Bildiğiniz gibi Ramazan
ayı, Kur’an ayıdır bir bakıma, Zira Allah’ın insana ve insanlığa son mesajı bu
ayda son elçisine iletilmeye başlanmıştır. Kur’an’ın konuştuğumuz, anladığımız
ve anlaştığımız dile tercümesi kesinlikle gereklidir, vazgeçilmezdir,
tartışılmazdır. Kur’an’ın Türkçe’ye son çevirisi yakınen tanıdığım ve bildiğim
biri tarafından yapıldı. Tam 11 yıl sürdü. 2004 yılındaki İlk başladığı
günlerde bir oturuma ben de katılmıştım. Hatta ilk bölümün kontrolünü ve
değerlendirmesini de yapmıştım. Türkçe tercümeyi genel itibariyle beğendim,
bunun dışında ben de fazla bir şey söylemek istemiyorum, zira ben de yeni
okumaya başladım. Fakat şu kadarını söyleyebilirim. Tercümeyi yapan Erhan
ağabey, sağlıklı bir zihin yapısına ve konu hakkında yeterli bilgi birikimine sahip
olup yıllardır bu işlerin içindedir. Kitabı edinmek isteyenler için şu bilgiler
yeterlidir sanırım.
Kitabın ismi: Kerim Kur’an – Türkçe Çeviri. 840 sayfa,
14x20 ebadında, şamua kâğıt, iplik dikiş ve özel kapak.
PTT kargo
yoluyla, kitap teslimatı sırasında ödenmek üzere;
1 kitap 7 TL kitap, 7 TL Kargo, 1 TL işlem
ücreti toplam 15 TL;
2 kiap 14 TL kitap,
8 TL kargo, 1 TL işlem ücreti toplam 23 TL;
3 kitap 21 TL kitap, 8,5 TL kargo, 1 TL işlem
ücreti toplam 30,5 TL
4 kitap 28 TL kitap, 9,5 TL kargo, 1 TL işlem
ücreti toplam 38,5 TL;
5 kitap 35 TL kitap, 9,5 TL kargo, 1 TL işlem
ücreti toplam 45,5 TL;
10 kitap 70 TL kitap, 12,5 TL kargo 1 TL işlem
ücreti toplam 83,5 TL
Not: 1) Mümkünse siparişlerinizi Erhan Aktaş’a e-posta
yolu ile bildirmeniz gerekiyor. Face üzerinden sipariş vermeyiniz. Adres ve
telefon bilgilerinizi yazmayı unutmayınız.
Not: 2) Çeviri, ödeme gücü olmayanlara ücretsiz
gönderilecektir.
Not: 3) Kargo bedellerinin böyle olduğunu, gelen
gönderi üzerindeki etiketten de görebileceksiniz.
İletişim: Erhan
Aktaş Cep tel: (0532) 620 47 95 – E-posta: erhanaktas@hotmail.com
Tefekkür Edip Söyleyeni Genellikle Dokuz Köyden Kovarlar, "Onuncu Köy"de Yeriniz Her Daim Hazırdır (E-posta: arifkaya65@gmail.com)
29 Haziran 2015 Pazartesi
17 Haziran 2015 Çarşamba
"İÇİ BOŞ BİR ŞAPKAYI BİNAENALEYH KIRK YIL BAŞIMIZDA TAŞIDIK”
Adamlar bilirim iri,
Adamlar bilirim ufak,
Adamlar bilirim ki sözleri,
Eserlerinden parlak.
Adamlar bilirim ufak,
Adamlar bilirim ki sözleri,
Eserlerinden parlak.
Adamlar bilirim sönük,
Adamlar bilirim çürük,
Adamlar bilirim rozetleri,
Yüreklerinden büyük.
Adamlar bilirim çürük,
Adamlar bilirim rozetleri,
Yüreklerinden büyük.
Adamlar bilirim yamuk,
Adamlar bilirim maskara,
Adamlar bilirim elleri,
Eldivenlerinden kara.
Adamlar bilirim maskara,
Adamlar bilirim elleri,
Eldivenlerinden kara.
“Süleyman ah Süleyman bu
ayaklar nasıl ayak
yorgana sığdı diyelim mezara
nasıl sığacak”
Şiir: Adamlar Bilirim / Arif Nihat Asya
Nakarat şiir: Ali Akbaş
Beste ve Seslendiren Sanatçı: Hasan Sağındık
30 Nisan 2015 Perşembe
UZUN LAFA NE HȂCET, HER ŞEY AÇIK VE NET-13
Terör
devleti, Devlet terörü ve “Soysuzlar çetesi”ne dair çarpıcı tespitler
“…Çünkü
İsrail kendisinden yarar umulan değil, zarar verme potansiyelinden korkulan bir
ülkedir. Gerek diasporası, gerekse ABD'nin tam desteği nedeniyle pek çok ülke
İsrail'le dost geçinmek zorunda. Batı dünyasında İsrail hakkında samimi
düşüncelerini söyleyebilen lider yok gibidir… İsrail her şeyden önce küresel
finans sektörüne hükmettiği algısı nedeniyle korkutuyor. Dünyanın dört bir
tarafına yayılmış Yahudi işadamlarının İsrail'e gözü gibi baktığı düşünülüyor.
ABD ve Avrupa'da güçlü bir Yahudi işadamları grubu var ve bunların arasında
gerçek anlamda kapalı bir dayanışma söz konusu. Bu yüzdendir ki İsrail ne
üretse ABD ve Avrupa'da alıcısı hazır. İkinci olarak İsrail'e dokunana ABD'nin
zarar verdiği algısı dünyada yaygın. Batı'nın bir diğer kaygısı ise anti-Semitik
damgasını yemek. İsrail dünyanın gözünü öylesine korkutmuş ki İsrail'e en ufak
bir eleştiri dahi anti-Semitik damgasını yemeye yetebiliyor… Evet, şunu göz
ardı etmeyelim, İsrail bir terör devletidir yani terör faaliyetleri sonucunda
kurulmuştur. İlk başbakanları, bakanları teröristtir… İsrail'in temelindeki
şiddet örgütlenmesi bugün de devam ediyor. İsrail'de devlet mi orduya sahiptir,
ordu mu devlete sahiptir anlayamazsınız. İsrail de her şey silahlı devlettir.
Türkiye'de derin devlet var diyoruz ya İsrail'in tamamı derin devlet gibidir.
Bütün devletler İsrail'den endişe ederler. Dışarıda terör uygulayan bir
devletten bahsediyoruz…” (İsrail terörle kuruldu, Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu Başkanı
Sedat Laçiner’le röportaj, Mehmed Gündem, Yeni Şafak, 09.02.2009)
Siyonist çete devlet
olursa ve de adam yerine konursa olacağı budur elbette…
…Önceki
gün Türkiye’nin Tel Aviv Büyükelçisi Oğuz Çelikkol’u bakanlıktaki makamı yerine
İsrail parlamentosundaki odasına çağırıp kapıda bekleten İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı
Daniel Ayalon, elçinin itirazlarına rağmen basını kameralarıyla içeri aldı.
Ayalon, elini sıkmadığı ve yiyecek-içecek ikram etmediği Çelikkol’u üzerinde
sadece İsrail flamasının durduğu sehpanın karşı tarafında, kendisiyle iki
yardımcısının koltuğundan daha alçak bir koltuğa oturttu. Ayalon, gazetecilere
İbranice şunları söyledi: “Dikkatinizi çekerim; o daha alçak, biz daha yüksek
koltukta oturuyoruz, masada sadece İsrail bayrağı var ve gülümsemiyoruz.”
…Önceki
gün Erdoğan’ın Lübnan Başbakanı Refik Hariri ile basın toplantısında İsrail’e
Gazze sebebiyle yine çatması da kriz yarattı. İsrail Dışişleri sözcüsü Yossi
Levy, ‘Türk Başbakanı’nın gemi azıya almış azarları, İsrail ve Yahudi karşıtı
dizinin yayımını anımsatıp, şu çıkışı yaptı: “İsrail Türkiye’ye karşı saygılı
olmaya özen gösteriyor, iki ülke arasında düzgün ilişkilerin devamını istiyor,
ama aynı karşılığı da görmeyi bekliyor. İsrail devleti, Hizbullah ve Hamas
terörü ve füzelerine karşı vatandaşlarını koruma hakkına sahiptir. Türklere
gelince, onlar, İsrail devletine ve dünyanın en ahlâklı ordusu olan İsrail
Savunma Kuvvetlerine vaaz verecek en son kişilerdir.” (www.radikal.com.tr,
13.01.2010)
Doğru
söze ne denir?
“…Obama dönemi, "Amerikan
emperyalizminin şekere bulanıp yutturulduğu"
bir dönem olacaktır. O kadar. Eskisi sert keseliyordu, bu yumuşak
sabunlayacaktır. Hamam aynı, su aynı, sabun aynı, tas aynıdır. Tellak
değişmiştir…” (Pirezidan Hüseyin, Engin Ardıç, Sabah, 06.11.2008)
Olur mu uleyn demeyin, oldu bile.
Hussein Barrack Obama da Nobel barış ödülüne layık görüldü. Bu barış ödülünü
verenlerin …#!?&%+
“…Onlara
göre Obama ''Uluslararası diplomasiyi ve halklar arasındaki işbirliğini
güçlendirmek konusunda olağanüstü çaba harcamış' ve dolayısıyla bu BARIŞ
Ödülü'nü hak etmişti. Yapmayın Allah aşkına! Bu ödülü veren kurul üyeleri ile
ilgili olarak hep çok şey yazılır ve çizilir. Ama kurul üyeleri ilk kez böylesi
APTALCA ya da bizi sinirlendirmek ve bizimle alay etmek için ZEKİCE bir karar
almıştı. Adam Başkan olalı henüz 9 ay olmamışken ve bu süre içinde hiçbir
konuda somut hiçbir karar ya da adım atmamışken nasıl oluyor da kurul üyeleri
ödülü Obama'ya veriyor? Elbette ödül ve para onların, istedikleri adama
verirler. Örneğin; aynı kurul, Başbakan Erdoğan'ın Davos'ta 'One minute' diyerek
'Siz insan öldürmeyi çok iyi bilirsiniz' dediği İsrail Cumhurbaşkanı Perez'e de
1994'te Barış Ödülü vermişti. Oysa Perez 1934'te Polonya'dan Filistin'e göç
ederek Filistin halkına karşı katliamlar yapan Siyonist örgütlere katılmış,
1949 yılından itibaren hep askeri görevler almış, İsrail'in nükleer güce sahip
olmasında başrol oynamıştı. Ve böylece Nobel Barış Ödülü'nü hak etmişti! Irak
ve Afganistan'dan çekilmeyen, İsrail'in saldırgan ve barış düşmanı tavrına
destek veren, bizim coğrafyamızı ilgilendiren hiçbir konuda hiçbir adım atmayan
ve dünya barışına hiçbir katkısı olmayan Obama belki de aynı anlayışla ödülü
hak etmişti…” (Bizi aptal
yerine koyuyorlar, Hüsnü Mahalli, Akşam, 10.10.2009)
Unutma, unutturma! Ve tuhaf bir yorum.
“…‘Medeniyetler Çatışması’ tezinin mimarı Huntington’ın son
nefesini verdiği saatlerde İsrail, Yahudilerin kutsal günü sayılan, çalışmanın,
ateş yakmanın, paraya dokunmanın, arabaya binmenin dahi yasak olduğu Şabat günü
Gazze Şeridi'ni cehenneme çeviren bombardımanı başlattı. Saldırı, Gazze'de
çocukların okuldan çıktığı sırada düzenlendi. Dumanların yükseldiği kentte
annelerin çocuklarını bulmak için gösterdiği çabalar yürek burkutucuydu.
Üstelik İsrailli yetkililer Gazze saldırısının henüz "başlangıç"
olduğunu açıkladılar… Bu nasıl bir ruh halidir? Fakat bu saldırıdan tarihin not
defterinin satır aralarına, Hamas polis güçlerine katılacak yeni polisler için
düzenlenen mezuniyet tören alanına yağdırılan bombaların ardından objektiflere
yansıyan görüntüler geçti. Böyle bir günde bombardıman emri vermek nasıl bir
ruh halinin ürünüdür, takdiri dünya kamuoyuna bırakıyorum. Yaralı Filistinli
polisin son nefesini verirken yukarı kaldırdığı elinin işaret parmağıyla “Allah
birdir” işareti yaparken son nefesinde zikrettiği kelime-i şahadet görüntüsü
tüm İslam dünyasının vicdanlarına kazındı…” (Ölümü tam da o güne denk geldi,
Prof. Osman Özsoy, www.haber7.com, 29.12.2008)
Adalet
Bakanı Mehmet Ali Şahin: “İsrail’in bu tahrikleri sürdükçe terörle mücadelede
başarılı olmak mümkün değildir”. (www.radikal.com.tr, 04.01.2009)
Al benden de o kadar…
…15 ay aradan sonra Filistinlilerle İsrâilliler arasında ABD
vâsıtasıyla “dolaylı” barış
görüşmelerinin yeniden başlayacak olması da bir başka soytarılık! Amerikan “Fevkalâde Sefîr-i Kebîri”
George Mitchell iki taraf arasında “mekik”
dokuyarak birinin lafını ötekine yetiştirecek, bu dostlar alışverişde görsün
diplomasisi bir 15 ay daha sürecek, İsrâil o arada Batı Şeria’ya 150.000 Yahudi
daha yerleştirecek, Başkan Obama ve Bayan Clinton bu işe “Tüh, tüh, keşke yapmasalardı!” şeklinde
sert tepki gösterecek, sonra İsrâil bilmem kaç düzine uçakla gidip bilmem kaç
yüz Filistinliyi daha temize havâle edecek ve müzâkereler 15 aylığına inkıtâa
uğrayacak. Ben böyle barışın...
(Yağmur Atsız, Star, 09.03.2010)
Ve sonra…
[İsrail 8 Temmuz 2014’te Gazze’ye askeri
müdahalede bulundu, 50 günde 2 bin 100’den fazla Filistinli hayatını kaybetti.
Ölenlerin en az yüzde 70’i sivil, 500’ü çocuktu. 11 binden fazla kişi
yaralandı, 100 binden fazla kişi evsiz kaldı. (www.bianet.org, 21.01.2015)
İsrail'in, işgal altında tuttuğu Doğu Kudüs'te 77 yeni yerleşim birimi
inşa etme kararı aldığı bildirildi. (www.gazeteuzay.com, 27.04.2015)]
Barış Türküsü
Barış türküsü söylüyor dünya bebeğim / Yüreğine namlular ateş kusarken / Yarınlar seninmiş güya bebeğim / Darağacı
boynuna kement atarken.
Çarklar böyle dönüyor inan bebeğim / Bu lafların ardında yalan
bebeğim / Ne sınırsız bir dünya, ne insanlık sevgisi / Barış çığlıklarında
savaş bebeğim.
Sana dostuz diyenlere kanma bebeğim / Sırtındaki hançerin sahibi
onlar / Yıllar yılı vurulan sensin bebeğim / Katleden her silahın mermisi
onlar.
Söz-Müzik: Gündoğar, Seslendiren: Hasan Sağındık
21 Nisan 2015 Salı
UZUN LAFA NE HȂCET, HER ŞEY AÇIK VE NET-12
İster
inanın, ister inanmayın.
Baykal
ve Öztürk gerçeğin peşinde!..
CHP Genel Başkanı
Deniz Baykal, Can Dündar'ın Cumhuriyet'in 85. yıldönümünde vizyona giren
'Mustafa' filmini beğenmedi. Önceki gece galasına katıldığı filmle ilgili
görüşlerini yakın çevresiyle paylaşan Baykal, şu yorumu yaptı: “…Atatürk'ün
sofrası, içki içilen, coşku bulunmayan, sanki başarısız olmuş, bıkmış, umutsuz,
yalnız ve yaşlı bir adamın sofrası olarak lanse ediliyor. Atatürk günde bir
büyük rakı içen, kadınlara zaafı olan birisi olarak gösterilmiş. Zaafları
olabilir… Atatürk kendi döneminin tüm liderleri diktatör olduğu halde bu yönde
hiçbir eğilimi olmayan bir liderdi… Filmde, cumhuriyeti kurmak için birlikte
hareket ettiği arkadaşlarını sonradan yemiş, onlara ihanet etmiş gibi
gösteriliyor. Bunlar gerçek değil…” (Sabah, 30.10.2008)
Hulki Cevizoğlu’nun Ceviz Kabuğu programına katılan Yaşar Nuri
Öztürk, “Mustafa’yı, Atatürk’ü önce sıradanlaştırmak, sonra da dışlamak için
yapılmış bir film” olarak değerlendirdi. Öztürk, “Bana göre bu film Atatürk’ü
aleladeleştirmek için yapılmış. Aleladeleşirse etkisizleşir. Bu, Atatürk’e pusu
kuranların oyunudur. Mustafa Kemal, Süleymaniye camisine haç takmalarına engel
oldu. Hȃlȃ Mustafa Kemal’in rakısı
ile uğraşmaları ayıptır. Fatih Sultan Mehmet çok şarap içerdi. Şimdi onu kaç
fıçı ile çağ açtı diye mi değerlendirmeli?” dedi. (Vatan, 04.11.2008)
Şaka
değil, kelimesi kelimesine aynı.
Laiklik
/ rakı ilişkisi!..
“Kim
dinler: Laikler
Bir
de cam bardağında rakı.
Safiye
Ayla’nın kendi sesinden bir giriş ile başlıyor Ata’nın sevdiği şarkılar. Naim
Dilmener’in de katkılarıyla hazırlanan albümde, favorim ‘Cana rakip’. Bir çay
bardağı rakı eşliğinde güzel gider her daim. Albümü bütün laiklere şiddetle tavsiye
ederim.” (Berrin Karakaş, Rafta kalmasın, Tempo, Sayı: 1085, 11.09.2008)
Kampana
“Bir ara kadehinde rakısı kalmayan Atatürk her zaman, sofra
üzerinde bulunan kampanayı alarak çan çan diye çalardı. Ben dahil sofraya
hizmet eden tüm arkadaşlarım kadehinin boşaldığını fark edememişiz. Çanı
çaldıktan sonra hepimize, herkese hitaben ‘Yahu demokrasi ilan ettik ise de
bana bir tek rakı da mı vermeyeceksiniz’ diye espri de patlatmıştı. (Atatürk’ün
kütüphanecisi Nuri Ulusu, Sabah Kitap, 19.11.2008)
Cumhuriyet ve rakı…
“Ey yükselen yeni nesil, cumhuriyeti biz
kurduk, onu yükseltecek sizlersiniz.” K. Atatürk
(Haber Türk, 29.10.2009, Ön sayfa)
Beyefendiler, “kulüp rakı” sizlere
emanet. Mey İçki
(Haber Türk, 29.10.2009, Arka tam sayfa)
Teşbihte hata olmaz mı demeli
yoksa dervişin fikri neyse zikri o mudur?
Antalya'nın Kemer ilçesinde Atatürkçü Düşünce Derneği Kemer Şubesi
tarafından ''Dinin ve Kadının Türban ile İstismarı'' konulu konferans
düzenlendi. Kemer Belediyesi Kültür Salonu'nda yapılan konferansa katılan Doç.
Dr. Şahin Filiz, ''Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk, İslam dinini en iyi
anlayan insanlardan biri'' dedi. Kur'an-ı Kerim'de ''türban'' gibi bir ifade
olmadığını belirten Şahin, ''kadınlarımız, kendilerini erkeklerden bir adım
geride görmeye itilmektedir'' diye konuştu.
Doç. Dr. Filiz, konuşmasının ardından izleyicilerin sorularını yanıtladı. Bu sırada bir katılımcının, ''Dinimizi öğrenmek için sadece Kur'an-ı Kerim'i kaynak alabilir miyiz'' sorusu üzerine Filiz, ''Kur'an-ı Kerim sek içilmez, yanında başka kaynakları da incelemek gerekir'' dedi… (www.haber7.com, 31.03.2008)
Doç. Dr. Filiz, konuşmasının ardından izleyicilerin sorularını yanıtladı. Bu sırada bir katılımcının, ''Dinimizi öğrenmek için sadece Kur'an-ı Kerim'i kaynak alabilir miyiz'' sorusu üzerine Filiz, ''Kur'an-ı Kerim sek içilmez, yanında başka kaynakları da incelemek gerekir'' dedi… (www.haber7.com, 31.03.2008)
Tabu ve dogma
Can Dündar, 'Mustafa' filmi için ifade verdi. "Mustafa" filmi nedeniyle hakkında soruşturma başlatılan Can Dündar, Ankara Basın Savcısı Nadi Türkaslan'a ifade verdi. Dündar "Atatürk'ün sigaralı görüntülerini rötuşlayacak mıyız? İçki ile ilgili anılarını silecek miyiz? Hoşumuza gitmeyen görüşlerini de çıkaracak mıyız kitaplardan?" diye sordu. (Sabah, 20.12.2008)
16 Nisan 2015 Perşembe
UZUN LAFA NE HȂCET, HER ŞEY AÇIK VE NET-11
Fas’da
doğmak=Müslüman olmak?!
“Fransa’nın
Fas asıllı Adalet Bakanı Rachida Dati, hamile olduğunu açıkladı. 43 yaşındaki
Müslüman bakanın ocak ayında doğum yapması bekleniyor. Merak edilen ise babanın
kim olduğu. Dati bu konuda açıklama yapmayınca, söylentiler aldı başını gitti.
Baba adayları arasında Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin bile adı geçiyor.”
(Tempo, Sayı: 1084, 11.09.2008, sh.16)
Haber’e
Yorum’um: Haberde, bakanın
‘müslüman’ olduğu ibaresi geçmese şaşırtıcı bir yönü yok, hatta bana kalırsa
haber değeri bile yok. Zira “Fransa ve İngiltere’de her üç çocuktan biri gayri
meşru. Bu ülkelerde ailenin yapılanması değişmiş gibi. Çocuğuyla yaşayan anne
veya baba, özellikle de babasız çocuklar artmış. Sadece anne ve çocuktan oluşan
ikili, bu yüzden aile kabul edilmeye başlandı.” (www.keskinbicak.net/cocuk-egitimi/babasiz-cocuklar.html) Kadın, adalet bakanı olmasa “muasır medeniyet(!)”
liginde olan bu ülkede bebeğin babasını inanın kimse merak etmez bile. Benim
acizane, ucu Sarkozy’ye kadar uzanan bu babanın kim olabileceği meselesine bir
çözüm önerim var. Fakat “aziz ve pak” İslam’ı bu konu dışında tuttuğumdan -niye
derseniz ortada bir zina durumu ve de Allah’ın “zina’ya yaklaşmayın” emrine
teslim olmamış kişiler var-, tabiatıyla çözüm önerim de “cahiliye devri”nden
olacak. Kaynaklarda yazar ki, “Cahiliye devrindeki nikah şekillerinden biri şu
idi. Sayısı ondan az olmayan bir grup erkek bir araya gelerek bir kadının
yanına giderler ve hepsi onunla ilişki kurardı. Kadın hamile kalıp çocuğunu
doğurunca, birkaç gün sonra onların hepsine haber yollardı. Erkeklerin hiç biri
gelmemezlik edemezdi. Hepsi yanına gelince kadın onlara: “Yaptığımız işin
sonucunu görüyorsunuz. İşte şimdi doğum yaptım. Ey falan bu çocuk senindir”
diyerek sevdiği erkeğin adını söyler ve çocuğu o adama verirdi. Adam da çocuğu
almamazlık edemezdi. (Yoldaki İşaretler, Seyyid Kutub, Dünya yayıncılık, 3.
baskı, 1997, sh.35) Yani “cahiliye” bile olsa mafya gibi bir raconu, yani
kuralları vardı. Var mı öyle bir halt edip sonra sırra kadem basmak. Fakat yine
de bu ‘cahiliye’ açmazın, çıkmazın ta kendisi değil mi? Söyleyin a dostlar.
Gerçek
Müslüman(lar)a bak, hizaya gel!...
Son dönemde
dinlerarası diyalog çalışmalarıyla öne çıkan Suudi Kralı Abdullah, ülkesinin
önde gelen isimlerine verdiği bayram resepsiyonunda "Dinde aşırılığa
kaçarak teröre karışanların gerçek Müslüman olmadığını söyledi. Suudi Kral
"Fanatiklik gerçek Müslümanları tehdit ediyor. Aşırılığa kaçarak teröre
karışanlar hem Müslümanların adını lekeliyor hem de dünyaya zarar veriyor.
Onlar Müslüman değil, yalnızca kendilerini temsil ediyorlar" diye konuştu.
Resepsiyona Çeçen lider Ramazan Kadirov ve Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas
da katıldı. (Sabah, 11.12.2008)
9 Nisan 2015 Perşembe
UZUN LAFA NE HȂCET, HER ŞEY AÇIK VE NET-10
Uzaktan kumanda kimin elinde ya da kim kimi uzaktan kumanda
ediyor?
Çünkü %3'ten daha azınız kitap okuyor. Çünkü
%15'ten daha azınız gazete okuyor. Çünkü sizin tek gerçeğiniz bu televizyon
ekranında gördükleriniz. Şu an dışarıda, bu ekranda gördükleri haricinde hiç
bir şey bilmeyen koskoca bir nesil yaşıyor. Bu ekran, ilahi bir vahiy gibi. Bu
ekran başkanlar, papalar, başbakanlar yaratıyor ya da yok ediyor. Televizyon
gerçek değildir. Televizyon lanet olası bir lunaparktır. Televizyon bir
sirktir, bir karnavaldır, gezici akrobatlar takımıdır, masalcılardır,
dansçılardır, şarkıcılardır, hokkabazlardır, aslan terbiyecileridir ve
futbolculardır. Biz eğlence dünyasındayız. Ama sizler, sabahtan akşama kadar,
her yaştan, her renkten, her dinden insan bu lanet televizyonun başına
oturuyorsunuz. Bildiğiniz tek şey biziz. Burada döndürdüğümüz illüzyonlara
inanmaya başladınız ve televizyondakilerin gerçek, kendi hayatlarınızın ise
hayali olduğunu düşünmeye başladınız. Televizyon ne derse onu yapıyorsunuz.
Onun gösterdiği gibi giyiniyorsunuz, onun gösterdiklerini yiyorsunuz.
Çocuklarınızı onun dediği gibi yetiştiriyorsunuz, hatta onun istediği gibi
düşünüyorsunuz... Bu tamamen saçmalık! Tanrı aşkına, sizler gerçeksiniz, hayali
olan biziz! (ABD'li medya ünlüsü Richard Albert'in sözlerinden)
Halil İbrahim bereketi
Vaktiyle birbirini çok seven iki kardeş
varmış. Büyüğü Halil. Küçüğü ise İbrahim... Halil, evli ve çocuklu. İbrahim ise
bekârmış... Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin... Ne mahsul çıkarsa, iki
pay ederlermiş. Bununla geçinip giderlermiş... Bir yıl, yine harman yapmışlar
buğdayı. İkiye ayırmışlar. İş kalmış taşımaya. Halil, bir teklif yapmış:
İbrahim kardeşim; Ben gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı bekle. Peki, abi
demiş İbrahim... Ve Halil gitmiş çuval getirmeye... . O gidince, düşünmüş
İbrahim: Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine. Böyle düşünmüş
ve kendi payından bir miktar atmış onunkine... Az sonra Halil çıkagelmiş. Haydi
İbrahim demiş, önce sen doldur da taşı ambara. Peki abi, demiş İbrahim. Kendi
yığınından bir çuval doldurup düşmüş yola. O gidince, Halil düşünmüş bu defa:
Demiş ki: Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var. Ama kardeşim
bekâr. O daha çalışıp, para biriktirecek. Ev kurup evlenecek. Böyle düşünerek,
kendi payından atmış onunkine birkaç kürek. Velhasıl, biri gittiğinde, öbürü,
kendi payından atar onunkine. Bu, böylece sürüp gider. Ama birbirlerinden
habersizdirler. Nihayet akşam olur. Karanlık basar. Görürler ki, bitmiyor
buğdaylar. Hatta azalmıyor bile. Hak teala bu hali çok beğenir. Buğdaylarına
bir bereket verir, bir bereket verir ki... Günlerce taşır iki kardeş,
bitiremezler. Şaşarlar bu işe... Aksine çoğalır buğdayları. Dolar taşar
ambarları.
Hüzünlü bir hikaye…
“…Sami bir ara başını masadan kaldırıp
daireye göz gezdiriyor. Sanki burada kimse yaşamamış, umutlar uyanmamış,
kızgınlıkla söylenen sözler ağızdan çıkmamış, küsülmemiş, barışılmamış,
hayattan şikayet edilmemiş, hiç hayal kurulmamış, hiç gözyaşı dökülmemiş,
yenmemiş, içilmemiş, nefes alınmamış. Bomboş masaların üzeri kağıt kalem,
evrak, simit kırıntısı görmemiş, sandalyeler üzerinde oturanın sıcaklığı
kalmamış, takvimdeki yapraklar eksilmemiş. Hayat bu daireye uğramamış…” (Tahir
Sami Bey’in Özel Hayatı, Mustafa Kutlu, Dergah Yayınları, İstanbul, 2009, sh.
152)
ıÜüÜç çeşit
insan
1- Ekmek gibidir, hergün aranır.
2- İlaç gibidir, lȃzım olunca aranır.
3- Mikrop gibidir, siz aramayın o sizi bulur.
1- Ekmek gibidir, hergün aranır.
2- İlaç gibidir, lȃzım olunca aranır.
3- Mikrop gibidir, siz aramayın o sizi bulur.
Bir özlü söz
Yaşlanmak bir dağa tırmanmak gibidir. Çıktıkça yorgunluğunuz
artar, nefesiniz daralır ama görüş alanınız genişler.
Bir
kamyon arkası yazısı
Gönlünde
yer yoksa ayakta da giderim.
2 Nisan 2015 Perşembe
UZUN LAFA NE HȂCET, HER ŞEY AÇIK VE NET-9
Zerȃfet, letȃfet,
hikmet ve hȃl diliyle konuşanlar…
Bir zamanlar
İran’da bilginler ve şairler, “suskunlar meclisi” adıyla bir topluluk
oluşturmuşlardı. Üye sayısı otuz kişiydi ve bunu arttırmıyorlardı. Üyeliğin ilk
şartı çok düşünmek, az yazmak ve çok az konuşmaktı. O zamanlar meşhur şair ve
bilgin Molla Camî, bu meclisin aşkındaydı. Günün birinde suskunlar meclisinin
bir üyesinin öldüğünü duyunca, onun yerine aday olmak için bilginlerin
bulunduğu köşke geldi. Kendisini karşılayan kapıcıya bir şey söylemeden, ismini
bir kağıda yazarak o sırada toplantı halinde bulunan suskunlar meclisine
gönderdi. Meclis üyeleri bu teklifi görünce biraz üzüldüler. Molla Camî oraya
layık bir bilgindi ama ölen üyenin yerine başka birini almışlardı. Yeni bir üye
için yer yoktu. Meclisin başkanı, bir bardağı tamamen suyla doldurduktan sonra
Molla Camî’ye gönderdi. Zeki bilgin durumu kavramıştı. Bir damla daha olsa
bardak taşacaktı. Bunun üzerine o da hemen oracıktaki bir gül dalından küçük
bir yaprak koparıp, nazikçe suyun üstüne koyuverdi. Bardak taşmamıştı. Bunu
içeri gönderdi. Meclistekiler bu kibar cevabın manasını anlamışlardı. Zarif
insanların yeri başkaydı. Üyeler, bu değerli bilgini de aralarına almaya karar
verdiler. Başkan listeye Molla Camî’nin adını ekledi. Otuz sayısının sağına bir
sıfır koyarak, 300 yazdı. Bununla Molla Camî sayesinde, meclisin değerinin on
misli arttığını belirtiyordu. Listenin son şekli Molla Camî’ye gelince,
meseleyi anladı. Ancak sayının büyük gösterilmesinden hoşlanmadı. Sağdaki bir
sıfırı silerek, otuz sayısının soluna koydu. Yani 030 yazdı. Alçak gönüllü
Molla Camî, böylece kendisini solda sıfır sayıyor, bardağı taşırmadığı gibi, o
meclisin yapısını da etkilemeyeceğini söylemek istiyordu. Diğer üyeler bunu
görünce, saygı ve hayranlıkları bir kat daha artmış olarak suskunlar meclisinin
yeni üyesini selamladılar. (Rıza Akdemir: Bir Demet Çiçek, Sh. 76-78’den özetle)
“Kıssadan hisse”ler
Avrupa'nın
ünlü sanat merkezlerinden birinde, çocuğun
biri, vitrinde çok
hoş bir tablo görür. Tablonun bedeli oldukça yüksektir. Çocuk bu tabloyu bir
sonraki sene abisinin
doğum gününe almayı
ister ve bir
iş bulup kıt kanaat
geçinerek biriktirdiği tüm para ile mağazaya gider. Şanslıdır, tablo hala satılmamıştır.
İçeri girer,
tabloyu bir süre yakından
izledikten sonra resmi yapan
sanatçıyı bulur ve;
"Abimin doğum günü
için bu resmi satın almak istiyorum, tüm param da kadar" der. Ressam bir süre düşündükten sonra
resmi paketler ve
çocuğa satar. Çocuk
paketini alır ve teşekkür ederek çıkar. Mağazada sanatçının arkadaşları da vardır ve
şaşkın şaşkın
sorarlar: "Sen ne
yaptın, o resmin değeri milyonlar
ederdi. Neden bu kadar düşük bir rakama sattın?" Ressam cevap verir: "Evet, ben bu resme milyonlarını verecek bir sürü
insan bulabilirdim,
ancak tüm servetini
bu resme verecek kaç kişi bulabilirdim?...
Yaşamın
anlamını kavramak için dünyayı dolaşmaya çıkan bir genç, gezdiği ülkelerden birinde ünlü bir
bilgeyi ziyarete gitmişti.
Gezgin genç, bilgenin
yaşadığı evde, tüm duvarların kitaplarla kaplı olduğunu gördü. Fakat evi dikkatle gözden geçirdikten
sonra, yerde bir kilim,
duvar dibinde
yatak olarak kullanılan bir sedir, ortada ise bir masa ve sandalyeden başka evde hiçbir eşyanın
olmadığını gördü
ve merakla sordu:
"Neden hiç eşyanız yok?" dedi. "Koltuklarınız, kanepeleriniz,
büfeleriniz… Onlar
nerede? "Bilge, bu soruya karşılık olarak kendi bir soru sordu
gezgin gence;
"Senin de yalnızca,
sırtında taşıdığın küçük
bir çantan var, yavrum" dedi. "Peki, senin eşyaların nerede?"
Gezgin genç, kendini
savunurcasına yanıtladı bu soruyu: "Ama görüyorsunuz. Ben bir
yolcuyum. "Ünlü bilge, hak verircesine güldü: "Ben de öyle, yavrum" dedi.
"Ben de öyle…"
Hikmetli sözler
Eflatun'a iki
soru sormuşlar.
Birincisi;
"İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan davranışları nedir?"
Eflatun tek tek sıralamış:
- Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarını özlerler...
- Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler. Ama sağlıklarını geri almak için de para öderler...
- Yarından endişe ederken bugünü unuturlar. Dolayısıyla ne bugünü ne de yarını yaşarlar...
- Hiç ölmeyecek gibi yaşarlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler...
Sıra gelmiş ikinci soruya; "Peki sen ne öneriyorsun?"
Bilge yine sıralamış:
- Kimseye kendinizi "sevdirmeye" kalkmayın! Yapılması gereken tek şey, sadece kendinizi "sevilmeye" bırakmaktır...
- Önemli olan; hayatta "en çok şeye sahip olmak" değil, "en az şeye ihtiyaç duymaktır".
Birincisi;
"İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan davranışları nedir?"
Eflatun tek tek sıralamış:
- Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarını özlerler...
- Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler. Ama sağlıklarını geri almak için de para öderler...
- Yarından endişe ederken bugünü unuturlar. Dolayısıyla ne bugünü ne de yarını yaşarlar...
- Hiç ölmeyecek gibi yaşarlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler...
Sıra gelmiş ikinci soruya; "Peki sen ne öneriyorsun?"
Bilge yine sıralamış:
- Kimseye kendinizi "sevdirmeye" kalkmayın! Yapılması gereken tek şey, sadece kendinizi "sevilmeye" bırakmaktır...
- Önemli olan; hayatta "en çok şeye sahip olmak" değil, "en az şeye ihtiyaç duymaktır".
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




