23 Haziran 2022 Perşembe

ÖZGÜR DÜŞÜNCELER - VII - Türbesi Dikilecek İnsan!

ÖZGÜR DÜŞÜNCELER

VII.

Türbesi Dikilecek İnsan!


Geçenlerde bir semtten geçiyordum, yol kenarında bir türbe gözüme ilişti, Anadolu’nun herhangi bir köşesinde rastlayabileceğiniz türden bilmem ne baba ya da hazretin birine ait bir türbe.

Birden aklıma bir şey gelip takıldı. Bu mezarda yatan kişi dünyada iken acaba ne yapmış da öldükten sonra üzerine türbe yapmışlar, bir nevi kutsiyet izafe etmişler. Aslında bilmez değilim, tasavvuf tarihinde veli, şeyh, kutb, gavs ismiyle anılan bu kişiler (efendi hazretleri), halk arasında keramet denilen genellikle olağan (doğa) üstü şeyler yapmakla meşhurdurlar. Kerameti kendinden menkul olanlar bir yana, müridlerini ve artık o anda orada kim varsa onları hayrete düşüren ve tasavvuf kitaplarında bolca örneklerini okuyabileceğiniz şeyler bunlar. Su ya da ateş üzerinde yürümeden tutun da bolluk bereket yağdırmaya, havada uçup mekan değiştirmeden tutun da tahta kılıçla savaşmaya kadar, akla hayale gelmeyecek ya da sığmayacak her şey. Bir nevi peygamberlere lütfedilen mucizeler misali bunlara da keramet gösterme bahşedilmiştir(!). Yahu iyi hoş da bu zatlar dünyada iken müridlerinin ya da bunlara inanan insanların ağzını açık bırakma, şaşkınlığa uğratma dışında insanın ve insanlığın hayrına ne yapmış, neler ortaya koymuşlardır Allah aşkına. Bilim, teknoloji, sanat edebiyat, felsefe adına hangi emek ve çaba gerektiren bir ürün veya katkı sunmuşlar; sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel hangi tez, yenilik, başarı öyküsü ortaya koymuşlardır. Yok. Elde var koca bir hiç. İlim dedikleri (ki çoğu tevatür, menkıbe, aslı astarı olmayan) şeyin bile kesbi (çalışıp çabalayarak) değil vehbi (çalışıp çabalamadan Allah’tan iltimas, bahşiş) olduğuna inanan, postu serip post’ta oturan bu taifeden, bir ömür çalışıp didinerek, gecesini gündüzüne katarak iyi, güzel, faydalı bir şeyler ortaya koymasını (Allah ‘insan için yalnızca mesaisi, emeği vardır  – ve en leyse lil insani illa me sea derken), mesai yapıp emek vermesini beklemek, öküz altında buzağı aramak kadar beyhudedir, nafiledir. Bir de bunların bazılarına bağlıları “kuddise sirruhu – Allah sırrını (ruhunu) kutsasın” diye ne idüğü belirsiz payeler atfetmezler mi, insanın nutku tutuluyor.

İnancıma, kanaatime göre kurgan, kümbet, türbe, yatır, anıtmezar(kabir) gibi bir ölünün üstüne yapılan, yaşayanların o kişiden bir şeyler beklemesini, ruhaniyetinden yardım istemesini, dilek ve duada bulunmasını, tazim, saygı, anma için bir çeşit ritüel (ibadet-vari) hal ve hareketlerde bulunması Kur’an’ın, Tevhid’in özüne, esprisine aykırıdır ve şiddetle kaçınmak, uzak durmak gerekir. Son Elçi’nin gayet yerinde uyarısı ile “en iyi mezar, yerle bir (seviyede) olan mezardır”, belki en fazla bir mezar ve taşı yeterlidir o kadar. Ötesi sınırları zorlamadır, başka inanışlara kapı aralamaktır, şirke yaklaşmaktır, -maazallah- düşmektir.

Başa dönecek olursam, şayet ille de ölen birinin üzerine türbe yapılacaksa (ki elbette ben bunu da savunmuyorum zinhar) dünya hayatında tarih boyunca yeryüzüne, insana, insanlığa hatta tüm canlı ve cansız varlıklara geçici ya da kalıcı eserler, ürünler, buluşlar, fikirler, iyilikler, güzellikler, hayırlar bırakmış insanlar bu hakka, payeye, iltifata; kendileri ve müritleri dışında kimseye bir şey katmamış, kazandırmamış bu zatlardan daha layık, daha hak sahibidirler.

Sözümü yine Allah’ın Son Rasulü’nün bir sözü ile bağlıyayım. “Kişi öldüğü zaman amel (sevap ve günah) defteri kapanır. Üç şey devam eder. Hayırlı evlat (ya da bir insan) yetiştirmiş, yetişmesinde emek ve katkısı olmak, insanların faydalanacağı ilim (bilim) ve insan dahil bütün mahlukatın faydalanacağı eser/ler bırakmış olmak”.

Daha anlamlısı, güzeli ve ötesi var mı?



9 Haziran 2022 Perşembe

ÖZGÜR DÜŞÜNCELER - VI - Din & Devlet ve Üç Özdeyişim

ÖZGÜR DÜŞÜNCELER

VI.

Din & Devlet ve Üç Özdeyişim


Din’e bağlı devlet ya da Devlet’e bağlı din


İkisinin de bir nevi “kırk katır mı, kırk satır mı?” olduğunu düşünüyorum.

Neden iki şıktan birini tercih etmek zorunda kalalım, üçüncü bir şık neden olmasın?

Zira iki seçeneğin de tarihte doğru veya eğri, olumlu veya olumsuz çeşitli uygulanmış örnekleri mevcuttur. İkisinin de bazı avantajları olduğu gibi bugün günümüzde daha çok dezavantajları, mahsurları olduğu, getirisinden ziyade götürüsü, faydasından ziyade zararı olduğu kanaatindeyim.

Dine bağlı devlet, din sabit bir metin temelli ve eleştiriye çok da (belki de hiç) açık olmayan bir tabiata sahip olduğundan zamanla hayattan kopar, irrasyonel hale gelir. Bunun önüne geçmek için de insanı, toplumu ve hayatı zorla kendisine uygun hale getirmeye çalışır, tabiatını bozar. Ve her din, kendi mensuplarından başkasına az veya çok diğeri, öteki, başkası muamelesi yapar. Ayrıca bu tür devletlerde din güç sahiplerinin iktidar aracı, kitlelerin afyonu ve bir grup insanın geçim vasıtası, ekmek kapısı olur.

Devlete bağlı din ise, devletin kontrolünde ona payandalık yapıp istismarına açık hale gelir. Bu tür devletlerde de dinle ilgili kişi ve kurumlar -devleti bir kapı olarak düşünürsek- kapıkulu olmaktan kurtulamazlar, devletle ‘al gülüm ver gülüm’ benzeri simbiyotik bir ilişki içinde olurlar. Toplumun çekip çevrilmesi, uyutulup uyuşturulması ve iktidar dışındaki muhalif yapıların sindirilmesinde rol alırlar.

Benim reyim, tercihim, görüşüm, kanaatim üçüncü şıktan, seçenekten yana.

03.05.2022


Üç Özdeyişim


Özdeyiş 1


 

Özdeyiş 2


                                                Söz & Fotoğraflar: İrfan Yalçınkaya

Özdeyiş 3




3 Haziran 2022 Cuma

ÖZGÜR DÜŞÜNCELER - V - İki Fotoğraf ve Tefsiri

ÖZGÜR DÜŞÜNCELER

V.

İki Fotoğraf ve Tefsiri


Alttaki fotoğrafta ilk kare 11 Ekim 1998 tarihinde 'inanca saygı ve başörtüsüne özgürlük için elele' eylemine (ki Van Tıp ayağı meşhurdur ve ben de şahidiyim) ve ikincisi de bu süreçte dindar kız ve kadınlara karşı o dönem polisin tavrına ait. 

O günler geldi geçti, kılık kıyafet mağduriyetleri bitti. Mağdur, mazlum ve mahrum olanlar devletin direksiyonuna geçtiler! O kız büyüdü, başörtülü polislik yapma imkanına kavuştu. Hatta öyle bir gün geldi ki önceki 28 şubat döneminde onun da hakları için itip kakılan ablalarına o dönemde bile reva görülmeyen şiddeti onlara uyguladı, devletin emrini ve gücünü göstermek için ablalarına acımasızca cop kullandı, biber gazı sıktı. Erkek polislerden biri bir çarşaflı kadına 'seni çıktığın deliğe sokacağım' diye önceki 28 şubatta bile yapılmayan hakareti yaptı, erkekleri bir İsrail polisi imişcesine öldüresiye copladı. (fotoğraftaki üçüncü kare) Ve devlet (bahçeli) alkışladı, kutladı. Ve dindar kanallar gazeteler bu şiddeti görmemezlikten duymamazlıktan geldi hatta iç işleri bakanını ekrana çıkarıp aklama yoluna gitti. Bu ülkede devlet 100 yıldır hep böyle yapıyor. Her dönem devlet birilerinin eline geçiyor, birilerini düşman ilan edip ötekileştiriyor. Toplumu kamplaştırıp ayrıştırıp çatıştırıyor, sonra da karıştırıp barıştırıyor. Her defasında ne yapıp edip hiçbir şey olmamışcasına yoluna devam ediyor. Olan ülkeye, topluma, millete oluyor. Ve bu oyun böyle sürüp gidiyor ve sürecek de.

Ta ki toplum bütünüyle uyanıp bilinçlenip bu oyunu bozana kadar da sürecek.

28.03.2022

 

Bu ülkede, devlet daima o günkü hakim paradigma ne ise ona göre iç tehlike, düşman olarak gördüklerini bir bahane ile cezalandırma yoluna gitmiştir. Zira suç ve ceza tespiti ve infaz yetkisi elinde, ona kim engel olabilir ki? 

Ve yine ne yazık ki bu ülkede düne kadar bu yüzden mazlum, mağdur, mahrum, hatta maznun olanlar devlet erkini ele geçirdiklerinde, iktidar olduklarında değişip dönüşüveriyorlar, zalim ve mağrur oluveriyorlar. Üstüne üstlük bir de mütemadiyen pişkince “mağduruz da mağduruz” edebiyatı yapmaktan da geri durmuyorlar.

Günümüze, yakın ve uzak tarihe bakın ve görün.

Düzelir mi? Bir umut, zamanla toplum değişirse belki.

21.02.2022




15 Mayıs 2022 Pazar

ÖZGÜR DÜŞÜNCELER - IV - Filistin Konusu ve Çözümü

ÖZGÜR DÜŞÜNCELER

IV.

Filistin Konusu ve Çözümü


İsrail, Filistin'in işgal edilmiş kısmına denilir. Terörün her çeşidi uygulanarak kurulmuş çetevari bir örgüttür. Devlet denilemez zira sınırları bile belli değildir, 14.05.1948 tarihinde ilan edildiğinden günden (Nekbe: Büyük felaket, talihsizlik) beri sınırlarını her geçen gün genişletmektedir. Siyonist ideolojiye göre (ki bayrağı da bunun delilidir) Dicle ve Fırat nehirleri arasındaki toprakların tanrıları tarafından kendilerine “vaad edilmiş topraklar” olduğu iddia ve inançları vardır. Bu amaca ulaşabilmek için de savaş (en son Irak ve Suriye’nin tahrip edilip bölünmesi), terör dahil her yol ve yöntem kullanılarak 100 yıl önce İngilizlerin yardımı ile peyderpey Filistin toprağına dönmeye başladılar. Dünya üzerine dağılmış yahudilerin çoğunu Hitler'in de tersten yardımı (Yahudi yazar Finkelstein’in ifadesiyle ‘soykırım endüstrisi/yahudi acılarının istismarı’) ile orada topladılar. Bunun sonucunda bu sefer de Filistinliler mülteci konumuna dönüp dünyaya dağıldılar. Filistin'e tekrar döndüklerinden beri bu siyonist yahudiler, Nazileri aratmayacak zulüm, kötülük, vahşet ve terörün her çeşidini uyguladılar ve uygulamaya da devam ediyorlar. Filistin’den geriye işgal edilmedik kala kala paramparça bir Batı Şeria ve on yılı aşkındır abluka altında olan Gazze kaldı. Bu siyonist terör şebekesi bütün hızıyla işgale ve zulme devam ederken, çevresindeki Arap kabile devletçikleri! Hz. İbrahim'in de ismini kirleterek rejimlerini koruma adına bu ‘İngiltere’den olma, ABD’den doğma’ gayri meşru çeteyle anlaşma yoluna gittiler.

Ve sonunda kurulduğundan beri bu ucube yapıyı tanıyan ve her türlü desteği veren Türkiye de, kısa bir süre süren ikircikli dönemden sonra sonunda bu kervana katıldı. Hem de CHP ve 28 Şubat döneminde değil, muhafazakar milliyetçi dindar AKP&MHP döneminde. Yaman ve çıldırtan bir çelişkidir bu. Ve tam bir hezimet, utanç ve tükeniştir. 

Gazze ve tüm Filistin ağlıyor. 

Filistin direnişinin, Mavi Marmara şehidlerinin mezarlarında kemikleri sızlıyor.

Şehid Şeyh Ahmed Yasin, Yahya Ayaş, Abdülaziz el Rantisi, Naci el Ali ve bütün Filistin şehidlerinin aziz hatıraları bir kere daha incindi, yaralandı.

Davos, One Minute, Mavi Marmara tüm her şey bitti.

"Zulüm bizdense, ben bizden değilim" diyen rahmetli Rachel Corrie'yi İsrail buldozeri bir daha ezdi.

Filistin'i canı pahasına savunmaya çalışan Osmanlı askerleri ve 2. Abdülhamid tarihin tozlu raflarında kaldı.

Türkiye dahil bütün devletler tanısa ve her türlü işbirliği yapsa bile halktan, ümmetten ve dünyadan biri olarak ben asla İsrail'i tanımayacak ve işbirliği yapmayacağım. Zira "kim olursa olsun mazlumun yanında, zalimin karşısındayım". 

Ve bu konuda çözümün, iki devletli değil etnik ve dini olmayan tek bir devlette, Filistin’de müslüman, hıristiyan, yahudi olsun tüm dindarların (dindar olmayanlar ve bir dine mensup olmayanlar dahil) ve arap olsun olmasın tüm milliyetlerin tek bir çatı altında demokrasi, adalet ve barış içinde birlikte yaşamasıyla olabileceğini düşünüyorum.

Evet emperyalizm, onun bölgedeki yavrusu, temsilcisi siyonizm ve şu anki dünya düzeni bunu kabul etmez, engellemek için ellerinden gelen her şeyi geçmişte yaptıkları gibi yapmaya da devam ederler, edecekler. Biliyorum bu şimdilik bir hayal ama başka bir çözüm de yok, tek çözüm bu, zamanla herkes görüp anlayacak, inanın.

Sonucu da Filistin insanının ve işgal altındaki Filistin toprağındaki siyonist olmayan Yahudilerin, o bölgede yaşayan bütün insanların ortaklaşa, el ele vereceği mücadele belirleyecek, bu konuyu emperyalist emelleri için kullanan ya da iç-dış siyaset malzemesi yapan devletler değil, inanın.


15.05.2022




3 Mayıs 2022 Salı

ÖZGÜR DÜŞÜNCELER - III - Devletin Bekası Diye Diye...

ÖZGÜR DÜŞÜNCELER

III.

Devletin Bekası Diye Diye...


"Söz konusu vatansa, gerisi teferruattır" sözü hiç de öyle masum, haklı ve meşru olmayan tehlikeli bir sözdür.
Zira bu gerekçenin arkasına sığınılarak, her türlü suikast, cinayet, katliam, arsızlık hırsızlık, soygun, sömürü, tecavüz, işkence, haksızlık hukuksuzluk, zulüm rahatça irtikap edilebilmiştir. Vatan kılıfına, örtüsüne bürünüp gizlenilerek muhtıra, klasik ve postmodern askeri darbe, psikolojik, nizami ve gayr-ı nizami harpler, kumpaslar, oyunlar, akla hayale gelmedik kötülükler kolayca işlenebilmiştir.
Açık, şeffaf, denetlenebilir, hesap verilebilir bir yönetim; yasama, yönetim ve yargı birbirinden ayrı; seçimler yoluyla, belirli sürelerle iktidarın değiştirilebildiği bir siyasi yapı; toplumun her kesiminin istek, düşünce, eleştiri ve taleplerini özgür ve örgütlü biçimde ifade etme imkânı olmadıkça, bütün bu karanlık, dehşetengiz, devleti kutsayan ittihatçı yapıdan kurtulabilme olanağı yoktur.

29.07.2020

 

Her ne kadar askeri, istihbari, polisiye dahil her türlü yol, yöntem ve tedbirlerle halletmeye çalıştıkları Kürt meselesinin bir gün yine önlerine geleceğini biliyorlardı. Ve bu amaçla kontrol altında silahlı mücadeleye yönelecek bir örgüt (PKK) kurdurdular. Bu örgüte teşvik ve katılım anlamında Diyarbakır askeri cezaevinde akıl almaz ve insanlık dışı işkenceler uyguladıkları gibi, halka da her türlü baskı ve zulmü reva gördüler. Kürt meselesini terörle ve bölücülükle ilişkilendirip böyle anılmasını sağladılar, şimdilik geçici de olsa başardılar.

Bir diğer iç tehdit olarak addettikleri dindarları sistem için tehlike olmaktan çıkartmak için farklı bir yöntem izlediler. Bu amaçla 28 Şubat Süreci sahneye konuldu. Bu süreçte özellikle çok hassas olan başörtüsü ve kadın üzerinden dindar kesimde büyük bir travma oluşturuldu. Bu travmanın etkisiyle bir parti (AKP) daha kur(dur)ulur kur(dur)ulmaz toplumun büyük çoğunluğunun teveccühü ile tek başına iktidara geldi (aslında getirildi). Böylece bu kesimin yaşadıkları travmanın etkisi ve de iktidar imkanlarından istifade ile sisteme muhalif olmaktan çıkartılıp sistemi sahiplenmesi sağlandı. Hatta bu kesim içinden derin devlet açısından özellikle bir başka tehdit olarak görülen cemaatle (aslında gülen örgütü ya da paralel devlet yapılanması ile) çatıştırılarak kurtulundu ve ilave olarak Kürt meselesinde derin devletin yanında yer almaları sağlandı.

Derin devletin proje ve oyunları bitmez netekim.

18.02.2022


Asistanlık yıllarımızda eğitim hastanelerinde şeflik sistemi vardı. Biraz esprili olan bu ilkelerden biri de, "şefin odasına kendi fikirlerinizle girersiniz, şefin fikirleri ile çıkarsınız" idi. Klinik şeflerinin havaları ve yetkileri gayet yerinde idi. Cumhuriyet Türkiye'sinin ilk çeyreğinde ebedi ve milli şeflik sisteminin adı şekli şemali değişse bile şeflik sisteminin esas olarak hâlâ cari (yürürlükte) olduğuna inanıyorum. İktidara kendi fikirleri, projeleri ile gelen parti/partiler, bir süre sonra devletin rengine, fikrine bürünüyorlar, devletin kendisi, sesi oluveriyorlar. Son 20 yıldaki AKP hükümetinde de bu açık seçik görüldü, gözlendi. Belki diyebilirsiniz ki, bu parti/partiler zaten sistem içi idi ve sistemi işletmekle yükümlü idiler. Doğru dersiniz elbette ama şu hususu da unutmayın, sistem (devlet, şef) ne yapar yapar sizi kendisine benzetir, hükmü altına alır, boyun eğdirir, kendisine hizmet ettirir. Zira sistemin, devletin haremine, en mahrem alanına girecekseniz, sizi hadım (elbette fikren) etmeden asla oraya sokmaz, izin vermez (darbe, devrim hariç). Netekim son örnekte de öyle oldu. Adında adalet ve kalkınma olan bir parti bu iki alanda bile tam bir hezimete uğradı, ondan hiç olmazsa bu iki şeyi bekleyen taraftarlarını bile hayal kırıklığına uğrattılar.

16.12.2021

 

Bize (halk'a) düşen bu ülkede daima üçün birini almak olmuştur. Her zaman ölümü gösterip sıtmaya razı ediliriz. Beterin beteri var ya da gelen gideni aratır denilerek mevcudu muhafazaya, kötünün iyisini (ehven-i şer'i) savunmaya ikna ediliriz. Makus talihimiz, ahval ve şeraitimiz (durum ve şartlar) bu yüzden bir türlü düzelmek bilmez. Ta ki...

21.12.2022







23 Nisan 2022 Cumartesi

ÖZGÜR DÜŞÜNCELER - II - Deliliğe Övgü, 3Y, Devlet ve Özeleştiri

ÖZGÜR DÜŞÜNCELER

II.

Deliliğe Övgü, 3Y, Devlet ve Özeleştiri

 

Her geçen gün "Allah'ım, aklıma mukayyet ol" diye dua ettiğim bu ülkede, başhekimlik görevinin sonuna doğru olan bitene isyan ettiğim ve bunu arkadan değil de önden, açıkça, mertçe yaptığım için adım zamanla "uyumsuz, geçimsiz, muhalif"e çıktı. Ben "deli" denilmesini tercih ederdim. Zira bu kadar akıllının ülkenin canına okuduğu bu ülkede, akıllılara değil, delilere ihtiyaç olduğu kanaatindeyim. 

Delilik güzeldir, özgürlüktür. Adınızın deliye çıkmasından korkmayın derim. Varsın adınız çıkmışsa dokuza(deliye), nasıl olsa inmeyecektir artık sekize(akıllıya). Onuncu köyde yeriniz her zaman hazırdır ve üstelik deliye her gün bayramdır. İnanın 58 yaşındayım ve şunu kesinlikle anladım. "Bu ülkede akıllı olmak zulümdür, işkencedir, mutsuzluktur, huzursuzluktur".

01.04.2022

 

Gerçi tarihin her döneminde her yerde vardılar ama günümüzde öyle mahlukat tipleri var ki, bu (zer)zevatlar, kapıkulu zihniyetine sahip olup omurgasızdırlar. Her daim iktidar yanlısı olup gücün borusunu öttürürler ve 3Y (yağcı, yalaka, yavşak) özellikli her devrin soytarılarıdır, dalkavuklarıdır. 'Kraldan ziyade kralcı'lardır. 'Gelene ağam, gidene paşam' ve de 'kral öldü yaşasın yeni kral' derler. Menfaatleri, makamları, konforları putlarıdır ve maalesef sayıları da mebzul miktarda olup gitgide de artıyorlar.

17.02.2022

 

Bir ırkı, milliyeti, dini, ideolojiyi, mezhebi, hanedanı ifade eden, bu isimlerle anılan devletler, bünyelerinde kendisi gibi olmayanlara az ya da çok öteki, diğeri, başkası, üvey muamelesi yapmaktan kendilerini alamazlar.

29.10.2021

 

Özeleştiri yapmayanlara ve eleştiriden hoşlanmayanlara, öğüt verip eleştiri yapmak, abesle iştigaldir, boşa zaman kaybıdır, nafiledir.

15.10.2021




19 Nisan 2022 Salı

ÖZGÜR DÜŞÜNCELER - I - Kanaralaşmak, Hadımlaşma ve Özümse(n)me

ÖZGÜR DÜŞÜNCELER

I.

Kanaralaşmak, Hadımlaşma ve Özümse(n)me


Uluslar arası ve ulusal olsun, bir sistemin/rejimin/devletin içine girmek, dahil olmak denilince aklıma nedense üç örnek, üç kelime gelir.

İlki; kanaralaşmak olup kısaca “amacının/görevinin aksi yönde hareket etmek” olarak tanımlanabilir. Anadolu’da “sürüyü korumakla görevli köpeklerin sürüye musallat olup zarar vermeleri, bir nevi sürüyü kurtlara karşı korumaları gerekirken kurtlaşmaları” şeklinde deyim olarak kullanılır. Aynı şekilde devleti/toplumu korumakla/yönetmekle yükümlü siyasetçi/bürokrat zevatın, bu amaç ve görevlerinin aksine zaman içinde kanaralaşıp devlete/topluma zarar vermeye başlayıp kurtlaşmalarıdır. O durumda yapılması gerekeni kanaralaşmış köpeklere yapılan uygulamayı okuyup bir zahmet siz öğreniverin lütfen.*

*http://sivaspostasi.com.tr/kose-yazilari/kanaralasmak-761.html

İkincisi; hadımlaşma olup erkeğin erkeklik gücünün/iktidarının elinden alınması demektir. Terimin aslı, Arapça “hizmet etmek” anlamındaki hıdme masdarının ism-i fâili olan hâdimdir (“hizmetkâr”; çoğulu hadem, huddâm). Kelime zamanla Türkçe’de hadım şeklini almış ve saray hizmetkârlarının çoğunun, özellikle harem kısmında çalışanların tamamının erkekliği giderilmiş kişiler olmasından dolayı “iğdiş” anlamını kazanmıştır.”* Bizans, Sasani, Arap ve Osmanlı’larda sultanın/padişahın sahip olduğu kadınların bulunduğu saray bölümüne harem denilirdi. Burayı koruyan ve vazifeli olanlar da hadımlaştırılmış erkekler idi. Bu şekilde padişahtan başka bir erkeğin hareme yaklaşması önlenirdi. Genellikle sistem/devlet de haremine/mahremine almak istediği kişileri düşünsel açıdan hadımlaştırmadan almaz, almak istemez. Bu böyle biline ve üzerinde düşünüle.

*https://islamansiklopedisi.org.tr/hadim--harem

Üçüncüsü ise; özümseme/özümsenme olup sistemi tabir-i caizse, bir sindirim sistemine benzetirsek, sindirim sistemine giren her gıda başlangıçta asli hüviyetinde iken, ağızda, midede, ince ve kalın bağırsaklarda ve son kısımdaki hali türlü türlüdür. Sistem içinde kaldığı süre içerisinde, gıdanın şekli ve muhtevası değişim/başkalaşım geçirir. Eğer gıda sisteme uygun değilse, ağız safhasında ya parçalanamaz ya parçalanmaya çalışılsa da yutulamaz tükürülüp çıkarılır, ya da yutulmuş olsa bile yemek borusuna takılır (yabancı cisim) veya yutulmuş olsa bile istifra edilir, kusulur. Mideye inip asidik etkiye maruz kalıp geçtikten sonra ise yapacak bir şey yoktur. Hele ince bağırsaklara varıp da sistem gıdayı (sizi) özümsemiş, siz de sistem tarafından özümsenmiş ve kana karışılmış, kanka olunmuştur. Aslolan ideal, ideoloji, inanç sahiplerinin beğenmedikleri, benimsemedikleri sisteme girmemeleri veya bir şekilde girseler bile parçalanmadan ya da en azından sindirilmeden çıkabilmeleri/çıkartılmalarıdır. Bu konuda da sizlere kıssadan hisse bir mesel/masal/hikaye anlatmamı isterseniz buyurun okuyun.

“Vaktiyle bir padişahın çok değer verdiği, zaman zaman gidip hal hatır sorduğu, devlet işleri ile ilgili danışmalarda bulunduğu bir hocası varmış. Fakat padişahın bir özelliği de birlikte çalıştığı ve devlet hizmetine aldığı kişileri bir süre sonra çeşitli bahanelerle görevden azletmesi imiş. Günlerden bir gün, padişah yine hem ziyaretinde bulunmak hem de ilminden, basiret ve ferasetinden istifade etmek için hocasının yanına uğramış. Hoş beşten sonra bir ara hocasına demiş ki; “Hocam, sizin görüşleriniz benim için değerli. Sizi böyle ara sıra değil de hep yanımıza, devlet hizmetine alsak da her an yanımızda olup bize yol gösterseniz”. Bunun üzerine alim zat demiş ki; “Bu teklifinizden ziyadesiyle memnun oldum. Fakat kabul edemem. Şu önünüzdeki meyve tabağındakiler renk, koku, tat yönünden sizi cezbediyor.  Fakat siz onu içinize aldığınızda uzun bir yol katedip def-i hacet ile çıkardığınızda bir daha onu görmek bile istemiyorsunuz değil mi? Dilerseniz, biz yine böyle kalalım, olmaz mı?” demiş.”

http://arifkaya06.blogspot.com/2013/07/sozun-kar-etmedigi-yerde.html

19.04.2022