelerken adaya ait tek bir fotoğrafa rastlamış ve kullanmıştım. İmroz sahilinde bir kasım günü elinde ceketi geziyor, gülerek poz veriyordu.
Bu yazıda sizinle önce eşi Mukaddes ablanın hatıratında ve kitapta yer alan İmroz bölümünü aynen paylaşmak, sonra da şimdiki cezaevi ziyaretimde gördüklerimi, duyduklarımı ve duygularımı paylaşmak istiyorum.
“…Daha sonra İmroz yarı açık cezaevine nakledildiği haberini aldık. İyi hali görülen mahkumların kalan cezalarını yarı açık cezaevlerinde tamamlamaları kuralı gereği Ercümend de bundan yararlandırılmıştı.
Gökçeada, İmroz adını oradaki bir tepede kurulmuş olan bir şehrin adından almıştı. Bu şehir o yıllarda yıkıntılardan ibaretti. Ada, Ege denizinin kuzeyinde, Rumlarla Türklerin birlikte yaşadıkları bir yerdi. Tarih boyunca el değiştirmiş durmuş burası. Lozan anlaşması ile de Türkiye sınırları içerisinde kalmış. Adadan bakıldığında Yunanistan’ın ışıklarını görebilirsiniz sis olmayan gecelerde. Zaman zaman öyle büyük dalgalar oluşur ki adanın etrafında böyle zamanlarda gemiler yanaşamaz iskelelere. Bu dalgaların boyu bazen iki metreyi bazen de daha yüksekleri buluyormuş.
Daha sonra adaya birlikte gittiğimizde buna ben de şahit olmuştum. Fırtınalarına, çırpınmayı seven denizine, sahile çarptıkça coşan yükselen hırçın dalgalarına rağmen ada çok güzeldi.
Ercümend’in adaya götürülüşü, dalgaların coştuğu, alabildiğine yükseldiği bir güne rastlamıştı. İskeleye yanaşamayan gemiden yolcular kayıklarla adaya ulaştırılmıştı. Ercümend o gün yaşadıklarını, “Bindiğimiz kayık bir yükseliyor, bir dibe iniyordu. Bu dalganın yüksekliği ile kayığın dalga ile birlikte dibe vuruşu arasındaki mesafe inanılmaz gelmişti bana. Sanki üç dört metre gibiydi, belki de daha fazla” diye anlatmıştı.
Adadaki yarı-açık cezaevinde kalan mahkumlar bazı işlerde çalıştırılıyordu, Ercümend de “ne iş olursa zevkle yaptım, hiç yüksünmedim” diyordu. “Zeytin topladım, zeytin taşıdım…” Zeytinyağı çıkartılan fabrikada, yağ çıkartmada bile kendini sınadı. Çok da iyi sonuç aldığını, emeğinin boşa gitmediğini gururla anlatırdı. Eline aldığı her işi başarmakla övünürdü. Bunda da haklıydı. Ona göre Allah’ın rızasına ters olmayan her iş, her çaba, her damla alınteri saygıya değerdi. İş ne olursa olsun yeter ki dürüstçe ve Yaradan’ın rızası gözetilerek yapılsın.
Çalışma saatleri dışında deniz kenarında dolaşıyor, balık tutuyordu. Deniz pırıl pırıldı. O yıllarda kirlilikten nasibini henüz daha almamıştı doğa. Tuttuğu balıkların büyüklüklerini, çeşitlerini anlatır dururdu sırası geldikçe. Orada öğrendiği bir balık çorbası vardı. Bu çorbayı en ince teferruatına kadar biliyordu ama ne yazık ki malzemesini bulamadığı için aslına uygun bir biçimde yapamamıştı bir türlü. Balığın adını hatırlamıyorum şimdi, yalnızca balığın kafasındaki etlerden yapıldığına göre bu çorba, kafanın sahibinin de epey iri olması gerekirdi diye düşünüyorum.
Ercümend, öyle böyle derken kalan tutukluluk günlerini de sona getirmiş, yıllardan 1970, aylardan Nisan’ın dördüncü günü evine ve sevdiklerine dönebileceği ana kavuşmuştu. Gökçeada’dan bir sürü acı tatlı anı kalmıştı elinde sadece. Anlatırken kimine güler kimine hüzünlenirdi. Çok sevdiği, kendine can yoldaşı bildiği kedi yavrusunun ölümüne üzülür, yediği fazla bal yüzünden soğuk suya atlamak zorunda kaldığını da gülerek anlatırdı:
“Çok güzel bir gündü. Oralara bahar erken gelir. Adada gezintiye çıkmıştım. Bütün adayı değil tabii ki, bize serbest olan yerleri geziyordum. O yörede balın da çok iyisi üretiliyordu, bunu biliyordum. Bal satan adanın yerlisi bir Rum köylüsü ile sohbete başladım. Elindeki kasnaktan tatmamı istedi. Ben kasnağı alıp içindeki balı yemeye başladım. Adam beni uyarıyordu dokunur diye. Bal çok güzeldi. İnatla yemeye devam ettim. Biraz sonra bal bitti ama vücuduma bir alev yürüdü sanki. Gittikçe de alevin sıcağı artıyor, arttıkça beni sarıyordu. Yanımdaki köylü hemen ilerdeki dereye girmem için beni uyardı. Başka yapacak bir şey yoktu. Hemen derenin derin yerine atladım. Soğuk su iyi gelmişti. Şayet suya atlamasaydım balın vücuduma yayılan ısısı beni ne hale getirirdi kim bilir!.. İnsan hiç bal terler mi demeyin sakın, daha sonra bal terledim birkaç gün” diye anlatır ve öyle içten gülerdi ki…” (3,4)
Uğurlu Köyü’nde kaldığımız pansiyon sahibinin üniversitede okuyan oğlundan cezaevinin hemen yakınlarda, Şirinköy denilen yerin yanı başında olduğunu ve 1984’de kapatılmış olduğunu öğrendim. Ayrıca ondan ve başkalarından duyduğuma göre; “…Daha önce Osmanlı döneminde de devlet desteği görmemesine rağmen en azından kendi imkanlarıyla kendi kültürlerini, inançlarını yaşama özgürlükleri olduğunu öğreniyoruz. Ancak, 1960’lardan sonra başka bir dönem başlıyor ve bir kırılma yaşanıyor. 1960 yılı nüfus sayımında Ada nüfusunun %95’i Rum iken bu oran 1970 yılında ani bir düşüşle %39’a iniyor. 2005 yılında yaklaşık 10.000 kişinin yaşadığı Ada’daki Rum nüfusu yalnızca 167 kişi ve bunların yaş ortalaması 70’in üzerinde. Bu hızlı değişim nedeniyle adadaki Rum yerleşimleri ıssızlaşırken, yeni Türk mahalleleri ve köyler kuruluyor. Bir zamanlar Türkiye’nin en kalabalık köyü olan Dereköy (Shinudi) terkedilmiş bir yerleşmeye dönüşüyor. (Bu köyü biraz gezdik, gerçekten terkedilmiş, ıssız ama güzel bir köy, oradaki tarihi çamaşırhaneyi gördük, bir yangın söndürme istasyonu, Nuh-u Nebi’den kalma itfaiye araçları, bir kafe, bir kahvehane ve çok az yaşayan var). Bugün Gökçeada’da 6 adet Rum köyünün – Kaleköy (Kastro), Zeytinliköy (Aya Theodori), Tepeköy (Agridia), Dereköy (Shinudi), Bademli (Glik) ve Merkez (Panayia)- yanı sıra devlet eliyle kurulmuş 5 adet Türk köyü -Eşelek, Uğurlu, Şahinkaya (Tepeköy’den hemen önce, Karadeniz’den getirilip yerleştirilmiş olanların yaşadığı küçük bir köy, Ada’nın bir tarafında Laz Koyu bile var), Yenibademli, Şirinköy- bulunuyor. Rum köylerinden yalnızca Zeytinliköy ve Tepeköy’de hala az sayıda Rum yaşıyor…Gökçeada’dan bahsedince ister istemez sürgünlük geliyor akla. Bir taraftan yüzyıllardır Gökçeada’yı anavatanı olarak gören Rumların 1960’lardan itibaren siyasi sebeplerle yerlerini terk etmek zorunda kalmaları, diğer taraftan köyleri devlet tarafından istimlak edildiği için 1950’lerden itibaren Türkiye’nin çeşitli yerlerinden burada kurulan köylere yerleştirilen Anadolu insanının adapte olma süreçleri.
Biraz utanç biraz da üzüntüyle andığımız 1960’lı yıllar Ada’da büyük bir değişime sebep olmuştur. Önce Rum okullarının kapatılması, ardından verimli toprakların devlet tarafından çok ucuza istimlak edilmesi ve son olarak adanın güneyinde en ağır suçlardan (tecavüz, cinayet, hırsızlık vb.) hüküm giymiş tutuklular için yarı açık cezaevi kurulması, bu hükümlülerin Adalıların hayatını cehenneme çevirmesi (özellikle 12 Eylül darbesi sonrası, muhtemelen bu sebeple cezaevi kapatıldı) ve ardından gelen mecburi göçler. Rumlar bir anlamda sosyal, ekonomik kültürel yönden çaresiz bırakılmışlardır…” (5)
Arabayla 10 dk sonra Şirinköy’e vardık, köy düz bir arazide bitişik nizam tek katlı ve bahçeli onlarca evden oluşan bir köydü. Köyün içinden geçtikten hemen sonra artık metruk halde olan tarım açık cezaevinin zeytin ağaçlarıyla dolu oldukça geniş arazisinde mahkum koğuşlarının olduğu binaları (10 ila 20 arasında) ve diğer binalarını (yönetim, lojman, yemekhane vs) gördük, durduk, gezdik, inceledik. Bütün binalar yıkılmaya terkedilmiş, bazıları hayvan barınağı olmuş, bazılarında saman balyaları vardı, bazıları tarım aletlerinin bulunduğu depo, birçoğu da boş idi. Ana yolun diğer tarafında ise ekili tarım alanları vardı. Ana yolun kenarında bu arazinin bir kısmını milli emlaktan kiralayan, yetiştirdiği ürünlerin satışını yapan bir kişinin anlattıklarına göre Şirinköy, Turgut Özal zamanında Bulgaristan’daki baskılar nedeniyle göçe zorlanan bir kısım insanın iskan edildiği bir köymüş. Köy aslında hemen ilerde sahile yakın tepede kurulması planlanmış ama muhtemelen müteahhit inşaat maliyetlerinden kurtulup (muhtemelen o günkü bürokratlarla da al gülüm ver gülüm anlaşıp) karı maksimize etmek için tarım arazisi üzerindeki zeytin ağaçlarını kestirip köyü düz araziye konduruvermiş. Halbuki köy o tepede kurulsa idi, Rum köyleri gibi daha şirin olur, manzara güzelleşir, rüzgardan daha fazla faydalanır, zeytin ağaçları kesilmez ve tarım arazileri de heba olmazdı. Heyhat, keşke, maalesef, yazık ki.
Merhum Ercümend ağabeyin vaktiyle 7 ayı aşkın bir süre yaşadığı yeri 53 yıl sonra gezerken neler mi düşündüm, hissettim. Muhtemelen eşi dahil (ki Mukaddes abla ona sadece liman’a kadar eşlik edebilmiş, adanın diğer ucundaki cezaevini görme imkanı olmamıştır) ailesinden hiç kimse ve onun yakın arkadaşlarından hiçbirinin ziyaret etme imkanı bulduğunu sanmıyorum. Bu nedenle hazır adaya kadar gitme olanağı bulmuşken o mevkiyi görmek hoş oldu, bol fotoğraf ve video çektim. Fotoğraflardan oluşan bir slayt video hazırladım yedi dk'lık, fon müziği olarak da Ercümend ağabeyin hemşehrisi merhum usta Neşet Ertaş'a ait 'Hapishanelere güneş doğmuyor' türküsünü ekledim. Ayrıca birer dk'lık 3 adet video ilave ettim. İstedim ki hayatının küçük de olsa bir bölünün geçtiği yeri gid-e-mese de herkes görebilsin. Ağırlıklı zeytin ağaçlarıyla dolu yeşillikler içinde ve sahile çok yakın bir yerde gezmek, dinlenmek için -cezaevi olmasa- yer ve ortam gayet güzelmiş. Koğuş binalarının birinde bir güvercin gördüm, kediler, keçiler ve her türlü hayvan ortalıkta dolaşıyordu. Üzüm yetiştirilip bağcılık da yapıldığından cezaevinin hemen yanı başında şarapçılık tesisi de vardı. Zeytin, zeytinyağı, sabunculuk, süt ve süt ürünleri, balcılık, reçel yapımı ve daha çeşit çeşit ürün üretiliyordu.
Böyle güzel ve bereketli toprakların olduğu bu ülkede, inançlarınız ve fikirleriniz nedeniyle suçlu ilan edilip cezalandırılmak, özgürlüğünüzün elinden alınıp sevdiklerinizden, sevdiğiniz şeylerden uzak ve mahrum bırakılmak, tarlalarda zorla çalıştırılmak, tatil yapıp sakince yaşayıp dinleneceğiniz, hayatın güzelliklerini tadabileceğiniz yerde, sefa sürmek varken cefa çekmek zorunda kalmak acı ve hüzünlü olsa gerektir. Bir insanın eşinden, çocuklarından, ana babasından, dostlarından, yurdun yuvasından sırf müesses nizamdan farklı düşündüğü ve bunu da ifade ettiği için ayrı ve uzak bırakılması zulümdür, günahtır. Bu ülkede iktidarlar genellikle dürüst, düşünen, dertlere derman arayan, kendini ülkesine adayan her görüş ve inançtaki insanını ezmiş, heder etmiş, ona ülkesini ve dünyayı dar etmiştir. Umarım ahirde, ötede, dar-ı beka’da mazlumlar haklarını alır, zalimler ettiklerini bulurlar ve daha da iyisi, güzeli bu idealin, hayalin bu dünyada, bu topraklarda daha fazla vakit kaybetmeden gerçekleşmesidir.
Bu vesile ile Ercümend Özkan ağabeyi tekrar rahmet ve minnetle anıyor, ötede, ahirdeki ebedi yaşamının İmroz’daki tarım açık cezaevinden kat be kat güzel olmasını diliyorum. Eğilip bükülmeyen, inandığı ve hak bildiği yolda dimdik yürüyen, her türlü eza, ceza ve cefayı gülerek karşılayıp göze alanlara selam olsun.
Kaynaklar:
1. https://tr.wikipedia.org/wiki/
2. İki Buçuk Sayfa & Cezaevi Notları, Mehmet Çoban, Artuklu Yayınları, Mardin, 2015; https://www.kitapyurdu.com/
3. https://iktibasdergisi.com/
4. Hatıralarım, Mukaddes Özkan, Anlam Yayınları, Ankara, 2021; https://www.kitapyurdu.com/
5. https://www.arkitera.com/
1 Temmuz 2022 Cuma
ÖZGÜR DÜŞÜNCELER - VIII - Tefekkür ve Fikri İfade Edebilmek
ÖZGÜR DÜŞÜNCELER
VIII.
Tefekkür ve Fikri İfade Edebilmek
Her ideoloji, milliyet, kabile, ulus, din, meşrep mezhep, tarikat gibi yapılara, topluluklara mensup fertlerin o yapının, topluluğun dışındaki insanlara ve olaylara bir bakışı ve yaklaşımı vardır. İnsanlar bir tornadan çıkmadığına göre bu bakış ve yaklaşımda, kişilere göre değişkenlik olsa da ortak özellikler o yapıya, topluluğa hakim kokuyu, rengi oluşturur.
Bu bir avantaj ve kolaylık olabildiği gibi, bir dezavantaj ve kısıtlanma tehlikesini de bünyesinde taşır. Herhangi bir yapı ve topluluktaki birey, bu mensubiyetinden dolayı empati ve sempati olanağını yitirebilir. Kişilere ve olaylara çok yönlü bakma imkanından mahrum kalabilir.
Bunu önlemenin yolu öncelikle farklı fikir, inanç ve görüşleri de okuyup izleyip kendini devamlı yenileyip güncellemek, kendi özeleştirisini ve topluluk eleştirisini elden bırakmamaktır. Aksi halde körleşme ve taassup artar, tarafgirlik yerleşir. Ve hatta gitgide o topluluk ve liderinin söz ve davranışlarında bir hikmet arama ya da daha kötüsü sorgulamadan mutlak itaate evrilmek tehlikesi belirginleşir. Artık burada bir mü’min, bir mürid, bir taraftar davranışı gözlenir. Askerlikte bir yere kadar anlaşılabilir (emre mutlak itaat, sorgulamama) olan bu durum (ki orda bile emre ve duruma göre itaatsizlik hakkı ve sorumluluğu vardır) bu topluluklarda, o topluluğu yönetenlerin işine gelen bu durum bir kolaylık iken, aynı zamanda o kişi ve topluluğu zaman içinde canlı, dinamik bir topluluk (cemaat) olmaktan uzaklaştırıp cemadat (cansız ve durgun topluluk) haline getirir.
Bu yüzden her ne fikre, kanaate, bakışa sahip olursak olalım, bizim gibi bakmayan, düşünmeyen ve inanmayanların fikirlerini de bilmeli, izlemeli, dikkate almalı, fikir ve inançlarını rahat ve özgür biçimde oluşturma ve ifade etmelerine imkân tanımalı, o fikre saygı duymasak bile ifade hakkına saygı duymalı, o cenahtan da bakabilmeyi başarabilmeliyiz. Bu bize kaybettirmez, tam tersine inanç ve fikirlerimizi daha güçlü, isabetli, sağlıklı ve zengin kılar.
İşte bu yüzden bugüne ve bu yaşıma kadar etrafımda bana yakın düşünenler olduğu gibi kaliteli, güvenilir ve samimi olmak kaydıyla farklı fikir ve inançlara sahip arkadaşlar, insanlar bulunmasına dikkat ettim, özen gösterdim, öyle yapmaya da devam ediyorum, edeceğim de inşallah.
23 Haziran 2022 Perşembe
ÖZGÜR DÜŞÜNCELER - VII - Türbesi Dikilecek İnsan!
ÖZGÜR DÜŞÜNCELER
VII.
Türbesi Dikilecek İnsan!
Geçenlerde bir semtten geçiyordum, yol kenarında bir türbe gözüme ilişti, Anadolu’nun herhangi bir köşesinde rastlayabileceğiniz türden bilmem ne baba ya da hazretin birine ait bir türbe.
Birden aklıma bir şey gelip takıldı. Bu mezarda yatan kişi dünyada iken acaba ne yapmış da öldükten sonra üzerine türbe yapmışlar, bir nevi kutsiyet izafe etmişler. Aslında bilmez değilim, tasavvuf tarihinde veli, şeyh, kutb, gavs ismiyle anılan bu kişiler (efendi hazretleri), halk arasında keramet denilen genellikle olağan (doğa) üstü şeyler yapmakla meşhurdurlar. Kerameti kendinden menkul olanlar bir yana, müridlerini ve artık o anda orada kim varsa onları hayrete düşüren ve tasavvuf kitaplarında bolca örneklerini okuyabileceğiniz şeyler bunlar. Su ya da ateş üzerinde yürümeden tutun da bolluk bereket yağdırmaya, havada uçup mekan değiştirmeden tutun da tahta kılıçla savaşmaya kadar, akla hayale gelmeyecek ya da sığmayacak her şey. Bir nevi peygamberlere lütfedilen mucizeler misali bunlara da keramet gösterme bahşedilmiştir(!). Yahu iyi hoş da bu zatlar dünyada iken müridlerinin ya da bunlara inanan insanların ağzını açık bırakma, şaşkınlığa uğratma dışında insanın ve insanlığın hayrına ne yapmış, neler ortaya koymuşlardır Allah aşkına. Bilim, teknoloji, sanat edebiyat, felsefe adına hangi emek ve çaba gerektiren bir ürün veya katkı sunmuşlar; sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel hangi tez, yenilik, başarı öyküsü ortaya koymuşlardır. Yok. Elde var koca bir hiç. İlim dedikleri (ki çoğu tevatür, menkıbe, aslı astarı olmayan) şeyin bile kesbi (çalışıp çabalayarak) değil vehbi (çalışıp çabalamadan Allah’tan iltimas, bahşiş) olduğuna inanan, postu serip post’ta oturan bu taifeden, bir ömür çalışıp didinerek, gecesini gündüzüne katarak iyi, güzel, faydalı bir şeyler ortaya koymasını (Allah ‘insan için yalnızca mesaisi, emeği vardır – ve en leyse lil insani illa me sea derken), mesai yapıp emek vermesini beklemek, öküz altında buzağı aramak kadar beyhudedir, nafiledir. Bir de bunların bazılarına bağlıları “kuddise sirruhu – Allah sırrını (ruhunu) kutsasın” diye ne idüğü belirsiz payeler atfetmezler mi, insanın nutku tutuluyor.
İnancıma, kanaatime göre kurgan, kümbet, türbe, yatır, anıtmezar(kabir) gibi bir ölünün üstüne yapılan, yaşayanların o kişiden bir şeyler beklemesini, ruhaniyetinden yardım istemesini, dilek ve duada bulunmasını, tazim, saygı, anma için bir çeşit ritüel (ibadet-vari) hal ve hareketlerde bulunması Kur’an’ın, Tevhid’in özüne, esprisine aykırıdır ve şiddetle kaçınmak, uzak durmak gerekir. Son Elçi’nin gayet yerinde uyarısı ile “en iyi mezar, yerle bir (seviyede) olan mezardır”, belki en fazla bir mezar ve taşı yeterlidir o kadar. Ötesi sınırları zorlamadır, başka inanışlara kapı aralamaktır, şirke yaklaşmaktır, -maazallah- düşmektir.
Başa dönecek olursam, şayet ille de ölen birinin üzerine türbe yapılacaksa (ki elbette ben bunu da savunmuyorum zinhar) dünya hayatında tarih boyunca yeryüzüne, insana, insanlığa hatta tüm canlı ve cansız varlıklara geçici ya da kalıcı eserler, ürünler, buluşlar, fikirler, iyilikler, güzellikler, hayırlar bırakmış insanlar bu hakka, payeye, iltifata; kendileri ve müritleri dışında kimseye bir şey katmamış, kazandırmamış bu zatlardan daha layık, daha hak sahibidirler.
Sözümü yine Allah’ın Son Rasulü’nün bir sözü ile bağlıyayım. “Kişi öldüğü zaman amel (sevap ve günah) defteri kapanır. Üç şey devam eder. Hayırlı evlat (ya da bir insan) yetiştirmiş, yetişmesinde emek ve katkısı olmak, insanların faydalanacağı ilim (bilim) ve insan dahil bütün mahlukatın faydalanacağı eser/ler bırakmış olmak”.
Daha anlamlısı, güzeli ve ötesi var mı?
9 Haziran 2022 Perşembe
ÖZGÜR DÜŞÜNCELER - VI - Din & Devlet ve Üç Özdeyişim
ÖZGÜR DÜŞÜNCELER
VI.
Din & Devlet ve Üç Özdeyişim
Din’e bağlı devlet ya da Devlet’e bağlı din
İkisinin de bir nevi “kırk katır mı, kırk satır mı?” olduğunu düşünüyorum.
Neden iki şıktan birini tercih etmek zorunda kalalım, üçüncü bir şık neden olmasın?
Zira iki seçeneğin de tarihte doğru veya eğri, olumlu veya olumsuz çeşitli uygulanmış örnekleri mevcuttur. İkisinin de bazı avantajları olduğu gibi bugün günümüzde daha çok dezavantajları, mahsurları olduğu, getirisinden ziyade götürüsü, faydasından ziyade zararı olduğu kanaatindeyim.
Dine bağlı devlet, din sabit bir metin temelli ve eleştiriye çok da (belki de hiç) açık olmayan bir tabiata sahip olduğundan zamanla hayattan kopar, irrasyonel hale gelir. Bunun önüne geçmek için de insanı, toplumu ve hayatı zorla kendisine uygun hale getirmeye çalışır, tabiatını bozar. Ve her din, kendi mensuplarından başkasına az veya çok diğeri, öteki, başkası muamelesi yapar. Ayrıca bu tür devletlerde din güç sahiplerinin iktidar aracı, kitlelerin afyonu ve bir grup insanın geçim vasıtası, ekmek kapısı olur.
Devlete bağlı din ise, devletin kontrolünde ona payandalık yapıp istismarına açık hale gelir. Bu tür devletlerde de dinle ilgili kişi ve kurumlar -devleti bir kapı olarak düşünürsek- kapıkulu olmaktan kurtulamazlar, devletle ‘al gülüm ver gülüm’ benzeri simbiyotik bir ilişki içinde olurlar. Toplumun çekip çevrilmesi, uyutulup uyuşturulması ve iktidar dışındaki muhalif yapıların sindirilmesinde rol alırlar.
Benim reyim, tercihim, görüşüm, kanaatim üçüncü şıktan, seçenekten yana.
03.05.2022
Üç Özdeyişim
Özdeyiş 1
Özdeyiş 2
Özdeyiş 3
3 Haziran 2022 Cuma
ÖZGÜR DÜŞÜNCELER - V - İki Fotoğraf ve Tefsiri
ÖZGÜR DÜŞÜNCELER
V.
İki Fotoğraf ve Tefsiri
Alttaki fotoğrafta ilk kare 11 Ekim 1998 tarihinde 'inanca saygı ve başörtüsüne özgürlük için elele' eylemine (ki Van Tıp ayağı meşhurdur ve ben de şahidiyim) ve ikincisi de bu süreçte dindar kız ve kadınlara karşı o dönem polisin tavrına ait.
O günler geldi geçti, kılık kıyafet mağduriyetleri bitti. Mağdur, mazlum ve mahrum olanlar devletin direksiyonuna geçtiler! O kız büyüdü, başörtülü polislik yapma imkanına kavuştu. Hatta öyle bir gün geldi ki önceki 28 şubat döneminde onun da hakları için itip kakılan ablalarına o dönemde bile reva görülmeyen şiddeti onlara uyguladı, devletin emrini ve gücünü göstermek için ablalarına acımasızca cop kullandı, biber gazı sıktı. Erkek polislerden biri bir çarşaflı kadına 'seni çıktığın deliğe sokacağım' diye önceki 28 şubatta bile yapılmayan hakareti yaptı, erkekleri bir İsrail polisi imişcesine öldüresiye copladı. (fotoğraftaki üçüncü kare) Ve devlet (bahçeli) alkışladı, kutladı. Ve dindar kanallar gazeteler bu şiddeti görmemezlikten duymamazlıktan geldi hatta iç işleri bakanını ekrana çıkarıp aklama yoluna gitti. Bu ülkede devlet 100 yıldır hep böyle yapıyor. Her dönem devlet birilerinin eline geçiyor, birilerini düşman ilan edip ötekileştiriyor. Toplumu kamplaştırıp ayrıştırıp çatıştırıyor, sonra da karıştırıp barıştırıyor. Her defasında ne yapıp edip hiçbir şey olmamışcasına yoluna devam ediyor. Olan ülkeye, topluma, millete oluyor. Ve bu oyun böyle sürüp gidiyor ve sürecek de.
Ta ki toplum bütünüyle uyanıp bilinçlenip bu oyunu bozana kadar da sürecek.
28.03.2022
Bu ülkede, devlet daima o günkü hakim paradigma ne ise ona göre iç tehlike, düşman olarak gördüklerini bir bahane ile cezalandırma yoluna gitmiştir. Zira suç ve ceza tespiti ve infaz yetkisi elinde, ona kim engel olabilir ki?
Ve yine ne yazık ki bu ülkede düne kadar bu yüzden mazlum, mağdur, mahrum, hatta maznun olanlar devlet erkini ele geçirdiklerinde, iktidar olduklarında değişip dönüşüveriyorlar, zalim ve mağrur oluveriyorlar. Üstüne üstlük bir de mütemadiyen pişkince “mağduruz da mağduruz” edebiyatı yapmaktan da geri durmuyorlar.
Günümüze, yakın ve uzak tarihe bakın ve görün.
Düzelir mi? Bir umut, zamanla toplum değişirse belki.
21.02.2022
15 Mayıs 2022 Pazar
ÖZGÜR DÜŞÜNCELER - IV - Filistin Konusu ve Çözümü
ÖZGÜR DÜŞÜNCELER
IV.
Filistin Konusu ve Çözümü
İsrail, Filistin'in işgal edilmiş kısmına denilir. Terörün her çeşidi uygulanarak kurulmuş çetevari bir örgüttür. Devlet denilemez zira sınırları bile belli değildir, 14.05.1948 tarihinde ilan edildiğinden günden (Nekbe: Büyük felaket, talihsizlik) beri sınırlarını her geçen gün genişletmektedir. Siyonist ideolojiye göre (ki bayrağı da bunun delilidir) Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki toprakların tanrıları tarafından kendilerine “vaad edilmiş topraklar” olduğu iddia ve inançları vardır. Bu amaca ulaşabilmek için de savaş (en son Irak ve Suriye’nin tahrip edilip bölünmesi), terör dahil her yol ve yöntem kullanılarak 100 yıl önce İngilizlerin yardımı ile peyderpey Filistin toprağına dönmeye başladılar. Dünya üzerine dağılmış yahudilerin çoğunu Hitler'in de tersten yardımı (Yahudi yazar Finkelstein’in ifadesiyle ‘soykırım endüstrisi/yahudi acılarının istismarı’) ile orada topladılar. Bunun sonucunda bu sefer de Filistinliler mülteci konumuna dönüp dünyaya dağıldılar. Filistin'e tekrar döndüklerinden beri bu siyonist yahudiler, Nazileri aratmayacak zulüm, kötülük, vahşet ve terörün her çeşidini uyguladılar ve uygulamaya da devam ediyorlar. Filistin’den geriye işgal edilmedik kala kala paramparça bir Batı Şeria ve on yılı aşkındır abluka altında olan Gazze kaldı. Bu siyonist terör şebekesi bütün hızıyla işgale ve zulme devam ederken, çevresindeki Arap kabile devletçikleri! Hz. İbrahim'in de ismini kirleterek rejimlerini koruma adına bu ‘İngiltere’den olma, ABD’den doğma’ gayri meşru çeteyle anlaşma yoluna gittiler.
Ve sonunda kurulduğundan beri bu ucube yapıyı tanıyan ve her türlü desteği veren Türkiye de, kısa bir süre süren ikircikli dönemden sonra sonunda bu kervana katıldı. Hem de CHP ve 28 Şubat döneminde değil, muhafazakar milliyetçi dindar AKP&MHP döneminde. Yaman ve çıldırtan bir çelişkidir bu. Ve tam bir hezimet, utanç ve tükeniştir.
Gazze ve tüm Filistin ağlıyor.
Filistin direnişinin, Mavi Marmara şehidlerinin mezarlarında kemikleri sızlıyor.
Şehid Şeyh Ahmed Yasin, Yahya Ayaş, Abdülaziz el Rantisi, Naci el Ali ve bütün Filistin şehidlerinin aziz hatıraları bir kere daha incindi, yaralandı.
Davos, One Minute, Mavi Marmara tüm her şey bitti.
"Zulüm bizdense, ben bizden değilim" diyen rahmetli Rachel Corrie'yi İsrail buldozeri bir daha ezdi.
Filistin'i canı pahasına savunmaya çalışan Osmanlı askerleri ve 2. Abdülhamid tarihin tozlu raflarında kaldı.
Türkiye dahil bütün devletler tanısa ve her türlü işbirliği yapsa bile halktan, ümmetten ve dünyadan biri olarak ben asla İsrail'i tanımayacak ve işbirliği yapmayacağım. Zira "kim olursa olsun mazlumun yanında, zalimin karşısındayım".
Ve bu konuda çözümün, iki devletli değil etnik ve dini olmayan tek bir devlette, Filistin’de müslüman, hıristiyan, yahudi olsun tüm dindarların (dindar olmayanlar ve bir dine mensup olmayanlar dahil) ve arap olsun olmasın tüm milliyetlerin tek bir çatı altında demokrasi, adalet ve barış içinde birlikte yaşamasıyla olabileceğini düşünüyorum.
Evet emperyalizm, onun bölgedeki yavrusu, temsilcisi siyonizm ve şu anki dünya düzeni bunu kabul etmez, engellemek için ellerinden gelen her şeyi geçmişte yaptıkları gibi yapmaya da devam ederler, edecekler. Biliyorum bu şimdilik bir hayal ama başka bir çözüm de yok, tek çözüm bu, zamanla herkes görüp anlayacak, inanın.
Sonucu da Filistin insanının ve işgal altındaki Filistin toprağındaki siyonist olmayan Yahudilerin, o bölgede yaşayan bütün insanların ortaklaşa, el ele vereceği mücadele belirleyecek, bu konuyu emperyalist emelleri için kullanan ya da iç-dış siyaset malzemesi yapan devletler değil, inanın.
15.05.2022








