26 Şubat 2015 Perşembe

GÜLÜMSETİRKEN DÜŞÜN-DÜRTEN HABER-YORUMLAR 6

AYSUN KAYACI VE ‘DAĞDAKİ ÇOBAN’

[Aysun Kayacı: AKP'yi ayak takımı getirdi. NTV'de yayımlanan ‘Haydi Gel Bizimle Ol’ programında her hafta bir kaç posta halkın aşağılandığına şahit oluyoruz. Bu hafta aşağılama sırası eski manken Aysun Kayacı'daydı. Kayacı, AKP'ye oy veren 16 milyon insan için ‘ayak takımı’ dedi. Pınar Kür de onu destekledi. …Kayacı, "Ben vergi veriyorum, niye vergisini vermeyen, çok özür dilerim herkes üstüme gelecek ama kalıp olarak söylüyorum, 'dağdaki çoban'la benim oyum eşit mesela. Niye? Hiç vergisini vermeyen biriyle niye benim oyum eşit. O benim kadar duyarlı, benim kadar sorumluluk sahibi bir şekilde yaklaşıyor mu acaba" diye konuştu… Aysun Kayacı, Müjde Ar'a yanıt vereyim derken AKP seçmenini çok kızdıracak şu sözleri sarf etti: "Ama şu an sizin şikayet ettiğiniz şey, ayak takımının iktidara getirdiği partiden şikayet etmiyor musunuz?"… Aysun Kayacı: Doğruyu yapacaklar. Ben de çok ekonomik problem çektim. Çalışacaklar... Ben şu anda okulumun parasını da kendim ödüyorum… Benim anneannem ne yaptıysa onu yapacak? Sonra bir siyasi parti gelip gecekonduların bilmem nesini verecek, odun verecek, kömür verecek. Ondan sonra da memleket Arabistan olacak, oldu yani...] (www.iyibilgi.com; 28/03/2008)

Aslına bakarsanız, bir sözü söyleyenden daha ziyade söylenen söze odaklanmak, sözü dikkate almak daha evladır. Fakat eleştiride haklılık payınız olsa bile bu ülkedeki milyonlarca insan için “ayak takımı” derseniz sizin de payınıza bir şeyler düşer diimi ama. Yaradan’ın kendisine bahşettiği “Allah vergisi” fizik güzelliğini teşhir eden ve de “ayak takımına mensup olmayan” bu hatunu, mȃlum magazin basınında duydum duymasına da “neyin nesi, kimin fesi” diye internete bir göz attığımda şu satırları okudum.

“vakti zamanında galatasaraylı futbolcu emre aşık ile aşk yaşayan, ondan ayrıldıktan sonra iyice seren manken. emre aşık ile istikrarlı bir birliktelikleri vardı, ayrıldıktan sonra her hafta başkasıyla görmeye başladık. show tv’de bir dizide oynamıştı, şu anda adını hatırlamıyorum, hatta metin akpınar oynamıştı, orada kıyafetlerini ekran başındaki abazanların gözlerini faltaşı gibi yapmak için giyiyordu. koltuğa oturduğunda frikik vermeler, göğüs dekoltesi olduğunda yerinde hoplamalar vs… "haydi gel bizimle ol" isimli programa reyting katma maksatlı eklenmiş hatun.” (www.lafmacun.org) Her ne ise bu kadar yeter, dişi kişi hakkında ettiğimiz kelam.

Söylediği sözleri bir o söylese densizlik yapmış, sürç-ü lisan etmiş, sözü maksadını aşmış filan denilir ya da “adam sen deee, cevap vermeye bile değmez” deyip geçilebilirdi. Fakat kazın ayağı öyle değil. Aysun kız (kız dedimse hemen itiraz etmeyin, resmi olarak ‘evli olmayan’ anlamında kullandım) bu ülkede son bir-iki yüzyıldır var olan ve özellikle cumhuriyet sonrası resmi olarak ete kemiğe bürünen bir zihniyetin dışavurumu mahiyetinde sözler sarfediyor.

Bu zihniyetin en meşhur isimlerinden biri bakın ne diyor: “Kurtuluş Savaşı sırasında garp cephesi komutanı olan İnönü bir grup subaya yaptığı konuşmada söyle diyordu: “…İçinde bulunduğunuz vaziyeti bilesiniz… Padişah düşmanınızdır. Yedi düvel düşmanınızdır… Kimse işitmesin, millet düşmanınızdır.” (aktaran İdris Küçükömer, Düzenin Yabancılaşması, Alan Yay., 1989, sh. 96; Kim bu aydınlanmış despotlar?, Mehmet Natık, www.cafesiyaset.com, 19.03.2008)

Aysun kız ve İsmet Paşa yalnız değildir bu ülkenin “ayak takımı” olarak görülen kısmına yaklaşımda. Hazır yeri gelmişken bir-iki örnek daha verelim. “Atatürk’ün kızları al bayraklarla yürürken, bu ülkenin aydınlık yüzlü erkekleri meydanları doldururken, çocuklar annelerinin-babalarının elini tutup yarınlarına şimdiden sahip çıkmaya kalkarken... Göbeğini kaşıyan adam uzakta bıyık altından güler. Ve sandık ortaya konulduğunda... Göbeğini kaşıyan adamın dediği olur. Çünkü demokrasi, bilinçte aşağı-yukarı eşit insanların rejimidir. Bir toplumun çoğunluğu "göbeğini kaşıyan adam" ise, orada demokrasi olmaz, olamaz... Tayyip Erdoğan işte ona güvenir: Göbeğini kaşıyan adama...” (Göbeğini kaşıyan adam, Bekir Çoşkun, Hürriyet; 03.05.2007) Haydaaa oldu mu şimdi, al sana ‘ayak takımı’ndan sonra bu memleketin silahsız (ya da medya silahıyla donanmış) ‘sözcü ve gözcü’lerinden birinden bir de ‘göbeğini kaşıyan adam’ hakȃreti.

Tabii memleket ‘ayak takımı ve göbeğini kaşıyan adamlarla’! dolup taşınca da haliyle “Ünlü besteci ve piyanist Fazıl Say, Türkiye'deki İslamcıların güç kazanması nedeniyle Türkiye'yi terk edebileceğini açıkladı. Fazıl Say Paris'te, Almanya'da yayımlanan sol-liberal eğilimli 'Süddeutsche Zeitung' gazetesinin sorularını yanıtlarken, "Türkiye rüyalarımız kısmen öldü. Tüm bakan eşleri türban takıyor. İslamcılar zaten kazandı. Biz yüzde 30, onlar ise yüzde 70. Başka yere taşınmayı düşünüyorum" dedi.” (www.milliyet.com.tr; 14.12.2007) (Not: Aradan 8 yıl geçti, burada olduğuna göre hȃlȃ düşünüyor demek ki!)

Hatta bu hazımsızlık yer yer eleştiri olmaktan çıkıp hakȃrete, aşağılamaya kadar vardırıldı. “İstanbul Barosu'nun ikincisini düzenlediği Cumhuriyet Hukuku Paneli'nde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve eşi Hayrunnisa Gül'e hakaret içeren sözler sarf edildi. İstanbul Barosu Meclis Başkan Vekili Avukat Nizar Özkaya, "Çankaya'ya Arap bedevi kılıklı bir eşle birlikte bir adam çıktı ve Çankaya'yı ele geçirdi." şeklinde ağır hakaretler savurdu.” (www.haber10.com; 25.06.2008)

Halbuki, Aysun kız gönül rahatlığıyla istediğiyle “hadi gel benimle birlikte ol” diyebilir, Bekir Bey de ‘onuncu köy’de ‘onuncu yıl marşı’nı söylemeye devam edebilir ve de Sayın Say’ın da başka bir diyara gitmesine de hacet yoktur. Ayak takımının her istediğini yapabilmesine ve de meydanı boş zannetmesine meydan verilemez. Bugüne kadar askerden yedikleri darbenin tadına bir de yargı baktırıverir. Anlar o zaman “ayak takımı”, sayısal değil siyasal çoğunluğun asıl olduğunu. Var mı öyle “kanla, irfanla kurulan cumhuriyeti”, ayak takımının, göbeğini kaşıyan adamların oylarıyla kaybetmek. Onlar istedikleri kadar oy alsınlar, mecliste istedikleri çoğunlukla kararlar alsınlar, ne önemi var, kaldır at çöpe.

“Yüksek Mahkeme'den tarihi karar. Türban laikliğe aykırı. Anayasa Mahkemesi 2’ye karşı 9 oyla üniversitelerde türbanı serbest bırakacak Anayasa değişikliğini iptal etti.” (www.gazetevatan.com; 06.06.2008) Peki bu yargı darbesine hemencecik kim destek verdi sıcağı sıcağına bilin bakalım? Bildin Aysun kız, aptal şarışın değil, akıllı kızsın vesselam. Evet evet tam üstüne bastın. “Askerden türban kararına alkışlı destek. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, başörtüsü düzenlemesinin iptaliyle ilgili olarak, 'Hepimiz yasal kararlara saygılı olmak zorundayız. Türkiye; laik, demokratik, sosyal hukuk devletidir. Onların yorumlanması mümkün değil. Bu söz; yorum değil, malumun ilanıdır' dedi. Orgeneral Büyükanıt, Harp Akademileri Komutanlığı'ndaki sempozyum dolayısıyla Harbiye Orduevi'nde kokteyl verdi. Sempozyum nedeniyle Harbiye Orduevi'nde verilen akşam yemeğinde sahne alan sanatçının "Bugün Anayasa Mahkemesi'nden çok güzel bir haber geldi" demesi üzerine, başta komuta kademesi olmak üzere salondan alkışlar yükseldi. Alkışların ardından "Bir başkadır benim memleketim" parçası seslendirildi. (www.gazetevatan.com; 06.06.2008)

Ya işte böyle Aysun kız, bir başkadır “sizin memleketiniz”. Yahu bu memleket aynı zamanda bizim de diyeceğim amma korkuyorum kızarlar, darbe indirip muhtıra filan verirler diye maazallah. Nasılsa iktidar, silah ve de hukuk ellerinde.  Sen doğru söylüyorsun kız Aysunnn. Dağdaki çobanla, bağdaki ırgatla, tarladaki rençberle, fabrikadaki işçiyle ve dahi nice nice ayak takımıyla senin oyun bir değil kııız. Allah’tan bu ülkenin meclisinde, bu ayak takımının değersiz(!) oylarıyla vekil olmuş kişilerin 411 eli kaosa kalksa da, anayasa mahkemesinin 9 üyesinin eli istikrara kalktı. Allah’tan bu ülkede, “…Türkiye’de 550 milletvekili var, ama bir tek Fatih Terim var.”, “Ben ders almam, ders veririm” gibi düşüncelere sahip sadece Milli Takımlar Teknik Direktörü Fatih Terim yok, nice asker, sivil devletli “erk men”ler var da kurda kuşa yem olmuyoruz. (www.habervitrini.com, 19.05.2008; www.aksam.com.tr, 12.09.2007)

Sen çatır çatır, kuruşu kuruşuna vergini veriyon kııız. Vergilendirilmiş kazancın da kutsal (dokunulmaz, tartışılmaz) aynen Anayasanızın 2. maddesi gibi. Sen duyarlısın, sorumluluk sahibisin ama Aysun, bu milyonlarca ayak takımı haddini bilmiyor. Bilmeyince de kutsal devletin tapusu ellerinde olan gerçek sahipleri bildiriyor tabii olaraktan hadlerini. Sen çok ekonomik sıkıntı çekmişsin kız. Ama o ayak takımı var ya, onlar ekmek elden su gölden yaşayıp gidiyorlar. Gecekondularda oturup bir de odunu, kömürü bedavadan alarak, poşet poşet yardım kaparaktan. Var mı öyle bedavadan yaşamak!?

Yahu Aysun kız buraya kadar her şeyi anladım anlamasına da “Ondan sonra da memleket Arabistan olacak, oldu yani...” lafını anlamadım. Ne alakası var diyeceğim fakat sen duyarlı, sorumluluk sahibi olduğundan bir bildiği var diyeceğim demesine de 2-3 gün önce okuduğum bir haber beni şaşırttı kııız. “Sevgilisi Ozan Sevindik önceki hafta 30 yaşına giren ünlü manken Aysun Kayacı'nın doğum günü nedeniyle sürpriz yapıp Dubai seyahati organize etti. Yoğun iş ortamından uzaklaşmak için fırsat yakalayan Kayacı, Dubai'de bol bol denize girdi. Ancak bir haftalık tatilin son dört günü genç çift için adeta kabusa döndü. Kayacı sevgilisi ile çıktığı Dubai tatilinde deniz suyundan mikrop kaptı.” (Bugün; 03.06.2008)

Kız bu Dubai, Arabistan yarımadasının en güneyinde olan Birleşik Arap Emirliklerinin başkenti Dubai değil mi? Yeni sevgilinle, flörtünle, erkek arkadaşınla gidecek başka bir yer bulamadın mı kııız? Anlaşılan o ki hem ekonomini iyicene düzeltmişsin, hem de okul parasını rahatlıkla ödeyebiliyorsun. Sen doğruyu yaptığından oldukça eminsin kız Aysun. Bol bol denize gir, alışveriş yap, sür şu üç günlük dünya hayatının keyfini. Bak bu “ayak takımı”ndan yalnızca birinin sıradan, basit, küçücük hazin öyküsünü aktarayım da “söz bitsin” gayri.

İstanbul Büyükçekmece'de işsiz kalıp borç batağına saplanan bir baba, hem kendini hem de minik kızını trajik sonla ölüme götürdü. Bir sakız fabrikasında güvenlik görevlisi olan Mehmet Türkoğlu 6 ay önce ummadığı bir anda işten çıkarıldı. Önce umudunu yitirmedi. Ama iş için gittiği tüm kapılar bir bir yüzüne kapanırken, parasızlık da belini bükmeye başladı. Ev kirasını ödeyemedi, elektrik ve su faturalarını yatıramadı. 2 ay önce evinin hem elektriği hem suyu kesildi. Ekmek alacak parası bittiğinde ise herkese borçluydu. Eşi Ebru parasız yaşamaya dayanamadı ve 3 ay önce kızı Elanur'u da alarak baba evine geri döndü. 15 gün önce ise evin kapısını borçlar yüzünden haciz memurları çaldı. Tüm eşyaların haczedildiği eve 10 gün önce eşi, kızıyla geri döndü. Ancak tartışmalar dinmedi. Gölboyu Caddesi Nilüfer Sokak'ta bulunan 3 katlı apartmanın ikinci katındaki evde dün bir lokma ekmek ile sadece zeytin ve peynirin olduğu kahvaltı masasında yine 'parasızlık' tartışması vardı. Ebru, daha fazla dayanamayacağını söyledi. Öfkeden deliye dönen Mehmet, ruhsatlı tabancasını kaptı. Genç kadın can havliyle kendini dışarı atarken o ise Elanur'u kucağına alıp, balkonda rast gele ateş açtı. Saat 11.00 sıralarında ise bir daha çıkmamak üzere kızı ile kendini eve kilitledi. Yaklaşık yarım saat sonra olay yerine polisler ile bir psikolog ulaştı. Çok sayıda sağlık görevlisi olay yerine sevk edildi. Ancak Mehmet bir türlü ikna olmadı. Sürekli evin içinde gezinen Mehmet, ara ara balkona çıkıp ateş etti. Son kez balkona çıkıp, minik kızını bacaklarından aşağıya sallandırdığında da herkesin yüreğini ağzına getirdi. Evin içinde tabancasını bazen küçük kızın bazen kendi kafasına dayadı. 2.5 saat süren korkulu bekleyişin sonunda olay yerine Özel Harekat Timleri de ulaştı. 5 dakika içinde operasyon hazırlıklarını tamamlayan özel harekat timi saat 14.05'te kapıyı kırıp içeri girdiğinde evin salonunda kucak kucağa cansız bedenlerini buldu. 30 yaşındaki Mehmet, 2 yaşındaki Elanur'u göğsünden kucağında vurup, son mermiyi başına sıkarak intihar etmişti.” (www.sabah.com.tr; 05.06.2008)

Ve…
Yedi yıl sonra…
Bu süre zarfında Türkiye’de siyasal, sosyal, ekonomik ve daha birçok açıdan çokşey oldu.
Aysun Kayacı, Türkiye’yi terk etti, şu an evli ve Londra’da ikamet ediyor.

Aysun Kayacı’nın ‘benim kadar duyarlı, sorumluk sahibi değil, benim oyum nasıl onunki ile eşit olabilir’ dediği ‘dağdaki çoban’ da konuştu. Yorum sizin.


19 Şubat 2015 Perşembe

‘YÜKSEK ÖKÇELER’ VE ÖZGECAN

‘Yüksek Ökçeler’, kütüphanemdeki en eski kitaplardan biri olup Ömer Seyfettin'in kitaba da ismini veren kısa hikȃyelerindendir. 1991 yılında ikinci kez okuduğum bu hikȃyeyi kısaca özetlemek gerekirse; Zengin, dul ve kısa boylu Hatice Hanım, köşkte yaşamaktadır ve temizlik, namus merakından başka bir de yüksek ökçeli iskarpin merakı vardır. Fakat sağlık sorunları sebebiyle doktoru tarafından yün terlik giymeye mecbur edilir. Ne olursa ondan sonra olur. Evindeki düzeni tıkır tıkır işlerken, birdenbire her türlü çalışanının hırsızlık, yolsuzluk, ahlȃksızlık yapmaya, yalan söylemeye başladığını fark eder. Anlar ki, aslında bundan önce de olaylar farklı değildir. Fakat Hatice Hanım'ın yüksek ökçeleri, çalışanlarını onun geldiği konusunda uyarmakta, ona yakalanmalarını engellemektedir. Bunu keşfeden Hatice Hanım, çalışanlarını kovar, lakin işe yeni aldıkları da farklı çıkmaz. Gitgide üzüntüsünden zayıflayan, sararıp solan Hatice Hanım, sonunda çareyi yüksek ökçeli iskarpinlerini tekrar giymekte bulur. ‘Gerçeği bilmeyeyim, görmemezlikten geleyim de, varsın sağlıkla ilgili şikȃyetlerim olsun, hiç olmazsa şimdi yüreğim rahat ya’ diyerek teselli bulur.
Bu hikȃye beni çok etkilemiş ve düşündürmüştür. Aslına bakılırsa, çoğumuz içinde yaşadığımız ülke ve dünyanın gerçekleriyle yüzleşmekten, acı hakikatlerle karşılaşmaktan ürktüğümüz, korktuğumuz için tabir-i caizse Hatice Hanım misali yüksek ökçeli iskarpinlerimizi çıkarmadık, çıkarmıyoruz, çıkarsak da bir süre sonra tekrar giymeyi tercih ediyoruz. Arabesk (Orhancı) söylemle ‘hakikatler bizi yorduğu için hayale dalmayı yeğliyoruz’.
Sloganik, anı-günü kurtarıcı, saman alevi cinsinden tepkilerle; meseleyi aslından, esasından, kökünden, derinlemesine ele almayan ve peşini takipte kararlı ve ısrarcı olmayan duruşumuzla; benzer duygu, düşünce ve hedefi olanlarla işbirliğine gidip organize ol-a-mayan halimizle değiştirici-dönüştürücü-düzeltici etki yapamadık, yapamıyoruz. İzah edici, bahane bulucu, mazeret üretici ya da sür git eleştirmekle, sadece muhalefet yapmakla bir arpa boyu yol alamadık, alamıyoruz.
Ateş evimize düşmedikçe, sarmadıkça bütün kötülerin-kötülüklerin kendimizden ve sevdiklerimizden ırakta-uzakta olduğu zannına kapılıyoruz. Damdan düşenin halini anlamak için ille de damdan düşmek mi gerekiyor? ‘Perşembenin gelişi çarşambadan belli ise’ ilgili hususta ne yaptığımız ya da yapmadığımız düşünülmeli, tartışılmalı ve imkan dahilinde elden gelen tüm tedbirler alınmalı değil midir?
Kolaycılığa kaçıp hemen kendimizi-nefsimizi aklamak, temize çıkarmak; faturayı-hatayı-suçu-günahı-sorumluluğu hep başkalarına çıkarmak, yüklemek; en korkuncu, en iğrenci de, acıdan-trajediden-felaketten-musibetten nemalanmak, istismar etmek, siyasi rakiplerini karalama, zor duruma düşürme fırsatı olarak kullanmaktır.
Bütün bunları niye mi yazdım? Uğradığı zulüm, yalnızca ona özgü olmayan Özgecan kızımız için (kızımız diyorum, zira o artık yalnızca acılı ailesinin değil bu halkın kızı). Özgecan, dün ve bugün, bu ülkede ve dünyada ırzına, namusuna musallat olmak isteyen ve buna (aslan’ca) direndiği için de bir yaratık tarafından hunharca, vahşice, cȃnice canına kıyılan can’lardan sadece biri. Ne ilk idi ve ne yazık ki, istemesek de, dilemesek de görünen o ki sonuncu da olmayacak.
Profesör Zeynep Ayfer Aytemur’un doğru ve isabetli tespitiyle; “Sağlıkçı olmamıza rağmen, toplumun %4'lük bir popülasyonunu, antisosyal kişilik bozukluğu (psikopat & sosyopat) olan insanların oluşturduğunu ve bu insanların sessiz sedasız aramızda dolaştığını unutuyoruz sanırım. Hepsi suç makinası şeklinde kendini deşifre etmezler. Çoğu yüksek IQ'ları sayesinde işledikleri suçları gizlemeyi başarırlar. Aleni suç işleyenleri genellikle IQ'su yüksek olmayan psikopatlardır. Aramızda psikopat savcılar, gazeteciler, doktorlar, bürokratlar, CEO'lar, işadamları var. Psikiyatristleri bile kandırmayı başaran bu insanlar buldukları her fırsatta suç işlemeye devam edecekler. Bu insanlarda duygu yoktur. Yani sevmezler, acımazlar, merhamet etmezler, pişmanlık duymazlar. Onlar için birine tecavüz etmekle ya da öldürmekle, bir musluğu açık kapamak aynı şeydir. Benim asıl kaygım günümüz teknolojisinin getirdiği sosyal ilişkilerdeki bozulma ve kapitalizmin bu insan grubunun sayısında artışa neden olmasıdır.”
        Özgecan, canına kıyılan ilk kız/kadın değil demiştim. Cumhuriyet öncesini bir kenara bırakacak olursak; henüz cumhuriyetin 1. yılında daha düne kadar intihar denilip geçiştirilen/yasaklanan/unutturulan ve bugün mezar yeri dahi bilinmeyen ‘Fikriye Hanım’ın ölümünün bile cinayet olma ihtimali ancak bugün konuşulabilmektedir. (http://www.aksiyon.com.tr/dosyalar/fikriye-olduruldu_515926 / http://www.sabah.com.tr/yazarlar/ardic/2013/01/10/fikriye-nasildi)
1997 yılında İstanbul Ümraniye’de annesi ile birlikte kaçırılarak, tecavüz edilip işkence ile katledilen Serpil öğretmen hadisesini de bu ülkede günlerce gündemde kaldığı için hatırlatmak istiyorum.  O zaman da olayın fȃili dört cȃni, yargının mevzuata göre verebileceği en üst (30 ilȃ 78 yıl arası) cezalara çarptırılmışlardı (üstelik o zaman idam cezası da vardı). Fakat aradan 7 yıl geçtikten sonra hepsi de salıverilmişlerdi (en son kıyak da ‘Rahşan affı’ idi). Bir diğer örnek de 2011 yılında akrabası tarafından tecavüze uğrayıp hamile kaldığı için aile kararıyla kardeşleri tarafından sokak ortasında vurulan, sonrasında da yaralı iken hastanede öldürülen ve töre cinayetlerinin sembollerinden olan Güldünya Tören’dir. Yalnız kadınlar değil, savunmasız, günahsız ve masum (erkek) çocuklar bile bu sapıklıktan, cȃnilikten paylarını alıyorlar. 2014 yılında Kırklareli’nde tecavüz edilip domuz bağı ile öldürülen Halil İbrahim ve Kars’ta tecavüz sonrası yakılarak öldürülen Mert, bunlardan sadece ikisidir.
Daha dün denilecek kadar yakın bir zamanda, Avrupa’nın göbeğinde Bosna’da hem de planlı ve sistematik bir biçimde onbinlerce Boşnak Özgecan’a tecavüz edildi, canlarına kıyıldı. Ve hȃlȃ da Suriye, Afganistan, Irak, Doğu Türkistan, Myanmar başta olmak üzere dünyanın dört bir yanında her gün yüzlerce Özgecan’a kıyılmaya devam ediliyor.
Kadın-erkek, yaşlı-genç, çocuk-ihtiyar fark etmeden herkesin, her an ve her türlü tehlikeye maruz kalabileceği bir ortamda hiç ama hiç kimse kendini ve sevdiklerini güvende hissedemez, koruyamaz. Yalnız polisiye tedbirlerle, cezȃyi müeyyidelerle sorunu çözeceklerini sananlar elbette aldanmaya devam edeceklerdir. Köklü ve sağlıklı bir zihniyet değişikliğine, bakış açısı düzeltilmesine ihtiyacımız vardır. Hepimizin (kadınlar dahil) kadına (ve erkeğe) dişilik-erillik üzerinden değil, kişilik-insanilik düzleminde bakmayı öğrenmemiz ve içselleştirmemiz gerekiyor. Dr. Erdal Atabek’in kitabına da ismini veren tespitiyle, bu toplumda öteden beri “kışkırtılmış erkeklik, bastırılmış kadınlık” tablosuyla karşı karşıyayız. Elbette bunun çözümü veya doğrusu kadınlığın da kışkırtılması değil, her iki cinsin de normalleşmesidir. Erkek ve kadın; birbirlerinin karşıtı, alternatifi, düşmanı, rakibi değil; bir elmanın yarısı, biri diğerini bütünleyen, tamamlayan, birbirlerinin velisi(dostu, arkadaşı, kardeşi)dir.
Kızdığı, öfkelendiği birine sövgüsünü kadın üzerinden yapan; yeminini bile ‘anası, avradı’ üzerinden eden; toplumdaki kadınlara ‘ana bir, bacı iki, gayrısına çal’ anlayışıyla bakan; annelerinin bile erkeklik üzerinden diğer annelere ve kızlarına hava atıp ‘çok kızın canını yakacak, iki kızı olan birini getirsin koysun’ diye caka satan; kızları ‘eğlenilecek, evlenilecek’ diye kategorize eden; kendisi evleninceye kadar bȃkir olma-kalma konusunda hassas değilken kendi ailesindeki kızlarda ve evlilik yapmayı düşündüğü kişide bekȃret şartını arayan; kendisinde karşı cinsle her şeyi yapma hakkı görürken, kendi ailesinin kızları-kadınları için bunu uygun görmeyen; ‘öteki-diğer’ kadınlara ‘genelevde fahişe, bar-pavyon-gece kulübü-gazinoda konsomatris, sokakta telekız, televizyonda dansöz’ rolünü biçebilir, sesini çıkarmazken, ailesinin-sülalesinin hatta mahallenin bile namusu konusunda titizlenen; kapitalizmin, liberalizmin ‘güzellik yarışmaları, moda/defileler, magazin ve ‘bu tarz benim’ türü tv proğramları’ marifetiyle, medyada ve tüketim-eğlence sektöründe kadını nesne haline getirip bedeni üzerinden ciro yükseltme, kȃrı maksimize etme noktasında acımasız piyasa rekabetine kurban eden bir anlayışın toplumu getirip bıraktığı yer sözel/fiziksel taciz, tecavüz, cinsel istismar, hakaret, dayak, yaralama, işkence, öldürme ve hatta yakmaya kadar uzanabiliyor.
İşin vahim olan bir diğer yönü de başrolde genellikle erkeklerin olduğu bu tabloda, kadınların da yardımcı-kışkırtıcı-azmettirici rolde bulunabilmeleridir. Tecavüze uğrayıp zulmedildiği halde aile meclisi kararıyla ölüm hükmü verilen yörelerde işin içinde kadınlar da vardır. Kadınların namusunun pazarlandığı randevuevi-genelev patronu bir kadın olabildiği gibi, kadın satıcılığı-aracılığı yapanlar da kadın olabilmektedir.
Daha dün denilecek bir vakitte, 28 Şubat sürecinde, eğitim ve çalışma hayatında binbir türlü mağduriyetlere-mahrumiyetlere uğrayan İslamî örtünme kuralına riayet eden kızlara-kadınlara reva görülen zulümleri icra edenlerin arasında çok sayıda kadın yer almakta bir sakınca görmemiştir. Hiçbir ahlȃki, insani ve vicdani rahatsızlık duymadan, kendi hemcinslerine bazen erkeklerden bile daha acımasız davranabilmişlerdir. Hȃl böyle iken, kadınlar öteki-diğeri-başkası olarak gördükleri kadınlara her türlü zulmü revȃ görürken, erkeklere insanın bir şey demeye hȃli kalmıyor.
Üstelik toplumun makam mevki sahibi, eğitim görmüş ve kendini aydın, çağdaş, uygar olarak tanımlayan ve mangalda kül bırakmayan bu kadınların çoğu; töre cinayetleri, kadınların iş dünyasında karşılaştığı sorunlar, eğitimsizlik, ayrımcılık, kadının bedeninin-cinselliğinin-emeğinin alabildiğine sömürülmesi, aile içi şiddet ve daha çözüm bekleyen, uğraşılması gereken onlarca kronikleşmiş sorun varken, bugüne kadar nelerle uğraştıkları ve bu konularda neyi ne kadar yaptıkları/yapmadıkları tartışılmaya muhtaçtır.
Bu toplumda başta erkekler olmak üzere hepimizin, her kesimin kadınlar konusunda bir özeleştiriye, kendini gözden geçirmeye, zihniyet ve pratik noktasında ıslaha ihtiyacı vardır. Kendini Müslüman, dindar olarak tanımlayan ve bu iddiada bulunan bizlerin de bu konuda cehd etmesi elzem diye düşünüyorum. İnsanı aynı hamurdan (özden, nefs’ten) yaratan Allah; Kur’an’da kadın (Nisȃ) konusunu başlıbaşına bir sure (konu, ana madde) olarak ele alıp kadınların durum ve şartlarını en güzel, en olumlu, en medenî seviyeye eriştirmeyi öğütler, içtimai-hukuki-fıkhi düzenlemeler getirirken; Hz. Peygamber (a.s) uygulama-sünnet-pratik konusunda ‘güzel bir örnek’lik sergilerken; zamanla Kur’an tefsircilerin, fıkıhçıların, yöneticilerin ezici çoğunluğunun erkek olması sebebiyle olsa gerek, erkek bakışıyla okunmaya-yorumlanmaya-hüküm çıkarılmaya devam edil-e-bilmiştir. Hayatı boyunca hanımlarını, kızlarını, ümmetin (toplumunun) kadınlarını incitmeyen, kırmayan, fiske dahi vurmayan bir peygamber’e kadınların aleyhine tonla söz söyletilebilmiş, uydurulabilmiştir.
Kadınlar aleyhine olan-olabilecek hiçbir Kur’an yorumuna itibar etmediğimiz gibi; “Hatice’nin goncası, Aişe’nin gülü” olan, gözbebeğimiz, rol modelimiz, güzel örneğimiz Hz. Peygamber’e kadınlar aleyhine isnad edilen, uydurulan bütün rivayetleri elimizin tersi ile itebilmeliyiz. Doğru-yanlış / sevap-günah / helal-haram, kadın-erkek için aynıdır, değişmez. Eş, baba, oğul, ağabey, yani erkek olarak hangi konumdaysak, her birimiz tıpkı Hz. Peygamber gibi kızlarımıza/kadınlarımıza (ve elbette bütün kızlara/kadınlara) Allah’ın emaneti olarak en güzel bir biçimde davranmalı, emanete riayet etmeli asla hıyanet etmemeliyiz. Müslümanım diyenler bir kadının bile gözden çıkarılmasına, telef edilmesine, kötülük edilmesine asla seyirci, sessiz, kayıtsız kalamaz; hiçbir kadın çaresiz, umutsuz kalıp kaderine terk edilemez. Bu uğurda ne kadar imkȃn varsa harcanır, her türlü emek sarfedilir.
Mazluma, zalime kimlik sorulmaz. Mazlum mazlum, zalim zalimdir. Yeryüzündeki bütün insanlar istisnasız Allah’ın kullarıdır ve can, mal, ırz noktasında mȃ’sundur, korunmuşlardır. Sadece zalimlere itaat edilmez, sevgi ve saygı beslenmez ve mücadele edilir. Ta ki zulümden vazgeçip-vazgeçirtilinceye, hak ettikleri karşılık verilinceye kadar.
Özgecan olayının gündemimize girdiği günden bugüne kadar yazılı, görsel ve sosyal medyada yazılıp çizilenleri okudukça, konuşulanları dinledikçe şimdi ve gelecek adına hem ümitleniyor, hem de ümitsizliğe kapılıyorum. Ümitsizliğe kapılıyorum; içeride (hapishanede ya da psikiyatri kliniklerinde) olması gerekirken, dışarıda/aramızda/yanıbaşımızda gezen o kadar çok hasta/sakat ruhlu/zihinli insan görünümünde mahlȗk olduğunu görüyor, endişeleniyor, korkuyorum. Bu kadar büyük acı bile bu ülke insanını insani/ahlaki/vicdani noktada bir araya getiremiyorsa, ‘çok ses olsa bile tek nefes, tek yürek olamıyorsa’, ‘çek ipini gitsin’ diyesim geliyor.
Ümide kapılıyorum; düne kadar Özgecan’ın ismini bilmeyen, varlığından bile haberdar olmayan sayılamayacak sayıda sorumluluk sahibi, iyi insanlar türlü şekillerde tepkilerini dile getirdiler, duyarlılıklarını gösterdiler, ailenin acısını paylaştılar. Özgecan’ın can’ını geri iade edemeyiz, filmi en başa saramayız elbette ama bu olaydan çıkarılması gereken ne kadar ders varsa kişi, toplum ve devlet olarak çıkarabilirsek, Özgecan’ın kaybı anlam kazanır, hayra vesile olur, bu toplumda başta kadınların maruz kaldığı,  uğradığı haksızlıkları giderme konusunda bir milat (yeni bir başlangıç) olur. Elbette süreklilik arzetmek ve bir süre sonra unutup/unutulup yeni bir elim olay bu gerçeği bize tekrar hatırlatana kadar olmaması şartıyla.
Özgecan olayında (gerçek) adaletin tecelli edeceğine inanıp inanmadığımı soracak olursanız. Hayır. Zira bu ülkede ‘istiklal mahkemeleri’ eliyle hukuk cinayetleri işlenmiş, ‘takrir-i sükȗn’ kanunuyla da toplumun Kemalist/Atatürkçü olmayan kesimi yani muhalefet susturulmuştur. Adalet/yargı/hukuk alanındaki bu ahvȃl, darbe dönemlerinde daha bir katmerlenmiş, 12 Eylül sonrası Devlet Güvenlik Mahkemeleri eliyle ‘kutsal/Tanrı devlet’! korunmaya çalışılmış, 28 Şubat’ta askerin ‘darbesever’ kanadı tarafından ‘brifinglenmiş’, 17-25 Aralık sonrası ise ‘darma duman’ edilmiştir. Yakın ve orta va’dede adalet noktasında beklediğim bir şey de yok, uzun va’dede belki bir ümit olabilir. Ahirette, yani ‘en son’unda, ‘Allah’ın Huzuru’nda kurulacağına inandığım Mahkeme-i Kübra’da yani en büyük ve en adil mahkeme’de ‘zerre miktarı iyiliğin ve kötülüğün karşılığının görüleceği’, ‘her hak sahibine hakkının tastamam verileceğine’ ve Allah’ın mutlak/nihai anlamda Adil olduğuna dair inancım olmasa, çoktan kafayı yerdim, tırlatırdım, oynatırdım.
Allah’tan daha akıllı, daha bilen, daha merhametli, daha iyi hüküm veren olmadığına-olamayacağımıza göre O’nun akıl sahiplerine öğüdü olan “Kısas’ta hayat olduğunu” kendimizin ya da sevdiklerimizin başına bir fenalık-kötülük gelmeden artık anlasak ve başka mecralarda oyalanıp vakit kaybetmesek, başka “Özge’can”lara kıyılmadan, yakılmadan, yitip gitmeden. Olmaz mı?
Yazımı Özgecan ve tüm mazlumlar için, şair Necip Fazıl Kısakürek’in ‘Dua’ isimli şiiri ve Karacaoğlan’a ait ‘Kız senin’ türküsünün sanatçı İsmail Altunsaray’ın yorumuyla (videoklip) noktalamak istiyorum.

“Bıçak soksan gölgeme, / Sıcacık kanım damlar. / Gir de bak bir ülkeme: / Başsız başsız adamlar... / Ağlayın, su yükselsin! / Belki kurtulur gemi. / Anne, seccaden gelsin; / Bize dua et, emi!”




12 Şubat 2015 Perşembe

‘ONUNCU KÖY’ ALINTILARI

BİR DENEME

Onuncu Köy

Yazmak; düşüncelerini anlatmak, kendini anlatmak, görmezden gelinenlere ışık tutmak… Zor iştir bana göre. Önce kendinle yüzleşeceksin. Beyninin en karanlık köşelerine sakladığın düşünceleri çıkaracaksın gün yüzüne, yüreğine bakacaksın; hala temiz ve parlaksa, bir mücevher gibi ışığı yansıtıyorsa sarıl artık kalemine. En sert fırtınalarda bile hedeften bir milim sapmasın, asla titremesin elin. Bir terazi kadar doğru, kılıç kadar keskin olsun kalemin. Öyle keskin olsun ki sahte resmi tam ortasından yarıp ardındaki karanlığı gösterebilsin ya da bir iğne olsun, bir maskenin ucunu kaldırıversin. Beynini, yüreğini, insanlığını pazara çıkarmış birini görsen de sen sakın kalemini satma! Onurunu yitirenden sadece bir yığın çöp kalır geride. Zaman acımasızdır, hiç bıkmadan, sabırla öğütür bu çöpleri. Tarih de çöplükleri değil, gerçeği araştırır. Kimsenin uydusu olma; başkasının sahte ışığını yayma, kendin güneş ol, aydınlat bataklıkları. Öyle aydınlat ki; hiçbir kötülük gölgede kalmasın, kök salmasın derinlere. Kimi zaman usta bir cerrah ol, çekip alıver gözlerdeki perdeyi.
İşte yazmak, böyle bir şey bence: Hep gerçeği gösteren bir pusula olmak… Doğruyu söylemekten korkmamak… Unutmayın ki dokuz köyden kovulsanız da her zaman bir ‘onuncu köy’ bulunur.



BİR ŞİİR

Onuncu Köy


Birinci köyde insanlar gördümki
Koltuklarında iğreti heybetleri
Zaman zaman satılmış maşaları ve
Haksız çıkarlarına tutsak
Çağrı zillerindeydi elleri.

İkinci köyün insanları
Kıraç toprakta biten
Bodur ağaçlar gibiydiler.
Özgürlüklerinin prangasına küskün
Fakat ihtiraslı ve
Çoğu kez elpençe divandılar.

Üçüncü köy,
Bir şafak vaktinin titrek aydınlığında
Haksızlıklara ağlıyor gibiydi.
Tutkulu ama çaresizdiler.

Dördüncü köy,
Zamansız bir öfkenin
Sarhoş mutluluğunu yaşarken,
Beşinci köy
Çaresizliğin girdabında
Yalnızca düşünüyordu.

Altıncı köyün insanları
Haksızlığa başkaldırmışlardı.
Akşamın alaca karanlığında
Kayaları ufalamaya çalışan
Asi dalgalar gibiydiler.

Yedinci köyün insanları
Sıcak denizlere yol alan buzdağlarının
Zalim yalnızlığında endişeliydiler.

Sekizinci köy
Bir kış gecesinin kahreden soğuğunda
Etrafı aydınlatmaya çalışırken

Dokuzuncu köyün insanları
En duyarlı fakat en çaresiz yerdeydiler.
Pişman değillerdi ama
Biryerde yanlış yaptıklarını iyi biliyorlardı.
Yorgundular fakat mutluydular.

Onuncu köyün insanları,
Bir Fatiha okunma süresi kadar
Kısa mutluluklarıyla ve
Sonsuz bir karanlığın kucağında
Yanyana yatmaktaydılar...

1997-İzmir, Kemal Müftüoğlu


BİR ŞARKI
[Ceza, Onuncu köy albümü, Onuncu köy şarkısı]




29 Ocak 2015 Perşembe

GÜLÜMSETİRKEN DÜŞÜN-DÜRTEN HABER-YORUMLAR 5

AB, İSLAMOFOBİA, PEGİDA, VS…

Belçika Federal Polisi Genel Müdürü adi suçlardan hapishaneye giren Müslümanlar'ın cezaevlerinde beyinlerinin radikal gruplar tarafından yıkandığını söyleyerek 'Müslümanlara ayrı hapishane kurulsun' teklifi yaptı. Kökten dinci Müslüman örgütlerle ve terörizmle en etkin mücadelenin ayrı bir cezaevi yapılmasından geçtiğine inandığını ifade eden Audenaert, "Çok masraflı, istismar edilecek ve çok tartışmaya açık bir konu ama, Müslüman kökten dincilere ayrı bir hapishane kurulmalı…” [Sabah, 12/09/2006]

Uyan da balığa gidelim Audenaert. Sanki oricinal bir fikirmiş gibi sunma lütfen bize bu bayatlamış fikirleri. Kör gözler gördü, sağır sultan duydu Sam Amca’nın Guantanamo’sunu, Ebu Gureyb’ini; siyonistlerin açık cezaevi haline getirdiği Gazze’yi, Filistin’i. Sakın sen “doldurucan len bunları kalelere, camilere, sonra da basacan mermiyi, bombayı” demiş olmayasın Afganistan’da Cenk kalesinde, Irak’ta camide olduğu gibi.

Şöyle de yapabilirdin be Audenaert. “İsviçre'de Müslüman cemaate sızdırılan muhbir Covassi, imana gelip basına konuştu: Devlet, ülkeden atmak istediği tartışmalı imamlara komplo kurdu.” (23/05/2006 Radikal) Sizde oyun, tuzak mebzul (sayılamayacak) miktardadır. Beyin yıkamakta da çok mahirsinizdir. Akı kara, karayı ak göstermekte, gerçeği ters yüz etmekte üstünüze yoktur.

Yüzyıllarca dünyanın dört bir yanındaki insanları sömürüp bırakıp gitmek zorunda kaldığınız yerlerde ardınızda nice acı ve acılı insanlar bırakırsınız, onlara çektirirsiniz cefa; evinizde kıtanızda neşe içinde yaşar gidersiniz, sürersiniz artık bir sefa.

Unutmuşsundur hatırlatayım sana, senin atalarının daha geçen yüzyılın başlarında yaptığı mezalimi. Kulaklarını iyi aç Audenaert. “Belçika kralı II. Leopold, Afrika’ya uygarlık getirmek amacıyla konferanslar düzenledi. Otomobil lastikleri için ihtiyaç duyulan kauçuk üretimini daha ucuz ve kolay olsun diye Afrika’da yapmaya başladılar. 23 yıl boyunca tam bir kitlesel kıyım (soykırım) yapıldı. Kongo’da on milyonu aşkın -11 ila 15 milyon arası- insanı öldürdü. İsyanın karşılığı ölümdü. Sayısı belirsiz insanın el ve ayaklarını kestirdi. Bilek kesmenin nedeni ise bir insanın yeterince kauçuk getirmemesi idi. Aynı gerekçeyle onlarla birlikte küçük çocuklarının bile el ve bacakları kesildi. Bu cezaları uygulayan şirketin adı Anglo-Belgian India Rubber Company idi. Kauçuk ağaçları dikmek için ormanları temizlemek gerekiyordu. Ama bazen, ormanı kesmektense bir köyü tamamen yakıp yıkıp arazi elde etmek daha verimli oluyordu…” (Atlas dergisi, Sayı:155, 02/2006, sh. 166-8).

Ne dedin Audenaert duyamadım. Yanlış mı işittim? “Dün dündür, bugün bugündür” mü dedin, yoksa “Atalarımın işledikleri suçlardan dolayı beni mi sorumlu tutuyorsun? diyorsun. Haklısın be Adudenaert, “Onların kazandıkları onlara, sizin kazandığınız sizedir. Siz onların yaptığınızdan sorulmazsınız” (Bakara/141) der ayrı hapishane kurulmasını teklif ettiğin “Müslüman kökten dincilerin” Kitab’ında.

Kongo’da ata’n Leopold ve tayfasının estirdiği terörün üzerinden nerdeyse bir asır geçti ama kafa yine o kafa, zihniyet yine o zihniyet. Ha II. Leopold olmuş adın, ha Audenaert (ya da III. Leopold). Ne fark eder. Esasta değişen fazla bir şey yok. Korkarım bu gidişle değişeceğe de benzemiyor.


Taa ki ahiret gelip oyun bitip perde kapanana kadar. O gün yerinizde olmak istemezdim inan.


22 Ocak 2015 Perşembe

ERCÜMEND ÖZKAN (ALLAH’IN SALİH KULLARINDAN ‘GÜZEL BİR ÖRNEK’)

Takdim: "Allah dostu (velisi) odur ki, o görülünce (konuşulunca) Allah hatırlanır, zikredilir". Ercümend Özkan'ı anmak, konuşmak böyle bir şeydir. İnanmış ve yaşamış, çağına şahitlik etmiş Ercümend Özkan’ın doğumunun/ölümünün üzerinden tam 20 yıl geçti. Bu vesileyle, vefatının ardından değişik yıldönümlerine tekabül eden tarihlerde kaleme aldığım ona dair üç yazımı ve sonunda da kısa bir değerlendirmemi sizlerle tekrar paylaşmak istedim.

-1-

2002

Mucur’dan Adana’ya Uzanan İnce Bir Yol

         Orta Anadolu’nun bir bozkır kasabasında (Mucur / Kırşehir) Ocağın 23’ünde başlayan yolculuğu, 57 yıl sonra yine bir Ocak ayının 24’ünde bir Güney ilinde (Adana) sona erdi. Ve yolcu’nun onca yıl gündüz-gece gittikten sonra menzile yetişip “iki kapılı han”ın ölüm kapısından geçip Rabbine döndüğü o günden beri aradan 7 yıl geçti.

        Bu yazıdan amaç, bir yol hikayesi anlatmak ya da konak yerinde(dünyada)  iken ve konaklayıp ayrıldıktan sonra konuk hakkında yazılıp çizilenleri tekrarlamak değil. Hele maksat yıllar sonra ardından bir mersiye veya medhiye düzmek hiç değil. Hasıl olabilirse maksadım, asli olarak vefatını takibeden yıllar içinde gelişen bazı hadiseler vesilesi ile onun serdettiği fikirler etrafında bazı şeyleri dile getirmek, tȃl’i olarak da aziz hatırasını yȃd etmektir.
    
        Onu ne zaman tanıdım, tam olarak hatırlamıyorum. Fakat yüksek öğrenim yıllarının başında ziyaretine gittiğim bir akrabamın kütüphanesini karıştırırken, ‘sahibi ve sorumlu yönetmeni’ olduğu ve o yıllarda onbeş günde bir yayınlanan ‘İktibas’ dergisinin sayfalarını karıştırdığımda hayli etkilendiğimi bugünmüş gibi hatırlıyorum. Dergiyi bir süre gazete bayiilerinden alıp okuduktan sonra çekingenliği bir kenara bırakıp dergideki “gelin, görüşüp konuşalım” davetine icabet ederek bürosunun kapısını çaldığımdan beri başlayan tanışıklığımız, zamanla dostluğa dönüştü ve vefatına kadar belli fasılalarla on yıl kadar sürdü. O’nun vesilesi ile Kur’an’la yeniden tanıştım, O’nun “rahle-i tedris”inde öğrendiklerimle İslam’a o güne kadar eşine benzerine rastlamadığım farklı bir bakış açısıyla bakmaya başladım. O’nunla karşılaşmam düşünce hayatımda bir dönüm noktası oldu diyebilirim. O’nun şahsında, dinini ciddiye alıp yaşamının biricik gayesi yapan; samimi ama aynı zamanda imanının da sahih olmasına, kalmasına özen gösterip onu salih amellerle bezeyen; sahip olduğu herşeyi, hiçbir şeyi yedeğine bırakmamacasına inandığı dava uğrunda harcayan; kınayıcıların kınamalarına aldırış etmeden emrolunduğu gibi dosdoğru olmaya çalışan; muhatabı ister bir isterse bin kişi, kim olursa olsun bıkmadan usanmadan “bildiklerime toprağın altındaki börtü böceğin ihtiyacı olmayacak” esprisiyle dağarcığındaki birikimini aktaran; bildiklerini devamlı gözden geçirip okuyarak, tartışarak devamlı kendini yenileyip diri tutmasını başaran ve bir ömrü son nefesine, kalbinin son çarpmasına kadar bildiği, inandığı şekilde dolu dolu yaşayıp tamamlamış birini tanıdım.

        “Türkiye insanı kendi değerlerini göremeyen gözlerini Türkiye dışına diktiğinden ‘falani, filani’ isimli kişiler yazmışsa, ilmi yalnızca bunlarda var sanagelmiş ve kendinin farkına varamamıştır... Türkiye müslümanları, Türkiyeli müslümanlar bu psikozu üzerlerinden atmak, kendilerine bakmak ve düşünmek zorundadırlar.” [1] Dar-ı beka’ya irtihalinden 11 gün önce bir kitabının 2. baskısına yazdığı önsözde dile getirdiği gibi Türkiye insanının, Türkiye müslümanlarının ezici çoğunluğu bu değerin ve kendinin farkına henüz varabilmiş değildir. O kitabının görmemezlikten gelinip gündeme alınmadığı, hased duygusuyla üzerine gölge edilip önemsizleştirilmeye çalışıldığı yakınmasında haklıydı. Zira, yaşadıkları ülkenin ve dünyanın gerçeklerinden kopuk, ayağı yere basmayan ve nostaljik, sloganik, duygusal, tepkisel, konjonktürel, yüzeysel fikirlerin yaygın ve egemen olduğu bir ortamda, yıllarca neşrettiği İktibas imzalı yazılardaki fikirler özgün, derinlikli, yabana atılmayacak cinsten olmasına rağmen hakettiği ilgiyi yeterince görmedi. Ya görmemezlikten gelinmeye çalışılıp yok farzedildi, ya da aleyhte bir propaganda ile fikirlerinin etkisinin kırılmasına, önüne geçilmesine çalışıldı. Hayatta iken sürdürülen “sakıncalı” ve “yasaklı” tutum, açık veya gizli vefatından sonra da sürdürüldü. Halbuki dil, kavram, fikir, insan fıtratı, ideoloji konularından başlayarak Kur’an, sünnet, siyaset, tasavvuf ve demokrasi başta olmak üzere ele aldığı konulardaki çalışmaları, başta bu ülke insanları olmak üzere tüm İslam dünyasının belki de ilk defa derli toplu bir şekilde duydukları, karşılaştıkları çalışmalar idi. Hayatta iken fikirleri ve mücadelesi kitaplık çapta yalnızca iki ayrı çalışmada ele alındı. Bunlardan doktora tezi olanı vefatından 4 yıl sonra yayınlandı. [2, 3] Herhalde “mazlum” değildi(!) ki, Adnan Menderes’ten Avukat Bekir Berk’e, Gönenli Mehmed Efendi’den Emine Şenlikoğlu’na, Prof. Osman Turan’dan Abdulhamit Han’a kadar nice nice “yakın tarihin din mazlumu” arasında adı anılmaya değer bulunmadı. [4] Yine herhalde “İslamcı” değildi(!) ki, Şemsettin Günaltay’dan Nurettin Topçu’ya, Necip Fazıl Kısakürek’den İsmet Özel’e nice nice ismin yer aldığı “Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi” isimli bilimsel(!) çalışmada yer almadı. [5] “İslam” tarağında bezi olmadığından olacak(!), Kurt Erdmann’dan Beşir Ağa’ya, Ercümend Ekrem Talu’dan Ercişli Emrah’a, Ömer Hayyam’dan Hayrullah Efendi’ye kadar nice nice kimsenin “madde” olduğu bir İslam(!) ansiklopedisinde ise “mana” oluşunun(!) isminin yer almasına “mani” teşkil ettiğinden ise bahsetmeye hiç gerek yoktur sanırım. [6] Bu ülkede insanların ekseriyetinin diri iken kıymeti bilinmediği gibi öldükten sonra da çoklukla bilinmez ya da bazen “kör ölür badem gözlü olur/kel ölür sırma saçlı olur” kabilinden öldükten sonra haklı-haksız bir ilgiye muhatap olurlar. İsmi bu ülkede İslamcılık düşüncesine sahip kişiler arasında geçen bir şair “cum’a mektupları"nın birinde rahatlıkla “27 Mayıs 1960 sonrasında İslami kampta(sosyalist kamp dahil) dişe dokunur, yaraya merhem olabilecek bir tefekkür ortamının doğmadığından, katkısı şükranla anılabilecek bir(bir tane bile olsun) mütefekkirin göze çarpmadığından” dem vurabilmiştir. Ve daha da ileri giderek “aradan kırk yıl geçmesine rağmen hiçbir şey olmadığından” bahisle “kırk yılda kaç ton zerzevat” demeye cüret etmiş fakat haya etmemiştir. [7] Tefekkür, mütefekkir nedir? Edep, haddini bilme, kadir kıymet bilirlik İslam’dan bir cüz müdür? İşte Türkiye’de İslamcı bir düşünür,  bu hususlardan ve çağdaşı olup yıllarca İslamcılık düşüncesinin, İslami hareketin [8] en önemli isimlerinden, mütefekkirlerinden birinin(belki de en önde geleninin) “dişe dokunur, yaraya merhem olabilecek” fikirlerinden bihaber olabilmekte ve “katkısı şükranla anılabilecek bir tane bile olsun mütefekkir olmadığından” söz edebilmektedir. İnsan bu satırları okuyunca dehşete düşüp hayretten dona kalıyor. Ve bu ülkede öncelikle ve özellikle İslamcı düşünür namıyla anılanların “kırk ton zerzevat” değil ama “kırk fırın ekmek” yemeleri gerektiğini daha iyi anlıyor.

        “Asırlardır bunlardır düşünmeyenler, insanları düşünmekten alıkoyanlar... Din, tekellerinden çıkmasın diye ellerinden geleni ardlarına bırakmayanlar bunlardır. İslam dininde Ruhbanlar bulunmadığı, hatta peygamberin bile ruhbanlık sıfatı bulunmayan İslam dininde ruhbanlık yapanlar bunlardır. Allah ve Resulü’nden insanları uzaklaştıranlar, onlar adına kendi hevalarını insanlara din diye belletenler bunlardır. Akılsız bıraktıkları ümmeti, emperyalistlerin kolay yemi haline getirenler bunlar değil midirler? Allah’ın değil, Amerika’nın razı olduğu müslümanlığın temsilcileri bunlar değil midirler?” [9]

        Peki kim bunlar? Alın size bir örnek. “ABD ordusundaki müslüman askerler ülkelerine bağlılıklarını göstererek müslümanlara karşı bile olsa savaşa katılmalıdırlar”. [10] Eğer çevrenize şöyle bir bakarsanız bu ülkede ve müslümanların yaşadığı diğer coğrafyalarda Bunlardan binlercesini görebilirsiniz. İslam ümmetinin içinde bulunduğu zelil halden, tarihteki ve günümüzdeki sömürgecilikten İngiliz, Amerikalı filan değil öncelikle müslümanım diyenlerin ve yol göstermek maksadıyla onların önüne düşenlerin sorumlu olduğu gerçeği O’nun yazılarında önemle altını çizdiği hususlardan biridir. O’na göre öncelikle müslümanım diyenlerin müslümanlaşması, yeniden Kur’an’a dönmesi ve nefislerini(kendilerini) Kur’an’a göre biçimlendirip İslam insanının, İslam ahlakının birer güzel örneği olmaları ihmal edilemez bir gereklilik idi. O gün onun neredeyse tek başına dobra dobra, kimseden korkmadan-çekinmeden söylediği doğruların “zülfü yare dokunmayan” bir kısmını çeşitli mahfillerde bugün söyleyenler, bırakın türlü sıkıntılarla boğuşmayı oldukça prim bile yapmaktadırlar. Fakat bunlar, İslam anlayışları konusunda müslümanlara yönelttikleri eleştirilerde mangalda kül bırakmazken yani “atış serbest” iken, içinde yaşadıkları sistemin hassasiyet gösterdiği konular ve yaptığı baskılar, yanlışlar söz konusu olduğunda yani “mayınlı tarla”ya girdiklerinde dut yemiş bülbüle dönmektedirler. Bu durum, zaten son yıllarda yapılan yoğun baskılar sonucunda mazlum konumuna düşmüş insanlara bir tekme de onların vurması olarak değerlendirilip, söyledikleri çoğu doğruların güme gitmesine neden olmaktadır. İlginçtir onların bu tek yönlü eleştirileri sistemin ekmeğine yağ sürülmesine,  kazanç hanesine yazılmasına ve müslümanların uğradıkları sıkıntılarda sorumluluk sahibi olanların kendilerini müslümanlardan daha doğru yolda olduklarını sanmalarına neden olmaktadır. Hatta onların, bırakın yaptıkları zulümlerden vicdanen rahatsızlık duyup pişman olmalarını, daha bir cesaretlenmelerine bile yol açmaktadır. İnsanın mütemadiyen tek yönlü olarak yatıp kalkıp müslümanları eleştiren bu adamlara bakıp “yahu bu hırsızın hiç mi suçu yok?” diyesi ve bu gayretlerinin sistem nezdinde legalize olup şöhret, para ve makam-mevki için bu işi yaptıklarına inanası geliyor. “Vurun abalıya” kabilinden zaten yıllardır türlü baskılar altında bunalan, itilip kakılan, şamar oğlanına dönmüş müslümanlara demediklerini bırakmayıp sistem konusunda dillerinin lal olmasını başka türlü yorumlayamıyor. Geçmiş yıllarda ve özellikle son yıllarda piyasada boy gösteren bu adamları görünce; gerek müslümanlara, gerekse de sisteme yönelik eleştirilerinde tutarlı olup bırakın dünyevi bir kazanç, her türlü eza ve cefayı tatmış; insanların, müslümanların iyiliğini istemekten ve Allah rızasını gütmekten başka bir amacı olmayan o insanı, insan nasıl hatırlamaz. Yalnızca müslümanların İslam anlayışlarını tenkit edenlerin aksine, o sistemi de şiddetle eleştirdiğinden türlü türlü şiddete maruz kalmış, müslümanlara merhametle yaklaşıp uyardığı için de yalnız bırakılmış, onları rahatsız eden ve daha önce pek duymadıkları sözleri söyleyen biri sıfatıyla onların çoğunluğundan da vefa değil eza ve cefa görmüştü.

        “Dinini her müslüman kendisi öğrenmedikçe, hocaefendilerin şöyle veya böyle söylediklerinin yönetip yönlendirdiği biri gibi olmak zorunda kalır. İslam dini hocaefendilerin, şeyhlerin, mürşidlerin, allamelerin dini değildir. İnsana gönderilmiş dindir ve her insan onun muhatabıdır. Müslümanım diyen dinini bilmek zorundadır. Kıyamette Allah kimsenin hesabını hoca veya hacıefendiden, şeyh veya mürşidden sormayacaktır. Herkes hesabını kendi verecektir... İstiyor ve diliyoruz ki doğruları eğrilerden ayırabilen, muhakeme ve mukayese edebilen, işittiklerini, okuduklarını tahkik edebilen, kitab ve sünnetin sahih naslarına bunları vurarak sağlıklı sonuçlar elde edebilen bir kişilik oluşsun sizlerde, bizlerde. Yardımcı olalım birbirimize. Böylesi üretken kişilikler oluşsun aramızda ki, toplumu sevkedecek, yön verip önderlik edebilecekler olanlar da onlar olacaktır, ömrü boyunca onun bunun ağzına bakan ve ne buyurulursa hikmet buyurdu sananlar değil.” [11]

        O, müslümanım diyen insanların akıllarını hoca, hocaefendi, ağabey, lider, şeyh, mürşid, allame, molla ve benzeri kimselerin   eline teslim etmeden, dinlerini aklederek, araştırarak ve “bilenler”den de istifade ederek öğrenmelerini, anlamalarını ve kişilik sahibi olmalarını öğütledi durdu ömrü boyunca. Bu öğüt akılların ipotek altına alındığı ve insanların birer fert olmaktan ziyade sürü olarak görüldüğü bu toplumda doğru ve elzem idi. Fakat özellikle birtakım kimseler “vur deyince öldüren” cinsten kafa yapısına sahip olduklarından mı nedir haddi aşıp büyük küçük tanımayarak, “herşeyi en iyi biz biliriz” havalarına büründüler. Öyle ki her biri birer “başıbozuk paşası” gibi hareket edip ne laftan, ne sözden anladılar, zamanla her biri bir tarafa savruldu.  Hatta o kadar ileri gittiler ki, kendilerine değer verip kişilik sahibi olmaları için uğraşan, hemen herkesin kendisine çağırdığı bir vasatta “biz herkesi kendimize değil, Kur’an’a çağırıyoruz” diyen o insanı bile “şeyhimiz yok, ağabeyimiz de” diyerek mazide bir tatlı hatıra olarak değerlendirdiler. “O neslin gelip geçtiğini, artık onun ya da bir başka şahsın görüşleri değil, beni, benim görüşlerim yönlendiriyor” diyenler ve hatta üç günlük dünya hayatını daha müreffef ve daha sorunsuz yaşayabilmek için düne kadar zulmünden dem vurdukları ülkelere gidip yerleşen “cesur yürekliler” dahi oldu. Demek ki “gözünü açtığından beri onun yazıları ile büyüdüklerini” söyleyenlerin gözleri şimdi daha bir açılmış ki, “samimi idi, saygı da duymuyor değiliz” dedikleri ağabeyleri ölünce ökçeleri üzerinde dönüverdiler. Kendi görüşleri olmak, onları savunmak adına aslında hiç de yeni olmayan ve “bükemediğin bileği öpmek” olarak değerlendirilebilecek sistem içi yapılanmalar (parti, cemaat vb.) içerisinde yer almaya çalışmak, bir Müslüman yazarın gayet yerinde tespiti ile “ideolojik kaygılar ile ikbal beklentilerini telif etme” gayreti değil ise başka nedir acaba?

        O, henüz bu dünyada iken, görüşlerini kendisine yakın bulup şöyle veya böyle yanında yer alıp vefatından sonra bir yerlere dağılan samimi kişilere söylenecek fazla bir söz yok aslında. Zira onun naçiz bedeni insanları bir araya getirirken, bir gün gelip toprak olduğunda ise ancak fikirlerinin yankı bulduğu, sahiplenilip kökleştiği insanlar onun bıraktığı yerden yola devam ederken, bir kısım insanın dağılması gayet tabii idi. Asıl söz söylenecek olanlar, yaşarken kafalarındaki fikirlerini ona açma, onunla tartışma açık yürekliliğini gösteremeyenler. Bir kısım insan samimi olmayıp onun görüşleriyle neredeyse temelden farklı görüşlere sahip olmasına rağmen onun çevresinde gözüktüler. Onun O’na rücu etmesinden sonra da ortada arz-ı endam etmeye başladılar. Bu insanlar ileri sürdükleri fikirlerle onun hakkında da başkalarının yanlış kanaat sahibi olmalarına yol açtılar. Yıllarca onun yanında yöresinde olup da onun fikirlerini anlamamış, özümsememiş bu kişilerin arasından kendi fikirlerini sanki o söylüyormuş gibi söyleme cüretini gösterenler dahi çıktı. Başka bir grup insan da, aslında peygamberin zamanında onun elçiliğine itiraz sadedinde söylenen sözlerin bir benzerini sanki yeni bir düşünceymiş gibi ileri sürüp, Kur’an’ı sadece erdemli bir insanın söz ve davranışlarının sonradan başkalarınca yazımı olarak tarif edip vahyi ve elçiliği reddettiler. Kur’an ve son elçi(sünnet) bu şekilde devre dışı bırakıldıktan sonra da akıllarını ilahlaştırıp heva ve heveslerine uygun “sanal çözüm”ler ürettiler. “Marks, Muhammed, İsa-Musa ve aklın ilkelerini birleştirip T.C. için gerekli acil yasa değişiklikleri” bile önerdiler. [12]
        
        Elbette O da günahları ve sevapları ile bir insandı ve gelip geçti. Fakat vahyin aydınlığından uzak düşmüş toplumumuz için, ülkemiz insanının Kur’an’daki İslam’la tanışmasında varını yoğunu ve bütün mesaisini sarf eden bu insanın görüşleri hala geçerliliğini korurken, daha yolun başında olduğu halde “hayatın temel kurallarının akli dayanaklarını ortaya koymaya çalışmak; kendi görüşleri olup onları savunmak; düşünce, çözüm üretmiş olmak; bir şeyler ortaya koymak” adına o görüşlerin geçmişte kalıp bugün aşıldığını söylemek, üstelik de yeni ve farklı bir şey söylememişken, rüşdünü ispat edip İslam’la sabıkalanmadan nasıl mümkün olur, nasıl taaccüb edilmez insanın havsalası almıyor doğrusu. İyi niyet taşıdığını söylemek mazeret kabul edilebilir mi? “Cehenneme giden yolun iyi niyet taşlarıyla döşeli” olduğunu söyleyenler yanılıyor mu acaba?

        O, okulu sayılabilecek İktibas dergisinde; Selam İle köşesindeki yazılarıyla gündeme ilişkin konulara kısaca değinip birtakım önemli hususların altını çizerken; Yorum köşesindeki yazılarıyla ülke ve dünya gündemindeki gelişen olaylara tarihi perspektifi de gözardı etmeden müslümanca bir bakış açısı ile yorum getirdi. Kavramlar köşesindeki yazılarıyla başta Kur’an olmak üzere günlük dilde kullandığımız kavramların çerçevesini Kur’an kalkışlı olarak çizdi. İktibas’a/tan Mektuplar köşesinde ise geleneksel anlayışın dondurduğu, felç ettiği zihinlerdeki sorulara cevaplar verdi. Değişik düşüncedeki insanların düşüncelerinden yaptığı alıntılarla da sağlıklı, tutarlı ve keyfiyetli düşüncenin oluşabilmesi için zemin oluşturdu. İlkeli ve tutarlı bir kişilik sahibi olan, taşıdığı dünya görüşünü bütünsel bir anlayışla bilen, duyduklarını, okuduklarını sorgulayabilen, özeleştiri yapabilen ve kendini geliştirmeye açık tutan bir müslüman zihnin inşa edilebilmesi için bu uzun, sıkıntılı ve yorucu uğraş gerekli idi. Bu yolu seçtiği için işi zor olan bu insan, ortaya koydukları ile değil de hep üslubu ile eleştiri konusu edilip bahane bulundu. İnsanların ve hatta peygamberin arkadaşlarının bile her birinin farklı üsluba sahip olduğu hep göz ardı edildi. Halbuki o üslup, kaynağını Allah için hubb(sevgi) ve buğz(kızgınlık)dan alıyordu. Takvaya yakışan hal de, bu değil miydi zaten? İnsanlardan değil Allah’tan korkmak, insanların levminden ziyade Allah’ın levminden çekinmek.

        O bir ilahiyatçı, titr sahibi bir akademisyen, vaiz, müftü, cami hocası, hocaefendi,  diyanet mensubu, tarikat şeyhi, molla filan değildi. O sadece ve sadece dinini anlamaya, anlatmaya ve yaşamaya çalışan biri idi. Dün kılık kıyafeti, hal ve hareketleri, savunduğu görüşler nedeniyle yadırganıp kınanıyordu, gözlerden ırak tutulmak isteniyordu. Bugün müslümanların çok az bir kısmı içerde ve dışarda gelişen olaylar neticesinde onun ne demek istediğini az çok anladı, çoğunluğu ise söylemlerini değiştirdi. Sağcılık olarak tanımlanabilecek 3M(Milliyetçi-Muhafazakar-Mukaddesatçı) fikrine sahip olup siyaset konusundaki fikirleri Menderes-Özal-Erbakan seviyesini aşamayanlar, demokrasiyi araç olarak görenler, bugün ABD veya AB’deki uygulanış biçimiyle dahi olsa laiklik, demokrasi ve sistemin sahiplendiği diğer hususları sahiplenip aynı çizgiye geldiler. Siyaset hakkındaki düşüncesi mevcudu kabul ve ehven-i şer anlayışının ötesine geçmeyen; fıkıh(hukuk) düşüncesi bireysel ibadetlerle ilgili dar bir alanda sıkışmış ve tarihteki dört-beş mezheb(görüş)den ibaret ilmihal düzeyine indirgenmiş; aklını din konusunda kullanmaktan kaçınan ve din düşüncesi bu dünyadan ziyade öte dünyaya dönük olan; düşünce dünyası tevhidden(birlikten, bütünlükten) uzaklaşmış ve parçalanmış bir zihin yapısına sahip insanların hınça hınç ortalığı kapladığı bir vasatta, O gücü, imkanı, ömrü yettiğince didindi durdu, iki günü birbirine eşit olmamacasına.

        Ve Allah yolunun divane yolcularından biri olarak tamamladı yolculuğunu. İyi bir insan olarak iyi bir ata binip gitti. Unutulmazlar kervanına katılarak ardında kalan şu kubbede hoş bir sada oldu. Karşı yaka’ya uğurlanışının 7. sene-i devriyesinde O’nu rahmet ve minnetle anmak üzerimize bir borç, üzerimizde inkar edilemez haklarından dolayı. Rabbimizin O’na mağfiret edip razı olduğu kullar cümlesine dahil etmesi duasıyla.
       
        Kaynakça
        [1]. İnanmak ve yaşamak, Ercümend Özkan, Anlam yay., 2. baskı, Ankara, 1995, sh. 13-14.
        [2]. Ayet ve slogan-Türkiye’de İslami oluşumlar-, Ruşen Çakır, Metis yay., İstanbul, 1990, sh. 187-192.
        [3]. Ortadoğu’da modernleşme ve İslami hareketler, Alev Erkilet Başer, Yöneliş yay., İstanbul, 1999, sh. 150-222.
        [4]. Yakın tarihin din mazlumları, M. Necati Bursalı, Beyda yayınevi, 2. baskı, İstanbul, 1997.
        [5]. Türkiye’de İslamcılık düşüncesi-metinler/kişiler-, İsmail Kara, Pınar yay., 3 cilt, İstanbul, 1986, 1987, 1994.
        [6]. İslam ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı.
        [7]. Kırk yılda kaç ton zerzevat, İsmet Özel, Gerçek Hayat Dergisi, 21-27.09.2001, sh. 21.
        [8]. Ercümend Özkan ile İslami hareket üzerine, A. Burak Bircan-M. Kürşad Atalar, Anlam yay., Ankara, 1997.
        [9]. Ercümend Özkan yazıları, Anlam yay., Ankara, 2001, sh. 34-35.
        [10]. ABD’ye sadakatiniz daha önemli, Katar Şeriat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Yusuf el-Karadavi, Gerçek Hayat Dergisi, 02-08.10.2001, sh. 24.
        [11]. Selam ile-1-, Ercümend Özkan, Anlam yay., Ankara, 1997, sh. 258, 182.
        [12]. Birleşen ilkeler, Uğur Karaca, Niğde, 1998.              


-2-

                                               2004

Vasiyet


        ...
       
Ne bir haram yedin ne cana kıydın
Ekmek kadar temiz su gibi aydın
Hiç kimse duymadan hükümler giydin
Yiğidim aslanım burda yatıyor
                        Bedri Rahmi Eyüboğlu

“Size vasiyetim şudur; kısaca yani tavsiye anlamında söylüyorum. Allah kimin önce kimin sonra öleceğini biliyor amma, bir doğruyu öğrenen kişi o doğruyu başkasına iletmekle mükellef ve artık o doğruyu başkasına iletmenin borçlusudur. Sakın borçlu kalmayın, bu borcunuzu rastgeldiğinize anlatmaya, ödemeye çalışın ki Huzurullah’da hesabı kolay verebilesiniz. Ben borcumu ödedim. Şimdi dert sizindir.’’

Bu satırlar, Ercümend Özkan’a ait olup ‘’kavramlar’’ın anlatımından oluşan ve görüntülü olarak da kaydedilen eğitim proğramının 03/04/1994 tarihli Hollanda’da yapılan son bölümünün bitiminde sarfedilen sözleridir.

O, aramızdan ayrılalı tam 9 yıl oldu.
Ve biz şahitlik ederiz ki o borcunu ödedi.
Onun ardından, onun için bir mü’min olarak hayır dua etmek, hayırla yad etmekten öte yapabileceğimiz bir şey yok. Fakat onunla karşılaşmış, onu ve fikirlerini tanımış, paylaşmış kimseler olarak yapabileceklerimiz ise pek çok.

Bunca yıl sonra yeniden, her birimizin bir durum değerlendirmesi yapması, şu soruları kendisine ve birbirine sorması gerekmez mi?
Ondan nice doğruları öğrenmiş kişiler olarak, o doğruları başkalarına iletmek için elimizden geleni yaptık mı?
Bu borcumuzu ödemek için ne kadar gayret sarfettik?
Bu işi dert edindik mi? Bu dertle yükümlü addediyor muyuz kendimizi?
Derdimizi seviyor muyuz yoksa savsaklayıp kenar gezmeye, başımızdan atmaya mı çalışıyoruz?
Mesaimizin, imkanlarımızın ne kadarını bu doğruları kadın, erkek; genç, yaşlı; türk, kürt; iş güç sahibi, boşta gezer; yani toplumun her kesiminden akıl sahibi herkese iletmek için harcıyoruz?
Ömrü boyunca çırpınıp duran, zamanını ve olanaklarını tümüyle davası için seferber edip ortaya ciddi, dişe dokunur, kalıcı bir şeyler koyan o insanın mirasını yiyip tüketmekle mi meşgulüz, yoksa o mirasın kadrini kıymetini bilmeye, hatta arttırmaya mı çalışıyoruz?
Ercümend Özkan olmasa, dün onun yanında yer alanların hepsi çekip gitse ve yapayalnız, tek başımıza kalsak dahi onun bıraktığı yerden bu yolu sürdürmeye kararlı mıyız?

Artık bu dünyadan ayrılmış ve hesabı Rabbine kalmış o insanın yaptığı yanlışlar, eksikler, akim veya yarım kalmış işler hakkında konuşmanın fazla bir anlamı yok. ‘’Nev’i şahsına münhasır’’ olan o insan hakkında ‘’yeri doldurulamaz, doldurulamadı veya doldurulamayacak’’ türden ifadelerin lüzumu da yok. Şimdi onun bıraktığı yerden bu emaneti alıp daha ötelere taşımanın, daha başka insanlara götürmenin, iletmenin zamanıdır. ‘’Allah’ın ipine (İslam’a)’’ sarılıp ‘’ipi göğüslemek (Allah’ın rızasını kazanmak)’’ için tek tek ve topluca, herkesin kendi üzerine düşeni gücü ve imkȃnları ölçüsünde yerine getirmesi zamanıdır.

Yılgınlık, isteksizlik göstermek; bahane üretmek ve kendi köşemize çekilip yapılması gerekenleri, yapabileceğimiz halde yapmadıklarımızı birilerine havale etmek, bizi sorumluluktan kurtarmadığı gibi bizi kuşatan sorunların da çözümüne katkıda bulunmayacaktır.

Öncelikle ve özellikle, yaşadığı dönemde sağlıklı bir İslami anlayışın oluşması, kökleşmesi için bir insan olarak azami gayret sarfeden ve müslümanım diyenlerin zihinlerini İslam dışı bütün unsurlardan arındımaya özen gösteren Ercümend Özkan’ın düşünsel birikiminin ve mücadelesinin müntesipleri (izleyicileri) tarafından doğru biçimde anlaşılması, özümsenmesi ve içselleştirilmesi gereklidir. O hayatta iken ve vefatından sonra şu veya bu nedenle bırakıp gidenlere, başka yollar tutanlara fazla söylenebilecek bir şey yok. Onlara ancak Nuh (a.s)’ın oğluna dediği gibi ‘’gelip –tekrar- gemiye binmeleri’’ söylenebilir, o kadar.

Ercümend Özkan’ın açtığı çığır, temsil ettiği fikir ve hareket üzerinde iyi düşünmek gerektiği kanaatindeyim. Bu ne bir fikir kulübü, ne bir boş zaman meşgalesi, ne de mevcut grup, cemiyet veya cemaatlerden herhangi biridir. Birkaç cümleyle ifade edecek olursak; İslam’a bütüncül, müstakil ve özgün bir bakış, bir yaklaşımdır. Kendisini İslam’a nispet eden insanların, akılları ile vahiy arasına gerilmiş bütün maniaların ortadan kaldırılması çabasıdır. Aklın vahiyden kopmadan, hem vahyi hem de kainatı anlama noktasında akılcılığa (rasyonalizme) sapmadan, olabildiğince devreye sokulması, çalıştırılması gayretidir. Dünya hayatıyla ilgili her konuda akla takılan sorulara, karşılaşılan sorunlara İslam dışı ideolojilere, dinlere, dünya görüşlerine hiç prim vermeden, İslam’ın esprisi ile yaklaşıp cevap ve çare bulma kararlılığıdır.
   
Bir dava, bir inanç, bir fikir akımı, bir dünya görüşü ancak bağlılarının ihlası, samimiyeti, gayreti, kararlılığı, fedakarlığı ile yol alabilir, sonuca ulaşabilir. Tabii burada bunlara ilaveten iki önemli hususun altını da çizmek lazım. İstikrar ve sabır. Bu iki husus ihmal edilirse, zamanla kişide taşımış olduğu inanç zayıflar, aşınır ve gitgide yok olabilir. Hatta dün karşı çıktığı, karşısında olduğu fikirleri bile benimseyebilir, savunabilir ve dahası dün taşımış olduğu fikre sahip olanlarla alay edip mücadele edebilir. Zira dünya kurulalı beri insanlara, kalabalıkların akıp gittiği yönde kapılıp gitmek, çoğunluğun ve gücün karşısında değil yanında olmak ve dünya nimetlerine hemencecik uzanıp ulaşıvermek daha kolay, daha cazip gelmiştir, üstelik bir gün ellerinden kayıp gideceğini bile bile.

Başta Kur’an olmak üzere muhtevalı kitapları ve diğer okunması, bilinmesi gerekli şeyleri okumayan, takip etmeyen, edindiği bu fikirleri tartmayan, başkalarıyla tartışmayan, tefekkür etmeyen bir kimse, başlangıçta ne kadar sağlıklı düşünürse düşünsün zamanla olduğu yerde sayabileceği gibi bulunduğu seviyeyi dahi kaybedebilir, savrulabilir ve çok değişik mecralara doğru akıp gidebilir. Yaşadığımız coğrafyalarda ve dünyada olup bitenlerle ilgilenmek, fikren zinde ve uyanık olmak, menfi yönde etkilenmeden müspet yönde etkilemek, başkalarına da yardımcı olmak; ne dediğini, ne istediğini, neyi nasıl yapacağını bilenler için vazgeçilmez bir zorunluluktur.

Bir kişi ne kadar sağlıklı düşünürse düşünsün, ne kadar gayret gösterirse göstersin, eğer kendisiyle aynı düşüncelere sahip başkalarıyla iletişim kurmaz, birlikte hareket etmez ve gayretlerini birleştirmezse ‘’hakk’ın batıla galebe çalması, üstün gelmesi’’ mümkün olmayacaktır. Bu birlikteliğin elbette ‘’İslam kardeşliği’’ zemininde yani sırf ‘’Allah için’’ olması gerekmektedir. Rastgele, benliğin öne çıkarıldığı, disiplinsiz, derdin ve sevincin paylaşılmadığı, yükün birlikte omuzlanılmadığı beraberlikler ne dünyevi ne de uhrevi başarı getirmekten oldukça uzaktır. Yine, menfi ağırlıklı bir bakış açısına sahip olmak, herkese ve her şeye muhalefet ruhuyla donanmak ve oturup duruyorken cirmince bir şeyler yapmaya çalışan birilerine-üstelik yapıcı da olmayan- eleştiriler yöneltmek bize bir arpa boyu yol aldırmayacaktır. Zaten, oldukça kısıtlı imkȃnlarla ve bir dolmuş dolusu insanla üstelik de herkesin kendine yeter derdi varken, ayakta kalmaya, bir şeyler yapmaya, iyi-kötü yol almaya çalışılırken, bu dertle dertlenen herkesin insaflı olması ve başkalarından önce kendisine yukarıda bir kısmı yöneltilen soruları sorması öncelikle ve ivedilikle hayati öneme haizdir.

Eğer biz birbirimize destek olup yardım etmezsek, merhametle yaklaşıp değer vermezsek, olur olmaz sebeplerle dağılıp gidersek ne mi olur? Mevcudiyetimizi cılız, sönük, varlığı yokluğu belli olmaz biçimde sürdürürüz ya da zaman içinde kaybolup gideriz ve esamemiz bile okunmaz. İslam’dan ve Ercümend Özkan’ın asırlar boyunca üzerine çökmüş tozu toprağı, örümcek ağlarını nefesi yettiğince son nefesine kadar üflemeye, temizlemeye çalıştığı sağlıklı (tevhidi) anlayış, kavrayış ve yaklaşımdan rücu etmemiz, dönmemiz, halihazırdaki sorunlarımızı çözmeyeceği gibi daha da ağırlaştıracaktır. Dünyadaki hezimetten daha da kötüsü ahirette bizi bekliyor olacaktır.

Yaşadığımız şu coğrafyada ve şu zaman diliminde tevhidi düşünceyi, şirkin her türlüsünün tasalludundan, ifsadından uzak bir yaklaşımla gündeme getirmiş, gündemde tutmayı başarmış ve bu uğurda ağır bir bedel ödemiş Ercümend Özkan’ın çağdaşı olmak, onu ve fikirlerini tanımış olmak, bize Allah’ın gerçekten bir lütfudur, inayetidir, merhametidir. İlk insanla birlikte başlayan hakk-batıl, İslam-küfür, tevhid-şirk, iyi-kötü arasındaki mücadele kıyamete kadar sürecek ve Rabbimiz Allah’ın son seslenişi, son vahyinde buyurduğu gibi, Uhud harbinde elçisi Muhammed’in(a.s) öldüğü haberinden sonra çark edenlere ‘’O (elçi) ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üstünde gerisin geriye (cahiliyye devrine) mi döneceksiniz’’ kabilinden bizler de Allah’ın yolundan dönmemeliyiz. Bizler fȃni isek de, Allah bȃkidir. O (ve dini İslam) bize değil, biz O‘na muhtacız. O olmasa, olmazdık.

 Onun vasiyetini, birer vasi olarak vüs’atimiz nispetinde yerine getirmeye çalışalım. Unutmayalım ki herkesin sahiplendiği, omuz verdiği, bir ucundan tuttuğu işler başarıya ulaşır. Üzerimizdeki ölü toprağını silkip yeni bir heyecanla, yeni bir şevkle yarın Huzurullah’da hesabı kolay verebilecek yolu tutalım.

Bu günden tezi yok.
Ne dersiniz dostlar?
Bu dert hepimizin.
Öyle değil mi?

Tohum saç, bitmezse toprak utansın!
Hedefe varmayan mızrak utansın!
Hey gidi küheylan, koşmana bak sen,
Çatlarsan, doğuran kısrak utansın!
Eski çınar şimdi noel ağacı,
Dallarda iğreti yaprak utansın!
Ustada kalırsa bu öksüz yapı,
Onu sürdürmeyen çırak utansın!
...                    
Necip Fazıl Kısakürek

                                               -3-

                                               2007

Oniki Yıl Sonra

Oniki yıl önce idi.
Ankara’dan ayrılmadan önce veda etmek için işyerine uğramıştım. Yorgundu, kalbindeki rahatsızlık yüz hatlarına yansımıştı. Kalbini besleyen damarların çoğu büyük oranda tıkalı idi. Son yıllarda ardı ardına gelen krizler sonucu kalbinde ileri derecede hasar oluşmasına ve bu nedenle ameliyat seçeneğinden vazgeçilmesine rağmen, ne yalan söyleyeyim ölüme çok yakın olduğunu ve bunun O’nu son görüşüm olduğunu bilmiyordum. İnsan ölümü ne kendine ne de sevdiği insanlara yakıştırmıyor doğrusu. Bu son görüşmemizde güncel konulardan, dergideki yazılarının kitap haline getirilmesinden bahsettik. Ayrıca çevresindeki özellikle yaşı genç olanların akıllarını ipotek altına aldırmamaya özen gösterirken zaman içinde artık büyük-küçük hiç kimseyi takmadıkları-tanımadıkları noktasındaki yakınmamı dile getirdim. Bu sonuçtan kendisinin de rahatsız olduğunu dile getirdikten sonra sözlerinin sonunda hafızamda kaldığı kadarıyla şu sözleri sarfetti.

“İslam mesajı avuçlarınızda tutmaya çalıştığınız bir ateş koru gibi olmalı. Onu bir an önce bir başkasına aktarmak için acele etmelisiniz. Ve tek bir kişi bile kalsanız, bu yoldan dönmemeli, kimse yoksa bile ben varım diyebilmelisiniz.”

O bir insandı. Gelip geçti şu fani dünyadan her fȃni gibi ‘Bȃki olan’a. Şahsım adına şahitlik ederim ki sahih iman ve salih amel sahibi bir mü’min olarak yaşadı ve kendisine verilen süreyi tamamladı. Sevabıyla, günahıyla; yapıp ettikleriyle herkes gibi O da “herkese hak ettiğinin karşılığının tastamam verileceği gün” diriltilip hesaba çekilecek. Ardından hatırasını yȃd etmek ve hayır dua etmek dışında elimizden bir şey gelmez artık.

Bu yazıda niyetim ölüm yıldönümü vesilesiyle O’nunla ilgili bir yazı kaleme almak değil. Aslında mücadelesi, fikirleri üzerinde daha çok şeyler yazılıp çizilmesi, ciddi çalışmaların yapılması gerekli fakat bunu başka kişilere, başka yazılara bırakalım dilerseniz. Amacım vefatından bugüne değin aradan geçen oniki yıllık sürenin kısa bir muhasebesini yapmak ve yarına dair bir bakış açısı ortaya koyabilmek.

Elbette bugünde var olan bir takım sorunlar sırf O’nun ölümü ile başlamadı. Vefatından önce de girişilen bazı işler akamete uğradı, bazı insanlar olur olmaz gerekçelerle ayrılıp başka mecralara yöneldi. Fakat şu bir gerçek ki varlığının birleştiriciliği ölümüyle birlikte iyice fark edildi. Vefatını takiben yanında yöresinde gözüken insanlardaki bir takım sızlanmalar, huzursuzluklar gitgide su yüzüne çıktı. Hayatta iken O’nun çevresinde gözüktüğü halde farklı bazı düşünce ve niyetlerini seslendirip gerçekleştiremeyenler, ölümü ile bu fırsatı yakaladıklarını ve harekete geçme vaktinin geldiğini hissettiler. İsmiyle simgeleşen çizgiyi sahiplenip daha ileriye, daha güzele, daha çok kişiye taşımak varken ve bunu gerçekleştirmek için neler yapılabileceği üzerinde kafa yorulması gerekirken, O’nu veya onunla simgeleşen dergiyi bir araç, bir fırsat olarak görenler de çıkmadı değil. Allah elbette sinelerin özünde ne sakladığını en iyi bilendir. Halis niyetle yola çıkanlara ve hesabını Allah rızası hedefi ile tutturmaya özen gösterenlere söylenecek bir sözümüz olamaz elbette.

        Vefatını takiben bir takım sorunların olması elbette beklenen bir durumdu. Fakat olması gereken O’nun öncülüğünü yaptığı fikirleri, çizgisini benimseyen herkesin işin en azından bir ucundan tutması ve elini taşın altına koyması idi. Sadece ve sadece eleştirmek, sitem etmek, küsüp kendi köşesine çekilmek ya da başka yerlere gitmek çözüm olmaktan uzaktı. Sorun ne O’nun ‘yerinin doldurulması’ idi, ne de ‘O ölür veya öldürülürse gerisin geri dönmek’ idi. Kişi merkezli hareketler eğer kollektif hale gelmezse, kurumlaşamazsa son tahlilde erime, zayıflama ve hatta dağılıp yok olma tehlikesi ile maluldür. Son yıllarında Ercümend Özkan’a kendini tekrar ediyor diyenler, vefatından sonra da bu çizgiyi sürdürmeye çalışanlara da O’nun mirasını yiyip tükettikleri, yeni bir şey üret-e-medikleri eleştirilerini getirdiler. İktibas dergisinin miadını doldurduğunu, ısrarla çıkarılmaya çalışıldığını söylediler çeşitli mahfillerde. Dergiye O’nun ismi nedeniyle hȃlȃ teveccüh gösterildiğini dillendirdiler. Dergi çıkarma dışında herhangi bir faaliyetin olmadığını, bu çizginin zaman içinde güç yitirdiğini, başta gençler olmak üzere birçok kişinin başka yerlere ayrılıp gittiğini, eskisi gibi rağbet görmediğini ifade ettiler. Bütün bu eleştirilerin insaf elden bırakılmamak kaydıyla elbette bir yere kadar haklılık payı olabilir. Fakat bir elin parmakları kadar da olsa bir grup insanın onca sıkıntıyı üstlenerek az ya da çok bir özveri ile bu yapıyı ayakta tutmaya çalıştıklarına dikkat edilmelidir. Yapıcı, tutarlı, gerçekçi, ufuk açıcı eleştirilere elbette herkesin kapısının açık olması gereklidir. Fakat vefatından sonra Anlam Yayınları’nın öncelikle O’nun yıllar içinde kaleme aldığı yazılarını kalıcı ve daha kolay ulaşılabilir kılmak için kitaplaştırma çalışmalarına “ne gerek vardı buna” gibi sözlerle eleştirip hafife almaya doğrusu prim de verilemezdi. İktibas’ın albenili olmasa da, okuyucusu yüzlerle ifade edilse de O’nun vefatından sonra da bugüne kadar aralıksız, düzenli bir şekilde çıkıyor olması nedeniyle (yayın kurulu ve katkıda bulunan bütün herkes diğer birçok açıdan eleştirilse dahi) sırf bu sebepten dolayı tebrik, takdir edilmeli, hakları teslim edilmelidir. Elbette dergi çıkarmak her şey demek değildir. Fakat önemli bir şey’dir. Onca insanın özverisi, amatörce hiç eksilmeyen çabası ve heyecanı vardır onda. Dergi çıkarmanın ne kadar külfetli ve sıkıntılı olduğunu bilenler, hele bu derginin bu ülkede 1981 yılından beridir neredeyse bir çeyrek asırdır yayın hayatına devam ettiğini bilenler, ne demek istediğimizi anlayacaklardır. Bu dergi bu çizgiyi takip eden insanların bir ortak platformu, müslümanca düşünmeye, yaşamaya çalışan ve yalnızlaşan, yalnızlaştırılan, radikal, marjinal olarak yaftalanan fakat içinde yaşadığı sistem içinde eriyip gitmeyen, entegre olmayan insanların fikirlerini ifade edebilecekleri, paylaşabilecekleri bir ortak zemin olamaya devam etmektedir, etmelidir de. Elbetteki dergi bir şey’dir, elbette her şey de değildir, olmamalıdır da. Yapılacak o kadar çok şey var ki. Uzun soluklu, ilkeli bir mücadele için donanımlı, yetenekli, enerjik, gayretkeş, güçlüklerden yılmayan, yeni fikirler, projeler üretecek, imkanlarını ve cehdini fi sebilillah bu yolda sarfedecek erkek-kadın, genç-yaşlı mü’minlere çok iş düşüyor.

        Ercümend Özkan’ın hayatı boyunca verdiği mücadele ve ortaya koyduğu fikirlerin ne anlam ifade ettiği, piyasada cari fikirlerden farklılığı zamanla daha çok fark edilecektir kanaatindeyim. Geçen oniki yıl boyunca nerden nereye gelindiği, ne kadar mesafe alındığı, nelerin yapılabileceği noktasındaki soruları bu davayı kendine dert eden herkesin kendisine sorması gerekli diye düşünüyorum. Öncelikle bu işin hayatta iken bir şekilde onunla tanışmış, dinlemiş, fikirlerinden etkilenmiş, kısa veya uzun süre etrafında bulunmuş insanların üzerine bir borç olduğunu düşünüyorum. Toplumda Ercümend Özkan ve O’nun temsil ettiği düşünceyle karşılaşmamış, duymamış, tanımamış veya önyargılarla tanımış o kadar çok insan var ki. Yoğun çaba ve maddi külfet gerektiren işler için üç-beş kişinin değil, sayısız insanın omuz vermesine ihtiyaç vardır. Küsüp kenara veya köşeye çekilmenin, bu çizgiyle bağdaşmayacak yerlere kapıl-an-manın ne izah edilebilir, ne de anlaşılabilir yönü vardır. Haklı ya da haksız mazeret üretmek değil, yarın bizi ‘Hakk’ın huzuru’nda yüzümüzü ak çıkaracak işlerin telaşına düşmek zorundayız. Sadece uzaktan seyreden, bir derginin veya kitabın parasını vermekten, bir dergiyi veya kitabı bile okumaktan imtina eden, en küçük bir şey için bile kılını kıpırdatmayan insanlarla ne yapılabilir, nereye, nasıl gidilebilir bilemiyorum. Koşmadan, yorulmadan, az veya çok bedel ödemeden, zamanımızdan, imkȃnlarımızdan, rahatımızdan feragat etmeden küçük ya da büyük hangi iş başarılabilir bilemiyorum.

Kavramların bulanıklaştırıldığı, iğdiş edildiği, içinin boşaltıldığı, izafileştirildiği, ne olsa gider mantığının revaç bulduğu bu topraklarda, arı-duru İslam düşüncesini “inanmak ve yaşamak” azmiyle Allah’ın önceki salih kulları gibi tekrar gündeme getiren Özkan’ın titizlikle üzerinde durduğu kavramları yeniden okuyup üzerinde düşünmek, sesli ve görüntülü kayda aldırdığı kavram derslerini izleyip fikirlerimizi, tavırlarımızı tekrar gözden geçirmenin, bir durum değerlendirmesi yapmanın lüzumlu ve isabetli olacağını düşünüyorum. Tasavvufun çeşitli görüntüler altında topluma yeniden sunulduğu, laiklik ve demokrasi kavramlarının hayata bakışımızı, gündelik yaşantımızı esaslı ve derinden etkilemeye başladığı, bu kavramların (ve dünya görüşünün) devlet eliyle değil de özellikle sağcı hükümetler eliyle topluma daha sevimli gösterildiği, ısındırıldığı, yaygınlaştırılıp içselleştirildiği bir zaman diliminden geçiyoruz. Her zamankinden daha çok uyanık, diri, derli toplu, ilke sahibi, İslami ahlak sahibi mü’minler olmak durumundayız. Zihnimizi, dilimizi, gündelik yaşantımızı, duruşumuzu Kur’an’a göre tekrar gözden geçirip İslam dışı dünya görüşlerinin etkilerinden, kirliliklerinden arındırmak, sahih iman sahibi ve salih amel sahibi olmak kadar önemli olan birbirimize ‘hakk’ı ve sabrı tavsiye etmek’ durumundayız.

Suyun akış yönünde değil de tersine yüzmek ne kadar zor ve zahmetli ise, toplum içinde durumumuz da aynen böyledir. Ne Yunus peygamberi örnek göstererek İslam’ı insanlara gerek dil gerekse hal ile tebliğ etme noktasındaki sorumluluğumuzu hafifletebiliriz, ne de hangi yol ve yöntemle olursa olsun sayıca çoğalmak, dünyevi başarıya ulaşmak, iktidar (devlet) olmak gibi bir hedefe saplanıp kalabiliriz. Ne el-Alim olan ne yaptığımızı bilip dururken kendimizi temize çıkarmaya kalkışmamıza gerek var, ne de öldük bittik, mahvolduk diye hayıflanıp karalar bağlamamıza gerek var. Ne iyi insanlar iyi atlara binip gitti, ne de eşkıya dünyaya –ilelebed- hükümdar oldu.

“…İslami düzen, uygulamaları ile ister ki bir fert dahi bozulmasın, kendine yazık edenlerden olmasın. Bu kendine yazık ediş hem fert hem de toplum için bir yitiktir ki, İslam, bir ferdini bile yitirmeye, Allah’ın kullarından bir kulun bile kaybına razı olmamaktadır. Zira İslam, herkesi kapsayan ma’ruf’un bir diğer adıdır. Öyle ki kendi iyiliğini istemeyenin bile iyiliğini istemenin adıdır…” (Selam ile-1, Ercümend Özkan, Anlam yay., sh.224).

Bizim öncelikle müslüman olsun olmasın başkalarının elinden, dilinden, belinden emin olduğu kişiler olmaya; Allah’ın ve kullarının hakkına riayet etmeye; ilkeli, tutarlı, çelişkisiz bir düşünce bütünlüğüne sahip olmaya; ikbal beklentileriyle ideolojik kaygılarını telif etmekten uzak durmaya; çalışkan, nitelikli, donanımlı, İslam ahlakıyla bezenmiş, sahih iman ve salih amel sahibi mü’minler olmaya su kadar, ekmek kadar, hava kadar ihtiyacımız vardır. Eğer bir inancın, hareketin, dünya görüşünün havarileri, sahabileri yani bağlıları, yoldaşları, yardımcıları olmazsa akıbeti herhalde pek hayırlı olmaz. Hala en büyük sorunumuz insan sorunu, hala en büyük sorunumuz İslam konusundaki eğitim öğretim yetersizliği sorunu. İslam iyi bilinmediğindendir ki İslam dışı düşünceler, kavramlar İslami kavramlarla karıştırılabiliyor, telif edilebiliyor, İslam içinde yaşatılıp kendilerine yer bulabiliyor.

Yeryüzündeki insanlara son mesaj, son öğüt, son müjde ve uyarı olan İslam’ı eğer Kur’an’daki ve son elçi’nin anlayıp gösterdiği gibi öğrenmez, bilmez, inanıp yaşamazsak İslam bir şey kaybetmez, biz kaybederiz. Dünya genelinde ve yaşadığımız coğrafyada olan biteni öğrenmek ve anlamak durumundayız. Elimizde İslam gibi mükemmel bir dünya görüşü varken bunun kıymetini bilmez de dünya hayatının güzelliklerine gözlerimizi dikip, oyun ve eğlenceye dalarsak, kim bu güzelliği dünyanın dört bir tarafındaki insanlara götürüp, gösterecek. Ama öncelikle bizler kendimize bir çekidüzen vermek, bulunduğumuz yerlerde silkinip doğrulmak, güç ve imkanlarımızı bir araya getirmek, dağılıp parçalanmamak, acılarımızı ve sevinçlerimizi paylaşmak, işimize dört elle sarılmak durumundayız.

Ömrümüz belki birçok şeyi düzeltmeye, değiştirmeye yetmeyecek. Ama varsın olsun, yeter ki ölüm bizi bu yolda bulsun. Yeter ki biz bize düşeni bilhakkın yerine getirmeye cehd edelim. Galip sayılır bu yolda mağlup olan değil mi? Dünyevi açıdan başarısızlık gibi görünse de eğer dosdoğru istikamette isek bu bir başarı değil midir? Akıbet (ya da ahiret) muttakilerin değil mi idi? Rıza-i İlahi’yi kazanmaya çalıştığımız takdirde Allah’ın mükafatı, dünya ve onun içindekilerden daha sevimli, daha hayırlı değil mi idi?
 
Oniki yıl sonra gelinen noktanın, alınan mesafenin yeterli olmadığı, daha yapılacak çok şeyin olduğu gün gibi aşikar. Her ne kadar ahval ve şerait, manzara-i umumiye iç karartıcı, sıkıntılı, ölü toprağı serpilmiş gibi görünse de; benim hȃlȃ ümidim var.

Değerlendirme: “Hȃlȃ ümidim var” derken, kastettiğim “Allah’ın rahmetinden kesilmemesi” gereken ve bir mü’mine yakışan bir hal olan “havf(korku) ve reca(umut) arasında olma” düsturundaki ümittir. 

Blog’umda Kasım. 2013 tarihinde yazdığım “İki Dost-5” adlı makalemin bir paragrafında şu satırları yazmıştım. “…düne kadar radikal, köktenci fikirler savunanların dünkü savundukları fikirle hiçbir alakası olmayan, yüzseksen derece farklı bir konuma savrulmaları mümkün olabiliyor. Bu da zaman içinde, kişinin kendisini ikna ede ede, yeni halini sindire sindire, yeni hale adaptasyon gerçekleşiyor. Yeni konumunu haklı gösteren argümanlar geliştiriyor, içinde bulunduğu cemaatin, topluluğun yaptığı yanlışlar, uyuşukluk, atalet ve mensuplarına bir şey veremediği gibi onlara gösterilen ilgisizlik ve umursamazlık bu çöküşü ve ayrılığı daha da hızlandırıyor. Bir hareketin bir gündemi olmazsa, günceli yakalamazsa, dinamiklik ve özgünlük özelliğini yitirirse, mensuplarına bir aidiyet duygusu aşılayamaz, onları motive edemezse, ulaşılabilir hedefler ve sürgit o hareketi uzağa taşıyacak bir ufuk, bir ideal önlerine koymazsa,  cemaat mensupları arasında birliği, keyfiyeti arttırıcı çalışmalar yapılmazsa zamanla birçok kişi dağılır, olmadık yerlere gidip kapılanırlar, hatta bir önceki pozisyonlarının en amansız hasmı bile kesilebilirler, en yıkıcı, en yakıcı düşmanı olabilirler. En tehlikelisi de yeni ve genç adaylara kapı kapanır yani onların ilgisini çekmez, kimse rağbet etmez, nesli kesilen bir topluluk olarak kaybolur giderler ya da cılız bir yapı haline gelirler…”

Nitekim bu dediklerim büyük ölçüde aradan geçen 20 yıl içinde bir bir, adım adım gerçekleşti. Bu kadar söylemekle iktifa etmek istiyorum. Zira bu konuyu nasip olursa 2015 yılı içinde yazmayı düşündüğüm “İki Dost-6”da, daha geniş biçimde ele almak istiyorum.

Onunla vefatından önce son konuşmamızda verdiği öğüt uyarınca, tek başıma dahi kalsam, gerek O’ndan öğrendiklerimi ve gerekse de diğer bildiklerimi özellikle isteyen ve dileyene öğretmeye, anlatmaya, güzel bir örnek olup borcumu ödemeye çalışacağım. O’nun olduğu ve her defasında bizlere öğütlediği gibi “sahih(doğru) iman” ve “salih(güzel) amel(davranış, ahlȃk)” sahibi bir kul, bir mü’min olarak yaşayıp bu dünyadan öyle göçmeye çalışacağım. Bu dert bizimdir ve ben “derdimi seviyorum”. 
22.01.2015