26 Mart 2015 Perşembe

UZUN LAFA NE HȂCET, HER ŞEY AÇIK VE NET-8

Biraz tebessüm…

Küçük kız annesine "İlk insan nasıl dünyaya geldi? diye sormuş. "Tanrı Adem ve Havva'yı yarattı, çocukları oldu ve insanoğlu yeryüzüne yayılmaya başladı yavrum." diye izah etmeye çalışmış annesi. Birkaç gün sonra küçük kız aynı soruyu babasına da sormuş, "Binlerce yıl önce maymunlar vardı." demiş babası, "Bizler de evrim geçirerek onlardan türedik!" Farklı iki cevaptan aklı karışan kız tekrar annesine gidip "Nasıl olur anne?" demiş "Sen bana insanın Tanrı tarafından yaratıldığını, babam da maymunlardan geldiğini söylüyor. Karıştırıyorum!" "Karıştırılacak bir şey yok, çok açık!" demiş annesi hafif sinirlenerek, "Ben sana benim ailemin evrimini, baban da kendi ailesinin bu güne kadar gelişini izah etmiş bir tanem!" (Sabah, 31.10.2008)

“…Çünkü yakın tarihimiz "Atatürk ticareti" ile geçimlerini sağlayanların öyküleri ile dolu. Hiç unutmadığım bir anım var. Washington Büyükelçiliği'nden gelip 1974-75 yıllarında Dışişleri Bakanlığı yapan rahmetli Melih Esenbel, bir gün beni o sırada görev yaptığım TRT'den Bakanlığa çağırmıştı. Özel kalemden Bakan'ın odasına geçerken, yaşlı bir adamın bir koltukta ağladığını görüp şaşırmıştım. İçeri girince Bakan Esenbel'e bu ağlayan kişinin kim olduğunu ve neden ağladığını sordum. Meğer beni de bu konuda danışmak için çağırmış. Bu ağlayan kişi bir heykeltıraşmış... Atatürk'ün büstünün kalıbını dökmüş ve bakandan bu büstlerden elçiliklerimize satın almasını istemiş. Melih Esenbel "Peki, beş tane satın alalım" deyince de ağlamaya başlamış. Hıçkırıklar arasında, "On taneden az satın alırsanız Atatürk'ün kalıbının maliyeti bile kurtulmuyor" diyormuş…” (Mehmet Barlas, Sabah, 31.10.2008)

Tebliğde püf noktaları

Profesör konferans vermek üzere salona girmiş. Salon, ön sırada oturan seyis dışında boşmuş. Konuşup konuşmama konusunda tereddüde düşen profesör sonunda seyise sormuş: “Buradaki tek kişi sensin. Sana göre konuşmalı mı, yoksa konuşmamalı mıyım?”. Seyis cevap vermiş: "Hocam ben basit bir insanım, bu konulardan anlamam. Fakat ahıra gelseydim ve bütün atların kaçıp bir tanesinin kaldığını görseydim, yine de onu beslerdim". Bu sözlere hak veren profesör konferansa başlamış. İki saatin üzerinde konuşmuş durmuş, konferanstan sonra kendini mutlu hissetmiş, dinleyicisinin de konferansın çok iyi olduğunu onaylanmasını isteyerek sormuş: "Konuşmayı nasıl buldun?". Seyis cevap vermiş: "Hocam sana daha önce basit bir adam olduğumu ve bu konulardan pek anlamadığımı söylemiştim. Gene de eğer ahıra gelir, biri dışında tüm atların kaçtığını görseydim, onu beslerdim, ama elimdeki tüm yemi ona verip hayvanı çatlatmazdım".

Bir fıkra


Hükümet, doğuda bir şehre yazı göndermiş: “Kışın soğuk geçeceği anlaşılmaktadır. Kullandığınız yakıtın cinsini, kod numarasını ve stok durumunu acele bildiriniz”. O ilin bir köy muhtarı da hemen Ankara'ya cevap yazmış: “Yakıtımız pohtir. Kod numarası yohtir. Stokumuz ise çohtir”.


19 Mart 2015 Perşembe

UZUN LAFA NE HȂCET, HER ŞEY AÇIK VE NET-7

Yorumsuz bir tarihi anı

Soru: Babanızın bir defasında, şarkıya eşlik eden Mustafa Kemal’e ‘Ya siz söyleyin, ya ben söyleyeyim’ demiş ve küsmüşler. Bu meşhur hikȃyenin ayrıntılarını biliyor musunuz? Cevap: Daha sonra Bursa’da bir sofrada bir araya geliyorlar. Mustafa Kemal Paşa silahını çekip babama doğrultuyor. Babam elindeki kadehi kaldırıyor. Paşa da tetiği çekiyor fakat çıt sesi geliyor, yani silah boşmuş. Sonra gülüyorlar. Paşa ‘Fondip!’ diyor ve rakılarını içiyorlar. Babam gidip elini öpüyor. ‘Aferin, sesin gibi cesaretin de güzelmiş’ diyor Paşa ve soruyor: ‘Korkmadın mı?’ Babam da ‘Niye korkayım Paşam, beni vursaydınız, halka ne cevap verecektiniz?’ diyor. Gülüşüyorlar ve Paşa, babama sarılıyor. (Timur Selçuk ile söyleşi, Star, 14.02.2010)

Boşanmanın böylesi!

“Latife: Sizin bu arkadaşlarınızdan da sofralarınızdan da bıktım! Bunun sonu ne zaman gelecek? Mustafa Kemal: Ben de sizin tepemde atlamalarınızdan, topuk çalmalarınızdan bıktım. Ya, bunun sonu ne zaman gelecek? L: Sizin sofralarınızın sonu geldiği zaman… MK: Ya sofraların sonu gelmezse? L: Atlamaların, topuk vurmaların da sonu gelmez. MK: Bunlara niçin katlanıyorsunuz? Annenizin yanına dönmek aklınıza gelmiyor mu? L: Ben can atıyorum ama siz bırakmıyorsunuz ki? MK: Ben mi bırakmıyorum? Kim demiş? L: Annemle babamı Çankaya’ya çağırdığım zaman ne olmuştu? Siz beni boşayamazsınız? MK: Neden? L: Çünkü siz Mustafa Kemal Paşasınız. Çünkü reisicumhursunuz. Çünkü bütün yurda ve dünyaya boşanma sebeplerinizi açıklamak zorundasınız. MK: Hiç kimseye, hiçbir şey açıklamak zorunda değilim. Yeter ki boşanmaya karar vermiş olayım. Şu zilin düğmesine basarım. Genel Sekreter Tevfik Beyi çağırırım. Anadolu Ajansı’na iki satır yazı not ettiririm. ‘Gazi, Latife Hanım’dan ayrılmıştır’ derim, olur biter.” (Gazi ile Latife, Halit Refiğ, Alfa yay.,  Sabah Kitap, 19.11.2008)

Diktatör müydü?

1930’da Fethi Okyar’ı çağırıp diyor ki, "Fethi, bizim şu anda yurt içi ve yurt dışındaki görüntümüz tam bir diktatörlük manzarası. Muhalefet partisi yok. Ben, tek adamım." Gerçekten de manzara öyle, bunu kendisi itiraf ediyor. Mecliste bir tane muhalif milletvekili yok ve Atatürk’ün söylediği kanun, gazetelerde aleyhine tek bir yazı çıkmıyor. "Bir şey yapmamız lazım" diyor. Fethi Okyar da "N’apacağız paşam?" diyor. "Sen bir parti kuracaksın. Başına geçeceksin, böylelikle ikili parti sistemine geçeceğiz" diyor. Serbest Cumhuriyet Fırkası işte böyle kuruluyor. Fethi Okyar’ın anılarında var bu. Ama Atatürk’ün 70 yıl önce rahatsız olduğu ve dile getirdiği bir şeyden biz bugün bahsedemiyoruz bile.” (Can Dündar, Ayşe Arman’ın röportajı, www.hurriyet.com.tr, 10.11.2008)

MEB okullarında okutulan resmi tarih hakkında çarpıcı bir tespit…

“…Böylesi bir ortamda imparatorluk içindeki muhalefet rejim karşıtı bir muhalefet değil, rejim içi muhalefetti. Gerek Padişah çevresi [Saray], gerekse de, ona karşı muhalefet edenler  [Genç Osmanlılar, Jön Türkler de denilen İttihatçılar ve başkaları] aynı paradigma içindeydiler. Aralarındaki fark esasa ait değildi. İkisi de imparatorluğu kurtarmak, yaşatmak istiyordu. İttihatçılar da Padişahın yapmak istediğini ‘başka türlü’ yapmak istiyorlardı... Bu yüzden ne 1908 ne de 1923 “Eski Rejimden” [Ancién Régime] gerçek bir kopuş anlamına gelmiyordu. Üslubun, söylemin ve personelin değişmesi [devletin adının değişmesi, padişahın yerini ‘Ulu önderin’ alması, sarıklı ulemanın yerini kıravatlıların alması, vb.] resmi ideolojinin ileri sürdüğünün aksine, sanıldığından çok daha az önemliydi... İster 1908’deki İttihatçı darbesi, isterse 1923’deki Cumhuriyet darbesi olsun, merkezi otoritenin [egemen sınıfı ittifakının] bekasını sağlamaktan başka bir amaç ve anlam taşımıyordu. Cumhuriyete varan ‘Milli Mücadele’ süreci, emperyalist savaş sonrasında tehlikeye giren egemen ittifakın iktidarını yeniden tesis etmekten ibaretti. Şeylerin adını kendileri koydukları, kavramların içini kendileri doldurdukları, neyin ne anlama geldiğine kendileri karar verdikleri sürece, olup-bitenlerin, yaşananların anlaşılması mümkün olmayacaktı. Emperyalist savaşta koskoca bir imparatorluğun kaybedilmesi asla söz konusu edilmezken, Yunanlılara karşı kazanılmış önemsiz bir savaş bir ‘kurtuluş savaşı’ olarak sunuldu ve hala da sunulmaya devam ediliyor... Zira, yenik düşenlerin bir zafere ihtiyaçları vardı... Her halde bu dünyada Türkiye kadar tarihi tahrif edilmiş bir başka ülke yoktur...” (Reel Atatürkçülük, Fikret Başkaya, Özgür Üniversite Kitaplığı, 2. baskı, Ankara, 2007, sh.39)



12 Mart 2015 Perşembe

UZUN LAFA NE HȂCET, HER ŞEY AÇIK VE NET-6

Bir yörük deyişi

Deh demeden yürüyen at,
Buyurmadan dutan evlat,
Bir de eyi çıktı mı avrat,
Nedeceksin düğünü, nedeceksin bayramı,
Gir oyna, çık oyna.


Hababam ha yürümez at,
Bir kaşık su vermez evlat,
Bir de dirliksiz çıktı mı avrat,
Nedeceksin ölümü,
Gir ağla, çık ağla.


Bir dörtlük

Kalmamışsa haya ile edep
Neye yarar medrese mektep
Bin tane fakülte bitirse
Merkep gene merkep

Ömer Hayyam’dan bir rubai

Suskunluğum asaletimdendir
Har lafa verecek bir cevabım var elbet
Lakin bir lafa bakarım, laf mı diye
Bir de söyleyene, adam mı diye.

Bir şiir

Beyaz adam / küçücüktü ilk geldiğinde / ve oturmaktan / bütün kemikleri sızlıyordu / büyük teknesinde

Beyaz adam / kızılderililerin sunduğu yiyeceklerle beslenip / topraklarına uzandığında büyüdü / bulutlar arasında / barış içinde yaşayan / manitu yerine / tapmamızı istediği de / işkence görüp / çarmıha gerilen / bir ölüydü

Beyaz adam / özgürlük adına / dev bir kadın heykeli dikti / doğu denizinin kıyısına / ve her gece / altında dans ettiğimiz yıldızları / bayrak diye tutsak etti / bir bez parçasına

Beyaz adam / özgürlük gibi adaleti de / bir kadın heykeliyle simgeledi / ama elinde terazi tutan / zavallı kadın / gözleri bağlı olduğu için / kendisine tecavüz edenin / kim olduğunu göremedi...
(Beyaz Adam, Sunay Akın)

İki şiir ve güncel yorumu

Arkadaş yurduma alçakları uğratma sakın, (zira yurdumda yeteri kadarı kadar alçak var zaten)
Mehmed Akif Ersoy

Kime sordumsa seni, doğru cevap vermediler / Kimi alçak, kimi hırsız, kimi deyyus dediler / Künyeni almak için partiye (işyerine) ettim telefon / Bizdeki kayda göre şimdi o mebus (işadamı, sanatçı, gazeteci, bürokrat, akademisyen, hȃkim, hekim,  vs...) dediler.                                              
Neyzen Tevfik

Biraz da gülelim


Babo nasısan, eyimisen? / Gene Fatihayı gaptın, keyfin yerinde / Oraları bilmem amma... / Buraları bura olmaktan çıkmış / Mezarıydan galksan, gafayı yersen / Öldürüye sevinirsen...

Sıra geceleri bitti artık / Şindi Bitliste beş minare de yok / Hasangalasında caketim de galmamış / Hem Urfa dağlarında ceylanlar da gezmiy / Herkes: şak-şuka, şaka da - şuka söylüy...

Ne mırranın, ne de gayfenin dadı galdı / Gayfenin nestlisi çıkmış, südü de içinde / Gaçak çay da hepden gaçak olmuş /Sallama içiyler...

Ahhh.. şu gavur icadı televizyon yok mu? / Tam üç tene eve aldım, gene de acans dinliyemiyem / Gumasının yüzünden gocasından ayrılan böyük gız / Yaseminin penceresinden bakmazsa göremiymiş / Öbür oğlan Gurtlar Vadisi /  Hele o güççüğü yokmu ? Sen görmedin / Saçını hep Amerikan kesdiren / Gözü, gulağı oynuy namıssızın / Acun Firarda diy, başka bişey demiy / Turizm dersine eyi geliymiş / Valla yalan / Mahsadı çıbıldak garılara baha...

Torunun şehmuzla iftihar etmelisen, / Aletirik Mehendisi çıktı / İş bulamadı, galdırım mehendisiyem diy / Galdırım da yok ya, çamırlarda debeleniy, duruy...

Babo, bi de telefon çıkmış, minnacık / Şalvarın cebine on tene siğar / Tele-fon amma teli, meli yok / Eyi bişey de çok yalan söylüy / Ben Siloyu tarlada görüyem / Aradığın gişiye ulaşılmıy diy / Ancaaa foturaf çekiy...

Bu cümma rühuya hatim indirecektik; / Mevlüt Hoca nazlanıy, boğazı ağrıymış / Yoh gendini üçaylara hazırlıymış... / Eve iki tene sidi göndermiş / Bunuyla gayrık hatim iner demiş / Eh.. Sen de bunuyla idare edersiy / Dünya işleri bitmiy / Şindi bana müsade; / Aşağı kepir tarlaya gidiyim / Golf oynuyacağım da... (Baboya mehtup)


5 Mart 2015 Perşembe

UZUN LAFA NE HȂCET, HER ŞEY AÇIK VE NET-5

T.C’nde darbe çeşitleri ve birer örnek

Gerçek darbe: 27 mayıs 1960
Dört dörtlük darbe: 12 eylül 1980
Darbemsi darbe: 12 mart 1971 (muhtıra)
Elektronik darbemsi darbe: 27 nisan 2007 (e-muhtıra)
TBMM içi darbe: 1923 (ilk meclisin safdışı edilmesi)
TBMM dışı darbe: 27 mayıs 1960
TBMM’ye karşı darbe: 05 haziran 2008 (anayasa mahkemesinin başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasına ilişkin anayasa değişikliğini iptal etmesi)
Gerçekleşmiş darbe: 27 mayıs 1960 (‘anayasa ve hürriyet bayramı’ idi bir zamanlar, ta ki 12 eylülcüler ‘yeni darbe yaptığımızdan eskisi hükümsüzdür’ deyip iptal edene kadar))
Gerçekleş-e-memiş darbe: 2002 yılındaki başta ay ışığı olmak üzere mebzul miktarda darbe planı
Klasik darbe: 12 eylül 1980
Postmodern darbe: 28 şubat 1997
Askeri darbe: 12 eylül 1980
Askeri olmayan darbe: 17 şubat 2010, yargı darbesi (darbecileri ya da darbe girişimi planlayanları yargılayacakları zannedilen yargıçların yargı darbesi)

Üniformsite ya da ulusalsite, ordu-üniversite elele, kışla ve kampüs, nizamiye, ikna odaları, rektör paşalar, paşa rektörler, mıntıka temizliği,…

Üniversitede büyük fişleme. Ergenekon davası dosyasına giren 47 sayfalık fişleme raporu, İstanbul Üniversitesi'nin bütün faaliyetlerinin ayrıntılı şekilde takip edildiğini ortaya koyuyor. Rapor, Ergenekon'un yöneticilerinden olduğu iddiasıyla yargılanan Kemal Alemdaroğlu'nun İstanbul Üniversitesi rektörlüğü görevinden alınmasından sonra yerine atanan Mesut Parlak dönemini mercek altına alıyor… Bilgilerin, askerî istihbarat birimleri, eski Adlî Tıp Kurumu Başkanı Keramettin Kurt, S.C., S.A., M.K.B., K.A., N.S. ve pek çok öğretim üyesi ile karşılıklı görüşme sonucu elde edildiği bildiriliyor. İstanbul Üniversitesi Adlî Tıp Enstitüsü'nün 18 yıl müdürlüğünü yapan Prof. Dr. Sevil Atasoy’un ise Ergenekon davası müdahillerinden Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı'nın da aralarında bulunduğu adli tıp uzmanlarına yönelik fişleme raporunu 1. Ordu Komutanlığı'na gönderdiği ifade ediliyor… Atasoy'un, sadece akademisyenleri fişlemekle kalmadığı, ayrıca 1. Ordu Komutanlığı'na da rapor sunduğu ortaya çıktı… Raporda, Parlak'ın türban sebebiyle mezuniyetlerin düğün salonlarında yapılmasına izin verdiği, ileride türban ve kara çarşafın İÜ'nde serbest olacağının Parlak tarafından alınan duyum olduğu kaydediliyor. Kampüste türbanlıların görülmeye başladığı aktarılıyor. (www.zaman.com.tr, 08.10.2009)

Bu ülkede ‘Recep İvedik’ler bitmez, ‘Recep İvedik’ 4 de oynar, 5 de…
“…Bir general: "Git söyle o kadına, ileri geri konuşmasın. Gelirsek İçişleri Bakanlığı'nın önünde yağlı kazığa oturturuz..." (İçişleri Bakanı Meral Akşener'e yönelik söylenen söz)

Çevik Bir'den Milliyet Gazetesi yönetimine: “Albright'ın açıklamasını neden bu kadar büyüttünüz? Şimdi oraya da mı iki general göndermem gerekiyor?” (Milliyet, ertesi gün haberleriyle kendini affettirdi)

Mehmet Altan, askeri sinirlendiren olayın 28 Şubat sürecinde yüzde 72 oranında zamlanan asker maaşlarıyla ilgili yazısı olduğunu belirtiyor: "30 yıllık bir öğretmenin maaşının, askeri kariyere yeni başlayan birisinden daha az olduğunu yazmıştım. Bu yazı üzerine Erol Özkasnak, o dönem Sabah'ın Genel Yayın Yönetmeni Zafer Mutlu'yu arayıp 'Onun makatına süngü sokup sınır sınır gezdireceğim' demiş, benim hakkımda."

Erzurum Bölge Komutanı Tuğgeneral Osman Özbek: Adam olan adam gidip o krala misafir olmaz. Ben bunu kabul etmiyorum. Başbakan değil bilmem ne bakanı olursa olsun... Ulan pe... (17 Nisan 97)” (28 Şubat’tan akılda kalan sözler, Zaman, 28.02.2010)

“28 Şubat sürecinde hükümeti eleştiren açıklamalarıyla tanınan emekli Tümgeneral Osman Özbek, yine ağzını bozdu. Balyoz planını deşifre eden muhabire küfretti. "Ş... adam elinde Balyoz darbe planı bir valiz ile birlikte savcılığa gidiyor. Ona bu belgeleri nerden aldın veya bunu neden yayınlıyorsun diye hesap sorulmuyor. Ben orgeneralimi bu nedenlerle kimseye vermem. O gazetecinin tutuklanması gerek." (www.zaman.com.tr, 02.03.2010)

(İlgili haber: Balyoz Planı'nın bütün belgeleri ve analog ses kayıt bantlarını Savcılık, Taraf Gazetesi yazarı Mehmet Baransu’dan aldı. www.zaman.com.tr, 29.01.2010)

Tam 5 yıl sonra… Kaderin garip bir cilvesi!

“Balyoz'da kumpas -milli orduya- kurulduğu iddiası üzerine başlatılan soruşturma kapsamında gözaltına alınan ve mahkemeye sevk edilen gazeteci Mehmet Baransu tutuklandı. Soruşturma kapsamında emniyette ifade veren Baransu, sabah saatlerinde İstanbul Adalet Sarayı'na getirildi. Savcı Gökalp Kökçü, ifadesini almadan Baransu'yu 'örgüt kurmak ve yönetmek, devletin gizli kalması gereken belgelerini temin etmek, açıklamak ve yok etmek' suçlarından tutuklanması talebiyle mahkemeye sevk etti…” (www.zaman.com.tr, 02.03.2015)

“Ne zamandan beri darbe planları ‘devletin güvenliğine ilişkin belge’ ve ‘devletin gizli kalması gereken bilgileri’ olarak niteleniyor? Ne zamandan beri olacak, hırsızlarla darbeciler hukuktan kurtulmak için kol kola girdiğinden beri… Hırsızlık yaparken yakalanan bir iktidar, paçasını kurtarabilmek için hırsızlıktan da büyük suçlar işlemeye başlayınca, gidip darbecilere sığınmaya karar verdi. Ellerinde planlarıyla ortaya çıkan darbeciler de, dizleri korkudan titreye titreye, hırsız olduklarını açıkça bildikleri adamların arkasına utanmadan saklandılar… Birlikte onların suçlarını ortaya çıkaranları suçlu ilan etmeye çalışıyorlar.” (Ahmet Altan, Cumhuriyet, 03.03.2015)

Asker yargıyı ‘brifing’ler, yargı da kendini askere ‘brifing’letirse; asker kendini ‘hem savcı, hem avukat, hem de yargıç’ yerine koyar, yargı da hükümete esip gürleyip harekete geçtiği halde askere, muhalefete karşı dut yemiş bülbüle dönüp kös kös oturursa; o zaman “iyi çocuklar” ergenekon işlerine devam ederler haliylen!...
28 Şubat post modern darbesinin kilit isimlerinden emekli general Çevik Bir ile emekli general Erol Özkasnak’ın medyaya yaptıkları baskılar tek tek gün yüzüne çıkıyor. Çevik Bir’in o dönem medya patronu olan Erol Aksoy’a “32. günü yayından kaldır, Mehmet Ali Birand’ı işten at” talimatı verdiği, Aksoy’un da “Paşam mahkeme kararı yok” sözü üzerine de “30 bin şehit var, sen daha ne mahkeme kararı istiyorsun” cevabı aldığı ortaya çıktı. (Star, 15.03.2010)
…Fikret Bila, 3. Ordu Komutanı’nı soruyor (not: meraklıları için hatırlatalım, hani şu altındaki ıslak imza ‘çiçek gibi’ dursun’a ait olan ‘irtica ile mücadele için eylem planı’nı erzincan’da uygulamaya koyan paşa), o Genelkurmay Karargȃhı’ndan atlayacak bir kurt gibi cevap veriyor: ‘’Ordu Komutanı ile yaptığımız görüşmelerde de, konuya ilişkin olarak kendisinin de görüşleri sorulmuştur. Ordu Komutanı çeşitli defalar bizlere iddia edilen olaylarla hiçbir ilgisinin bulunmadığını ifade etmiştir. Başbuğ, Işık Koşaner’e dönerek soruyor: - Hiçbir tereddüt var mı? - Hayır yok. İşte bu kadar. Hiçbir tereddüt yok.” Charlie Chaplin filminden bir sahne gibi. Ordu komutanına sormuşlar, dosyaya bakmışlar, hükmü vermişler. Mahkemeye falan gerek yok. Hüküm, masum; suçlamalar iftira. Bu özel savcılara, hȃkimlere de ne oluyor böyle. Kendini bilmez hukukçular, yazılı olmayan dokunulmazlıklardan, Ankara’daki zirvelerden habersizler… (Başbuğ zekamızla resmen alay ediyor, Ergun Babahan, Star, 16.03.2010)
Tüm yurtta cumhur’un cumhuriyet çoşkusu!..

Cumhuriyet’in 85. yılı kutlamaları çerçevesinde Dolmabahçe Sarayı’nda verilen resepsiyon, üst düzey yöneticilerle; iş, sanat ve cemiyet (sosyete) hayatının tanınmış isimlerini buluşturdu… Davetliler gösterinin ardından ellerindeki Türk bayraklarıyla 10. yıl marşı’nı söylediler. Daha sonra vali Güler, belediye başkanı Topbaş ve 1. ordu komutanı Org. Saygun, dev boyutlu Cumhuriyet pastasını kesti. Pelit pastanesi tarafından tasarlanan pastanın içinden, Atatürk’ün modern türk kadınıyla (cumhuriyet kadını) dans eder şekilde tasavvur eden bir heykel çıktı. Daha sonra İstanbul Devlet Opera ve Balesi sanatçıları tarafından Cumhuriyet valsi yapıldı… İstanbul’daki diğer Cumhuriyet kutlamalarında Kadıköy’de, Emre Altuğ konser sırasında Nutuk’tan bir bölüm okudu, Cumhuriyet yürüyüşünden sonra Mazhar Alanson’un sahneye pantolonun paçalarını içine soktuğu Atatürk çizmeleriyle çıktığı dikkat çekti. İzmir Ticaret Odası’nın Cumhuriyet Balosuna katılan Şevval Sam, performansı sırasında önce viski içti, sonra çok Atatürk’ün çok sevdiği bilinen rakıya geçti. (Sabah Günaydın; 31.10.2008)

Balıkesir’de, Cumhuriyet koşusunda dereceye giren; başörtülü Nuriye Memiş’e Garnizon Komutanı albay "Bu ne rezalet!" diyerek ödül vermeyi reddetti.

Tunceli ve Diyarbakır’da DTP’li belediye başkanları, kutlamalarda yoktu; buna mukabil askerler tören sonrası “ne mutlu türküm diyene” temposunu tutarak Diyarbakır sokaklarında yürüdü. (Cumhuriyet ve inatlaşma, Nazlı Ilıcak, 01.11.2008)

Manisa Belediye Başkanı Bülent Kar'ın eşi, Vali Parkı Polis Lokali´nde yapılan 29 Ekim kokteyline türbanı ile katılınca askeri erkan resepsiyonu terk etti. (www.milliyet.com.tr, 30.10.2008)

Niğde'de dün gerçekleştirilen Cumhuriyet kutlamaları töreninde, Hükümet Meydanı'nda esnafın il protokolü önünden geçiş yaptığı sırada bir sürücü kursuna ait 3 araç Zeynep Şahin, Emine Şahin ve Neslihan Şahin adlı başörtülü hanımlar tarafından kullanılıyor diye ‘Başörtüsü ile protokolün önünden geçemezsiniz’ denilerek konvoydan çıkarıldı. (www.habervitrini, 01.11.2008)

Cumhuriyet Bayramı’nı devlet erkanı, üç davetle kutladı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “türban hassasiyeti” yüzünden öğlen saatlerinde devlet erkanına “eşsiz” bir resepsiyon verdi. Ardından “sivil” bir resepsiyon düzenledi. Genelkurmay Başkanlığı ise tarihte ilk kez Merkez Orduevi’nde Cumhuriyet Balosu tertip etti. (Sabah Pazar, 02.11.2008)

Geç gelen itiraf…

Emekli Koramiral Atilla Kıyat,28 Şubat’ta herkes suçlu, kimsenin yatacak yeri yok’.

Kıyat, "28 Şubat olur iken, siyasetçi de, Cumhurbaşkanlığı Köşkü de, medya da, üniversite de, yargı da, Silahlı Kuvvetler'in karşısındaki hiç kimse Silahlı Kuvvetler'e karşı dikilmedi. 'Bana bak, bu senin görevin değil' demedi. Kimsenin yatacak yeri yokken; bir tek Silahlı Kuvvetler'in altındaki yatağın çekilmesini de hiç affedemiyorum." dedi.

32. Gün programına konuk olan emekli Koramiral Atilla Kıyat, TSK'nın sürece itildiğini ileri sürdü. Refah-Yol hükümetinden hoşnut olmayan grupların lokomotifi olma görevini Türk Silahlı Kuvvetleri'nin üstlendiğini vurguladı.

Kıyat, şöyle devam etti: "Herhangi bir şekilde siyaset tıkandığı zaman, Türkiye bir sorunla karşılaştığı zaman siyasi çözümü, siyasetçiler de dahil, medya da dahil, üniversiteler de dahil, işadamları da dahil, bürokratlar da dahil çözümü Türk Silahlı Kuvvetleri'nde aramışlardır.

Çuvallarca mektup gelir Genelkurmay'a 'ne duruyorsunuz' diye. İşadamının kafasında, iyileri tenzih ederim, sendikasız grevsiz bir Türkiye özlemi vardır. Siyasetçi vardır, bu siyasetçi nedir kendi siyasi partisinde veya iktidarda olsa dahi gücünü kaybetmiş; bir askerî iktidar gelir ise onun hükümetinde rol bulabilir miyim diye gelen siyasetçi vardır; herkes. Ama hiç kimse 'Silahlı Kuvvetler'in dışında bu çözümü bulalım' diye maalesef bir çaba sarf etmemiştir."

TSK'daki 'Türkiye'nin tek sahibi' algısını da eleştiren emekli Orgeneral, askerin birçok hatası olduğunu, bu yüzden çuvaldızı kendilerine batırmaları gerektiğinin önemine değindi. Kıyat, Türkiye'nin geçmişiyle hesaplaştığını, ancak bunun birilerinin birileriyle hesaplaşmasına dönüşmemesi gerektiğini de sözlerine ekledi. (Zaman, 05.03.2012)


26 Şubat 2015 Perşembe

GÜLÜMSETİRKEN DÜŞÜN-DÜRTEN HABER-YORUMLAR 6

AYSUN KAYACI VE ‘DAĞDAKİ ÇOBAN’

[Aysun Kayacı: AKP'yi ayak takımı getirdi. NTV'de yayımlanan ‘Haydi Gel Bizimle Ol’ programında her hafta bir kaç posta halkın aşağılandığına şahit oluyoruz. Bu hafta aşağılama sırası eski manken Aysun Kayacı'daydı. Kayacı, AKP'ye oy veren 16 milyon insan için ‘ayak takımı’ dedi. Pınar Kür de onu destekledi. …Kayacı, "Ben vergi veriyorum, niye vergisini vermeyen, çok özür dilerim herkes üstüme gelecek ama kalıp olarak söylüyorum, 'dağdaki çoban'la benim oyum eşit mesela. Niye? Hiç vergisini vermeyen biriyle niye benim oyum eşit. O benim kadar duyarlı, benim kadar sorumluluk sahibi bir şekilde yaklaşıyor mu acaba" diye konuştu… Aysun Kayacı, Müjde Ar'a yanıt vereyim derken AKP seçmenini çok kızdıracak şu sözleri sarf etti: "Ama şu an sizin şikayet ettiğiniz şey, ayak takımının iktidara getirdiği partiden şikayet etmiyor musunuz?"… Aysun Kayacı: Doğruyu yapacaklar. Ben de çok ekonomik problem çektim. Çalışacaklar... Ben şu anda okulumun parasını da kendim ödüyorum… Benim anneannem ne yaptıysa onu yapacak? Sonra bir siyasi parti gelip gecekonduların bilmem nesini verecek, odun verecek, kömür verecek. Ondan sonra da memleket Arabistan olacak, oldu yani...] (www.iyibilgi.com; 28/03/2008)

Aslına bakarsanız, bir sözü söyleyenden daha ziyade söylenen söze odaklanmak, sözü dikkate almak daha evladır. Fakat eleştiride haklılık payınız olsa bile bu ülkedeki milyonlarca insan için “ayak takımı” derseniz sizin de payınıza bir şeyler düşer diimi ama. Yaradan’ın kendisine bahşettiği “Allah vergisi” fizik güzelliğini teşhir eden ve de “ayak takımına mensup olmayan” bu hatunu, mȃlum magazin basınında duydum duymasına da “neyin nesi, kimin fesi” diye internete bir göz attığımda şu satırları okudum.

“vakti zamanında galatasaraylı futbolcu emre aşık ile aşk yaşayan, ondan ayrıldıktan sonra iyice seren manken. emre aşık ile istikrarlı bir birliktelikleri vardı, ayrıldıktan sonra her hafta başkasıyla görmeye başladık. show tv’de bir dizide oynamıştı, şu anda adını hatırlamıyorum, hatta metin akpınar oynamıştı, orada kıyafetlerini ekran başındaki abazanların gözlerini faltaşı gibi yapmak için giyiyordu. koltuğa oturduğunda frikik vermeler, göğüs dekoltesi olduğunda yerinde hoplamalar vs… "haydi gel bizimle ol" isimli programa reyting katma maksatlı eklenmiş hatun.” (www.lafmacun.org) Her ne ise bu kadar yeter, dişi kişi hakkında ettiğimiz kelam.

Söylediği sözleri bir o söylese densizlik yapmış, sürç-ü lisan etmiş, sözü maksadını aşmış filan denilir ya da “adam sen deee, cevap vermeye bile değmez” deyip geçilebilirdi. Fakat kazın ayağı öyle değil. Aysun kız (kız dedimse hemen itiraz etmeyin, resmi olarak ‘evli olmayan’ anlamında kullandım) bu ülkede son bir-iki yüzyıldır var olan ve özellikle cumhuriyet sonrası resmi olarak ete kemiğe bürünen bir zihniyetin dışavurumu mahiyetinde sözler sarfediyor.

Bu zihniyetin en meşhur isimlerinden biri bakın ne diyor: “Kurtuluş Savaşı sırasında garp cephesi komutanı olan İnönü bir grup subaya yaptığı konuşmada söyle diyordu: “…İçinde bulunduğunuz vaziyeti bilesiniz… Padişah düşmanınızdır. Yedi düvel düşmanınızdır… Kimse işitmesin, millet düşmanınızdır.” (aktaran İdris Küçükömer, Düzenin Yabancılaşması, Alan Yay., 1989, sh. 96; Kim bu aydınlanmış despotlar?, Mehmet Natık, www.cafesiyaset.com, 19.03.2008)

Aysun kız ve İsmet Paşa yalnız değildir bu ülkenin “ayak takımı” olarak görülen kısmına yaklaşımda. Hazır yeri gelmişken bir-iki örnek daha verelim. “Atatürk’ün kızları al bayraklarla yürürken, bu ülkenin aydınlık yüzlü erkekleri meydanları doldururken, çocuklar annelerinin-babalarının elini tutup yarınlarına şimdiden sahip çıkmaya kalkarken... Göbeğini kaşıyan adam uzakta bıyık altından güler. Ve sandık ortaya konulduğunda... Göbeğini kaşıyan adamın dediği olur. Çünkü demokrasi, bilinçte aşağı-yukarı eşit insanların rejimidir. Bir toplumun çoğunluğu "göbeğini kaşıyan adam" ise, orada demokrasi olmaz, olamaz... Tayyip Erdoğan işte ona güvenir: Göbeğini kaşıyan adama...” (Göbeğini kaşıyan adam, Bekir Çoşkun, Hürriyet; 03.05.2007) Haydaaa oldu mu şimdi, al sana ‘ayak takımı’ndan sonra bu memleketin silahsız (ya da medya silahıyla donanmış) ‘sözcü ve gözcü’lerinden birinden bir de ‘göbeğini kaşıyan adam’ hakȃreti.

Tabii memleket ‘ayak takımı ve göbeğini kaşıyan adamlarla’! dolup taşınca da haliyle “Ünlü besteci ve piyanist Fazıl Say, Türkiye'deki İslamcıların güç kazanması nedeniyle Türkiye'yi terk edebileceğini açıkladı. Fazıl Say Paris'te, Almanya'da yayımlanan sol-liberal eğilimli 'Süddeutsche Zeitung' gazetesinin sorularını yanıtlarken, "Türkiye rüyalarımız kısmen öldü. Tüm bakan eşleri türban takıyor. İslamcılar zaten kazandı. Biz yüzde 30, onlar ise yüzde 70. Başka yere taşınmayı düşünüyorum" dedi.” (www.milliyet.com.tr; 14.12.2007) (Not: Aradan 8 yıl geçti, burada olduğuna göre hȃlȃ düşünüyor demek ki!)

Hatta bu hazımsızlık yer yer eleştiri olmaktan çıkıp hakȃrete, aşağılamaya kadar vardırıldı. “İstanbul Barosu'nun ikincisini düzenlediği Cumhuriyet Hukuku Paneli'nde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve eşi Hayrunnisa Gül'e hakaret içeren sözler sarf edildi. İstanbul Barosu Meclis Başkan Vekili Avukat Nizar Özkaya, "Çankaya'ya Arap bedevi kılıklı bir eşle birlikte bir adam çıktı ve Çankaya'yı ele geçirdi." şeklinde ağır hakaretler savurdu.” (www.haber10.com; 25.06.2008)

Halbuki, Aysun kız gönül rahatlığıyla istediğiyle “hadi gel benimle birlikte ol” diyebilir, Bekir Bey de ‘onuncu köy’de ‘onuncu yıl marşı’nı söylemeye devam edebilir ve de Sayın Say’ın da başka bir diyara gitmesine de hacet yoktur. Ayak takımının her istediğini yapabilmesine ve de meydanı boş zannetmesine meydan verilemez. Bugüne kadar askerden yedikleri darbenin tadına bir de yargı baktırıverir. Anlar o zaman “ayak takımı”, sayısal değil siyasal çoğunluğun asıl olduğunu. Var mı öyle “kanla, irfanla kurulan cumhuriyeti”, ayak takımının, göbeğini kaşıyan adamların oylarıyla kaybetmek. Onlar istedikleri kadar oy alsınlar, mecliste istedikleri çoğunlukla kararlar alsınlar, ne önemi var, kaldır at çöpe.

“Yüksek Mahkeme'den tarihi karar. Türban laikliğe aykırı. Anayasa Mahkemesi 2’ye karşı 9 oyla üniversitelerde türbanı serbest bırakacak Anayasa değişikliğini iptal etti.” (www.gazetevatan.com; 06.06.2008) Peki bu yargı darbesine hemencecik kim destek verdi sıcağı sıcağına bilin bakalım? Bildin Aysun kız, aptal şarışın değil, akıllı kızsın vesselam. Evet evet tam üstüne bastın. “Askerden türban kararına alkışlı destek. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, başörtüsü düzenlemesinin iptaliyle ilgili olarak, 'Hepimiz yasal kararlara saygılı olmak zorundayız. Türkiye; laik, demokratik, sosyal hukuk devletidir. Onların yorumlanması mümkün değil. Bu söz; yorum değil, malumun ilanıdır' dedi. Orgeneral Büyükanıt, Harp Akademileri Komutanlığı'ndaki sempozyum dolayısıyla Harbiye Orduevi'nde kokteyl verdi. Sempozyum nedeniyle Harbiye Orduevi'nde verilen akşam yemeğinde sahne alan sanatçının "Bugün Anayasa Mahkemesi'nden çok güzel bir haber geldi" demesi üzerine, başta komuta kademesi olmak üzere salondan alkışlar yükseldi. Alkışların ardından "Bir başkadır benim memleketim" parçası seslendirildi. (www.gazetevatan.com; 06.06.2008)

Ya işte böyle Aysun kız, bir başkadır “sizin memleketiniz”. Yahu bu memleket aynı zamanda bizim de diyeceğim amma korkuyorum kızarlar, darbe indirip muhtıra filan verirler diye maazallah. Nasılsa iktidar, silah ve de hukuk ellerinde.  Sen doğru söylüyorsun kız Aysunnn. Dağdaki çobanla, bağdaki ırgatla, tarladaki rençberle, fabrikadaki işçiyle ve dahi nice nice ayak takımıyla senin oyun bir değil kııız. Allah’tan bu ülkenin meclisinde, bu ayak takımının değersiz(!) oylarıyla vekil olmuş kişilerin 411 eli kaosa kalksa da, anayasa mahkemesinin 9 üyesinin eli istikrara kalktı. Allah’tan bu ülkede, “…Türkiye’de 550 milletvekili var, ama bir tek Fatih Terim var.”, “Ben ders almam, ders veririm” gibi düşüncelere sahip sadece Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim yok, nice asker, sivil devletli “erk men”ler var da kurda kuşa yem olmuyoruz. (www.habervitrini.com, 19.05.2008; www.aksam.com.tr, 12.09.2007)

Sen çatır çatır, kuruşu kuruşuna vergini veriyon kııız. Vergilendirilmiş kazancın da kutsal (dokunulmaz, tartışılmaz) aynen Anayasanızın 2. maddesi gibi. Sen duyarlısın, sorumluluk sahibisin ama Aysun, bu milyonlarca ayak takımı haddini bilmiyor. Bilmeyince de kutsal devletin tapusu ellerinde olan gerçek sahipleri bildiriyor tabii olaraktan hadlerini. Sen çok ekonomik sıkıntı çekmişsin kız. Ama o ayak takımı var ya, onlar ekmek elden su gölden yaşayıp gidiyorlar. Gecekondularda oturup bir de odunu, kömürü bedavadan alarak, poşet poşet yardım kaparaktan. Var mı öyle bedavadan yaşamak!?

Yahu Aysun kız buraya kadar her şeyi anladım anlamasına da “Ondan sonra da memleket Arabistan olacak, oldu yani...” lafını anlamadım. Ne alakası var diyeceğim fakat sen duyarlı, sorumluluk sahibi olduğundan bir bildiği var diyeceğim demesine de 2-3 gün önce okuduğum bir haber beni şaşırttı kııız. “Sevgilisi Ozan Sevindik önceki hafta 30 yaşına giren ünlü manken Aysun Kayacı'nın doğum günü nedeniyle sürpriz yapıp Dubai seyahati organize etti. Yoğun iş ortamından uzaklaşmak için fırsat yakalayan Kayacı, Dubai'de bol bol denize girdi. Ancak bir haftalık tatilin son dört günü genç çift için adeta kabusa döndü. Kayacı sevgilisi ile çıktığı Dubai tatilinde deniz suyundan mikrop kaptı.” (Bugün; 03.06.2008)

Kız bu Dubai, Arabistan yarımadasının en güneyinde olan Birleşik Arap Emirliklerinin başkenti Dubai değil mi? Yeni sevgilinle, flörtünle, erkek arkadaşınla gidecek başka bir yer bulamadın mı kııız? Anlaşılan o ki hem ekonomini iyicene düzeltmişsin, hem de okul parasını rahatlıkla ödeyebiliyorsun. Sen doğruyu yaptığından oldukça eminsin kız Aysun. Bol bol denize gir, alışveriş yap, sür şu üç günlük dünya hayatının keyfini. Bak bu “ayak takımı”ndan yalnızca birinin sıradan, basit, küçücük hazin öyküsünü aktarayım da “söz bitsin” gayri.

İstanbul Büyükçekmece'de işsiz kalıp borç batağına saplanan bir baba, hem kendini hem de minik kızını trajik sonla ölüme götürdü. Bir sakız fabrikasında güvenlik görevlisi olan Mehmet Türkoğlu 6 ay önce ummadığı bir anda işten çıkarıldı. Önce umudunu yitirmedi. Ama iş için gittiği tüm kapılar bir bir yüzüne kapanırken, parasızlık da belini bükmeye başladı. Ev kirasını ödeyemedi, elektrik ve su faturalarını yatıramadı. 2 ay önce evinin hem elektriği hem suyu kesildi. Ekmek alacak parası bittiğinde ise herkese borçluydu. Eşi Ebru parasız yaşamaya dayanamadı ve 3 ay önce kızı Elanur'u da alarak baba evine geri döndü. 15 gün önce ise evin kapısını borçlar yüzünden haciz memurları çaldı. Tüm eşyaların haczedildiği eve 10 gün önce eşi, kızıyla geri döndü. Ancak tartışmalar dinmedi. Gölboyu Caddesi Nilüfer Sokak'ta bulunan 3 katlı apartmanın ikinci katındaki evde dün bir lokma ekmek ile sadece zeytin ve peynirin olduğu kahvaltı masasında yine 'parasızlık' tartışması vardı. Ebru, daha fazla dayanamayacağını söyledi. Öfkeden deliye dönen Mehmet, ruhsatlı tabancasını kaptı. Genç kadın can havliyle kendini dışarı atarken o ise Elanur'u kucağına alıp, balkonda rast gele ateş açtı. Saat 11.00 sıralarında ise bir daha çıkmamak üzere kızı ile kendini eve kilitledi. Yaklaşık yarım saat sonra olay yerine polisler ile bir psikolog ulaştı. Çok sayıda sağlık görevlisi olay yerine sevk edildi. Ancak Mehmet bir türlü ikna olmadı. Sürekli evin içinde gezinen Mehmet, ara ara balkona çıkıp ateş etti. Son kez balkona çıkıp, minik kızını bacaklarından aşağıya sallandırdığında da herkesin yüreğini ağzına getirdi. Evin içinde tabancasını bazen küçük kızın bazen kendi kafasına dayadı. 2.5 saat süren korkulu bekleyişin sonunda olay yerine Özel Harekat Timleri de ulaştı. 5 dakika içinde operasyon hazırlıklarını tamamlayan özel harekat timi saat 14.05'te kapıyı kırıp içeri girdiğinde evin salonunda kucak kucağa cansız bedenlerini buldu. 30 yaşındaki Mehmet, 2 yaşındaki Elanur'u göğsünden kucağında vurup, son mermiyi başına sıkarak intihar etmişti.” (www.sabah.com.tr; 05.06.2008)

Ve…
Yedi yıl sonra…
Bu süre zarfında Türkiye’de siyasal, sosyal, ekonomik ve daha birçok açıdan çokşey oldu.
Aysun Kayacı, Türkiye’yi terk etti, şu an evli ve Londra’da ikamet ediyor.

Aysun Kayacı’nın ‘benim kadar duyarlı, sorumluk sahibi değil, benim oyum nasıl onunki ile eşit olabilir’ dediği ‘dağdaki çoban’ da konuştu. Yorum sizin.


19 Şubat 2015 Perşembe

‘YÜKSEK ÖKÇELER’ VE ÖZGECAN

‘Yüksek Ökçeler’, kütüphanemdeki en eski kitaplardan biri olup Ömer Seyfettin'in kitaba da ismini veren kısa hikȃyelerindendir. 1991 yılında ikinci kez okuduğum bu hikȃyeyi kısaca özetlemek gerekirse; Zengin, dul ve kısa boylu Hatice Hanım, köşkte yaşamaktadır ve temizlik, namus merakından başka bir de yüksek ökçeli iskarpin merakı vardır. Fakat sağlık sorunları sebebiyle doktoru tarafından yün terlik giymeye mecbur edilir. Ne olursa ondan sonra olur. Evindeki düzeni tıkır tıkır işlerken, birdenbire her türlü çalışanının hırsızlık, yolsuzluk, ahlȃksızlık yapmaya, yalan söylemeye başladığını fark eder. Anlar ki, aslında bundan önce de olaylar farklı değildir. Fakat Hatice Hanım'ın yüksek ökçeleri, çalışanlarını onun geldiği konusunda uyarmakta, ona yakalanmalarını engellemektedir. Bunu keşfeden Hatice Hanım, çalışanlarını kovar, lakin işe yeni aldıkları da farklı çıkmaz. Gitgide üzüntüsünden zayıflayan, sararıp solan Hatice Hanım, sonunda çareyi yüksek ökçeli iskarpinlerini tekrar giymekte bulur. ‘Gerçeği bilmeyeyim, görmemezlikten geleyim de, varsın sağlıkla ilgili şikȃyetlerim olsun, hiç olmazsa şimdi yüreğim rahat ya’ diyerek teselli bulur.
Bu hikȃye beni çok etkilemiş ve düşündürmüştür. Aslına bakılırsa, çoğumuz içinde yaşadığımız ülke ve dünyanın gerçekleriyle yüzleşmekten, acı hakikatlerle karşılaşmaktan ürktüğümüz, korktuğumuz için tabir-i caizse Hatice Hanım misali yüksek ökçeli iskarpinlerimizi çıkarmadık, çıkarmıyoruz, çıkarsak da bir süre sonra tekrar giymeyi tercih ediyoruz. Arabesk (Orhancı) söylemle ‘hakikatler bizi yorduğu için hayale dalmayı yeğliyoruz’.
Sloganik, anı-günü kurtarıcı, saman alevi cinsinden tepkilerle; meseleyi aslından, esasından, kökünden, derinlemesine ele almayan ve peşini takipte kararlı ve ısrarcı olmayan duruşumuzla; benzer duygu, düşünce ve hedefi olanlarla işbirliğine gidip organize ol-a-mayan halimizle değiştirici-dönüştürücü-düzeltici etki yapamadık, yapamıyoruz. İzah edici, bahane bulucu, mazeret üretici ya da sür git eleştirmekle, sadece muhalefet yapmakla bir arpa boyu yol alamadık, alamıyoruz.
Ateş evimize düşmedikçe, sarmadıkça bütün kötülerin-kötülüklerin kendimizden ve sevdiklerimizden ırakta-uzakta olduğu zannına kapılıyoruz. Damdan düşenin halini anlamak için ille de damdan düşmek mi gerekiyor? ‘Perşembenin gelişi çarşambadan belli ise’ ilgili hususta ne yaptığımız ya da yapmadığımız düşünülmeli, tartışılmalı ve imkan dahilinde elden gelen tüm tedbirler alınmalı değil midir?
Kolaycılığa kaçıp hemen kendimizi-nefsimizi aklamak, temize çıkarmak; faturayı-hatayı-suçu-günahı-sorumluluğu hep başkalarına çıkarmak, yüklemek; en korkuncu, en iğrenci de, acıdan-trajediden-felaketten-musibetten nemalanmak, istismar etmek, siyasi rakiplerini karalama, zor duruma düşürme fırsatı olarak kullanmaktır.
Bütün bunları niye mi yazdım? Uğradığı zulüm, yalnızca ona özgü olmayan Özgecan kızımız için (kızımız diyorum, zira o artık yalnızca acılı ailesinin değil bu halkın kızı). Özgecan, dün ve bugün, bu ülkede ve dünyada ırzına, namusuna musallat olmak isteyen ve buna (aslan’ca) direndiği için de bir yaratık tarafından hunharca, vahşice, cȃnice canına kıyılan can’lardan sadece biri. Ne ilk idi ve ne yazık ki, istemesek de, dilemesek de görünen o ki sonuncu da olmayacak.
Profesör Zeynep Ayfer Aytemur’un doğru ve isabetli tespitiyle; “Sağlıkçı olmamıza rağmen, toplumun %4'lük bir popülasyonunu, antisosyal kişilik bozukluğu (psikopat & sosyopat) olan insanların oluşturduğunu ve bu insanların sessiz sedasız aramızda dolaştığını unutuyoruz sanırım. Hepsi suç makinası şeklinde kendini deşifre etmezler. Çoğu yüksek IQ'ları sayesinde işledikleri suçları gizlemeyi başarırlar. Aleni suç işleyenleri genellikle IQ'su yüksek olmayan psikopatlardır. Aramızda psikopat savcılar, gazeteciler, doktorlar, bürokratlar, CEO'lar, işadamları var. Psikiyatristleri bile kandırmayı başaran bu insanlar buldukları her fırsatta suç işlemeye devam edecekler. Bu insanlarda duygu yoktur. Yani sevmezler, acımazlar, merhamet etmezler, pişmanlık duymazlar. Onlar için birine tecavüz etmekle ya da öldürmekle, bir musluğu açık kapamak aynı şeydir. Benim asıl kaygım günümüz teknolojisinin getirdiği sosyal ilişkilerdeki bozulma ve kapitalizmin bu insan grubunun sayısında artışa neden olmasıdır.”
        Özgecan, canına kıyılan ilk kız/kadın değil demiştim. Cumhuriyet öncesini bir kenara bırakacak olursak; henüz cumhuriyetin 1. yılında daha düne kadar intihar denilip geçiştirilen/yasaklanan/unutturulan ve bugün mezar yeri dahi bilinmeyen ‘Fikriye Hanım’ın ölümünün bile cinayet olma ihtimali ancak bugün konuşulabilmektedir. (http://www.aksiyon.com.tr/dosyalar/fikriye-olduruldu_515926 / http://www.sabah.com.tr/yazarlar/ardic/2013/01/10/fikriye-nasildi)
1997 yılında İstanbul Ümraniye’de annesi ile birlikte kaçırılarak, tecavüz edilip işkence ile katledilen Serpil öğretmen hadisesini de bu ülkede günlerce gündemde kaldığı için hatırlatmak istiyorum.  O zaman da olayın fȃili dört cȃni, yargının mevzuata göre verebileceği en üst (30 ilȃ 78 yıl arası) cezalara çarptırılmışlardı (üstelik o zaman idam cezası da vardı). Fakat aradan 7 yıl geçtikten sonra hepsi de salıverilmişlerdi (en son kıyak da ‘Rahşan affı’ idi). Bir diğer örnek de 2011 yılında akrabası tarafından tecavüze uğrayıp hamile kaldığı için aile kararıyla kardeşleri tarafından sokak ortasında vurulan, sonrasında da yaralı iken hastanede öldürülen ve töre cinayetlerinin sembollerinden olan Güldünya Tören’dir. Yalnız kadınlar değil, savunmasız, günahsız ve masum (erkek) çocuklar bile bu sapıklıktan, cȃnilikten paylarını alıyorlar. 2014 yılında Kırklareli’nde tecavüz edilip domuz bağı ile öldürülen Halil İbrahim ve Kars’ta tecavüz sonrası yakılarak öldürülen Mert, bunlardan sadece ikisidir.
Daha dün denilecek kadar yakın bir zamanda, Avrupa’nın göbeğinde Bosna’da hem de planlı ve sistematik bir biçimde onbinlerce Boşnak Özgecan’a tecavüz edildi, canlarına kıyıldı. Ve hȃlȃ da Suriye, Afganistan, Irak, Doğu Türkistan, Myanmar başta olmak üzere dünyanın dört bir yanında her gün yüzlerce Özgecan’a kıyılmaya devam ediliyor.
Kadın-erkek, yaşlı-genç, çocuk-ihtiyar fark etmeden herkesin, her an ve her türlü tehlikeye maruz kalabileceği bir ortamda hiç ama hiç kimse kendini ve sevdiklerini güvende hissedemez, koruyamaz. Yalnız polisiye tedbirlerle, cezȃyi müeyyidelerle sorunu çözeceklerini sananlar elbette aldanmaya devam edeceklerdir. Köklü ve sağlıklı bir zihniyet değişikliğine, bakış açısı düzeltilmesine ihtiyacımız vardır. Hepimizin (kadınlar dahil) kadına (ve erkeğe) dişilik-erillik üzerinden değil, kişilik-insanilik düzleminde bakmayı öğrenmemiz ve içselleştirmemiz gerekiyor. Dr. Erdal Atabek’in kitabına da ismini veren tespitiyle, bu toplumda öteden beri “kışkırtılmış erkeklik, bastırılmış kadınlık” tablosuyla karşı karşıyayız. Elbette bunun çözümü veya doğrusu kadınlığın da kışkırtılması değil, her iki cinsin de normalleşmesidir. Erkek ve kadın; birbirlerinin karşıtı, alternatifi, düşmanı, rakibi değil; bir elmanın yarısı, biri diğerini bütünleyen, tamamlayan, birbirlerinin velisi(dostu, arkadaşı, kardeşi)dir.
Kızdığı, öfkelendiği birine sövgüsünü kadın üzerinden yapan; yeminini bile ‘anası, avradı’ üzerinden eden; toplumdaki kadınlara ‘ana bir, bacı iki, gayrısına çal’ anlayışıyla bakan; annelerinin bile erkeklik üzerinden diğer annelere ve kızlarına hava atıp ‘çok kızın canını yakacak, iki kızı olan birini getirsin koysun’ diye caka satan; kızları ‘eğlenilecek, evlenilecek’ diye kategorize eden; kendisi evleninceye kadar bȃkir olma-kalma konusunda hassas değilken kendi ailesindeki kızlarda ve evlilik yapmayı düşündüğü kişide bekȃret şartını arayan; kendisinde karşı cinsle her şeyi yapma hakkı görürken, kendi ailesinin kızları-kadınları için bunu uygun görmeyen; ‘öteki-diğer’ kadınlara ‘genelevde fahişe, bar-pavyon-gece kulübü-gazinoda konsomatris, sokakta telekız, televizyonda dansöz’ rolünü biçebilir, sesini çıkarmazken, ailesinin-sülalesinin hatta mahallenin bile namusu konusunda titizlenen; kapitalizmin, liberalizmin ‘güzellik yarışmaları, moda/defileler, magazin ve ‘bu tarz benim’ türü tv proğramları’ marifetiyle, medyada ve tüketim-eğlence sektöründe kadını nesne haline getirip bedeni üzerinden ciro yükseltme, kȃrı maksimize etme noktasında acımasız piyasa rekabetine kurban eden bir anlayışın toplumu getirip bıraktığı yer sözel/fiziksel taciz, tecavüz, cinsel istismar, hakaret, dayak, yaralama, işkence, öldürme ve hatta yakmaya kadar uzanabiliyor.
İşin vahim olan bir diğer yönü de başrolde genellikle erkeklerin olduğu bu tabloda, kadınların da yardımcı-kışkırtıcı-azmettirici rolde bulunabilmeleridir. Tecavüze uğrayıp zulmedildiği halde aile meclisi kararıyla ölüm hükmü verilen yörelerde işin içinde kadınlar da vardır. Kadınların namusunun pazarlandığı randevuevi-genelev patronu bir kadın olabildiği gibi, kadın satıcılığı-aracılığı yapanlar da kadın olabilmektedir.
Daha dün denilecek bir vakitte, 28 Şubat sürecinde, eğitim ve çalışma hayatında binbir türlü mağduriyetlere-mahrumiyetlere uğrayan İslamî örtünme kuralına riayet eden kızlara-kadınlara reva görülen zulümleri icra edenlerin arasında çok sayıda kadın yer almakta bir sakınca görmemiştir. Hiçbir ahlȃki, insani ve vicdani rahatsızlık duymadan, kendi hemcinslerine bazen erkeklerden bile daha acımasız davranabilmişlerdir. Hȃl böyle iken, kadınlar öteki-diğeri-başkası olarak gördükleri kadınlara her türlü zulmü revȃ görürken, erkeklere insanın bir şey demeye hȃli kalmıyor.
Üstelik toplumun makam mevki sahibi, eğitim görmüş ve kendini aydın, çağdaş, uygar olarak tanımlayan ve mangalda kül bırakmayan bu kadınların çoğu; töre cinayetleri, kadınların iş dünyasında karşılaştığı sorunlar, eğitimsizlik, ayrımcılık, kadının bedeninin-cinselliğinin-emeğinin alabildiğine sömürülmesi, aile içi şiddet ve daha çözüm bekleyen, uğraşılması gereken onlarca kronikleşmiş sorun varken, bugüne kadar nelerle uğraştıkları ve bu konularda neyi ne kadar yaptıkları/yapmadıkları tartışılmaya muhtaçtır.
Bu toplumda başta erkekler olmak üzere hepimizin, her kesimin kadınlar konusunda bir özeleştiriye, kendini gözden geçirmeye, zihniyet ve pratik noktasında ıslaha ihtiyacı vardır. Kendini Müslüman, dindar olarak tanımlayan ve bu iddiada bulunan bizlerin de bu konuda cehd etmesi elzem diye düşünüyorum. İnsanı aynı hamurdan (özden, nefs’ten) yaratan Allah; Kur’an’da kadın (Nisȃ) konusunu başlıbaşına bir sure (konu, ana madde) olarak ele alıp kadınların durum ve şartlarını en güzel, en olumlu, en medenî seviyeye eriştirmeyi öğütler, içtimai-hukuki-fıkhi düzenlemeler getirirken; Hz. Peygamber (a.s) uygulama-sünnet-pratik konusunda ‘güzel bir örnek’lik sergilerken; zamanla Kur’an tefsircilerin, fıkıhçıların, yöneticilerin ezici çoğunluğunun erkek olması sebebiyle olsa gerek, erkek bakışıyla okunmaya-yorumlanmaya-hüküm çıkarılmaya devam edil-e-bilmiştir. Hayatı boyunca hanımlarını, kızlarını, ümmetin (toplumunun) kadınlarını incitmeyen, kırmayan, fiske dahi vurmayan bir peygamber’e kadınların aleyhine tonla söz söyletilebilmiş, uydurulabilmiştir.
Kadınlar aleyhine olan-olabilecek hiçbir Kur’an yorumuna itibar etmediğimiz gibi; “Hatice’nin goncası, Aişe’nin gülü” olan, gözbebeğimiz, rol modelimiz, güzel örneğimiz Hz. Peygamber’e kadınlar aleyhine isnad edilen, uydurulan bütün rivayetleri elimizin tersi ile itebilmeliyiz. Doğru-yanlış / sevap-günah / helal-haram, kadın-erkek için aynıdır, değişmez. Eş, baba, oğul, ağabey, yani erkek olarak hangi konumdaysak, her birimiz tıpkı Hz. Peygamber gibi kızlarımıza/kadınlarımıza (ve elbette bütün kızlara/kadınlara) Allah’ın emaneti olarak en güzel bir biçimde davranmalı, emanete riayet etmeli asla hıyanet etmemeliyiz. Müslümanım diyenler bir kadının bile gözden çıkarılmasına, telef edilmesine, kötülük edilmesine asla seyirci, sessiz, kayıtsız kalamaz; hiçbir kadın çaresiz, umutsuz kalıp kaderine terk edilemez. Bu uğurda ne kadar imkȃn varsa harcanır, her türlü emek sarfedilir.
Mazluma, zalime kimlik sorulmaz. Mazlum mazlum, zalim zalimdir. Yeryüzündeki bütün insanlar istisnasız Allah’ın kullarıdır ve can, mal, ırz noktasında mȃ’sundur, korunmuşlardır. Sadece zalimlere itaat edilmez, sevgi ve saygı beslenmez ve mücadele edilir. Ta ki zulümden vazgeçip-vazgeçirtilinceye, hak ettikleri karşılık verilinceye kadar.
Özgecan olayının gündemimize girdiği günden bugüne kadar yazılı, görsel ve sosyal medyada yazılıp çizilenleri okudukça, konuşulanları dinledikçe şimdi ve gelecek adına hem ümitleniyor, hem de ümitsizliğe kapılıyorum. Ümitsizliğe kapılıyorum; içeride (hapishanede ya da psikiyatri kliniklerinde) olması gerekirken, dışarıda/aramızda/yanıbaşımızda gezen o kadar çok hasta/sakat ruhlu/zihinli insan görünümünde mahlȗk olduğunu görüyor, endişeleniyor, korkuyorum. Bu kadar büyük acı bile bu ülke insanını insani/ahlaki/vicdani noktada bir araya getiremiyorsa, ‘çok ses olsa bile tek nefes, tek yürek olamıyorsa’, ‘çek ipini gitsin’ diyesim geliyor.
Ümide kapılıyorum; düne kadar Özgecan’ın ismini bilmeyen, varlığından bile haberdar olmayan sayılamayacak sayıda sorumluluk sahibi, iyi insanlar türlü şekillerde tepkilerini dile getirdiler, duyarlılıklarını gösterdiler, ailenin acısını paylaştılar. Özgecan’ın can’ını geri iade edemeyiz, filmi en başa saramayız elbette ama bu olaydan çıkarılması gereken ne kadar ders varsa kişi, toplum ve devlet olarak çıkarabilirsek, Özgecan’ın kaybı anlam kazanır, hayra vesile olur, bu toplumda başta kadınların maruz kaldığı,  uğradığı haksızlıkları giderme konusunda bir milat (yeni bir başlangıç) olur. Elbette süreklilik arzetmek ve bir süre sonra unutup/unutulup yeni bir elim olay bu gerçeği bize tekrar hatırlatana kadar olmaması şartıyla.
Özgecan olayında (gerçek) adaletin tecelli edeceğine inanıp inanmadığımı soracak olursanız. Hayır. Zira bu ülkede ‘istiklal mahkemeleri’ eliyle hukuk cinayetleri işlenmiş, ‘takrir-i sükȗn’ kanunuyla da toplumun Kemalist/Atatürkçü olmayan kesimi yani muhalefet susturulmuştur. Adalet/yargı/hukuk alanındaki bu ahvȃl, darbe dönemlerinde daha bir katmerlenmiş, 12 Eylül sonrası Devlet Güvenlik Mahkemeleri eliyle ‘kutsal/Tanrı devlet’! korunmaya çalışılmış, 28 Şubat’ta askerin ‘darbesever’ kanadı tarafından ‘brifinglenmiş’, 17-25 Aralık sonrası ise ‘darma duman’ edilmiştir. Yakın ve orta va’dede adalet noktasında beklediğim bir şey de yok, uzun va’dede belki bir ümit olabilir. Ahirette, yani ‘en son’unda, ‘Allah’ın Huzuru’nda kurulacağına inandığım Mahkeme-i Kübra’da yani en büyük ve en adil mahkeme’de ‘zerre miktarı iyiliğin ve kötülüğün karşılığının görüleceği’, ‘her hak sahibine hakkının tastamam verileceğine’ ve Allah’ın mutlak/nihai anlamda Adil olduğuna dair inancım olmasa, çoktan kafayı yerdim, tırlatırdım, oynatırdım.
Allah’tan daha akıllı, daha bilen, daha merhametli, daha iyi hüküm veren olmadığına-olamayacağımıza göre O’nun akıl sahiplerine öğüdü olan “Kısas’ta hayat olduğunu” kendimizin ya da sevdiklerimizin başına bir fenalık-kötülük gelmeden artık anlasak ve başka mecralarda oyalanıp vakit kaybetmesek, başka “Özge’can”lara kıyılmadan, yakılmadan, yitip gitmeden. Olmaz mı?
Yazımı Özgecan ve tüm mazlumlar için, şair Necip Fazıl Kısakürek’in ‘Dua’ isimli şiiri ve Karacaoğlan’a ait ‘Kız senin’ türküsünün sanatçı İsmail Altunsaray’ın yorumuyla (videoklip) noktalamak istiyorum.

“Bıçak soksan gölgeme, / Sıcacık kanım damlar. / Gir de bak bir ülkeme: / Başsız başsız adamlar... / Ağlayın, su yükselsin! / Belki kurtulur gemi. / Anne, seccaden gelsin; / Bize dua et, emi!”