27 Mart 2014 Perşembe

BEYİN FIRTINASI - 4 - Doğru İ’tikad

Doğru İ’tikad

        Yıllar önce, bir takvim yaprağı geçmişti elime. 31.10.1996 tarihli “Türkiye gazetesi takvimi”ne ait bir yapraktı bu. Arka sahifesinde sohbet adı altında “doğru i’tikad” maddeler halinde sıralanıyordu. Toplam 20 maddeden oluşan bu listeye bir göz atalım dilerseniz.

·         Kur’an-ı kerim’in Kelam-ı ilahi olup mahluk (yaratık) olmadığına inanmak.
·          Kendi imanından şüphe etmemek.
·          Eshab-ı kiramın tamamını sevmek, hiçbirini kötülememek.
·          Cennette Allahü tealanın görüleceğine inanmak.
·          Fıskı bilinmeyen her imamın arkasında namaz kılmak.
·  Ehl-i kıbleyi tekfir etmemek, yani namaz kılan müslümana işlediği günahlardan dolayı kafir dememek. (Ehl-i kıble denilen kimsenin bir inanışı, manası açık olan kat’i bir delile zıt ise, küfür olur. Böyle bir kimse, namaz kılsa da, her ibadeti yapsa da kafir olur.)
·          İbadeti imandan parça bilmemek.
·          Mest üzerine meshin dinden olduğunu kabul etmek.
·      İyilik ve kötülüğün, hayrın ve şerrin Allahü tealanın takdiri ile olduğuna inanmak.
·          Mi’racın ruh ve beden ile birlikte olduğuna inanmak.
·          Tasavvufu inkar etmemek.
·          Enbiyanın mu’cizesine, evliyanın kerametine inanmak.
·          Sırat köprüsüne inanmak.
·          Kıyamet günü yapılacak şefa’ate inanmak.
·          Kabir sualine inanmak.
·          Kabir azabının ruh ve bedene olacağına inanmak.
·          Bugün için dört hak mezhebden birine uymak, mezhepsiz olmamak.
·   Hazret-i Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in halife olduğuna ve üstünlüklerinin halifelik sırasına göre olduğuna inanmak.
·  Kabir ziyaretinin, peygamberden ve evliyadan yardım istemenin caiz olduğuna inanmak.
· Okunan Kur’an-ı kerimin ve verilen sadakanın sevabını ölülere göndermenin caiz olduğuna, bu sevabların ve duaların ölülere vasıl olarak, azablarının azalmasına sebep olacağına inanmak.

Şimdi diyeceksiniz ki, “doğru i’tikad” buysa “yanlış i’tikad” nasıl bir şey ve bu “doğru i’tikad” hangi din’in (dünya görüşü’nün) “doğru i’tikad”ı.  Zira Kur’an’ın ifadesiyle ‘i’tikadda zanna, şüpheye yer yoktur’. Ve de i’tikadın (akidenin, inancın, imanın, emin olunacak hususların) çerçevesini son elçi Muhammed(a.s)’e bildirilen vahiylerin hepsini içinde barındıran, hiçbirini dışarıda bırakmayan, vahiy olmayan hiçbir sözün de yer almadığı Kur’an çizmiştir. Kur’an’da i’tikada esas olan hususlar dışında hiçbir şey i’tikadın, inancın konusu olamaz. İ’tikad edilen hususlar “manası açık ve kat’i” olmalıdır ki, iman eden veya inkar eden kimse açık seçik bir şekilde, ne yaptığının bilincinde, farkında olarak, tercihini belirlesin, kararını versin.

Öyleyse, sakın bu 20 maddelik liste, Allah’ın son elçisi’nin vefatından sonraki asırlarda yaşanılan olaylar, siyasi çekişmeler, tartışılan konularla ilgili olarak oluşturulmuş şu meşhur “ehl-i sünnet ve’l cemaat i’tikadı” diye bilinen şey olmasın. Evet doğru bildiniz, tam üstüne bastınız. Böylece hakim ve ekseriyeti oluşturan zihniyet tarafından kurnaz ve planlı bir şekilde farklı düşünenler, sünnet dışına daha doğrusu İslam dairesi dışına itilivermiş oluverdiler. Bilmezler ki “doğru i’tikad” diye inandıkları, inanılmasını istedikleri şeylerin bir kısmının i’tikadla uzaktan yakından hiç ilgisi yokken, diğer kısmı da zaten yanlış ya da ba’tıl i’tikad kapsamı içindedir. İ’tikada hem de doğru i’tikada aitmiş gibi takdim edilen bu listeden 18. madde bile “Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene inandı (i’tikad etti, iman etti, emin oldu), mü’minler de (Bakara/285)” diye bahsedilen i’tikad esaslarından olmadığını göstermeye, kanıtlamaya yeter de artar bile. Zira o gün ne Allah’ın elçisi ne de mü’minler (Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’in kendisi dahil), Ebu Bekir ve Ömer’in halife olup olmayacağını, sırasını ve de üstünlüklerinin halifelik sırasına göre olduğunu ne biliyorlar, ne de böyle bir şeye i’tikad ediyorlardı. Onlar gaybı bilmedikleri gibi (Allah’ın son elçisine bildirdiği Kur’an hariç), üstünlüğün takvaya yani Allah’tan gereği gibi korkup sakınmayla mümkün olabileceğine i’tikad ediyorlardı. İlerde “doğru i’tikad”lı(!) birilerinin böyle bir konuyu i’tikad konusuna dahil edeceklerini ise nerden bilirlerdi. Bunu bile düşünmekten aciz ve akıl izandan yoksun kişilerin ortalıkta doğru i’tikad diye arz-ı endam etmeleri esef verici değil de nedir? Sanırsınız ki Allah(c.c) ve O’nun Kur’an’da bildirdikleri inkar ediliyor.

O gün Allah rasulü ve müminlerin, yalnız 18. madde değil, kalan 19 maddede değinilen hususlar da gündemlerinde yoktu. Olmaması “doğru i’tikad” açısından gerekli idi de. Bırakın tasavvufu inkar etmeyi, böyle bir şeyin kabulü bile mü’minim diyen kimseyi i’tikad açısından sıkıntılı, şaibeli bir hale sokup şirke doğru alıp götürmez mi? Sevilmeli, kötülenmemeli dedikleri eshab-ı kiram, Allah ve rasulünü sevip sayar, kendilerinin de “yeryüzünde yürüyen melekler” olmadıklarını bilir ve “hatadan, günahdan beri” olmadıklarının da farkında iken, onlardan nice zaman sonra gelen birilerinin i’tikada, hem de sahih i’tikada, kendilerinin eğrisi doğrusuyla, günahı sevabıyla sevilmeleri, eleştirilmemeleri diye bir madde eklediklerini duysalar şaşar kalırlardı eminim.

Bırakın “miracı, evliyanın kerametini, sırat köprüsünü, şefaati, kabir suali ve azabını, evliyadan (ölüden) yardım istemenin caiz olduğunu, okunan Kur’an-ı kerim’in ve verilen sadakanın sevabını ölülere göndermenin caiz olduğunu” kabul edip i’tikad etmeyi, tam tersine böyle bir i’tikad, sahibini i’tikad (iman, inanç) yönünden altından kalkılmaz, Huzurullah’da hesabı verilemez durumlara düşürür.

Yıllar önce Hacc sırasında Mekke’de birtakım kişilerle bu konuları konuşurken, bilinen ve yaygın olanın aksine demin tırnak içinde belirtilen hususlara inanmadığımı, kabul etmediğimi, farklı düşündüğümü söylediğimde içlerinden biri kızgınlıkla ayağa kalkarak “yahu sen de hiçbir şeye inanmıyorsun, elde inanılacak hiçbir şey bırakmadın” diyerek çekip gitmişti. Geleneksel öğretiye göre şekillenen bir kafa yapısına sahip olan, İslam’ı tertemiz, arı-duru kaynağından öğrenmeyenler şunu asla akletmezler ki, ilk insan Adem(a.s)’in i’tikadıyla, Musa(a.s)’nın i’tikadı; İsa(a.s)’nın i’tikadıyla günümüzdeki bir mü’minin i’tikadı, Muhammed(a.s)’in i’tikadıyla kıyamet kopmazdan evvelki bir mü’minin i’tikadı farklı olamaz.

İnsan yaratıldığından beri esas olarak yeryüzünde İslam ve küfür (Tevhid ve şirk) olmak üzere iki farklı din (dünya görüşü, inanç, hayat tarzı) varlığını sürdürüyor. İki farklı İslam mı var ki, iki farklı i’tikad olsun. Bundan hareketle i’tikadda mezheb olamayacağını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Farklı uygulama, pratik, muamelat, şeriat ve amelde (davranışlarda) mezheb olabilir ama i’tikad esaslarında, inanılacak şeylerin neler olduğu konusunda ihtilaf olamaz, böyle bir ihtilaf rahmet de olmaz.

Müslümanım diyenlerin i’tikadını yalnız ve yalnız Kur’an belirlemedikçe, i’tikadla ilgisiz konuları itikad bağlamında ele almaktan kaçınmadıkça, mü’minim diyenler dinini (dünya görüşünü) ciddiye alıp Kur’an’dan öğrenmedikçe, bu yaygın bilgisizlik sürdükçe takvim yapraklarında, basılı ve görsel-işitsel yayınlarda, işporta tezgahlarında bu cinsten “doğru(!) i’tikad”lar pazarlanmaya devam edilecek, belki –laikliği, demokrasiyi inkar etmemek; insan hak ve hürriyetlerine inanmak gibi- yeni maddeler eklenerek ziyadeleştirilip güncelleştirilecektir.

Konu ile ilgili bir videoklip tavsiyesi: İ’tikadda Usul - Ercümend Özkan; http://www.youtube.com/watch?v=jboYaslRtNQ


22 Mart 2014 Cumartesi

KARDEŞİME MEKTUPLAR-6

Her nefs ölümü tadacaktır. (Kur’an; Al-i İmran / 185)

Kardeşim; nice zamandır sana bir mektup yazmak istememe rağmen elim bir türlü kağıt kaleme uzanmadı. Bu ahvalim, tembelliğe, ihmale veya dünya gailesine bağlanabilirse de, mazeret filan bulmaya kalkışacak değilim. Nice harama, münkere, fahşaya hoşgörü göstermekten dem vurulan bu zamanda, kardeşin olarak Rabbimiz’in “onlar ki inkarcılara karşı sert, kendi aralarında ise merhametlidirler- Fetih/29” öğüdüne uygun olarak hoşgörüne sığınıyor, hoşgörünü esirgemeyeceğini ümit ediyorum.

Kardeşim; biliyorum malum-u ilan kabilinden olacak ama evvel emirde kendi(nefsi)min sonra da bütün nefislerin (insanların, canlıların) eninde sonunda ölümle karşılaşacaklarını hatırlatarak mektubuma başlamak istiyorum. Hatırlarsan son mektubumda dünya hayatı üzerine kısa fakat özlü şeyler yazmaya gayret etmiştim. Bu mektubumda ise ölüm üzerine düşündüklerimi iletmek istiyorum sana.

Şunu baştan söyleyeyim ki, ölüm üzerine ne söylense, ne yazılsa hep bir şeyler eksik kalır ve daima da kalacak. Zira o bir kereden fazla yaşanması imkansız bir sır, Allah’ın bir emri. Gizemini, mahiyetini “hayatın ve ölümün sahibi”nin huzuruna varıncaya dek koruyacak. Tadanlar bilecek onu, tatmayanlar ise lafını edecek sadece. Ölüm ve ötesi için de elimizde “Hayy (hayat sahibi, diri) olan”ın son elçisiyle ilettiği vahiyler dışında doğru, güvenilir başka bir bilgi kaynağı olmayacak. Sen bakma ölüm ve sonrası -kabir hayatı(!) dahil- hakkında yazıp çizenlere. Onlar sadece gaybe taş atıyorlar.

Nedense biz insanoğluna Hoca Nasreddin’in meşhur fıkrasında olduğu gibi kazanın doğurduğuna inanmak hoş gelirken, ölümüne inanmak nahoş geliyor. Ölümün lafı bile soğuk, sevimsiz ve ağız tadını bozucu geliyor. Ölüm düşüncesini, ölümü hatırlatıcı her şeyi zihnimizden, çevremizden uzaklaştırmak için bizi oyalayacak, avutacak, bize ölümü bir süreliğine de olsa unutturacak şeylere sığınıyoruz. Ölüm bizim peşimizdeyken, biz neyin peşindeyiz. Halbuki doğum kadar, hayat kadar, ölüm de dünya hayatının her gün, her an tekrarlanan bir gerçeği değil mi?

Ölüm gerçeği gündelik hayatımızın keşmekeşi, koşuşturmacası içinde yalanlamasak da uzak ama çok uzak bir şeye dönüşüyor ne yazık ki. Oysa şairin deyişiyle, ‘ölüm bize ne uzak, ne de yakın’. Vakti, saati geldiğinde kapımızı çalıyor. Can köprücük kemiklerine dayandığı, ölüm hali vaki olduğu anda kimin haddine engel olmak, ölümü savmak, geri çevirmek. Ölüm meleğine yenilip yenmekten bahsedenlerin, kabir için “ebedi istirahatgah” kelimesini kullananların; başlangıcı olan her şeyin sonunun da olacağından, Allah’tan gayri herkesin ve her şeyin zeval bulacağı gerçeğinden gafil oldukları gün gibi aşikar değil mi?

Hızır diye ölümsüz bir varlık olmadığına, İsa (a.s) dahil hiçbir insan ölümsüz kılınmadığına ve yarına çıkmaya dair senedimiz de olmadığına göre, Allah’a kavuşmaya vesile olan ölüm bize gelip çatmazdan evvel önceden ne hazırladığımıza bir bakalım. Ölümle, ölümsüz bir hayata kapı aralandığına, “O’ndan geldik ve O’na döneceğiz” diye her ölenin ardından söylediğimiz hakikat(ayet)in gıyabi değil vicahiye dönüşmesine tanık olalım. Biliyoruz ki meçhule değil maluma giden gemilerin kalktığı bu limandan, memnun olsun olmasın hiç kimse dön-e-meyecek ne ilk ne de son seferinden. Yine bir başka şairin ifadesiyle “başım çığlıklı çocuk onu nasıl avutsam / ne yapsam da ölümü bir saatçik unutsam” misali hayatın içinde ama aynı zamanda ölümle iç içe yola devam etmemiz gerekmez mi?

İster mumyalansın ya da yakılıp külleri göğe savrulsun, ister mezarının üzerine piramit, anıtmezar, türbe gibi yapılar inşa edilsin toprağın altına girdikten, can bedenden çıktıktan sonra bir önemi var mı ki? Bize Yaradan’ın tanıdığı süre zarfında yapıp ettiklerimiz değil midir bizi ölümden sonra düze çıkaracak ya da yardan uçuracak olan. Ölümün kimseye ayrıcalık yapmadığı, herkese eriştiği, kimseyi geride bırakmadığı, toprağın üstündekilerin tümünü toprağın altında bir hizaya soktuğu her gözün isterse görebileceği bir hakikȃt değil mi?

Uykuyu uyanana kadar bir nevi ölüm, ölümü de yeniden diriltilene kadar sürecek bir nevi uyku olarak ele alırsak, dünya hayatı da Yaradan’ın ve niçin yaratıldığının farkında olmayanlar için bir nevi gaflet uykusu ya da ölüm değil midir? “Uyan ey gözlerim gaflet uykusundan uyan” diye henüz daha vakit varken ve hayattayken, ölüm uykusundan uyanmalı değil miyiz?

Ölümdür ki sahip olduğumuz her şeyi anlamlı ya da anlamsız kılan. Ölümle birlikte elimizde avucumuzda ne varsa, sevdiklerimiz dahil herşeyi ve herkesi bırakıp gitmiyor muyuz? Ölüm gerçeği yanı başımızda dururken “varlığa sevinmenin, yokluğa yerinmenin” esprisi olmasa gerek. Emaneti sahibine geri iade ederken “bize kalan nedir” diye hiç durup düşündük mü? Ne yazık ki çakılıp kaldığımız şu dünya hayatında, ölüm gündelik kelimelerimiz içinde geçecek kadar sıradanlaşıyor. Ne ölüm bahsi, ne ölüm düşüncesi bizi ürpertmiyor, sarsmıyor, yeniden kendimize bir çeki-düzen vermemize vesile olmuyor. Ölümü kendimize değil de, daha çok başkalarına yakıştırıyoruz. Ötekilere ait bir şeymiş gibi algılıyoruz ölümü. Ve böylece başkasının ölümü bize bir şeyler hissettirmiyor, oyunda oynaşta yine dalıp gidiyoruz dünya hayatına. Ateş (ölüm) ancak yakınımıza düştüğünde hissediyoruz sıcaklığını, yakıcılığını. Bize erişmişse zaten oyun bitmiş, perde kapanmıştır.

Eğer dünya hayatını gurbet olarak değerlendirir isek, ölüm asıl yaşanacak yere, yurdumuza, yuvamıza dönmenin vesilesi değil mi? Ölüm, derman bulmaz dertlerden, iflah olmaz zalimlerden kurtulmak için bir nimet değil mi? Allah’ı, O’nun vaat ettiği nimetleri arzuluyorsak ölümden niye köşe bucak kaçalım ki? Haber versin vermesin “hoş geldin sefalar getirdin” diyerek buyur edelim onu. Nasıl olsa o bizi bu dünyadaki sevdiklerimizden ve bizi sevenlerden bir süreliğine ayıracak da olsa “En Sevgiliye”  kavuşturmayacak mı? “Biz Allah’tan geldik ve O’na dönücüyüz” deyip dururken, bunun söz olmaktan çıkıp gerçekleşmesi bizi niye üzsün ki. Mü’min insan sevdiğine kavuşacağı için üzülmek bir yana, sevincinden içi içine sığmaz. Bizim doğmamıza ve nihayet va’de dolduğunda ölmemize karar veren O değil mi? Böyle güzel bir davete icabet etmemek olur mu?

Efsanedeki ölümsüzlük suyunu (ab-ı hayat) bulmak mümkün olmamış ve ölmemeye çare yok ise de, ölümsüzlüğe yani ebedi bir hayata talip olmak, bunun için uğraşmak imkan dahilinde. Kıyameti beklemeye ne hacet, kişinin ölümü aynı zamanda onun kıyameti değil mi? Kişi için de bu dünyada ölümü hatırlamak, ölüm düşüncesi üzerinde tefekkür etmek nasihat olarak yeterli olsa gerek. Her ölüm zamansız addedilse de, kimse kendisine yakıştırmasa da, o her an aramızdan birilerini çekip almaya devam ediyor ve edecek de.

  Ölümün yaşı hayli ilerlemiş olanlara daha yakın olduğu gerçek ise de, hangi yaşta olursak olalım her an bize de erişebileceği bir başka gerçektir. Belki her insan için imtihan süresinin farklı olmasının hikmeti, hiç kimsenin ölüm konusunda kendisini emniyette hissetmemesi ve imtihanın her an bitebileceğinin farkında olup hazırlıklı olmasıdır. Bu dünyada sağlam kaleler, köşkler, saraylar içinde bile olsak, ölüm bizi gelip bulacağına göre, o geldiğinde etrafı telaşa, velveleye vermeye ne gerek var. Yeter ki bizi “sahih iman ve salih amel sahibi bir mü’min” olarak bulsun.

Ölüm gelmiş cihane, baş ağrısı bahane ise o halde ne mi yapalım? El cevap:


…Ölüm sana erişinceye kadar Rabbine kulluk et. (Kur’an; Hicr / 99)


12 Mart 2014 Çarşamba

KARDEŞİME MEKTUPLAR-5

...İnsanlardan öyleleri var ki; ”Rabbimiz! Bize dünyada ver” derler. Böyle isteyenlerin ahiretten hiç nasibi yoktur. (Kur’an; Bakara / 200)

        Kardeşim; gel seninle bu mektupta da dünya dediğimiz, çoğumuzun ‘dilimizle yalan olduğunu söyleyip halimizle gerçekmişçesine dört elle sarıldığımız’, doğum ve ölüm olmak üzere iki kapısı olan handa gece-gündüz süregiden hayat hakkında söyleşelim. Ömür takviminden her gün bir yaprak düşerken; kimimize göre yıllar rüzgȃr gibi geçer, kimimize göre de günler geçmek nedir bilmezken fakat yine de zaman geçip bize verilen mühletin sonuna yaklaşırken; üzerine bastığımız toprağın altına girmeden yani henüz vakit varken dünyadaki hayatımız üzerine kȃh veciz, kȃh Kur’an’dan alıntılanmış ifadelerin yardımıyla bir şeyler söyleyelim.

        Kardeşim; kainatı yoktan var eden Rabbimiz, insanı da görücü-işitici-akledici ve de irade sahibi olarak yaratmış ve onu asıl yurdu olan Cennet’te bir süre ikamet ettirmiştir. İtaat noktasında imtihana tutulan insan, şeytanın ayartması-aldatması sonucu ‘emr-i ilahi’nin hilafına hareket etmiş, fakat yine de sonrasında tevbesi kabul edilmiş ve üzerinde bir süre yerleşip kalacağı yeryüzündeki yaşamı başlamıştır. Artık orada doğacak, orda ekip biçecek, neslini devam ettirip Rabbinin ona takdir ettiği süreyi tamamlayıp yeniden O’na dönecektir. İşte bir müddet konakladığı dünya denilen hanede, ya Yaradan’ına iman ve itaat edip O’ndan rabıtasını kesmeden, O’nu razı edici bir hayat sürüp asıl yurdu olan Cennet’e tekrar ama bu sefer ebedi olmak üzere girecek ya da dünya hayatının cazibesine kapılıp Yaradan’ını unutacak, sanki kendisini ve kendi dışındaki dünyayı O yaratmamış, yaratmışsa bile ‘başıboş’ bırakmış gibi, dünya hayatına razı olup kendi istek ve arzuları istikametinde yaşayıp O’nun gazabını kazanarak ebedi kalmak üzere cehenneme girecek.

        Kendisini meşgul eden şeylerden uzaklaşarak kendisiyle başbaşa kalabilmiş temiz akıl sahibi her insanın rahatlıkla fark edebileceği gibi, insan da diğer yaratılmışlar gibi fanidir ve vakti saati geldiğinde her nefs gibi ölümü tadacaktır. Vȃ’de dolduğunda, yeniden diriltilip hesaba çekileceği güne kadar, düne kadar üzerinde gezindiği, çiğneyip geçtiği, ekip dikerek ondan bitenlerle beslendiği toprağın bağrına girmekte ve bedeni çürüyüp ona karışmaktadır. Dede Korkut’un dediği gibi “Gelimli gidimli dünya, sonucu ölümlü dünya’’ değil mi?

        Dünya hayatına niçin geldiğine, neden yaratıldığına bakmayan biri için “hayat ancak bu dünyadaki hayattır. Ölürüz ve yaşarız. Bizi ancak zaman yok eder’’ anlayışı hakimdir. Bu ve benzeri zihniyetteki insanlar ‘meçhulden gelip meçhule gittiklerini’ zannederler ve kendilerine bu dünya hayatında oynayacakları, oyalanacakları nice şeyler bulurlar. Ve güle oynaya da çarçabuk geçen dünya hayatını tamamlarlar.

        Kendisinin ve kendi dışındaki dünyanın, oyun ve eğlence olsun diye yaratılmadığını ve kendisinin de başıboş bırakılmadığına inanan insan için ise dünya hayatı bir imtihandır, bir süreliğine konaklamadır. Konup göçülen bu mekanda “Allah’tan geldik ve O’na döneceğiz’’ anlayışıyla yaşar ve ayrılır. Dünya hayatını ahirete tercih etmez, ahireti bırakıp dünya hayatına razı olmaz. Çünkü bilir ki, ahiret hayatı daha hayırlı ve daha devamlıdır muttakiler için.

        Allah’a gereği gibi teslim olmuş bir insan için dünya hayatının süsü, ziyneti Allah’ı anmaya, hatırlamaya engel olmaz. O kimsenin ne ticareti, ne siyaseti Allah’ı unutmasına, dışlamasına yol açmaz. Dünya nimetleri arasında Allah’ın rızasını, ahiret yurdunu arar. “Dünya ahiretin tarlasıdır’’ ve de “Ne ekersen onu biçersin’’. Öyle değil mi?

        Ahireti verip dünya hayatını satın alanlar ise, dünya hayatının sadece dış yüzünü bilirler. “Dünya hayatının bir oyun, eğlence, bir süs, insanlar arasında bir övünme ve daha çok mal ve evlat sahibi olma isteğinden ibaret’’ olduğunu sanırlar. Dünya malına aldanırlar, dünya hayatı böylelerini aldatır. Dünya hayatının aldatıcı bir geçinme olduğunu farketmezler ya da farketmek istemezler.

        Anadan üryan, kan revan içinde yapayalnız geldiğimiz, gözümüzü açtığımız bu dünyadan, Yaradan’ın takdir ettiği süre dolduktan sonra yine iki-üç metrelik kefen bezi hariç yine çırılçıplak ve yapayalnız toprağın üstünden altına girdiğimiz gerçeği her gün, her an tekrarlanmakta değil midir? Uzun yaşamak, iyi yaşamak, rahat yaşamak ölüm gerçeğini yanılıp unutmamıza neden olsa dahi, ölümün bizi unutmasına, gelip kapımızı çalmasına engel olmuyor. Dünya hayatı çekici kılınıp süslü gösterilse de, “dünya malı dünyada kalır’’ ve de “kefenin cebi yok’’. Öyle değil mi?

        Peygamber eşleri dahil kadın olsun, erkek olsun mü’minlerin dünya dirliği ve süsünden ziyade ahiret yurdunu gözetmeleri, dünyadan da nasiplerini unutmamalarını öğütlüyor herşeyimizi borçlu olduğumuz mevlamız Allah. Helal, temiz rızıklardan yararlanmamız ve ihtiyaç sahiplerini de yararlandırmamızdır bize yakışan hal. Yunus Emre’nin dediği gibi “Mal sahibi, mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi / Mal da yalan mülk de yalan / Var biraz da sen oyalan”. Öyle değil mi?

        Kendisini anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimselerden yüz çevirmemizi, onların yarın hesap günü dünyaya geri dönmeyi ve “yalnız Allah’a tapıp O’ndan başkasına kulluk etmemeyi’’ isteyeceklerini haber veriyor dostumuz Allah. “Dost istersen Allah yeter’’ değil mi?

        Dünya hayatının güzelliklerine göz dikip mü’minlerden yüz çevirmek, sonu hüsranla bitecek olan bir hȃl değil midir? Dünyanın neresinde ve hangi şartlar altında olursak olalım, Allah’ı razı eder bir halde olmak değil midir aslolan? Ölüp tekrar diriltildiğimizde “dünyada ne kadar kaldınız’’ diye sorulduğunda “bir gün ya da daha az kaldık’’ diyeceksek, üç günlük dünya hayatında(dün-bugün-yarın) üç kuruşluk dünya malına haddinden fazla değer vermenin gereği nedir? Ömer İbn’ül Hattab misali “Allah’ım, dünya malını elimde bulundur, kalbimde değil’’ diye dua etmeli değil mi?

        Dünya hayatı gökten indirilen suya benzer ki, bu yağmur sayesinde insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri yeşerir, gürleşir, birbirine karışır; daha sonra da kurur, sapsarı olur, rüzgȃrın savurduğu çerçöp haline geliverir. Akleden topluluklar için bu ayet, Allah’ın her şeye gücü yeten olduğuna ve dünya hayatının geçiciliğine güzel bir örnek değil mi?

        Akletmeyenler, heva ve heveslerine tabi olanlar ve Allahı-ahireti inkar edenler için dünya hayatı baştan çıkarıcı ve aklı baştan alıcıdır. Yahudiler(ve onların izinden gidenler için) şu değersiz dünya malını alıp, Allah’ın ayetlerini az bir paha karşılığında satmak, “nasıl olsa bağışlanacağız, biz Allah’ın sevgili kullarıyız’’deyip Allah’ı anmaktan yüz çevirenleri bin yıl yaşatılmak dahi azaptan alıkoymayacaktır. ‘”Ka’run kadar malın olsa, sonun bir ayrılık(ölüm)’’ değil mi?

        Dünya hayatına gereğinden fazla değer verme(dünyevileşme-sekülarizm) ile hiç değer vermeme(ruhbanlık-mistisizm) yani ifrat ve tefrit değil orta yolu tutmak; dünya ile ahiret hayatını bir ve bütün olarak değerlendirmek; her hususta olduğu gibi bu hususta da ölçülü, dengeli ve ahenkli olmaktır mü’mine yakışan hal. Rabbimiz Allah da böyle buyurmuyor mu?

        Onlardan bir kısmı da ‘’Ey Rabbimiz! Bize hem bu dünyada hem de ahirette iyilik-güzellik ver. Bizi ateş azabından koru’’ derler.

        İşte onlar için, kazandıklarından ahirette büyük bir nasip vardır. Şüphesiz Allah’ın hesaba çekmesi süratlidir. (Kur’an; Bakara / 201, 202)


6 Mart 2014 Perşembe

KARDEŞİME MEKTUPLAR-4

Siz ey imana ermiş olanlar! Siz [yalnız] kendinizden sorumlusunuz. Sapkınlığa düşenler, eğer doğru yolda iseniz, size hiçbir zarar veremezler. Hepinizin dönüşü Allah’a olacaktır. Ve o zaman Allah, size [hayatta] yapmış olduğunuz her şeyi bildirecektir. (Kur’an; Maide/105)

        Kardeşim; bilmiyorum bu mektuplarda, yüreğimden kopup gelen sesi duyabiliyor musun? Gök kubbe altında yeni bir şey söylemenin zorluğu ortadayken, elbette senin ilk defa duyduğun, orijinal, dopdolu şeyler söyleyemiyor olabilirim. Belki de sözlerimin tek hüneri şairin deyimiyle samimiyetidir. Bu mektuplardan muradım, Kitab-ı Kerim’i okumalarım sırasında aldığım notları, vardığım sonuçları seninle paylaşmak. Yani Kur’an etrafında hasbihal edip ilk ve son sözümü yine Kur’an’la bağlamak. Hiçbir zaman ‘’Kur’an’a göre, Kur’an’da, İslam’a göre, İslam’da’’ gibi iddialı, riskli ifadeler kullanmadım. Yalnızca Kur’an’dan anladıklarımı, Kur’an’dan hareketle ulaşabildiğim sonuçları dile getirmek, aktarmak, paylaşmaktı amacım. Nihayetinde kul olduğumu ve ’’her şeyin en doğrusunu Allah bilir’’ düsturunu unutmadan.

        Kardeşim; sana bu mektubumda ‘’biz’’den bahsetmek istiyorum. Evet evet yanlış okumadın, bizden. Sen buna ister özeleştiri, ister nefs muhasebesi de, farketmez. İğneyi bırak, çuvaldızı dahi başkalarına değil kendimize batırmamız gerektiğini söylemek istiyorum.

        Allah’tan ve O’nun bildirdiklerinden emin olan bizler, öncelikle ve özellikle birbirimize ‘’iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırma’’mız gerekirken, birimiz diğerimizin İslam’a aykırı düşünce ve davranışına şahit olduğumuzda, farkına varıp düzeltmesine yardımcı olmamız gerekirken ya ihmal ya da kınanma, dışlanma korkusuyla gerekli hassasiyeti göstermiyoruz. Ayrılık, gayrılık çıkmasın, tatsızlık olmasın derken kardeşimize kötülük yaptığımızı, ondan kendisini düzeltme fırsatını esirgediğimizi, cehennem ateşine yaklaştırdığımızı farketmiyoruz. Gerekiyorsa kötü adam olalım onun nazarında ama yeter ki kötü kul olmayalım O’nun nezdinde.

        Yine eğer bir ortamda hakk’ı, gerçeği, doğruyu söylemekten çekinip korkuyorsak, hiç olmazsa susalım. Ama inanmadığımız, karşı olduğumuz şeyleri seslendirmeyelim, inanıyormuş gibi görünmeyelim. Bȃtıl’a, yanlışa meşruiyet ve prim kazandırmayalım. Savunmacı, özür dileyici, korkak, mütereddit ve çekingen tavırların bize dün ve bugün neler kaybettirdiğini bir hatırlayalım.

        Özü tevhid olan İslamı ‘’Demokratik İslam, İslam Demokrasisi, Liberal İslam, Ilımlı İslam, İslam’da Laiklik, İslam Sosyalizmi, vb.’’ diyerek diğer dünya görüşleriyle telif etme veya tevhidi özden uzaklaşmış Hırıstiyanlık, Yahudilik gibi muharref dinlerle ‘’İbrahimi Dinler, Dinlerarası Diyalog, vb.’’ çeşitli arayışların anlamsızlığını anlayalım artık.

        ‘’Güçlük çekilsin diye değil, üzerimizdeki yükü hafifletmek’’için insanoğluna teklif edilen İslam’ın düşünce-hareket alanını, helal-haram çerçevesini daraltmak; dar, sığ, bağnaz, fikre tahammülsüz bir yapı sergilemek, mezhebi taassub içinde farklı düşünenleri hafife alıp ‘’mezhebi geniş’’ diye karalamak terkedilmeli, tarihe karışmalı artık. Sorulara, sorunlara İslam’dan hareketle, İslam’ın esprisiyle yaklaşmayınca ortalığı İslam’a aykırı cevaplar kaplar. Piyasaya kurnazca ‘’demokraside çareler tükenmez’’ teranesi tedavüle sokulur. Mahalle imamından ilahiyattaki akademisyenine, molla ve geleneksel dindarından müslümanlar üzerinden siyaset yapan politikacısına kadar etrafınızdaki nice insanın ağzından bu sözü duyar ve donakalırsınız. Sanırsınız ki İslam’da çareler tükenmiştir de demokrasi devreye girmiştir. Bırakalım akıllar, zihinler Kur’an’la(İslam’la) haşır neşir olsun. Gündemimizi hep İslam meşgul etsin. İslam’ın bu toplumda ve dünya ölçeğinde hala geniş kitlelerce gereğince ve yeterince sahih bir biçimde bilinmediğini, anlaşılmadığını aklımızdan çıkarmayalım.

        Evvelemirde kendimizi fikir ve davranış planında tüm yaşantımızı kapsayacak şekilde İslamlaştıralım. Devamlı elden gözden geçirip yenileyelim, bakımımızı yapalım. Gündelik hayatta bizi bekleyen nice zorluklar var. İnsanların birbirlerine ‘’hakkı ve sabrı tavsiye etme’’de ihmalkar davrandığı veya yanlış yönlendirdiği günümüzde, Kur’an’la irtibatı kesmeyelim bir gün bile olsa. Başkalarından ziyade kendimizden sorumlu olduğumuzu, kendimizi İslamlaştırmadan, hasta olmaktan kurtarmadan başkalarının tedavisine yardımcı olamayacağımızı bilelim artık. Bilelim ki biz değişmezsek hiçbir şey değişmeyecek ve hiç kimse olmasa da biz olmalıyız. Evlerimiz birer Kur’an kursu(okulu), birer mescid, birer kütüphane, birer dost meclisi, birer Dar’ül Erkam(Dar’ül İslam) olmalı. Eşimize, çocuklarımıza yani hane halkına dağarcığımızda ne varsa aktaralım, öğretelim. Başkalarına el uzatmaya çalışırken hemen yanıbaşımızdaki sevdiklerimizi ihmal ettiğimizin farkına varalım artık. Onları tahkik edilmemiş, yalan yanlış bilgilerle tıka basa dolmuş, ezberci ve durgun kafa yapısına sahip, öğretici nosyondan yoksun mahalle imamının, medrese hocasının, din bilgisi öğretmeninin, tasavvuf şeyhinin, dersane ağabeyinin insafına terketmeyelim. Bilgi ve tecrübelerimizi ev halkıyla paylaşırken daha ileri gidip üzerlerine gölge etmeyelim, düşünmeyi öğretip bizi aşmalarına, geçmelerine engel olmayalım.

        Müslümanlar olarak kafa konforumuzun bozulmasına izin vermiyoruz. Sanki unumuzu elemiş, eleğimizi duvara asmışız. Kendimizi değil, başkalarını eleştirmeyi, sorgulamayı yoğun bir şekilde yapıyoruz. Hala tepkisel, duygusal ve savunmacı bir halet-i ruhiye içindeyiz. Başkalarının başarısızlıkları, yanlışları, eksiklikleri bizim için bir mazeret teşkil ediyor. Bize yapılan zulümlerden, haksızlıklardan dem vururken tembelliğimize, yapmamız gerekirken yapmadıklarımıza kılıf arıyoruz sanki. İslami kaygı, dikkat, hassasiyet, arayış isteğimizi yitirmişiz sanki. Her alanda daha iyiyi, daha doğruyu, daha güzeli bulmak için arayış içinde olmamız gerekirken üstelik. Aradığımızı her daim bulamasak da, bulanların arayanlar olduğunu unutmayalım. Bilgi dağarcığımızı zenginleştirmenin, eksikleri giderip yanlışları gidermenin en sağlıklı yolunun başta Kur’an olmak üzere kesintisiz okumaktan geçtiğini unutmayalım. Yine unutmayalım ki ‘’okumadan düşünmek yanıltır, düşünmeden okumak köreltir.’’

        Başarımızı, karşımızdakilerin başarısızlığı üzerine oturtmamalı, bu şekilde bir yerlere varabileceğimiz zehabına kapılmamalıyız. Almak istediğimiz sonucu gücümüzün yettiği(illa vüs’aha), herşeyi yaptıktan sonra Allah’a güvenip dayanarak(tevekkül), elde etmeye çalışmak(illa mes’a) değil midir aslolan. Düşünce ve davranışlarımızı, hareket tarzımızı başkalarının düşünceleri, yapıp ettikleri değil, yalnız ve yalnız Kur’an belirlemeli. Hangi konu olursa olsun Allah ve Rasülü’nün emir ve nehiyleridir bizim için bağlayıcı olan.

        Yaşadığımız ülke ve dünyada, sahih İslam anlayışına sahip olduğumuzda ve bunda direndiğimizde suyun akışının tersine yüzdüğümüzü unutmayalım. Yorulup suyun akışına kapılmak,  etrafımızın boşalıp yalnızlaşmak ihtimali her zaman mümkün. Bu dünyada yaşarken öyle veya böyle, ne pahasına olursa olsun mutlaka bir sonuca ulaşmak diye bir kaygımız olmamalı. Zaferle değil seferle yükümlü olduğumuzu unutuyoruz çoğu zaman. Hacc için yola çıkmış karınca örneğinde olduğu gibi ‘’-bu hızla, bu yürüyüşle varamazsın’’ diyenlere ‘’-varamazsam da, yolunda ölürüm ya!’’ diyebilmeliyiz. Mücadelemizi verirken haklılık ve meşruiyet prensiplerine dikkat edip mesajı bulandıracak, özünden saptıracak, mahkum edecek hal ve tavırlardan uzak kalmaya özen göstermeliyiz. Müslümanca yaşamanın tatili olmadığı gibi, bu cehdin, bu yürüyüşün üç-beş kilometrelik değil uzun bir yürüyüş olduğunu, fani vücudumuz kara toprağa girinceye kadar sürecek bir maraton olduğunu hatırdan çıkarmayalım. Bu yol çetin ve zorluklarla dolu olduğundan, zaman zaman yorulup ağırlaşsak da durmadan, geriye dönmeyi, yan yollara sapmayı akıldan bile geçirmeden ağır ve emin adımlarla yola devam edip ‘’sahih bir iman ve sahih amel sahibi’’ bir mü’min olarak O’na dönebilmeliyiz. ‘’Akıbet muttakilerindir’’ emr-i ilahisini hatırdan uzak tutmadan.

        Hayatımızın gençlik dönemlerinde koşarken, esip gürlerken, yıllar geçip de evlenip çoluk çocuğa karıştığımız ve iş güç, makam mevki, mal mülk sahibi olduğumuzda, içinde yaşadığımız sistemin dün karşı çıktığımız şeylerini sahiplenmeyelim. İslam’ın o sakin, o huzurlu sularından kalkıp da demokrasi veya diğer dünya görüşlerinin limanına demirlemeyelim. Kendimize yazık etmeyelim ve bize bel bağlayıp ümitlenen dostlarımızı üzüp düşmanlarımızı sevindirmeyelim. Her devir ve toplumda haklının değil güçlünün, azlığın değil çoğunluğun yanında yer alma tavrı ırak olmalı bize. Çoğunluğun yanında yer alma hakk üzerinde olursa bir anlam, bir değer taşır Hakk Teala katında. Dünya nimetlerinden, ikbal ve istikbal imkanlarından mahrum kalmamak için gücü elinde tutan odaklarla birlikte olmak, gözlerine girmeye çalışmak, onlara şirin gözükmek ırak olmalı bize.

        Ve yakın olmalı bize Allah, Rasülü(Rasülleri) ve namaz kılıp zekat veren, Allah’tan gereği gibi korkup sakınan mü’minlerin dostluğu, öğütleri. Allah’ın rahmetinden, yardımından ümit kesmediğimiz gibi, Allah’ın affına, inayetine aşırı güvenerek yoldan çıkmayalım. Korku ve ümit arasında olmak değil midir takvaya yakışan hal.

        Kardeşim duyuyor musun sesimi?
        Sen duymaz, el oğlu duyarsa.
        Toprağın altı üstünden yeğdir bize.
        7.4 şiddetinde bir uyarı yetişir gayrı hepimize.

        Biz [başkaldıran] topluluklardan nicesini, gece vakti ya da güpegündüz dinlenirken ansızın gelip çatan cezamızla yok etmişizdir. (Kur’an; A’raf 7/4)

                                  
 

27 Şubat 2014 Perşembe

BİR KİTAPTAN ALINTILAR*

Bunca tuğyan (zulüm), bunca sessizlik ortamında; ''bilen''lerin çoğunun ikbal, istikbal ve diğer birtakım kaygılarla sustuğu, susmayanların çeşitli yöntemlerle susturulmaya çalışıldığı; sorunların her geçen gün çözülmek bir yana gittikçe arttığı ülkemizde; yine de herşeye rağmen haksızlıklar karşısında susmayan, çözümler üretmeye çalışan, bildikleri ile insanları aydınlatmaya uğraşan her kesimden aydınlar hȃlȃ mevcut.
        İşte bu aydınlardan biri olan Fikret Başkaya, kitabında yürürlükteki resmi ideoloji ve onun üreticileri tarafından oluşturulan yakın tarihi ve daha bir çok tabulaştırılmış konuyu irdelediği, esaslı ve ilmi eleştiriler getirdiği için cezaevi ve üniversiteden atılma ile ödüllendirilmişti(!).
        Sözü fazla uzatmadan, okunmasında yarar gördüğümüz kitaptan geniş alıntılarla sizleri başbaşa bırakıyorum.                                                                                                                                                                                              
"Her dönemde iktidarı ele geçirenler, "kurtuluş reçetesinin" ceplerinde olduğunu ve beş-on yılda sorunların çözüme kavuşacağını söylüyorlar. Ne var ki, beş-on yılların sonu bir türlü gelmiyor." sh.9

        "Resmi ideolojinin yaymaya çalıştığı görüşün aksine, Cumhuriyet dönemi de sömürgeleşme yolunda ilerlemekten başka bir şey değildi." sh.10

        "Tanzimatla başlayan dışardan "düşünce" ve "kurum" ithal etme süreci, 1920 ve 1930'lu yıllarda fanatik bir inkarcılıkla sürdürüldü." sh.19

        "Oysa kendi kültür mirasını dönüştürüp, yeni ve üst düzeyde bir senteze, daha zengin bir kültüre ulaşma yolu, bağnaz taklitçilik ve inkarcılık yüzünden kapatılmıştır. Eğer bugün bir "arabesk" kültürel bir ortama gelinmişse, bunun sorumlusu, kendi kültürünü aşağılayıp, mahkum eden zihniyettir." sh.20

        "Resmi ideolojinin geçerli olduğu Türkiye gibi sosyal formasyonlarda, devlet politikalarına ters düşen bilgiye izin verilmez. Resmi ideolojiye ters düşmek veya onu eleştirmek cezai yaptırımlarla engellenmek istenir. İnsanların "ülke yararları"na ters düşen düşünce üretmeleri kesinlikle yasaktır. Ülke yararının ne olduğuna da kendileri karar verirler." sh.25

        "Kitleler tarafından benimsenme şansı sınırlı böyle bir resmi ideolojinin aşınması kaçınılmaz olduğundan, "çok partili" rejime geçildikten sonra belirli aralıklarla yapılan askeri darbelerle takviye edilmiştir." sh.26
 
        "Hiçbir konuda Milli Mücadele ve onun lideri hakkında olduğu kadar efsane yaratılmamıştır. Tek parti dönemi inkılapları için de öyle..." sh.29

        "Bilindiği gibi, resmi ideoloji (kimi sol versiyonu da dahil) Milli Mücadele'yi anti-emperyalist, dünyanın mazlum uluslarına kurtuluş yolu açan ilk ulusal halk hareketi, Mustafa Kemal dönemi siyasal rejiminin "halkçı" bir yönetim biçimi olduğu, Mustafa Kemal'in Türklere bir vatan bağışlayan dünyanın en büyük anti-emperyalist lideri olduğu vb. gibi bir sürü gerçek dışı hurafeye dayanıyor." sh.30

        "Bu nedenle Türk-Yunan savaşı abartıldığı kadar önemli bir savaş değildi. Zaten Milli Mücadele'nin seyri de İngilizlerin takındığı tavra göre biçimlenmiştir. İ.İnönü Cumhuriyetin ellinci yılı dolayısıyla verdiği bir demeçte; "İstiklal mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur" diyor. sh.33

        "Milli Mücadelenin aynı zamanda İngiliz ve diğer İtilaf Devletleri'yle de bir savaş olduğu sonradan uydurulmuştur." sh.33

        "Daha 1920'de İngiliz generali Ravlinson, Bolşevik yayılmasına karşı, Türkiye'de güçlü bir yönetimi destekleyeceklerini söylüyordu. Bu İngiliz emperyalizmi için Anadolu'da toprak edinmekten çok daha büyük önem taşıyordu." sh.34

        "Zaten Cumhuriyet yönetiminin kitlelere (dolaysız üreticiler) bakışıyla, Osmanlı "yenilikçi" yönetiminin bakışı arasında hiçbir temel fark yoktu. Cumhuriyet yönetimi için de kitleler, vergi veren, askerlik yapan, güdülen, pasif ve edilgen bir yığından başka birşey değildi." sh.36

        "Milli Mücadeleyle emperyalizmin çıkarları asla zedelenmediği gibi, global çıkarlarının güvence altına alınması söz konusudur. Bu nedenle Lozan'da, ileri sürüldüğü gibi diplomatik bir zafer de kazanılmadı." sh.38

        "Mustafa Kemal, ingiliz Daily Mail gazetesi muhabiri Waard Price'den kendisine ingiliz yetkilileriyle ilişki kurması için ricada bulunup, "Eğer ingilizler, Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa, İngiltere yönetiminde bulunan tecrübeli Türk valileriyle çalışma gereğini duyacaklardır. Böyle bir yetki çerçevesinde hizmetlerimi sunabileceğim uygun bir yerin olup olmayacağını bilmek isterim." diyor. Mustafa Kemal anılarında bu demecinden bahsetmiyor." sh.42

        "(Anadolu İhtilali)nin yazarı; "İhtilalin ideolojisi hareketle beraber, hatta hareketin arkasından gelmişti" diyor. Aslında sonradan uyduruldu dese daha iyi olurdu(!). Samet Ağaoğlu da; "Türk fikir adamı 1919 ile 1923 arasında geçen bu devrenin ideolojisi ve felsefesini yapamadı." diye yazıyor. Aslında Ağaoğlu farkında olmadan kendini ele veriyor ve ‘Türk Fikir Adamı’na haksızlık ediyor. Türk Fikir Adamı, Ağaoğlu'nun sandığından çok "sabır ve feragatle" 1919-1923 aralığında yaşanan olayları tahrif etmek için büyük çaba gösterdi ve gerçeklerle ilgisi olmayan bir tarih versiyonu oluşturmayı da başardı". sh.42

        "Sonuç olarak, Hilafet'in tasfiyesi emperyalizmin çıkarlarıyla da çakışmaktaydı. Bu nedenle emperyalistlerin Hilafet ve Saltanat'tan yana olduğu biçimindeki görüş, sadece resmi ideolojinin bir uydurmasıdır." sh.44

        "Cephelerde ölen asker sayısı 9167 olduğuna göre, Milli Mücadele'nin abartıldığı kadar önemli olmadığı da anlaşılır. Cephelerde hayatını kaybedenler dokuz bin kadar olmasına rağmen, çeşitli hastalıklardan, hastanelerde ölenler 22.543 kişidir. İstiklal Mahkemelerinde mahkum edilenlerin sayısını bilmek de ilginç olurdu. Bazı yazarlar İstiklal Mahkemeleri'nde idam edilenlerin savaşta ölenlerden fazla olduğunu ileri sürüyorlar. Bu nedenle Milli Mücadele'nin "Yedi düvele karşı bir savaş" olduğu biçimindeki görüşler, hurafe üreticilerinin bir kuruntusudur. Asıl savaş, 1.Emperyalistlerarası Savaş'tı. Bu savaşta iki milyondan fazla insanımız telef oldu." sh.47
       
"Milli Mücadele'de halkın gönüllü katılımı son derecede kısıtlı olduğu gibi, TBMM Hükümeti de, Osmanlı merkezi devlet yapısının ve adamlarının Anadolu'ya taşınmasından öteye bir şey değildi." sh.48

        "Eğer resmi tarihin ve ideolojinin yaymaya çalıştığı gibi, gerçek anlamda bir halk hareketi söz konusu olsaydı, Cumhuriyet bir darbe sonucu kurulmazdı... Milletvekilleri gerçek bir seçimle meclise gelmemişlerdi. Önemli bir bölümüde, Padişah'ın Meclis-i Mebusanının üyeleriydi. Geri kalan eşraf, mütegallibe arasından tayin edilmişlerdi. Bu nedenle Cumhuriyetin ilanı halk çoğunluğunun özgür irade ve isteğinin sonucu değildir. Öyle olsaydı, Mustafa Kemal'in mebuslardan bir kısmını idam ettirmesi kolay olmazdı." sh.49-50

        "Şüphesiz Kürdistan'ın (Sovyetler Birliği sınırları içindeki küçük alan ihmal edilirse) dört ayrı devletin sınırları içine hapsedilmesi, emperyalistlere bu dört devleti kolaylıkla "denetleme" olanağı vermektedir." sh.51

        "Sömürgeci siyasetin temelinde, sömürülen halkın gerçek tarihini yok etmek, onun tarihi geçmişini inkar etmek ve sömürgeci ulusun istediği bir tarih versiyonunu ona empoze etmek yatar. Bu nedenle ezilen, sömürülen, baskı altında tutulan ulusun kendi tarihini (geçmişini) hatırlatacak (memoire collective) ne varsa imha edilir. Onun ayakta kalmasını sağlayan kökü tahrip etmek koşuldur. Kemalistlerin de yaptığı buydu... Kütüphanelerde Kürtlerle ilgili, onların tarihiyle ilgili ne varsa yok edildi... Kürt beylikleri zamanında yapılan tarihi yapılar yıkılıp yerlerine askeri kışlalar yapıldı (Birca Belek-Alaca Burç). Tüm yöre adları değiştirildi." sh.55

        "Ölü dilleri öğreten filoloji bölümleri var iken, yaşayan bir dil olan ve milyonlarca insan tarafından konuşulan Kürtçe hiçbir Edebiyat fakültesinde öğretilmez(!). sh.55

        "Kendi kimliğini inkar eden kişi ortaya çıkan "boşluğu" ezen ulusun kimliğiyle doldurmak gibi bir açmazla karşılaşıyor ve psikolojik planda "bozuk bir kişilik" sergiliyor... (Elbette burada söz konusu olan daha çok diplomalılardır.) sh.58

        "Doğrudan baskı ve denetime olanak veren sömürgeci devletin fiziki varlığının bulunmaması (bu işleri yerli işbirlikçiler üstlendikleri sürece) sömürünün daha ucuza gerçekleşmesine de olanak veriyor. Böylece sömürgeci devlet bir sürü harcamalardan da kurtulmuş oluyor." sh.59

        "Sömürgelerle doğrudan siyasi-askeri-polisiye denetimin kalkmasıyla sömürgeciliğin de sona ereceği sanılmıştı. Oysa bugün Üçüncü Dünya'nın kaynakları sömürgecilik dönemindekini çok aşan bir ölçekte emperyalist ülkelere taşınmaktadır." sh.59

        "Mustafa Kemal'in yaptıkları, bir başka Mustafa'nın, Mustafa Reşit Paşa'nın başlattığı "olaylar" zincirinde sadece bir halkaydı, üstelik zincirin büyük bir halkası da değildi. Tanzimat, Islahat, Meşrutiyet, Cumhuriyet yarı-sömürgeleşmenin aşamalarıdır." sh.87

        "Dünyada sağlığında ve ölümünden sonra Mustafa Kemal kadar anıtı dikilmiş, heykeli, büstü yapılmış, resimleri çoğaltılmış bir başka lider herhalde yoktur. Mustafa Kemal heykel ve anıtlarının yapılmasından pek çok hoşlanıyordu. İlk anıtı 1927'de Sarayburnu'nda dikilmişti. Daha sonra heykel ve anıtları görülmemiş boyutlarda arttı..." sh.88

        "Mustafa Kemal, Birinci Emperyalistlerarası Savaş'ta cephelerden birinde ölseydi ya da yenilgiden hemen sonra, Suriye cephelerinden ayrılmadan önce padişahın yaveri Naci'ye yolladığı telgraftaki istekleri gerçekleşseydi!... Yani Ahmet İzzet Paşa kabinesinde harbiye nazırı olsaydı, Anadolu hareketinin başına başka bir Osmanlı paşası geçecekti." sh.94

        "Mustafa Kemal'in olaylara Makyavelist bir yaklaşımı vardı. Komitacı taktik ve yöntemleriyle amaca ulaşmayı yeğlerdi." sh.96

        "Mustafa Kemal'e, Jön Türklerin programında yer alıp da gerçekleştirilemeyen birçok "inkılabı" gerçekleştirmek nasip olmuştur. Resmi ideoloji ısrarla Mustafa Kemal'i söz konusu geleneğin dışında tutmaya çalışmıştır. Aslında amaçları kişiyi yüceltmek olanların bu tip "manipülasyonlara" girişmeleri anlaşılır bir şeydir." sh.96

        "Emperyalist Batı neden Mustafa Kemal'e hayran oluyor? (Eğer gerçekten böyle bir şey varsa!)... Herhalde emperyalist devletlerin yöneticileri ve sözcüleri, Mustafa Kemal'in mavi gözlerine hayranlık duymuyorlardı. Onu emperyalist çıkarlar açısından değerlendiriyorlardı... Gerçekleştirilen "inkılapların" Batı'ya bir zararı dokunmadığı gibi, tam tersine Batı'nın işini daha da kolaylaştırmaktaydı. Bu durumu çok iyi bilen emperyalist yöneticiler, Mustafa Kemal'in kişiliğinde güvenilir bir müttefik bulmuşlardı. Onun kişiliğinde ayrıca Batı hayranlığının en radikal temsilcisini bulmuşlardı... Bu yüzden, klasik sömürgecilikten kurtulan ülkelere Batılı yöneticilerin, akıl hocalarının, bu arada "bilim adamlarının", Mustafa Kemal örneğini vermeleri boşuna değildir... Batılılar, artık klasik sömürgeciliğin gününü doldurduğu bir dönemde, Mustafa Kemal liderliğinde aralanan kapının yeni sömürgeciliğin yolu olduğunu çok iyi biliyorlardı... Emperyalistler, Türkiye'deki düzeni diğer azgelişmiş ülkelere örnek göstermekten çıkar umuyorlardı." sh.97

        "Cumhuriyet aydınları, Tanzimat ve Meşrutiyet aydınları gibi Türkiye'nin geri kalmışlığını"nın gerçek nedenini kavrayacak yüksekliğe hiçbir zaman çıkamamışlardır. Bugün de Türkiye'yi yönetmeye aday siyasal partilerin ve onlara akıl hocalığı eden aydınların ve bilim adamlarının çıkmazı da buradadır. Sanılıyor ki, "geriliğin" nedeni İslam kültürüdür. Ve daha genel olarak da, Doğu kültürüdür.... Nitekim, Batı kapitalizminin etkisi altına girmeden önce Doğu halkları ve diğer yarımküredekiler "geri" değil, farklıydılar. Azgelişmiş asla değildiler." sh.98

        "Doğu İslam kültüründen radikal kopuş "milliyetçilik" sayılırsa; kendini emperyalist kültürün kucağına atmak ne olur? Boşluğun Batı burjuva kültürüyle doldurulması olmaz mı? Bu bağlamda ani bir kararla, Arap harflerinin atılarak yerine Latin harflerinin alınması bir talihsizlik olmuştur. Genç nesiller yüzyıllardır birikip gelen kültür mirasının dışına atılmışlardır." sh.100

        "Gerçekten de Türk Üniversiteleri Ulu Önder Atatürk'e övgüler yazmanın ötesine geçemiyor.... Düzeni yeniden üretip yaşatmak amacı taşıyan, bu amaçla oluşturulmuş kurumlardan, o düzeni eleştiren teorik yaklaşımlar beklemek iyimserlik olurdu. Tam tersine, üniversite (sosyal bilimler), sorunlara eleştirel olarak yaklaşanları barındırmaz. Onlara kapılarını kapar. Üniversiteler kapılarını kapayınca, ekseri, mapusane kapıları açılır... Mevcut düzeni eleştirmeyen, üstelik yüceltenlere de başka kapıların açıldığı çok iyi bilinir. Ünvanlar da, çoğunlukla kurulu düzene bağlılığını kanıtlayanlara verilir. Bu adamlar, ünvanları bilimin bir dalında yaptıkları katkıdan ötürü almazlar. Ama, ünvanları var diye "otorite" sayılırlar. Elbette hizmetlerinden başka alanlarda da yararlanılır. Yönetim kurulu üyelikleri, bilirkişilik vb. gibi sayısız alanda katkıda bulunurlar." sh.101

        "Ismarlama tarih yazıcıları, Mustafa Kemal'in kendi diktatörlüğünü kurmak için en yakın mücadele arkadaşlarını tasfiye etmesini "devrimci kadronun zaferi" olarak göstereceklerdir... Milletvekilleri tek parti dönemi boyunca CHP tarafından atanan memurlar durumundaydılar. Bir dönem parti genel sekreteri içişleri bakanı, parti il başkanları da valilerdi." sh.111

        "Meclise girecek tüm üyelerin bir tek kişi tarafından seçildiği koşullarda, serbest seçimlerden ve hakimiyetin millete ait olduğundan söz etmek mümkün müdür? Herhalde, "Hakimiyet kayıtsız şartsız Mustafa Kemal'in ve onun yakın çevresinindir" demek gerçeğe daha uygun düşüyor." sh.113

        "Mustafa Kemal'in Bonapartist rejimi, devlet aygıtı içindeki gücüne ve güçlü görünümüne rağmen, hiçbir zaman geniş kitle desteği sağlayamamıştır." sh.116

        "Şüphesiz nüfusun ezici çoğunluğunu oluşturan köylülüğün, savaş, hastalık ve açlık yıkımları ve yüzyılların mirası olan "tevekkül"ü, sessizlik ve edilgenliği de Bonapartist rejime dolaylı bir destek sağlamaktaydı." sh.118

        "1931'den sonra Adnan Menderes de sürekli mebusluğa tayin edilenler arasına girmiştir. Menderes ailesinin Aydın'da 60 bin dönümü aşan toprakları vardı... Menderes; "kendisini Mustafa Kemal'in keşfettiğini, mebusluğunu hararetle istediğini" yazar. Meclise sürekli tayini çıkanlar sadece toprak ağaları değildir. Sürekli olarak "mebusluğa" tayin edilen şeyhler de vardır." sh.119

        "Bilindiği gibi, Lozan Antlaşması'na göre Türkiye, anlaşmanın imza tarihinden başlayarak beş yıl süreyle gümrüklerini yükseltemiyecekti. Osmanlı borçlarını da ödemeyi taahhüt etmişti. Elbette bu ve benzer kısıtlamalar "anti-emperyalistlik" iddialarının nasıl içi boş iddialar olduğunu da gösterir." sh.132

        "Ne ki, Mustafa Kemal, "milyoner, hatta milyarder yetiştirme" işine kendinden başladı. Böylece soruna verdiği önemi kendi kişisel yaşamıyla göstermiş oluyordu. Nedense Mustafa Kemal'in bu yanı pek bilinmez. İlkokuldan üniversiteye kadar öğrenciler, "ilke ve inkılaplarını" öğrenmekten onun ne denli yetkin bir "işadamı" olduğunu öğrenmeye vakit bulamıyorlar..." sh.139

        "Bir bakıma üst düzey sivil-militer "Batıcı Osmanlı bürokratları", bir çeşit "kurtarıcı rantı" elde ediyorlardı. Bu ranttan mahrum kalan ya da az rant elde eden "küskün bürokratlar", resmi ideoloji üreticileri tarafından bürokrasinin "devrimci kanadı" sayılmışlardır(!) " sh.139

        "Devletçilik olarak adlandırılan, bizim bunalım döneminin Bonapartizmi dediğimiz bu uygulama, hiçbir zaman bir ilkeden kaynaklanmamıştır. Olayların zorlamasıyla ortaya çıkmış ve bu zorlama ortadan kalkınca da terk edilmiştir. Zaten Bonapartist diktatörlüğün bir aracı durumundaki CHP'nin hiçbir zaman tutarlı ilkeleri olmamıştır. Duruma göre değişen uygulamalar, sonradan "ilkeleştirilmek" gibi zorlamalara girişilmiştir." sh.151

        "İkibin milyonerin yetiştiği, ortalama kar oranlarının %300 ila %1000 oranında gerçekleştiği yıllarda, dolaysız üreticilerin "manzarası" farklıydı. Fiyatların dört kat arttığı 1938-1946 aralığında baskı, aşırı çalışma ortamında işçi ücretleri hemen hemen sabit kalmış; keza kır kesiminde mülksüzleşme ve yoksullaşma genel bir eğilim halini almıştı. Yoksul köylüler, Hititlerden kalma "üretim teknikleri"yle, toprakları işlemeye devam ediyorlardı. Gerçekleştirilen birçok inkılaptanda pek haberleri yok gibiydi...." sh.154

        "Mustafa Kemal siyasal yaşamının hiçbir döneminde "halkçılık" kavramından halk yararına bir yönetim anlamamıştır. Ona göre halkçılık padişahın, Osmanlı Sultanının siyasal iktidarına son vermektir." sh.157

        "Yunanlıların bir keşif harekatı yapıp çekilişi, büyük bir zafer olarak gösteriliyor. Gerçekte olmayan şey, büyük bir zafer olarak gösteriliyor... O kadar ileri gidiliyor ki, "keşif hareketi" sonucu kazanılan zaferle İsmet Bey'in sadece Yunan Ordusu'nu yenilgiye uğratmakla kalmadığı, "milletin makus talihini yendiği" efsanesi de yayılıyor." sh.158

        "Bu prestiji dağıtmak için Çerkes Etem ve arkadaşlarının Yunanla birlik olduğunu söylemek zorunda idiler. Söylediler. Uzun süre inanıldı. Halbuki hiçbir dayanağı yoktu. Dün de bugün de Çerkes Etem'in Yunanlılar ile birlik olduğuna dair en küçük bir iz bile yok." sh.158

        "Mustafa Kemal'in "halkçı" yönetimi kitleler için daha ağır vergiler, daha ucuza elden çıkarılan ürünler; değişikliğe uğramayan, halka yukardan bakan Osmanlı merkezi yönetimine özgü baskıcı tavrı, jandarma zulmü, kendi sırtlarından süratle zenginleşen vurguncu tüccar ve Milli Mücadele "kahramanları"nın gösterişli harcamaları, emekçi halkın dışında gerçekleştirilen "Atatürk İnkılapları" demekti." sh.165

        " ‘Güdümlü muhalefet’e hemen büyük bir kitle desteğinin ortaya çıkması, ‘yeni parti’nin (Serbest Fırka) kitleler yararına bir proğrama sahip olmasından değil, iktidar partisinden kaçışın bir göstergesiydi. Halk yığınları Fethi Bey'in lideri olduğu partinin ne proğramından ne de temel politikalarından haberdardı. Ama sağduyuyla ‘halkçı ve inkılapçı iktidar’dan kaçıyordu." sh.166

        "Halkçılık, halktan yana bir yönetim değil, bütünüyle halktan kopuk ve ona yabancılaşmış baskıcı bir yönetimin uyduruk ideolojisinin bir parçasıydı." sh.168

        "D.P. bir muvazaa (denge) partisi olarak kuruldu; başlangıçta güdümlü bir muhalefetti. Ama, daha sonra güdümlülük ve muvazaa partisi olmaktan uzaklaştı. Ve bedelini de ağır bir biçimde ödedi." sh.169

        "Fakat klasik sömürgeciliğin tasfiyesi sadece ABD için değil, sömürgeci ülkeler için de "karlı" bir şeydi. Zaten, sömürgelerinden "çekilirken", yerlerine bu işi yapacak "yerli" adamlarını bırakıyorlardı. Öte yandan, yeni-sömürgeciliğin araçları olan kurumlar, IMF, Dünya Bankası, Birleşmiş Milletler Örgütü etrafında oluşturulan diğer "insancıl amaçlı kuruluşlar", teker teker sömürgeci devletler yerine kolektif bir sömürüye olanak verecek durumdaydı." sh.171

        "Batıya ulaşmayı temel amaç ve tek kurtuluş yolu olarak gören klasik sömürgecilik sonrasının ulus-devletleri, Batılılar tarafından önerilen büyüme modellerine (kalkınma reçetelerine) uyum sağlamaya yöneldikleri ölçüde, oyunu daha baştan kaybetmişlerdi. Çıkmaz bir yola girmişlerdi." sh.172

        "Amerikalılar demode olmuş, işe yaramayan, depolanmaları da sorun yaratan silahları, savaş artıklarını Türkiye'ye yardım olarak veriyordu. Ama Türkiye, söz konusu silahları ABD'nin izni olmadan kullanamayacaktı." sh.172

        "Türkiye'nin, oldukça gelişmiş demiryolu şebekesini ihmal ederek, ülke gerçeklerine ve çıkarlarına uygun düşmeyen karayolu taşımacılığını ön plana çıkarması, emperyalist şartlandırma ve biçimlendirmenin ilginç bir örneğidir." sh.175

        "Atatürk inkılaplarından hemen hiçbir yarar sağlayamayan geniş halk kitleleri, özellikle dini baskılardan da şikayetçiydi. Laikliğin Türkiye'deki uygulaması, kitleler üzerinde tam bir baskıya dönüşmüştü." sh.177

        "1923-1946 aralığında Kemalist iktidarlarca milliyetçi ideolojiyi dini ideolojinin yerine geçirme çabaları beklenen sonucu vermemişti. Bu durumun farkında olan DP, daha muhalefetteyken, kitlelerin bu rahatsızlığından yararlanma yolunu seçti." sh.178

        "Mali bağımlılık (dış borçlar) arttığı halde, ekonomi politikalarının yönetimi dış karar merkezlerine doğru kayar. Ülke yöneticilerinin manevra alanı azalır. Karar mercileri IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlar olmaya başlar. Aşırı borçlu bir ülkenin borç verenlerin isteklerini dikkate almaması, ancak istisnai durumlarda söz konusu olabilir." sh.182

        "Şah'ın Ortadoğu'nun jandarmalığı rolünün son bulduğu koşullarda sadece siyonist İsrail devletine dayanarak emperyalist çıkarları güvence altına almak mümkün değildi. Zaten böylesi bir ortamda siyonist devletin kendi de tehlikede sayılırdı... Kısaca, Ortadoğu'da istikrarın sağlanması, öncelikle Türkiye'de istikrarsızlığın giderilmesine bağlı görünüyordu. İran'dan boşalan Ortadoğu'daki alt-emperyalist işlere (jandarmalığa) en uygun aday Türkiye'ydi... Aradan bir ay bile geçmeden Türk generalleri, bölgenin istikrarının Türkiye'deki istikrardan geçtiğini, bölgedeki emperyalist çıkarların korunmasında ellerinden geleni yapacaklarını 12.Eylül.1980'den başlayarak göstermeye başlıyorlardı." sh.188

        "Ortalama bir insan 12 Eylül'le gelen askeri diktatörlüğü "anarşiyi önlemek" gibi sınırlı bir amacı olduğunu sanır. Dükkan sahipleri mentalitesinin ötesine geçememiş diplomalıların çoğunluğu da benzer bir sanıya sahiptir. Oysa generallerin gelişinin köklü "gerekçeleri" vardı. Dünyada sadece zabıtayı sağlamak amacıyla darbe yapıldığı görülmemiştir." sh.188

        "Kimi "radikal Atatürkçü'nün" ileri sürdüğü gibi, cuntanın amacı Atatürkçülüğü tasfiye etmek değildi. Amaç, yeni durumun gerektirdiği, yeni koşullara cevap verecek bir Atatürkçülük (resmi ideoloji) oluşturmaktı." sh.189

        "İkincisi, radikal İslam'ın güçlendiği koşullarda dine karşı geleneksel yaklaşımında nüanse edilmesi gerekliydi. Zira, dini, sol harekete, hem de radikal İslamcı harekete karşı kullanmak, ABD'nin istediği "devlet kontrolündeki İslam'ın iktidarda olduğu ülkelerle sıcak ilişkiler kurabilmek için, din üzerindeki baskının daha da yumuşatılması gerekiyordu. Geleneksel yaklaşım geçerliyken, yukardaki amaçları gerçekleştirmek mümkün görünmüyordu. Bu aşamada uyduruk "Türk-İslam Sentezi" yaması devreye sokuldu." sh.190

        "Türkiye sürekli devalüasyonlar ve kur politikalarıyla ihraç ürünlerini sürekli ucuzlattıkça, borç faiz ve anaparalarını aksatmadan ödedikçe, gerektiğinde Ortadoğu'da Batı çıkarlarını güvence altına alma niyetini ortaya koydukça, Türkiye'nin Batı'dan görüntüsünün "pek parlak" görünmesi doğaldır." sh.200

        "Sömürge ve yarı-sömürgelerdeki "Batıcı aydınlar", sömürgeciliğin ürünü olan yerli işbirlikçi orta-sınıflar kendi halklarını ve kendi geçmişlerini suçlama yarışında, Batılı efendilerini bile geride bıraktılar." sh.206

        "Artık insanlığın geleceğini temsil etme "ayrıcalığının" Batı'nın elinden alınması gerekiyor." sh.219

        "Bilim ve teknoloji düşmanlığı kadar, aşırı bilim ve teknoloji hayranlığının ve fetişizminin de tehlikeli olabileceğinin bilincine varmak ve bu yönde harekete geçmek gerekiyor." sh.219                


* Paradigmanın iflası - Resmi ideolojinin eleştirisine giriş, Doç.Dr. Fikret BAŞKAYA, Doz yay.3, 2.baskı, İstanbul