[Şehru ramadânellezî unzile
fîhil kur’ânu huden lin nâsi ve beyyinâtin minel hudâ vel furkâni, fe men şehide
minkumuş şehra fel yesumhu - Ramazan ayı, içinde insanlara doğru yolu gösteren, doğru ile
yanlışı birbirinden ayırıp açıklayan, bir rehber olmak üzere Kur’an’ın
indirildiği aydır. Sizden kim o aya erişirse oruç tutsun] (Bakara/185)
Yaşadığım ülkede ramazan ayı gelince oruç
tutulur. Ben de çocukluğumdan beri, belki başlarda 'tekne orucu, arefe günü oruç' şeklinde başlasa da bu yaşıma kadar hayatımda oruç hep oldu. Gündelik
hayatımızın rutinini bozan ve bizi başka bir iklime bir ay süresince de olsa
taşıyan oruç hakkında konuşacak değilim. Asıl bahsetmek istediğim konu Kur’an’dır.
Kişilik ve kimliğimin oluşma sürecinin başladığı üniversite yıllarından beri
bilhassa okuduğum kur’an meallerinin sayısını hatırlamıyorum. Yıllardır bilhassa
sabah namazlarından sonra yaptığım kur’an okumaları sayesinde hatırı sayılır
bir kur’an birikimine sahip olduğumu düşünüyorum. Fakat ne olursa olsun, ne
kadar bilinirse bilinsin kur’an’la ilintinin-ilişkinin kopmaması, sürekli ve
canlı olması kanaatindeyim. O bir beşer sözü değil ki bir kere okuyup geçelim,
bir kenara koyuverelim. O her okuyuşta insana yeni kapılar, yeni ufuklar açar, yeni
heyecanlar kazandırır. Hatta bir yayınevinin sloganında olduğu gibi “bütün
kitaplar tek bir ‘Kitab’ın anlaşılması için okunur” da denilebilir. İnsana,
varlığa, kainata, hayata ve gerçeğe dair ne varsa Kur’an’da vardır ve her
okuyuşta bunların farkına daha bir varır, keşfedersiniz.
İşte yine geldi ramazan. Hoş geldi, safȃ geldi.
Gönül evimizi, aklımızı ve kalbimizi şenlendirmek, süslemek ve zenginleştirmek,
bilincimizi bilemek ve bu vesile ile biribirinden ayrılmaz bu ikiliden biri
olan Kur’an’ı okumaya var mısınız? Ben hazırlığımı yaptım ve çoktan başladım.
Bu ramazan ayında başlayıp bitirmeyi planladığım türkçe meal-tefsir, nüzul
sırasına göre hazırlanmış olup R. İhsan Eliaçık’a ait. Bu çalışmanın ismi
“YAŞAYAN KUR’AN” ve İnşa yayınlarının 10. kitabıdır. Baskı yeri İstanbul, 4.
Baskı ve de 1046 sahifedir. Ben internet yoluyla www.kitapyurdu.com’dan edindim. Bizzat yayınevlerinden, inşa
yayınlarından ya da diğer internet yoluyla satış yapan diğer kitap sitelerinden
de temin edilebilir elbette.
Kitap ve Yazarı hakkında bir fikir vermek
için “önsöz”ün tamamını aşağıya alıntılıyorum. Rabbim size kolaylık versin,
anlayışınızı ve kavrayışınızı arttırsın, sizi “sahih-doğru iman-inanç ve
salih-güzel amel-davranış sahibi mü’min-dosdoğru inanmış kullardan eylesin.
Selam ve dua ile.
ÖNSÖZ
“Oku! Yaratan Rabbinin adıyla!
İnsanı sevgiden/ilgiden/alâkadan yarattı!
Oku! Senin Rabbin çok cömerttir!
Kalemi kullanmayı öğretti!
İnsana bilmediği şeyleri öğretti!” (96/1–5)
“Daha önce hiç bir ayin yönetmemiş, hiç bir din fetvası vermemiş, din adamları
arasında hiç bir kariyeri olmayan, önceki kitaplardan hiçbirini okumamış ve de
doğrudan doğruya halkın bağrından çıkan” ümmi ve öksüz bir yüreğin vicdanında
yankılanan ilk sözlerdi bunlar…
Öyle ki bundan sonra tarihin akışı değişti.
İnsanlığa bir öksüzün saf bir yürek temizliği içindeki vicdanından seslenen
Allah, bir kez daha “Hayyu Kayyum” olduğunu yani dipdiri yaşam kaynağı ve
yarattıkları üzerine titreyen, onları yalnız bırakmayan olduğunu gösterdi.
Allah’ın insanlığa Kuran ile seslenişi bu ayetlerle başlamıştı.
“Bizim dinimizin ilk emri okudur” deyip durduğu halde dünyada okuma oranı
bakımından en geri sıralarda olmasından da anlaşılacağı gibi İslâm dünyası
toplulukları, “öksüzün” vicdanında ilk böyle yankılanmaya başlayan bu ilâhî
hitabı ne derecede doğru anlamakta ve yaşamaktadırlar!
Bu ilk ayetlerde geçen okumayı “Yazılı bir metni yüzünden okumak, tilâvet
etmek”ten ziyade bir “eylem çağrısı” olarak anladığımızda daha işin başında
bambaşka bir Kuran anlayışının söz konusu olduğunu göreceğiz. Çünkü burada
Türkçedeki “Ezan okumak (yüksek sesle çağırmak), meydan okumak, gözlerinden
okumak, yüzüne yüzüne okumak, hayatı okumak, rahmet okumak” deyimlerindeki
“okuma”nın kullanılışı gibi bir kullanım söz konusudur.
Bu durumda mana: “Ey öksüz! Tarihin önüne çık ve kendini peygamber olarak
tanıt. Allah’ın sözünü insanlığa götür, mesajı taşı, insanları buna çağır.
Zulüm karanlıklarını bir güneş gibi yararak (ve’l-fecr) zulme meydan oku. Bunun
için varlığı ve hayatı yeni baştan bir okumaya tabi tut. Sonraki çağlar için
bunun nasıl olacağını göster” demek olur.
Nitekim Hz. Peygamber’in Hıra mağarasından indikten sonraki hayatını takip
ettiğimizde aynen bunu yaptığını görürüz. Onun, mağaradan şehre indikten sonra,
örneğin harıl harıl kitap okuma faaliyeti içine girdiği görülmemiştir. Kendine
kitaplarla dolu kütüphaneler aramamıştır. Bilakis tarihin önüne çıkmış, kendini
peygamber olarak tanıtmış, meydana atılarak Mekke’ye egemen o günkü “Kâbe
çetesini” tam bir meydan okuyuşla sarsmıştır. İşte bu “meydan okuma” tam yirmi
üç yıl sürmüştür. Yirmi üç yılın sonunda bu meydan okumayı her aşamasında
yönlendiren sözler bir araya getirilmiş ve ona da söz konusu bu okumayı
yönlendiren metinlerin bir araya getirilmesi, toplanması anlamında “Kuran”
denmiştir.
Demek ki Kuran sadece bir “metin” değildir. Arka plânında yirmi üç yıl süren
bir “yaşayan okuma” vardır. Demek ki Kuran fildişi kulelerinde oturarak
yazılmamıştır. Bilakis o, yaşayan hayatın içinden gelen (ivecen qayyime) bir
sesleniştir. Bu hitapla ortaya çıkan din de bu nedenle bir tapınak dini değil
hayat dinidir (dinu’l-qayyime). Bu durumda yirmi üç yıl süren bu seslenişin
metinlerinin toplandığı kitap da yaşayan hayat kitabı (kitabun qayyime) olur.
Hitabın kendisi ise dipdiri yaşam kaynağı ve yarattıkları üzerine titreyenin
(hayyu qayyum), bir öksüzün vicdanı üzerinden insanlığa seslenişi manasına
gelir.
Demek ki bu kitap esas itibarîyle yaşayan hayatın içinde “okunur”. Masa
başlarında ise hakkında bilgi sahibi olunur. Çünkü onun oluş ve doğuş
tabiatında dosdoğru yaşayan hayatın içinden gelen (kitabun qayyime) özelliği
vardır. Keza hakkında bilgi sahibi olurken bile “metafizik bir gerilim” içinde
ve “korku ve titreme” (huşu) halinde olmak icap eder. Aksi halde size kendini
açmaz.
Çünkü bu kitap tapınaklarda değil, varoluş sancısı çeken bir öksüzün mağaradan
şehre inmesiyle şehrin sokaklarında, evlerinde, çarşılarında, pazarlarında ve de
giderek savaş alanlarında doğmuştur. Bu nedenle onu okurken, içinden, “dışarıda
gürül gürül akan hayatın” sesini; diri diri toprağa gömülen kız çocuklarının
yalvarışlarını, kölelerin boynundaki zincir seslerini, at kişnemelerini, kılıç
şakırtılarını, şehit feryatlarını, gazi çığlıklarını duymuyorsanız onu asla
okumuş olamazsınız.
“Metinde geçmeyeni duyabilmek” demek olan “meal” işte bu bunun için vardır.
Çünkü Kuran sadece bir “metin” değildir. Onun meali de metinde görünenin yan
tarafına yazılması değildir. Bilakis meal, metinde geçmeyeni duyabilme
çabasının adıdır. Zira üzerinde çalıştığınız metin, metinlerden bir metin
değildir. Bu metin öyle kolayına ortaya çıkmamıştır. Arkasında yirmi üç yıl
boyunca esen bir ruh, dalgalanan bir heyecan ve coşkun bir hareket vardır.
Bunlardan nasibiniz yoksa Kuran meali okumak veya yazmak ha bir kuru emektir…
Peki, şu halde nedir Kuran!
Kuran, bilgiden ziyade esasında bir bilinç kaynağıdır. Epistemolojiden ziyade
ontolojiye dâhildir. Yani bilgi kaynağı olmaktan ziyade, bilgiye ulaşacak olan
insanoğluna hitaptır. İnsanı çevresine tepki vermeye çağırır. Onda “Allah
bilinci/şuuru” (takva) uyandırarak hayat yolculuğunda “birlikte yürümeye” davet
eder. Bu şuur uyandıktan sonra bilgiye insan kendisi ulaşacaktır.
Bilgi ise bütün varlığa saçılmıştır; tarih, tabiat ve hayat… Hepsine saçılmış
vaziyettedir. Bilgi bütünüyle tek bir kişiye veya bölgeye inhisar edilmemiştir.
İnsana düşen bunları aramak, esaslı bir hakikat arayışına girmek, tarihin,
tabiatın ve hayatın neresinde ise bulup ortaya çıkarmak, Çin’de de olsa gidip
almaktır.
Burada Kuran’da hiç bir “bilginin” yer almadığını söylemek istemiyorum. Kuran
tabiî ki diğerlerine nazaran rüçhaniyete, yani öncelenmeye lâyıktır. Fakat bu
bütün her şeyin onda olduğu, ondan başkasına zinhar başvurmayacağımız anlamına
gelmez. Zira Kuran sınırlı sayıda bilgi verdiği yerde bile esas itibarîyle
bilinç oluşturmak istemektedir. Kuran’ın yazılı bir metin olarak, tekrarlı,
kesintili, vurgulu ve dalgalı akışında bunu görmek mümkündür. Esasında Kuran,
deruni dile ve cânu gönüle yönelmiş bir hitabettir.
Kuran, insanlığa hiç duyulmamış yepyeni şeyleri getirmez. Bilakis bilindiği
halde uygulanmayan, o çok bilenen fakat oralı olunmayan, çeşitli sebeplerle
savsaklanan, her insanda fıtraten var olan insanlık vicdanını (basâirun
li’n-nâs) uyandırmak ister (45/20). Uyanan vicdanın hayata yansımasını bekler;
iyilik, güzellik, doğruluk, dürüstlük, sevgi, saygı, söz, namus, adalet, erdem,
vefa, dostluk, kardeşlik, cömertlik, yiğitlik, mertlik gibi temel insanlık
değerleri (hablu’n-nâs) üzerinde ısrarla durur (3/112) ve sürekli olarak
bunları talep eder. Bunları aynı zamanda Allah’ın ipi/yolu/değerleri
(hablullah) olarak vazeder (3/112).
Kuran bize hakikat arayışında yoldaş olmak ister. Yardım eder, aptalca bir
yanlışlığa düşmememiz için bizi uyarır. Soyut bir “Allah” kavramının peşine
düşürerek, somut her şeyden bağımsızlaşmamızı sağlar. Böylece bizi her tür
batıl bağımlılıktan kurtararak özgürleştirir. Bu anlamda Kuran işaretparmağı
gibidir. Bilfiil, bizzat ve “hemen şimdi” işaret ettiği yöne gitmemizi ister,
işaretparmağının kendisi ile uğraşıp durmamızı değil.
“Bu Kitap” her insana için dışın öğretir; gökte, yerde, tende, canda bir
Yaratan sezdirtir. Her kişiye benlik verir, yol açar. İnsanlık sergisine
armağanlar astırtır. Yürekleri iyilikle besler. “El bağına girme” der, dost
yarasın sardırtır. Kuran bir anadır; her öksüze “Yavrum” diye seslenir. Nice
canları kardeş eder, birbiri için ağlatır. Bu Kitaptır; akıllara her bir şeyi
sordurtur. “Düşün sonra inan” der, doğru yollar gösterir. Ululuğun yapılarını
kurdurtur, çıplak dağlar yeşilletir, viran köyler şenletir (M. Emin Yurdakul)
Ey kardeşler! Şu küçücük armağanım atmayın;
Bir goncadır; Muhammed’in gül yaprağından derildi
Sakın, bunu yapma çiçek demetine katmayın
Bu şey size özünüzü açmak için verildi.
Bu kitabın gökte, yerde, tende, canda bir Yaratan sezdirtmesi…
İşte Kuran’ın asıl yöneldiği şey budur. Yukarıda geçen “sezdirtmek”,
“astırtmak”, “bağlatmak”, “ağlatmak”, “göstertmek”, “kurdurtmak”, “sordurtmak”,
“yeşilletmek”, “şenletmek” ve “özümüzü açtırtmak” kelimelerine dikkat ediniz…
Yani bütün bunları yapan Kuran dolayımında insandır aslında. Fakat bunu insan
ondan etkilenerek yapar. Fail insan, özne insandır aslında. Çünkü canlı bir
obje olan insanla cansız bin metin olan kitap karşılaşınca canlı olan ister
istemez özne oluverir. İşin tabiatı budur. Cansız ona göre şekil alır. Kimi
sesinden, kimi nağmesinden, kimi manasından, kimi hurufundan, kimi de yüzünden
etkilenir. Burada etkileyen bir takım “harfler” olmasına rağmen yine de özne
“canlı” olandan başkası değildir. Olmakta olan, oluş halinde olan öznedir,
olmuş bitmiş, noktası konulmuş olan değil…
Bir örnekle açıklarsak: Araları bir bölme ile ayrılan birbirinden habersiz
tıpçı ve hukukçu iki guruba “hücre” nedir diye sorulmuş. Tıpçılar insan
vücudundaki hücre bölünmelerinden, hukukçular da tehlikeli teröristlerin
tıkıldığı cezaevlerindeki hücrelerden bahsetmişler… Yine üç keşiş dalgalanmakta
olan bir bayrağın durumunu tartışıyorlarmış. İlki “hareket halinde olan
bayraktır” demiş, ikincisi “hayır rüzgârdır”, üçüncüsü de “hayır sizin
zihninizdir” demiş…
Bir hitap olan Kuran da her bir insan zihninde işte böyle yankılanır. Burada
metin cansızken hareket halinde olan insanoğlunun canlı zihnidir. Cansız metin
okunmaya başlanmasıyla hareket halinde olan zihni dalgalandırır, tepki
verdirtir. Hitabın etkisi ve boyutları bu zihni dalgalanmada kendini gösterir.
Dalgalanmanın boyutları ise her bir insanda başka başkadır.
Eğer bunların hepsi bir araya toplanırsa işte o zaman hedef tam on ikiden
vurulmuş olur.
Hedef on ikiden vurulunca 312 kişi ile Bedir’e çıkar, toprağı titretirsiniz.
Hedef on ikiden vurulunca Kuran’ı yırtmaya gelen bir adam, önünde diz çöker.
Hedef on ikiden vurulunca örümcek saklandığınız mağaranın kapısına ağ örer,
deve hakeminiz olur, kuşlar dalgalanmanıza katılır, nehirler önünüzde açılır,
tabiat yürüyüşünüze iştirak eder, varlığın kalbi sizinle atar, içiniz evrenin
ruhu ile dolar taşar…
Aksi halde M. Akif’in dediği gibi olur;
İbret olmaz bize, her gün okuruz ezber de
Yoksa bir maksat aranmaz mı ayetlerde
Lafzı muhkem yalnız anlaşılan Kuran’ın
Çünkü kaydında değil hiç birimiz mananın
***
Demek ki Kuran bilinen anlamda bir kitap olmaktan ziyade varlığın özünden gelen
bir sesleniş, vicdanı ve merhameti harekete geçirmeye yönelik ilâhî bir
hitaptır. Doğrudan derunu dile ve cânı gönüle hitap eder. Bu nedenle hayattan
Kuran’a gitmek lâzımdır. Çünkü Kuran ön dört asır önce yaşanmış bir hayata
verilmiş cevapların bir araya getirilmesinden oluşmuştur. Tedricen inmesinin
sebebi de zaten bu değil midir!
Kuran’ın bir metin olarak, on dört asır önce yaşanan bir hayatı yönlendirirken
neler söylediğini, sorunları çözerken hangi değerleri esas aldığını, o günkü
toplumu nereden nereye getirdiğini anlamak için okunması icap eder. Çünkü
bunlar bizim şu anki sorunlarımızı çözerken de lâzım olacaktır. Demek ki
Kuran’ın hitabı tarihsel mesajı evrenseldir.
Kuran’ı bir meal olarak baştan sona okumak işte bunun için lâzımdır. Yani
sorunları nasıl çözmüş! Hangi sorunlar hakkında ne demiş! Dünyayı nasıl
açıklamış! Dün, bugün ve yarın hakkında neler söylemiş! İnsan, yaşam, ölüm,
iyilik, kötülük vb. “Ben kimim ve bu hal neyin nesi” gibi insanoğlunun en kadim
sorularına nasıl yaklaşmış! Kendi etkin tarihi içinde nasıl bir işlev görmüş!
Neymiş ki ne yapmış, nereden alıp nereye getirmiş! Bütün bunlar, olayı doğru
anlamak ve kendi yaşayan hayatımızı onunla yeniden inşa etmek için şarttır.
Aksi halde bir eskiçağ metni üzerinde araştırmalar yapan Kuran arkeloğu oluruz,
başka bir şey değil. Dahası üzerinden makam mansıp, rütbe ve şan elde etmek
için araştırmalar yapmış oluruz ki bu durum hüsrana uğramak için yeter de artar
bile.
***
Kanaatimce Türkiye’de “meal” kavramı genellikle yanlış kullanılmaktadır.
Örneğin çoğu meallerde şöyle yazdığını görüyoruz: “Kuran’ı Kerim ve Yüce
Meali.” Bu aslında şu demektir; “Kuran-ı Kerim ve benim ona getirdiğim yüce
yorum (!).
Burada meal metninin esas metin olduğu veya onu yorumsuz yansıttığı yanılsaması
vardır. Çünkü “Önce metni yorumsuz olarak verip ardından dipnotta kendi
yorumunu katmak” gibi bir anlayış yaygınlaşmıştır. Oysa bu yanlıştır. Çünkü
bizzat meal zaten “yorumlanmış olan” demektir. Sonra dipnotta neden böyle
yorumladığınızın savunmasını yapar, gerekçelerinizi gösterirsiniz.
Demek ki “meal” kelimesini yaşayan Türkçede kullanıldığı şekilde kullanmak
gerekiyor. Örneğin bir Türkiyeli kahvede konuşurken “Filanın konuşmasını
dinledim veya yazısını okudum, şöyle diyordu mealen…” der. İşte “meal” tam da
budur.
Çünkü her meal bir yorumdur. Dahası, önceki çağlarda ortaya çıkmış bir durumu
(burada metni) meydan okuyucu bir dinamizmle sürdürmek için tarihin gerisinde
kalmama çabası demek olan içtihat ile aynı kategoride değerlendirilir. Şu halde
yaşanmış tarih geride kaldığı, elimizde ancak o yaşanmış tarihi yönlendiren
metinler kaldığı için metinde geçmeyeni, metinle birlikte bugüne gelemeyeni
görebilmek gerekmektedir. İşte meal tam da burada lâzımdır.
Oysa çeviri (tercüme) için böyle bir şeye gerek yoktur. Çeviri için bir eskiçağ
metnini filolojik (dilbilimsel) titizlik içinde tercüme etmeniz yeterlidir.
Çünkü nasıl olsa günümüz için bir anlamı yoktur. Onun sadece dil olarak ne
dediğini aktarmak ve kendi etkin tarihi içinde anlayıp orada öylece bırakmak
yeterlidir.
Demek ki Kuran’a meal verirken zihni bir performans ortaya koymanız ve ister
istemez kendinizi anlamın içine katmanız kaçınılmazdır. Bu durumda “Yorum
katmadan veriyorum” sözü eğer bir kast-ı mahsusa yoksa okuyanı aldatma olarak
görülmek durumundadır. Çünkü bir dilden başka bir dile, hele de bir çağdan
başka bir çağa aktarma yapmanın bizzat kendisi zaten yorumdur.
Örneğin bir meal hazırlayıcısı zevc veya zevce kelimesine koca, eş, karı,
hanım, hatun vs. sözcüklerinden birini seçmesiyle zaten yorumlamada
bulunmaktadır. Yani zevceyi hanıma, karıya, eşe vs. yormaktadır. Bunu yaptığı
anda da aslında kendinin kadına bakışını da çevirdiği metne yansıtmış
olmaktadır. Yani kendini anlama katmaktadır. Şu halde “Yorumsuz verdim” nasıl
denebilir!
Keza her insan kendi çağının çocuğudur. Kendi çağ, iklim, dil, tarih, coğrafya
ve kültür evreninden âdeta süt emerek büyür. Bu durum onu kendi çağının çocuğu
yapar. Böylece eski bir çağın göğsünden süt emerek oluşmuş bir metin, kendi
çağının göğsünden süt emerek oluşmuş bir zihinde bu haliyle yankılanır. İşte
çeviri, meal, tefsir vs. hepsi de değişik oranlarda bu bir zihindeki
yankılanmayı ifade eder.
Demek ki metni yorumsuz yani yankılanmasız vermek diye bir şey olamaz. Bilakis
yorumda isabet etmek diye bir şey söz konusu olabilir. Zihniyet dünyanızdaki
yankılanma ile bir şeyi bir şeye yormuş olursunuz. Yani bir dili bir dile, bir
çağı bir çağa, bir iklimi, tarihi ve kültür evrenini diğerine “getirerek”
yormuş olursunuz. Zaten her hâlükârda yorum yapıyorsunuz da acaba isabet
ettiniz mi etmediniz mi, asıl önemli olan budur.
***
Kuran meali çalışmasıyla biz aslında şunu yapmış oluyoruz; Yedinci yüzyıl
Sami/Arap dil, tarih ve kültür evreni ortamında ortaya çıkmış bir metni, 21.
yüzyıl Türk dil, tarih ve kültür evreni ortamına getirmiş oluyoruz. Zaten ele
aldığımız asıl metin (Kuran) da Allah’ın katından yedinci yüz yıl Sami/Arap
dil, tarih ve kültür evrenine bir indirgemeydi. Yani insan anlayışının
haricinde olan bir şeyi insan zekâsının kavrayabileceği bir şekle sokma
fonksiyonuydu. Allah bunun için bir öksüzün vicdanını ve onun yaşadığı ortamı
“okuma” yeri olarak seçti ve onunla yirmi üç yıl boyunca “yürüdü”. İşte bu
yürüyüşle beraber gerçekleşen okumanın metinlerine Kuran (okunanlardan
toplanan) diyoruz.
Ve şu an biz bu metni o ortamdan alıyor bu ortama getiriyoruz. Dikkat ediniz; o
ortamda ortaya çıkan “metni” buraya getiriyoruz. Bu metni ortaya çıkaran arka
plan ise tüm aktörleriyle birlikte orada kalıyor, çünkü hepsi tarih oldu.
Dolayısıyla eksik gelen bir şey var, zira elde sadece metin var. Metni ortaya
çıkaran arka plânın buralara gelmesi ise artık tümüyle imkânsızdır. Demek ki
sadece metni içinde doğduğu çağın (ortamın) göğsünden sökercesine alıp buralara
getirmek pek bir anlam ifade etmemektedir. Ortam oralarda kaldığı için de artık
metinde geçmeyeni duyabilme ve bunun için de kendini anlama katma (meal)
kaçınılmaz olmaktadır. Bunun tek istisnası bir zaman mekân makinesini binip o
günkü çağa (ortama) gitmektir. Hemen anlaşılabileceği gibi bu ise artık
imkânsızdır, çünkü tarih geriye doğru işlemez.
İşte bu nedenle nüzul ortamından uzaklaştıkça “Tanrı ne dedi!” den öte, “Ne
demek istedi!”, “Neydi ki böyle dedi!”, “Niçin böyle dedi”, “Hangi sorunu
çözmek için böyle dedi”, “Sorun neydi ki!”, “Bugün aynı sorun yaşanıyor mu!”,
“Bugün için ne anlam ifade ediyor!” vb. sorular kaçınılmaz olmaktadır. Çünkü
Tanrı’nın ne dediği apaçık ortadadır ve orada öylece durmaktadır. Dolayısıyla
bu soruların muhtemel cevapları metne değil “anlama” katılmak veya yorumlamak
(meal vermek) dediğimiz şeydir. Düz çeviri ise sadece “Tanrı ne dedi!”nin
bulabildiğin karşılığını yan tarafına yazmaktan ibarettir. Bu manada her meal
çeviriyi de içine alır, ama her çeviri meali içine almaz, alamaz. Demek ki
çeviri karşılık bulmaya yetecek yüzeysel yorumken meal anlam bulmaya, hatta
anlama katılmaya yarayacak derinlemesine yorumdur.
Burada anlama katılmak veya kendini anlama katmak dediğimiz şey metni orijinal
metin olmaktan çıkaracak bir şey değildir. Zira metin “orada öylece”
durmaktadır. Müevvil yani meal verici, metnin kendi zihnindeki yankılanmalarını
metne yorum şeklinde geri göndermektedir. Böylece metin ile yorumcu (müevvil)
arasında interaktif bir ilişki oluşmakta, her ikisi birden bir dil ve kültür
ortamında birlikte yürümektedirler. Bu, metni değil yorumcunun kendisini
yeniden inşası anlamına gelmektedir. Yorumcu metni kendini açan bir dış
uyarıcı, uyandırıcı olarak kullanmaktadır. Yorumcu kendini metne değil anlama
katmakla metin tarafından yönlendirilmiş, yeniden inşa edilmiş olmaktadır.
Ancak yorumcu bunu metinle kendi kendine diyaloğa girerek yapmaktadır. Eğer
yorumcu bunu yapmasa metin orada öylece durmaya devam edecektir…
***
İmdi, “Yaşayan Kuran; Türkçe Meal/Tefsir” adıyla elinizde duran bu eser, uzun
yıllara dayanan ve gerçeği sadece gerçeği aramak dışında hiç bir amacı olmayan
“gönüllü” bir uğraşın semeresi olarak karşınızdadır. Yıllar önce Kuran fihristi
düşüncesiyle başlayan çalışmamız meal-tefsire dönüştürülerek son şeklini almış
ve nihayet bitmiş bulunuyor. Allah’a binlerce şükürler olsun.
“Yaşayan Kuran” ismini, Kuran’ı, hem “ölülerin arkasından okunan bir cenaze
merasimi metni” ve bir “tapınak dili” haline getirenlere mesaj versin, hem de
anlama, yorulama ve tefsir etme metodumuzu yansıtsın diye koydum. Bu ismi,
adının bir anlamı da “Ey yaşayan insan!” (Ya Sin!) anlamına gelen Yasin
suresindeki şu ayetlerin verdiği ilhamla geliştirdim;
“Biz ona şiir öğretmedik, ona gerekmez de. Bu, sadece, bir titreyip kendine
gelme çağrısı ve apaçık Kuran’dır. Yaşamakta olanı uyandırsın ve kâfirlerin
karşısına, sözü, gerçeğin ta kendisi olarak diksin için…” (Yasin; 36/96-70).
Demek ki Kuran “Yaşayanları uyarmak, uyanışa çağırmak, derin uykularından
uyandırmak için gelmiştir. İşte bu “Yaşamakta olanı uyarmak/uyandırmak için”
(liyunzira men kane hayyen) ifadesi “Yaşayan Kuran” espirisinin de isim kaynağı
olmuştur.
Yani bu Kuran ölüler için değil diriler için, yaşayanlar için gelmiş bir
kitaptır. Her çağda yaşayanlar, diri olanlar için yeniden anlaşılıp
yorumlanması gerekir. Kuran’ı indiği çağdaki dirilerin anlayışında dondurmak,
sonraki çağlarda yaşayanları ölü yerine koyarak hesaba katmamak onu ölü metin
haline getirmektir. Çünkü Kuran kendisini anlamayan insanlara hitap ettiği
zaman da ölülere hitabetmiş gibi olur. Bu nedenle Kuran’ın mezarlıktaki bir
ölüye okunmasıyla, şehirde onu anlamayana, anlamayacağı bir dilde, anlamayacağı
bir idrakle okunması aynı şeydir. Aslında mezarlıkta ve cenaze evinde okunan
Kuranlar da oraya gelen dirilere hitaptan başka bir şey değildir.
Bu nedenle M. Akif’in dediği gibi “Doğrudan doğruya Kuran’dan alarak ilhamı
çağın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı.” Yani Kuran her çağın algılamalarına
hitap edecek tarzda yeniden yorumlanmalıdır. Örneğin “Gebe develer
salıverildiği zaman” ifadesini “dilden dile” değil “çağdan çağa” getirmek
gerekir. Hayatında deve görmemiş bir adama “gebe develerin salıverileceği bir
günden” bahsetmek diriye değil ölüye hitaptır. Keza çöl fırtınasını “Katerina
veya Tsunami”, Rum (Roma) adını “Amerika” şeklinde yorumlamak, izah etmek,
güncellemek, aktüel okumaya tabi tutmak gerekir. Hayatında çöl görmemiş bir
adamı “çöl fırtınası” afetiyle uyarmak diriye değil ölüye hitaptır. Bunun adı
“orada öylece duran” Kuran metnini değil, “burada boyuna değişen idraki”
yenilemektir. Dini değil, kendi kafamızı reforma uğratmaktır. Yeni bir din
değil, yeni bir din anlayışı geliştirmektir. Kuran’ın bir “ölü metin” veya
“eskiçağlar söylemi” olmaktan çıkarılması için böyle bir çaba kaçınılmazdır.
“Yaşayan Kuran” adı işte bu “çabayı” ifade ediyor.
Kaldı ki Hz. Peygamber (s.a.v) yüz bin kişiye hitaben yaptığı “son
konuşmasında” (Veda Hutbesi) bu duruma dikkat çekerek, pek çoğumuzun dikkatini
çekmeyen bir vasiyette bulunmuştur: “Bu söylediklerimi burada bulunanlar
bulunmayanlara iletsin, belki onlar daha iyi anlarlar…”
Bu ne demektir!
Neden Kuran hep kaldığı halde, onu bir dönem okuyup anlayanlar ölüp
gitmektedir! Neden akıp giden tarih boyunca biteviye Kuran’ı yeniden okuyan
nesiller getirilmektedir!
“Belki onlar daha iyi anlarlar” diye…
Doğrusu bu vasiyet, şu an “orada olmayanlar” durumunda olan bizler için heyecan
verici bir vasiyettir. Demek ki “sahabe, sonra tabiîn, sonra tebe-i tabiîn”
aslında her daim “yaşayan kuşaklar” olmaktadır. Demek ki “Orada olmayanlar” da
sahabe olabilir.” Demek ki sadece “orada olan” değil, orada olmadığı halde
“daha iyi anlayan, kavrayan, yaşayan” da sahabedir.
Çünkü hep bir “ezeli şimdi” halinde yenilenen insan kuşaklarıdır söz konusu
olan. İyiden kötüye veya kötüden iyiye doğru bir gerileme veya ilerleme değil,
hepsi aynı anda hep var olan bir dalgalanmadır söz konusu olan. Öncesi mi
sonrası mı hayırlıdır bilinemez. Bu nedenle de Kuran bir kuşağın idrakinde
“durularak” anlaşılabilir, ama bu o kuşağın idrakinde kendimizi
“donduracağımız” anlamına gelmez. Eğer zamanla donma olmuşsa akıp giden tarih
içinde belki “orada olmayanlar” bu donmayı açacaklardır. Çocuklar doğup
geldiğine, Kuran’a muhatap boyuna yeni nesiller getirildiğine göre “orada
olmayanlardan” bir şeyler bekleniyor demektir. Bu nedenle Hz. Peygamber’in
vasiyetini geleceğe yönelik bir yönlendirme, “sürekli devrim” ilkesi ve onun
izinde yürüyen sahabe kuşağının hiç bitmemesi olarak algılamaktayım…
“Bu kitap dirilere geldi” ayetinin geçtiği, adının bir manası da “Ey yaşayan
insan! (Yâ Sin!) olan hitabı bu ruh ve heyecan içinde anlamaktayım…
Şurası bir gerçek ki, Kuran’ı boyuna “ölmüşe hitap” olarak okuyan “yurdum
insanının” idrakinde, Akif’in şu sözleri yeryüzünde Türkçe diye bir dil
yaşadıkça yankılanıp duracak;
“Ya açar bakarız Nazm-ı Celil’in yaprağına,
Ya üfler geçeriz bir ölünün toprağına,
İnmemiştir hele Kuran, bunu hakkıyla bilin;
Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.
Ölüler dini değil, sen de bilirsin ki bu din
Diri doğmuş, duracak dipdiri, durdukça zemin.”
***
Çalışmamız, bazı özellikleri ile Kuran tefsirine kimi yeni açılımlar getirmek
iddiasındadır. Aynı zamanda bu, çalışmamızın kimi temel özelliklerinin
hatırlatılması da olacaktır. Bunları üç başlıkta toplayabiliriz.
1- Üslup: Kuran’ı bir meal hazırlamak için yeniden okumaya giriştiğimde gözüme
çarpan en önemli husus kullandığı üslub oldu. Ben bu üslûba “Varlığın diliyle
konuşan Kuran” dedim. Çünkü bu üslûp birçok şeyi kendiliğinden açıklıyor. Yani
Kuran’ın “eyleyiş” tarzı aynı zamanda kendini ifade edişi oluyor. Buradan
Allah-âlem, Allah-insan, Allah-peygamber, Allah-tabiat ilişkisine dair birçok
tasavvur çıkarılabilir. Söz konusu bu üslûp tüm Kuran boyunca hiç şaşmadan
devam eden “Biz” [!] diyen dildir. Burada Kuran’ın üslûbu sanki bir denizin
içindeki balıklara hitap ederken “Biz” demesine benzemektedir. Bütün her şeyi
“Biz” [!] diye anlatan bir dil… Onun “Biz” [!] dediği yerlerde bazen tarih,
bazen tabiat, bazen insan, bazen yaşam, bazen ölüm, bazen afet, bazen savaş,
bazen bitki, bazen ekin, bazen rüzgâr, bazen bulut, bazen cennet, bazen
cehennem vs. hepsi vardır. Bütün bunlar tek bir “Biz” [!] üslûbuyla
anlatılmaktadır. Tamamı bu “Biz” [!]‘in içindedir. Buradaki “Biz” [!] sanki tüm
varlığın bütüncül ruhu gibi konuşmaktadır. Tarih, tabiat ve hayat dile gelmekte
ve “Biz” [!] diye seslenmektedir. Denizin, içindekilerin hepsini içine alacak
şekilde ve denizde olup biten her şeyi “Biz” [!] diyerek anlatması gibi… Bu
konu şu ana kadar vahdet-i vucutçuluğa yoruldu. Bunun “oluş” (kevn) felsefesi
dediğimiz yaklaşım doğrultusunda yeniden ele alınması gerektiğini
düşünmekteyim. Buradan daha sağlıklı bir tanrı, âlem ve insan tasavvuru inşa
edilebilir. Bu nedenle meal-tefsir boyunca ayetlere paralel bir şekilde bu
konuya sık sık girdim, atıflarda bulundum.
2- Dil: Çalışmamızda öne çıkardığımız ikinci dikkat çekici özelilik Kuran’ın
kullandığı dildir. Buna da “Metafizik gerilim içinde gelen dil” dedim. Bir meal
metninde bunu başka bir dile çevirmek son derece zordur, hatta imkânsız da
denebilir. Çünkü metafizik gerilim içinde gelen şiirsel bir dil başka bir dile
aynı gerilim ve şiirsellik içinde ne kadar aktarılabilir! Bu noktada hiç
olmazsa Mekkî surelerde görülen ve belli başlı varlıklara yemin (kasem) ile
başlayan ayetleri “Dile gelsin” diye çevirdim. Çünkü Arapçada yemin birini
yüceltmek için yapılır. Allah kendi dışında bir şeye yemin ettiği zaman onu
yüceltmiş gibi oluyor. Oysa ondan başka yüce yoktur. Dolayısıyla bu tür kasem
ayetlerinin “Yemin olsun” diye değil “Dile gelsin” şeklinde çevrilmesi uygun
düşmektedir. Zaten bir şeye yemin etmek onu tanıklık etmeye, gerçeğin teyidi
için dile gelip konuşmaya çağırmak demektir. Kuran işte bu şekilde kimi
varlıkları dile gelip konuşmaya çağırmaktadır. Veya onların bir gün dile gelip
konuşacağını söylemektedir. Örneğin; “Yıldızlar dile gelsin, güneş dile gelsin,
ağaran tanyeri dile gelsin, sabaha yürüyen gece dile gelsin, incir ağacı dile
gelsin, zeytin dağı dile gelsin, emin belde dile gelsin; (dile gelsin de
söylesin) “Allah’tan başka tanrı yoktur!” gibi… Bu aynı zamanda Kuran’ın evreni
tek bir bütün olarak kavrayan bakış açısının edebi bir üslûpla yansıtılması
olmaktadır. Bunun Kuran’ın dilini anlamada yeni bir açılım olacağını ümit
ediyorum. İlgili ayetler incelendiğinde görüleceği gibi bu konuyu da sık sık
öne çıkardım.
3- Sembol; Çalışmamızda öne çıkan üçüncü özellik de şudur; Kuran’ın doğrudan
kendisi sembolik bir dil kullanmıyor. Bilakis apaçık, o gün Mekke’nin
sokaklarında konuşulan yaşayan Arapçayı fakat nezih ve edebi bir dil
çerçevesinde kullanıyor. Ancak eskiçağlardan (kıssalardan) bahsederken, o
devirlerin yerleşik sembol ve armalarına atıfta bulunuyor. Meselâ Hz. Süleyman
anlatılırken kuş, yelkenli gemi, rüzgâr, karınca, cin, Hz. Yunus anlatılırken
balık, Hz. Musa anlatılırken boğa/inek vs. den bahsediyor. Biz bunları şimdiye
kadar yapıldığı gibi mucizevî, batınî ve iş’arî tefsir ve teville değil,
“jeopolitik teoloji” dediğimiz yöntemle yorumladık. Bir anlamda İbni Haldun’un
yapısalcı tarih analizini ilerleterek, eskiçağların teolojik jeopolitiğini
çıkararak kıssaları anlamaya çalıştık. Yani bir peygamberin yaşadığı çağı önce
kendi etkin tarihi içinde; dönemin tanrı, din ve devlet telâkkileri, armaları,
flâmaları, sembolleri vs. bağlamında anlamak, sonra onlardan evrensel mesajlar
çıkarıp günümüze getirmek… Buradan girince örneğin kuş Hitit’in, karınca
Sebe’nin, yelkenli gemi Fenike’nin, cin ve peri Babil’in, boğa/bakara Mısır’ın,
balık Asur’un tanrı-devlet sembolüydü sonucuna varıyoruz. Bu noktada kıssalar
bambaşka bir anlam kazanıyor. Bu durumda, hem kimi meallerde görüldüğü gibi,
bütün bu kıssaları rasyonellik adına aslı astarı olmayan Sami/Arap/İbranî
mitolojileri olarak anlamaya gerek kalmıyor, hem de bin bir gece masalları,
Alaaddin’in sihirli lâmbası, uçan halı, Ali baba ve kırk haramîler türü doğu
kültürüne yatkın bilinçaltımızın irrasyonel algısından da kurtulmuş oluyor.
Gerçekçi bir jeopolitik teoloji zeminine oturmuş oluyor. Şu ana kadar bu da pek
yapılmış bir şey değildir. Bunun Kuran tefsirine yepyeni açılımlar getireceğini
umuyorum…
4- Mucize; Çalışmamızda öne çıkan dördüncü bir özellikte mucize kavramına
getirdiğimiz açılımdır. Şöyle ki; Mucize genellikle “olağanüstü, kuraldışı”
olan şey olarak anlaşılıyor. Hâlbuki mucize “aciz bırakan” şey demektir. Meselâ
güneş dakik bir şekilde, hiç şaşmadan her gün aynı yerden doğup aynı yerden
batması itibarîyle son derece olağan, doğal bir olaydır. Ama bu haliyle
mucizedir. İnsanı hayrette bırakarak doğar ve batar. Olağandır ve fakat
karşısında acz içinde kalırız. İşte gerçek anlamda mucize budur. Başka bir
deyişle ayın yarılması değil ayın kendisi mucizedir. Demek ki mucize aslında yaratılışın
bizzat kendisidir; güneş, ay, yıldızlar, gece, gündüz, yer, gök, insan,
bitkiler, hayvanlar vs. her şey… Bunların hepsi Kuran’ın ısrarlı vurgusuyla
“ayet”tir. Kuran’ın hiçbir yerinde mucize kavramı geçmemekte ve fakat tüm
bunlara ısrarla ayet demektedir. Buradan hareketle Kuran ve onun ortaya koyduğu
din olan İslâm, Yahudilik gibi mucize, Hıristiyanlık gibi kehanet, Mecusîlik
gibi bekleyiş, Sabilik gibi astroloji, Hinduizm gibi meskenet, Budizm gibi
ızdırap, Hermetizm gibi büyü ve tılsım dini değil “söz ve eylem” (kavl ve amel)
dinidir. Kuran buna ısrarla “ayâtun beyyinât” (söze dayalı apaçık deliller) ve
“amalu salihât” (iyilik, güzellik, doğruluk için çalışmak) demektedir.
Peygamberler halkların karşına sadece bununla çıkmışlardır. Hem insana yakışan,
hem de eşit şartlarda imtihan olunmanın gereği de bu değil midir! Bu noktada
Kuran ve İslâm’a, kendi etkin tarihi içinde, kendinden önceki eski dünya
dinlerini, onların kullandığı form ve kavramları kullanarak dönüştüren, daha
anlaşılabilir hale getiren, sokaktaki adamın aklına ve vicdanına hitabeder
tarza sokan “son reformcu din” özelliği bakımından da yaklaşılmıştır. Burada
durularak diğer dinler tarihine bakılmış, mukayeseler yapılmıştır. İlgili
ayetlerde daha geniş açıklamaları görülebileceği gibi bu konu da çalışmamızın
önemli açılımlarından bir diğerini oluşturmaktadır.
Şu halde buraya kadar söylediklerimiz aynı zamanda takip ettiğimiz tefsir
metodunu da açıklamaktadır. Özetle buna “Kuran’ı tarih, tabiat ve hayat ile
yorumlayıp açıklamak” diyebiliriz. Çünkü bunların hepsinin ana kaynağı tektir
(ummu’l-kitap) ve hiç durmadan birbirini açıklar, tefsir eder. Bize düşen bu
yaşayan, canlı, hareket halindeki açıklamaları yakalayabilmektir. Onun için
çalışmamızın adına “Yaşayan Kuran” dedim…
***
Çalışmamızın meal, çeviri ve yazım tekniği açısından da kendine özgü bazı
özellikleri bulunmaktadır. “Kuran ve meali”nden ne anladığımızı, bu meali
diğerlerinden ayıran kimi temel noktaları yukarıda beyan ettikten sonra meal ve
tefsir şeklinde başlıca iki bölümden oluşan çalışmamızda takip ettiğimiz çeviri
ve yazım yöntemi de kısaca şöyle sıralayabiliriz;
1- Meal bölümünde Cibril hadisinden ilhamla İslâm’ın “üzerine bina edildiği”
kimi temel kavramlar meal boyunca Kuran’da geçtiği ve Müslüman bilincin
idrakinde oluştuğu şekliyle verilmiştir. Bunlar Allah, Rab, şeytan, melek,
rızık, vahiy, peygamber, kitap, ahiret, cennet, cehennem, namaz, oruç, hac,
zekat, cihat, hicret, tövbe, adalet, emanet, ehliyet gibi yaklaşık 20 civarında
kavramdır.
2- Meal bölümünde özel kişi, halk, kavim, topluluk, din ve yer isimleri zorunlu
olarak korunmuştur; Bunlar da Cebrail, Âdem, Nuh, İdris, Hud, İbrahim, İsa,
Musa, Davud, Süleyman, Yunus, Muhammed, Zeyd, Kuran, Tevrat, İncil, Zebur,
İsrail oğulları, İslâm, Yahudiler, Hıristiyanlar, Sebe, Havarî, Semud, Ad,
Kabe, Mekke vb. 40 civarında isimdir.
3- Meal bölümünde Kuran’ın “biz” ve “öteki” idrakini yansıtan kâfir, muslim
(müslüman), mümin, münafık, zalim, tâğut kavramları da geçtiği şekilde
verilmiştir.
Böylece Kuran’ın “omurgası” diyebileceğimiz yaklaşık 70 kavram Kuran’da geçtiği
şekilde (Arapça ifadeler aynıyla Lâtin harfleriyle yazılarak) meal metninde yer
almıştır. Aksi halde bunlara da Türkçe anlam bulmaya çalıştığınızda “Yüzüne
renk gelmeyen” tuhaf bir meal dili ortaya çıkmaktadır.
Yukarıdaki ilk üç maddede geçen “omurga kavramlar” dışındakiler mümkün mertebe
“yaşayan Türkçede” karşılanan anlamlarıyla yer almıştır. Bunlar meal metinine
de yansıtılmıştır. Aksi halde bunları da olduğu gibi verdiğinizde “Hayat değil
tapınak dili” dediğimiz yaşayan hayattan kopuk, başka dilde karşılığı olmayan,
sadece yedinci yüzyıl Arap dil, tarih ve kültür evrenine mahsus, antik (eski)
çağ metni muamelesi gören ve de sadece uzmanlarının anladığı tuhaf bir meal
dili ortaya çıkmaktadır.
Kavram ve deyişlere verilen ana anlamlardan bazı örnekler şunlardır;
Tevhid; birlik,
Samed; bölünmez bütünlük,
Şirk; ortak koşmak (Allah’ın birliğini ve bölünmez bütünlüğünü parçalamak)
Kevn; oluş,
Emr; iş ve oluş
Dehr; süreç,
Kasem/Yemin; dile gelme
İbda/mubdi; yaratmak; ortaya çıkarmak, meydana getirmek
Abd/ibadet; ibadet etmek; çalışmak, üretmek, meydana getirmek
Hayy; dipdiri yaşam kaynağı,
Kayyum; yarattıkları üzerine titreyen,
Kavvam; kadınlar üzerine titreyen,
Dinu’l-kayyime; hayat üzerine titreyen, yaşayan hayat dini,
Kitabun kayyime; hayat üzerine titreyen, yaşayan hayat kitabı,
İvecen kayyime; fil dişi kulelerinde değil yaşayan hayat içinde oluşan,
Halk-ı cedid; yeniden yaratma,
Takva; Allah bilinciyle yaşamak, Allah’ın öfkesini çekmekten sakınmak
Rahmet; sevgi ve merhamet,
Kerem; cömertlik,
Latif; incelik,
Ğafur; Bağışlayan, affeden
Hikmet; bilgelik,
Hılm; ince ruhlu,
Ecr/ceza; karşılık, ceza
Amel-i salihât; iyilik, güzellik, doğruluk için çalışmak,
Sırat-ı müstakim; doğruluk ve dürüstlük yolu,
Hidayet; Doğru yolu göstermek, doğru yolda yürümek
Hayr; erdem,
Muhsin; güzel ahlâk sahibi,
İhlas; saf bir yürek temizliği içinde olmak,
Huşu; korku ve titreme,
Sıdk/sadakat; sözü namus bilmek,
Muhsan; namusuyla bir yuva kurmuş kadın,
Hanif; sağduyudan şaşmayan,
Ahd-i misak; fıtrî söz, vicdanın dile gelişi
Hablullah; Allah’ın yolu,
Hablunnâs; ana insanlık yolu,
Basiret; kalp gözü, vicdanın sesi,
Basâiru li’nnâs; insanlığın vicdanı vb.
Bu şekilde tefsir bölümünde yaklaşık 350 kavram analizi yapılmıştır.
Analizlerde daha çok karşılaştırmalı filoloji (dilbilim) üzerinde durulmuş.
Bunlara verilen anlamlar meal metinine yansıtılmıştır. Dipnotlarda (tefsir
bölümünde) ise bunlara neden bu karşılıkların verildiği, hangi gerekçelerle
böyle yorumlandığının savunması yapılmış, karşılaştırmalı ilâve yorumlarla
delilleri gösterilmiştir.
Tefsir bölümünde ise yazım tekniği olarak şu yöntem takip edilmiştir;
1- Sure isminin hemen altında sureyi tanıtıcı ve bu sureye neden bu ismin
verilmiş olduğuna dair kısa açıklamalar yer almaktadır.
2- Kuran’ın Arapça asıl metninin yanından akan metin ana meal metnidir. Burada
mümkün mertebe akıcı, yalın bir Türkçe kullanılmaya çalışılmış, hiç bir yerinde
parantez açmak suretiyle metin yarılmamıştır. Parantezin de meal gibi yanlış
anlaşıldığını düşünürsek bunu neden yaptığımız anlaşılabilir. Şöyle ki;
parantez açınca meale yorum katılmış, açmayınca yorumsuz verilmiş olduğu
sanılmaktadır. Hâlbuki parantez açmadan verilenler de yorumdur. Parantez içi
ise yorumun biraz daha açıklamasıdır. Yani her ikisi de yorumdur. Çünkü Arapça
asıl metnin dışında yazılan her şey yorumdur, ister parantez dışı, ister
parantez içi olsun, ister üstte ister altta olsun fark etmez. Az önce geçtiği
gibi burada yorum Arapça (Kuran) metninin zihindeki yankısı anlamında kullanılmaktadır.
3- Meal bölümünde “BÜYÜK HARFLERLE” başlayan yerler konunun değiştiğini veya
arada zaman farkı olduğunu göstermektedir.
4- Tefsir bölümünde “Harfi harfine” diye başlayan yerler Arapça asıl metinde
geçen sözcükleri aynıyla vererek yapılan çeviridir. Yani mealde yorumlanmış bir
cümle Arapça aslında hangi kelimelerin geçtiğini göstermek için tefsir
bölümünde (dipnotta kısmında) tekrar verilmiştir. “Harfi harfine” diye başlayan
yerler bunu ifade etmektedir. Böylece asıl metinden tümüyle kopmamak ve metinde
geçenle geçmeyenin görülmesi sağlanmak istenmiştir.
5- Tefsir bölümünde “Rivayete göre” diye başlayan yerler sebep-i nüzul kısmı
olup genellikle klâsik tefsirlerden özet bilgileri ihtiva etmektedir.
Yararlanılan kaynaklar sadece meşhur olan ismi verilerek parantez içinde
gösterilmiştir. (Razi, Taberi, Kurtubi, Zemahşeri) vb.
6- Tefsir bölümünde “BÜYÜK” harfle başlayan bölümler kavram analizlerinin
yapıldığı yer olup daha çok sözlükbilgileri verilmekte, mukayeseli dil
analizleri yapılmakta ve adı geçen sözcüğün nereden geldiği, kökünün ne olduğu,
bu kökten hangi kelimelerin klâsik ve şu anki yaşayan Arapçada kullanıldığı,
bugünkü yaşayan Türkçede ona tekabül eden kelime veya deyimin ne olduğu, hangi
Türk edebiyat metninde (şiir, türkü, deyiş, atasözü) nasıl kullanıldığı vs.
gösterilmekte ve kavrama ait yorumlar yapılmaktadır.
7- Tefsir bölümünde “Demek ki” diye başlayan yerlerde ayetten bugüne dair
yorumlar çıkarılmakta ve “Bugün olsaydı!” bakış açısından metinden metine değil
daha çok çağdan çağa yorum esas alınarak yorumlara girişilmektedir.
8- Tefsir bölümünde yine “Öyle görünüyor ki”, “Görüldüğü gibi”, “Dikkat
edilirse”, “Anlaşılan” vb. şekilde başlayan açıklamalar konunun akışına göre
surenin, ayetin veya pasajın (ayet gurubunun) anlaşılmasına yönelik kimi
izahlar olmaktadır…
Demek ki elinizdeki çalışmada “Türkçe” olarak okuduğunuz her şey -meal metni de
dâhil- esas metnin (Arapça Kuran) benim zihin dünyamdaki yankılanmaları
olmaktadır. Yedinci yüzyıl Sami/Arap dil, tarih ve kültür evreninde bizler bu
dünyada yokken oluşmuş bir metni, yüzyıllar sonra kendi doğup büyüdüğüm Türk,
dil, tarih ve kültür evrenin ortamına getirdiğimde gördüklerim, duyduklarım,
anladıklarım, hissettiklerimdir.
Keza şu an yeryüzünde Tanrı’nın kelâmı diye bilinen diğer kutsal kitapları da
en az Kuran kadar okumuş incelemiş bulunmaktayım. Ama açık yüreklilikle itiraf
edilmeli ki bu Kuran çok başka bir şey. Kuran’ın Allah’ın kelâmı olduğuna dair
inancımdan hiç bir şüphem yoktur. Okudukça bu inancımın daha da arttığını gördüm.
Dahası benim gönlümde Kuran tam anlamıyla “vicdanın ve merhametin evrensel
sesi” olarak kök salmıştır. Allah, 7. yüzyıl Mekke-Medine ortamından seçtiği
bir öksüzün saf bir yürek temizliği içindeki vicdanı üzerinden tüm insanlığa
mesajını iletmeyi murad etmiş, bunu anlamaktayım.
Bu nedenle Kuran’ın “hitabının tarihsel mesajının evrensel” olduğu genel
ilkesinden hareketle kimi okumalara ve yorumlamalara giriştim. Gördüm ki ele
aldığı kişi veya olaylar tarihin konusu olsa da onlar üzerinden verdiği mesajlar
kesinlikle tüm insanlığı ilgilendirmektedir. Bu nedenle insanlığın bu kitaba
şiddetle ihtiyacı vardır.
Yani her doğan çocuğu Âdem olarak gördüğünüzde mesajın tem yerini bulduğunu
göreceksiniz. Çünkü aslında Âdem kıssası her doğan çocukla birlikte yeniden
başlıyor; insan, şeytan, kötülük, iyilik, kadın, erkek, günah, tövbe,
pişmanlık, bilgi, akıl vs. Keza her hayata atılan gencin Yusuf olarak
gördüğünüzde mesajın on ikiden vurduğunu göreceksiniz; haset, hile, entrika,
yalan, ihtiras, şehvet, tutku gibi dürtülere karşılık, bilgelik, adalet, güven,
dostluk, kardeşlik, vefa, söz ve namusun yükselişi…
Bunlar bugün hala klâsik romanların veya filimlerin değişmez konusu değil
midir! Demek ki klâsik konulara dair yazılan her roman, çekilen her film
aslında bir Âdem, bir Yusuf kıssasının yeni versiyonlarından başka bir şey
değil…
“Yaşayan Kuran” derken kastettiğim de esas itibarîyle budur.
İşte buna benzer nice “tarihsel” kişi ve olaylar üzerinden “evrensel” mesajlar
veriyor Kuran. Bu nedenle olsa gerek tarihte kalması kaçınılmaz olan yerlerde
“bilinçli bir susuş” sergiliyor. Birkaç yerde Mekke, bir iki yerde Arap ismi
geçiyor. İlginçtir Muhammed dışında bir tek kişinin ismi geçiyor o da bir eski
köle ve evlâtlık olan Zeyd…
Yani kendini indiği dil, tarih ve kültür evrenine gömmüyor. Bilakis onlar
üzerinden sonraki çağlara söylenecekleri de düşünerek konuşuyor.
Böyle yapmakla sanki her çağda yeniden öksüzlerin yüreğinde, evlâtlık muamelesi
görenlerin ve köleleştirilmek istenilenlerin dilinde, mazlumların, mağdurların,
mahrumların, Âdemlerin, Yusufların ve de tüm insanlığın vicdanında yankılansın
istiyor.
Bu nedenle olmalı ki Kuran ezilenlerin, mağdurların, mazlumların yani vicdanın
ve merhametin yalın sesi olarak doğdu. Kuran’ı baştan sonra okuyun, bütün derdinin
bu olduğunu göreceksiniz. Kölelerden, yoksullardan, öksüzlerden, yetimlerden,
evlâtlıklardan, kızlardan, kadınlardan, yaşlılardan, âmâdan, sağırdan,
dilsizden, özürlüden bahsediyorsa bundandır. Bunların çok kütü durumda olan
durumlarını düzeltmek, haklarını savunmak içindir. Eğer bunlarla diğerleri
arasında karmaşık gibi gelen bir ayet görüyorsanız hiç tereddüt etmeden
Kuran’ın ezilen kimse, mahrum ve mağdur kimse ondan yana olduğuna
hükmedebelirsiniz. Bu, hiçbir şekilde şaşmaz… Çünkü Kuran tapınaklarda,
mabetlerde, saraylarda doğmuş bir kitap değildir. Bilakis mağaralarda, savaş
meydanlarında, sokaklarda doğmuştur. Bunun için de dili bir tapınak değil hayat
dilidir. Eğer insanlığın tanıyıp bildiği (maruf) , yokluğunu hissettiği
değerleri değil de, ilgisiz alâkasız dini faraziyeleri getirseydi, sokaktaki
adamın derdine bîgâne bir söylemle bir öksüzün yüreğinden değil de bir din
adamının ihtirasından doğmuş olsaydı kimse onu dinlemezdi. İnsanlık vicdanı onu
da dışına atardı. Bilakis o sokağın beklediği soruyu sordu; “Bu kız çocukları
hangi suçundan dolayı diri diri gömüldü!” diye sordu. Mazlumun yanında oldu,
ezilene aradığını verdi, fıtratın, ortak iyinin sesi oldu. Yani doğrudan akla
ve vicdana hitabetti. İnsanlığın adalet arayan damarını harekete geçirdi.
Umudun, hasretin, aklın ve vicdanın dili oldu. Bir öksüz çıktı “İnsanlıkta
sevgi ve merhameti yaymak için geldim” (rahmeten li’l-âlemin) dedi…
İşte bunlardı dalga dalga yayılan, gönülleri fetheden…
Bende önce bir insan sonra da Müslüman olarak bu ruhu yakalamaya ve yansıtmaya
çalıştım. Yani demem o ki bu ilâhî hitap benim zihin dünyamda, gönlümde,
vicdanımda ve dilimde böyle yankılandı…
Şehit Seyyid Kutup’un tefsirine verdiği isimde geçtiği gibi “Kuran’ın
gölgesinde” yürüdüm. Bu kitabın on dört asırlık tarihi boyunca hakkında
söylenenleri, o çağın Müsümanlarında yankılananlar olarak değerlendirdim.
Böylesi görkemli bir zenginliği saygıyla andım. Ancak hiç bir âlimin veya hiç
bir ekolün ne mutlak takipçisi ne de mutlak reddedicisi olmadım. Ana ümmet geleneğine
yaslandım. Buradan akan tarihe, bilince, idrake, hissiyata, aidiyete ve
celâdete katıldım. Çok okudum, çok araştırdım, eskiçağlarda yaşamış âlimlerden
çok şey öğrendim. Fakat sonuçta onlardan süzdüğüm kendi sonuçlarımı yansıttım.
Kuran’ın belirli bir çağa değil de genel olarak “Çağ dile gelsin” diyerek her
çağda onu kim okuyorsa o çağa yemin ettiği üç ayetlik Asr (çağ) suresinin
verdiği mesajı buna yordum. Yani iman ederek “kendi çağlarının” göğsüne iyilik,
güzellik, doğruluk için, hak ve adalet için, dertleri ve acıları paylaşmak için
omuz omuza verip tohum ekenler kurtulacak, gerisi hüsrana uğrayacak,
kaybedecek…
Sonuç olarak bütün bunları okuyanlarla paylaşmak için yazıya döktüm, kitap
haline getirdim. Umarım kaybedenlerden olmam. Bu çalışmanın okuyan herkese bir
faydasının olması en büyük dileğimdir.
Söylediğim her şey, noktasına virgülüne kadar hesabı sorulma ve verilme
makamındadır. Hem dünyada hem ahirette. Esas hesap sorucu olarak ise Allah
yeter. O’nun sevgisi ve merhameti sonsuzdur. O’na sığındım, O’na güvendim.
Mümin yüreklerde iyilikle, hayırla anılsın.
Dinlerini hurafelere boğmuş zihinlere aydınlık ve ışık saçsın.
Dinlerinden ümidini kesmiş zihinlerde ise yeniden uyanışa, canlanışa, böyle bir
dine mensup olmakla gurur duymaya vesile olsun.
Baki kalan şu kubbede hoş bir seda olsun.
Rabbim mahcup etme…
R. İhsan Eliaçık
Nisan/2007
Fatih/İstanbul