16 Ocak 2014 Perşembe

BUMERANG-3

BUGÜN…

ABD ve terör birlikteliğini, ikisinin “ikiz kardeş” gibi olduklarını anlamak ve anlatmak için fazla söze hacet yok. Aksi takdirde yazı Amerikan pembe dizisi [Yalan Rüzgarı]na döner. Siz sayın okuyucu, ABD’nin mazideki ve halihazırdaki icraatlarından terörün ne demek olduğunu gayet iyi anladınız. Ama ben yine de terör ve terörizmin lügatteki tanımını vermek istiyorum.

Terör(ing. terror; fr. terreur; ar. tedhiş) fransızca bir kelime olup sözlükte dehşet saçma, korkutup sindirme, şiddet uygulayarak yıldırma anlamına gelir. Terörizm (tedhişcilik) ise bir fikri, bir görüşü kabul ettirmek, yaymak veya vazgeçirtmek ya da bir amaca ulaşabilmek için terörün bir yöntem olarak kullanılmasıdır. [9]

Tarih boyunca teröre kişi, örgüt ve devletler tarafından amaçlarına ulaşabilmek için araç olarak sık sık başvurulagelmiştir. Bugün Afganistan’a bütün imkanlarını seferber ederek, NATO’yu ve hatta başka “bağımsız”! devletleri de “yardım ve yataklık yapma”ya zorlayıp yedeğine alarak saldıran ABD, kuruluşu öncesi-esnası-sonrası’nda da teröre bir yöntem olarak sık sık başvurdu. Ateşli silahlara sahip soluk benizli beyaz adam, keşfettiği topraklara ayak bastığında 10 milyon olan kızılderili nüfusunu imha ederek 200 bine indirmiştir. [5] Yine beyaz adamın kızılderililerden arındırdığı! topraklarda çalıştırılmak üzere Afrika’dan Amerika’ya yaptığı köle sevkiyatında 19 milyon karaderili insan sadece yolda “telef” olmuştur. [10] Ve şu yaşlı dünyamızda tarih boyunca hiçbir kişi, örgüt ve devlet, ABD kadar cana kıymamış ve sömürü yapmamıştır. Yalnız Hiroşima’ya attığı (ki ondan başka kimse kullanmadı) ilk atom bombası ile toplam 140 000 insanı katletti. Terörist ilan ettiği Bin Laden ve El-Kaide yalnız bu terör eyleminin bile, istese de yanına yaklaşamaz. Vietnam, Irak, Afganistan ve diğer binbir CİnAyetlerinden ve de Yemen, Pakistan gibi yerlerdeki saldırılarından bİHAber değil artık dünyadaki bilinçli ve farkında olan, zihinleri Hollywood tarafından esir alınmamış, iğdiş edilmemiş insanlar.

Her ne kadar parasının üzerinde “Tanrıya güveniyoruz” yazsa da bu Tanrının nasıl ve kimin Tanrısı olduğunu anlayan kızılderili, karaderili, sarıderili, 3. Dünyalı bir Allah’ın kulu çıkmamıştır. Dini-imanı para olan bu ruhsuz medeniyet için her şeyin ölçüsü çıkardır. Çıkarlarına uygun olsun da varsın falan ülke askeri diktatörlükle; filan ülke şeriat(!)le; feşmekan ülke krallıkla yönetilsin, onun için hava hoş. “Demokrasi oyunu”na ister filan ülkede “our boys(bizim çocuklar)” tarafından ara(pause) verilsin, isterse falan ülke darbe ile “müşerref” olup oyun dışı(game over) olsun. Yeter ki ABD’nin hakimiyetine, menfaatlerine halel gelmesin. Bir zamanlar Irak’ta  hüküm süren Saddam “su”dan bir bahane ile(Şatt’ül Arab suyu) ABD’nin hakimiyetine ve çıkarlarına “hayır” diyen İran’ın üzerine saldırırken-saldırtılırken, Halepçe’de onbinlerce insanı kimyasal silahlarla imha ederken “iyi diktatör”dü. Aynı Saddam Kuveyt’e girince (bir rivayete göre ilhak etmesi yönünde göz kırpılınca) yani ABD’nin egemenlik alanına tecavüz edip çıkarlarını ihlal edince “kötü diktatör” oluverdi ve defteri dürülüverdi. Stern, Haganah gibi terör örgütlerini kurup Filistin’in Arap halkını terörize eden ve bu yolla devlet kuran İsrail’e kol-kanat geren, bırakın kulağını çekmeyi, kınanmasına bile rıza göstermeyen ABD, topraklarını, dinlerini savunmaya çalışan Filistinlileri rahatlıkla terörist sınıfına yerleştirebilmektedir. Terörü ABD ve yandaşları yaparsa “yakışır haspalara”, ama başkasına zinhar.

Kendisine ve kendisinin başını çektiği yeni küresel(global) dünya düzenine boyun eğmeyen, kullukta kusur eden, çıkarlarını tehlikeye atan kişiler, örgütler, ülkeler hemen kara listeye, yani terörist veya terörü destekleyen ve insan haklarını ihlal edenler listesine dahil edilir. Listeyi belirlemek onun paşa gönlüne kalmıştır. Listeye hiç girmeyebileceğiniz(İsrail) gibi, tecdid-i iman yaparsanız tekrar o listeden silinebilirsiniz. ABD’nin itibar ettiği lügatin farklı olduğunu farketmişsinizdir herhalde. “Coniyi öldürüp hakkını yemeyelim” bu lügat farklılığı yalnız ABD’ye özgü de değildir elbette. Terörizm veya başka bir sürü kavram insanlara, ülkelere göre relatif(görece) olabiliyor. Ölçü koymayı, kavramların sınırlarını belirlemeyi istek ve arzusunu ilah(tanrı) edinen insanoğlu yapmaya görsün, aklınız hayaliniz şaşırır, alimallah küçük dilinizi yutarsınız. ABD ve işbirlikçileri, boylu boyunca terör pisliğine batmışken, üstleri başları kan içindeyken utanmadan birde kalkıp, aslında insanların birbirlerini öldürmeye çalışması demek olan savaşa bile ahlaki-hukuki bir boyut getiren ve anlam itibariyle silm(barış) demek olan İslam’la terörü yanyana zikretmelerini duyunca insanın saçını-başını yolası geliyor. Ağlar mısınız, güler misiniz bu trajikokomik manzaraya.

Aziz İslam ister devlet, ister örgüt ve isterse kişiler eliyle olsun terörü bir yöntem, amaca götürücü bir araç olarak asla tasvip etmez. Kendisinin kabulü için “ikrah”ın(baskı) kabul edilmediği, ikrah durumunda dil ile kendisinin inkarına bile izin verilebildiği bu dinde, insanları ürküterek, korkutarak, yıldırarak, dehşete düşürerek netice almak makbul, meşru ve muteber değildir.

Terör bir yöntem, bir silah olarak kullanılırsa bir bumerang misali onu kullananın aleyhine döner, geri teper. Etme-bulma dünyası olan şu dünyada “rüzgar(terör) ekenin fırtına(terör) biçtiği”, [Derin Darbe]yi yediği de bir gerçek. Terörü ABD’nin veya başka bir zalimin hakimiyetine boyun eğmeme, çıkarlarına sekte vurma hali olarak tanımlamak; ABD’nin ezici bir askeri-ekonomik-siyasi güce sahip olduğu için dilediği gibi ölçü belirlemesi, tarif etmesi asla kabul edilemez. İnsanlık yaradılanın değil de, yaradanın koyduğu ölçülere itibar edip; hakk(İslam) batıl(İslam dışı bütün din ve dünya görüşleri)’a üstün gelmedikçe yeryüzünde barış, huzur, adalet sağlanamayacaktır.

Artık bu ülkedeki herkes “Büyük Şeytan ABD”nin, bir [Terminatör(yokedici)] olduğunu bilmeli ve asla aklından çıkarmamalı. Hollywood yapımlarıyla zihnimizi yönlendirmesine; İngilizce ve işbirlikçisi ülkelerin yerel dille yayın yapan medyasıyla bizi aldatmasına izin vermemeliyiz. Çok uluslu şirketlerinin ve kültürünün ürünlerine itibar etmemeliyiz. ABD’yle, onun sömürgeci zihniyetiyle, onun işbirlikçileriyle mücadelenin topyekün ve kıyamete kadar sürecek bir mücadele olduğunu hatırdan çıkarmamalıyız.

  ABD için “terör bahane, çıkarları şahane”dir. Kimbilir şu an think-thank’larıyla, pentagon’uyla, kara saray’ıyla, çok uluslu şirketleriyle, CİA’sıyla yaşlı dünyamızın başına hangi çorapları örmekle meşguldür. Tuzak üstüne tuzaklar hazırlıyor. Fakat Allah’ın bütün kurduğu tuzakları bozacağından, onun başına dolayacağından habersiz. [11] Allah’ı gökyüzünün ilahı(hakimi) ilan edip kendileri yeryüzünün ilahı olmaya soyunanlar, eninde sonunda “Allah’ın yerde de, gökte de tek ilah” olduğunu anlayacaklardır. [12]

Hiçbir şey “eski”si gibi olmayacakmış, olmasını isteyen kim. Olmamalı da. Eski dönem (özellikle son yarım asır) ABD’nin dünyayı ateşe verdiği yıllardı. Evine dönmeli mutlaka Yankee (go home). Onun daha o kıtada kızılderililere, karaderililere ödeye ödeye bitiremeyeceği diyet borcu var. Giderken de beraberinde silahlarını, üslerini, çok uluslu şirketlerini, sadık adamlarını, pılısını pırtısını toplasın götürsün. ABD’nin patron, efendi, jandarma olmadığı bir dünya daha hür (özgür), daha müreffeh, daha adaletli, daha huzurlu ve tek kelimeyle daha yaşanabilir bir dünya olacaktır inanın.

Herkes buna bir inansa, ah bir inansa, işte o gün [Independence Day (Bağımsızlık Günü)] olsa.

[9]. Büyük Türkçe sözlük, D. Mehmed Doğan, İz yay., İstanbul, 1996.
[10]. Modern dünyada müslümanlar, Abdurrahman Arslan, İletişim yay., İstanbul,  2000.

[11]-[12]. Kur’an-ı Kerim; Enfal/30-Zuhruf/84.

9 Ocak 2014 Perşembe

MÜ’MİNCE DÜŞÜNME ÜZERİNE DENEMELER

İslam, yeryüzündeki ilk insanın-insanların dinidir (felsefesidir, dünya görüşüdür, yaşam tarzıdır, inancıdır, ideolojisidir). Rabb (Allah-Tanrı) tarafından makro kosmoz (kainat-evren) ve mikro kosmoz (insan) en güzel şekilde yaratılmış, ilk bilgi (vahiy) insana verilmiş, insana yeryüzünde bir mühlet tanınmış, iki yol gösterilmiş (Hakk-İslam ve Ba’tıl-İslam dışı her yol) ve tarih içinde gerekli görüldükçe insanlar içinden seçilen elçiler vasıtasıyla yanıldığı, unuttuğu ve unutmaması gereken hususlar tekrar hatırlatılmıştır. İnsanın yeryüzündeki biricik gayesi, onu ve herşeyi “yoktan varedene” teslim olup itaat etmek ve O’nu zikredip (anıp) hoşnutluğunu, rızasını kazanmaktır. Eşyanın hakikatine ve insan fıtratına (yaratılışına) en uygun dünya görüşü (din) doğrultusunda yaşayacak, bütün bir ömrünü bu uğurda sarfedecektir. Kendini ve kendi dışındaki alemleri (enfüs ve afak) anlamaya, bilmeye çalışacak; ilmiyle ihlaslı (samimane) bir şekilde hareket eden bir kul (abd) olmak ve mabuduna ibadet (kulluk) edip O’nu hoşnut etmek için cehd edecek (cihad), çabalayacaktır. Görünce dünyayı gönül vermeyecek, merak edecek, sorup öğrenecektir. Bütün emek ve zahmet “asıl yurdu” olan Cennet’e kavuşmak ve Cehennem’den ırak olmak içindir. Heva ve heveslerine (istek ve arzularına) değil, vahye ta’bi olacaktır. Kula (aklı ve nefsi dahil) kulluğu değil, Allah’a kul olmayı en yüce makam,şeref, pa’ye bilecektir. Yaşamı da, ölümü de bu minval üzre olacaktır.

İslam’ı üç kelime ile tarif etseydim; ölçü, denge ve ahenk kelimelerini kullanırdım. Duygu, düşünce ve davranış olmak üzere hayatın her alanında ölçülü olma, dengeli olma ve diğer varlıklarla uyum içinde olma demektir. İnsanın kendisiyle, diğer insanlarla, canlı ve cansız varlıklarla ve belki hepsinden daha önemlisi Yaratıcısıyla ilişkilerini en güzel şekilde düzenleyen bir başka din (dünya görüşü) yoktur. Dün de yoktu, yarın da olmayacaktır. Hiçbir ideoloji insanı ve hayatı İslam kadar anlamlandıramaz, açıklayamaz. İnsanın aklını, kalbini tatmin edecek, yatıştıracak, doyuracak, huzura, sükunete erdirecek, dinginliğe ulaştıracak bir başka din yoktur.

Mü’min, emin olan ve emin olunan insandır. Elinden, dilinden belinden ve de can, mal, ırz noktasında yalnız mü’minlerin değil mü’min olmayanların da güvende olduğu kişidir. Kainatta hiçbir canlı ve cansız varlık kat’i surette gereksiz, fazla ve boş yere yaratılmış değildir. Her birinin bir yaratılış gayesi vardır ve hepsi birbiriyle ilişkilidir, bütünün parçalarıdır. Öyle olduğu için mü’min yeryüzünün imarı, korunması ve devamı için uğraşmakla mükelleftir. Yeryüzünü bir mescid olarak görecek, kirletmeyecek, israf etmeyecek, elindekileri muhtaç olanlarla paylaşacaktır. Ya dinde ya fıtratta (yaratılışta) bütün insanları kardeşleri olarak bilecektir. Yeryüzünde adaleti ayakta tutacak, hayır ve iyiliğin yaygınlaşması için uğraşacak, kötülüğün galip gelmesi ve yayılması için uğraşan Şeytan ve onun dostları ile mücadeleyi (cihadı) elden bırakmayacaktır. Şayet o da bu işi önemsemez, savsaklar ve terkederse kim yapacaktır. O zaman “kimbilir kimden umarız emr-i b'il-ma'ruf / Kimbilir kimden umarız neyh-i ani'l-münker / İ. Özel”

Mü’min derken şek ve şüpheden arınmış, inanmış, emin olmuş, tasdik etmiş, doğrulamış kişiyi anlıyorum. Ve neyin mü’mini derken de kapitalizmin, sosyalizmin, faşizmin, milliyetçiliğin, kemalizmin, otokrasinin, diktatörlüğün, despotizmin, monarşinin, aristokrasinin, demokrasinin, teokrasinin, laikliğin, ruhbanlığın, liberalizmin, hırıstiyanlığın, yahudiliğin, budizmin yani bilimum İslam’a mugayir (aykırı, uyuşmaz, te’lif edilemez) ne kadar ideoloji-din varsa onların mü’mini olmayı değil, onları reddetmeyi, sadece ve sadece İslam’ın mü’mini olmayı kastediyorum. İslam’a muhalif bütün bu beşeri felsefi-ideolojik-dinsel öğretilere “la” (hayır) demeden, onların zihni kirliliklerinden arınmadan mü’min olunamayacağına ve kalınamayacağına inanıyorum. Zira halihazırdaki en tehlikeli kirlilik çevre kirliliği değil, zihni kirlenmedir. Bu düşünsel kirliliklerden, pisliklerden arınmadan “mü’minim-müslümanım” sözü bir iddia olmadan öteye geçemez, olunsa olunsa bir münafık, bir müşrik olunur.

Mü’min ve mü’min olmayanı ayıran en önemli husus, mü’min olmanın alamet-i farikası (ayırt edici özelliği) herhangi bir konu sözkonusu olduğunda meseleye nasıl yaklaştığıdır. Mü’min bir konuda ‘Allah ve Rasülü bana ne emrediyor, ne yapar da onları razı ederim, emirlerine itaat etmiş, uymuş olurum’ diye düşünürken mü’min olmayanın (müşrik, kafir) böyle bir sorunu yoktur, aklına bile gelmez, dert etmez, umursamaz. Bir başka deyişle mü’minin referansı, kaynağı Kur’an ve Sünnet iken; mü’min olmayanın referansı, kaynağı aklıdır, heva ve hevesidir, batıl ideolojisidir, dinidir, felsefesidir. Mü’min için vahiy bulunmaz bir nimet iken, mü’min olmayan için vahiy vicdanıyla sınırlı, mabedin içine hapsedilmiş, öte dünyaya ait hususlardan mürekkep ve gerektiğinde batılın kavramlarıyla te’lif edilebilen, katıp karıştırılabilen bir sözler mecmuasıdır.

İnandıkları gibi yaşa(ya)mayanlar, sabır ve sebat göstermezlerse zamanla yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar. Hedefe ulaştırıcı diye bindikleri araçlar, amaç oluverir ve yolcularını alır başka yerlere götürür, eriştirmez menzil-i maksudlarına. İçinde yaşadıkları sistemi içerden fethedeceklerini düşünenler, zaman içinde kendileri fetholunurlar da farkına bile varmazlar. “Aişe diye diye Fadime diyemez oldum” türküsü misali demokrasi demokrasi diyenler, gün gelir İslam diyemez olurlar. Hatta bırakın demeyi içerdeki ve dışardaki zalimlerle, kafirlerle iş tutarlar, stratejik ortak olurlar, rol modelliğe soyunurlar. “Allah’ın ipi” diye şaşırıp demokrasinin ipine tutunurlar, üstelik bir de bunu marifetmiş gibi elaleme öğütlerler.

Biz bu dünyaya sahip olmaya değil, şahit olmaya geldik. Canımız dahil hiçbir şeyin sahibi değil, emanetçisiyiz. İntifa (kullanma, faydalanma) hakkına sahibiz, “Sahib”imizin izin verdiği ve hoşnut olduğu sınırlar dahilinde. Sahip olduğumuzu zannettiğimiz her şey O’nun bize bir lütfudur, keremidir, bağışıdır. Yunus’un “Mal sahibi, mülk sahibi / Hani bunun ilk sahibi / Mal da yalan, mülk de yalan /Var biraz da sen oyalan” şiirindeki gibi fani olduğumuzu unutmadan “Baki Olan”ın tanıdığı süreyi tamamlamalıyız. O’nun sevgisini kazanmak, O’na yaklaşmaya vesile kılmak için elimizdekileri O’nun kullarıyla paylaşmalı, görüp gözetmeliyiz. Mümkünse yeryüzünde sahipsiz, çaresiz, umutsuz bir insan hatta bir canlı bile olmaması için çaba sarfetmeliyiz. Sevincimiz başkalarının acısı, varlığımız başkalarının yokluğu üzerine kurulmamalıdır. İdealle realite arasında, ideale doğru seyreden bir çabamız olmalı. Yaşanan hayatın, dünyanın gerçeklerine teslim olmadan onları değiştirmeye, hayra, hakka tebdil etmeye, değiştirmeye çalışmakla yükümlüyüz. Ne kadar imkan ve takatimiz varsa onu yeryüzündeki insanların Hakk’a tabi olmaları ve hallerinin düzelmesi için ortaya koymalı, bu “idealimizi, ütopyamızı, hayalimizi” asla yitirmemeliyiz.


Biz zaferle değil, seferle yükümlüyüz. Hedefimize varamasak da yolunda gerekirse telef olmalı, ölebilmeliyiz. Yeter ki yolumuz dosdoğru olsun, sağa sola sapmış olmasın. Herşey ve herkes aleyhimize gözükse, tablo çok karanlık ve karamsar bile olsa biz yolumuzdan dönemeyiz, yeise, ümitsizliğe kapılamayız. Her zorlukla birlikte bir kolaylık, her gecenin bir sabahı, her zahmetin bir rahmeti vardır. Eşkıya dünyaya hükümdar ilelebet (sonsuza dek) olamaz. Gün olur devran döner. Neticede “akıbet muttakilerindir” yani son kertede kazanacak olanlar, felaha, kurtuluşa erişecek olanlar mü’minlerdir. Bu, ha bu dünyada olmuş, ha ahirette olmuş ne farkeder?

2 Ocak 2014 Perşembe

CHP ZİHNİYETİNİN ANATOMOPATOLOJİK TAHLİLİ

Sağcı zihniyetin teşrihi ve teşhiri’ni yaptıktan sonra gelelim CHP (Cumhuriyet Halk Partisi) zihniyetinin anatomopatolojik* tahliline. CHP zihniyetinin tahlili, kelimenin gerçek anlamıyla bu ülkede solcu zihniyetin analizi anlamına elbette gelmez fakat şu sıralar değişim/ dönüşüm geçirmekte olan sistemin jakoben/ dayatmacı/ tepeden inmeci yüzünün tahlili anlamına pekȃla gelir. Yirminci yüzyılın ikinci çeyreğinde devrimci (doğru yanlış ne varsa yıkıp deviren anlamında) olup, şimdilerde o döneme (1923-1950) ait, elde avuçta ne varsa onu korumaya ve yeni şartlara uyum sağlamaya çalışan bu zihniyet, sağcı zihniyeti temsil eden çok sayıda partiden ziyade hȃlȃ sistemin diğer kanadını tek başına temsil etmeye devam ediyor.

Osmanlı İmparatorluğu’nun altı yüzyılı aşkın ömrü artık son demine gelmiş idi. Canlıların bir ömrü olduğu gibi devletlerin de bir ömrü vardır elbette. Bir devlet tarih sahnesinden çekilse bile insanlar yine bir başka devlette (yönetimde, sistemde) yaşamaya devam ederler. Osmanlı zaten kendi içinde arız olduğu hastalıklardan kurtulmak amacıyla yüzyıla yakın zaman içinde birçok değişikliği/ tedavi yöntemlerini denemişti. Islahat, Tanzimat, Meşrutiyet derken İttihat ve Terakki Partisi’nin elinde parçalandı, un ufak oldu.

Birçok etnisiteyi, birçok din ve mezhebi, birçok kültürü içinde barındıran Osmanlı, içerden ve dışarıdan uğraşanların elbirliği ile yıkıldıktan sonra tek etnisiteli, tek din ve mezhepli, tek kültürlü yeni bir devlet (ulus devlet) ve millet oluşturmak için (on yılda onbeş milyon her yaştan gencin baştan yaratıldığı (!) hatırlansın lütfen) her türlü yol ve yöntemi denedi Türkiye Cumhuriyeti (TC).

Üç kıtada, birçok cephede vuruşa vuruşa Anadolu’ya çekilen Osmanlı’yı, İngilizler ve müttefikleri burada da rahat bırakmadılar. Onların gazıyla Yunanlıların hayalleri depreşince CHP’nin resmi tarih kurgusunda ‘Kurtuluş savaşı’ diye isimlendirilen muharebeler yaşandı. Bu muharebelere Anadolu insanı varıyla yoğuyla, canıyla kanıyla katılmasına rağmen sonrasında Mustafa Kemal Paşa, İsmet Paşa ve onların çizgisini benimseyenler (CHP) devlet aygıtını ele geçirdi. Diğerlerinin ise bir kısmı canını kaybetti (Ali Şükrü Bey, Deli Halid Paşa, Mustafa Suphi, İskilipli Atıf Hoca vb), bir kısmı sürgüne gitti ya da gönderildi (Mehmet Akif Ersoy, 150’likler, vb), bir kısmı canını zor kurtardı (Kazım Karabekir Paşa, Refet Paşa, Ali Fuad Paşa,  vb) ve büyük bir kısmı ise (halkın CHP’li olmayan ezici çoğunluğu) yeni devletin (rejimin) binbir türlü kötü, acımasız, gaddar muamelelerine maruz kaldı. Öyle ya devleti CHP zihniyeti kurtarmıştı, halk da yapılacak inkılaplara ‘paşa paşa’ rıza gösterecekti. Yoksa mazaallah karşı devrimci, vatan haini, yobaz, gerici ve çağdışı olmak işten bile değildi. Kurtarıcılar halkı dış tecavüzcülerden kurtarmıştı ya (!?), halk artık mutlu olabilir, yeni halden zevk alabilirdi. Aslında yeni (!) ve genç TC (CHP) işgalci ve sömürgeci Batı karşısında bir nevi ‘tecavüzcüsüne aşık aptal kız’ konumunda idi. İçeride Frenkleri taklit ederek halkı onlara benzetmeye uğraşırken, kendisi de Batı karşısında aşağılık duygularından kurtulmak, onlara kendini beğendirmek ve onlar nezdinde kabul görmek için takla üstüne takla atıyor, çılgınlık üstüne çılgınlık yapıyordu. Ne de olsa bu Türkler çılgın değil mi idi?! Devletlü kesim nasıl olsa halk için neyin iyi, neyin kötü olduğunu elbette daha iyi bilirdi. Ya bir de bu kahraman kurtarıcılarımız olmasaydı, hafazanallah yunanlılar nesebimizi bozar, kimse anasını babasını bilemezdi, camiler ezansız kalırdı (en azından Türkçe bile olsa bir ezan vardı, buna da şükürdü), kadınların örtüsüne el uzatılır, alfabemizi değiştirmeye kalkarlar, geçmişimizle ve İslamla bağımızı kesmeye kalkarlardı. O yıllarda halk süregelen savaşlardan dolayı zaten yoksul, yorgun ve perişandı. Nüfusun %70-80’i köyde yaşıyordu. İletişim ve ulaşım iptidai şartlarda idi. Üstte yok, başta yok idi. Üstüne üstlük bir de baskı öylesine yoğundu ki muhalefet nerdeyse sıfırlanmıştı. Takrir-i Sükun Kanunu, Hıyanet-i Vataniyye Kanunu, İstiklal Mahkemeleri, Jandarma ve diğer devlet araçlarıyla ülke genelinde terör estiriliyor, aykırı seslerin nefesi kesiliyor, defteri hemen dürülüveriyordu. Omuz üstünde baş taşımak öyle her yiğidin harcı değildi. Kimi kime şikayet edeceksindi ki. O yıllarda yargı bağımsızdı bağımsız olmasına da (!?) insan hak ve hürriyetleri kavramları filan bilinmiyor, vatandaşın bırakın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmasını, şehre bile inmesi kolay değildi. Hem öyle devlete meydan okumak, devleti-devletliyi şikayet etmek, devleti tahkir ve tezyif etmek kimsenin aklından geçmez, herkes haddini bilir, bilmeyene de itina ile bildirilir idi. İstiklal Mahkemeleri, siyasi infaz (Osmanlıdaki siyaseten katl) görevini yürütüyordu. Üyeleri Kamal Atatürk tarafından, hukukçu olmayan CHP milletvekillerinden seçiliyor ve bizzat ondan direktif alıyorlardı. Muhalif olan, karşı çıkan herkes bu mahkemeler marifetiyle bertaraf edildi, susturuldu. Öyle temyiz filan yoktu, hemen oracıkta cezalar kesiliyor, insanlar darağaçlarında sallandırıyorlardı. Devlet terörü ile bile isteye, planlı proğramlı korku ortamı yaratılıyor ve bütün toplum sindiriliyordu.

“…Kel Ali (Elazığ’da kurduğu mahkemede), “CHP ve devrim yandaşı” olmayı reddeden Ahmet Emin Yalman, Hüseyin Cahit Yalçın, Velid Ebuzziya ve Eşref Edip Fergan gibi gazetecileri idamla yargılamış, ancak özür dilemeleri ve sisteme asker yazılmaları karşılığında affetmişti. Ek hatırlatma: Kel Ali’nin ismi, CHP Yenimahalle Belediyesi tarafından, bir parka verildi.” (Hepimiz Ahmet Hakan Coşkun mu olalım?, Ahmet Kekeç, Star, 16.05.2011)

TBMM dikensiz gül bahçesine döndürülmüştü. Herkesin korkudan nutku tutulduğundan, ‘nutuk’ rahat rahat irad edilebiliyordu. Kararlar oy birliği ile alınıyordu. Ulu Önder'in, Ebedi ve Milli Şefin himayelerinde Anadolu insanı hamur haline getirilip yeniden şekillendiriliyordu. Tarih, rejimin ihtiyacına göre yeniden yazılıyor-üretiliyor, gerçekler tersyüz edilip hain kahraman, kahraman hain ilan ediliyor, geçmiş tu kaka edilip genç beyinler cumhuriyetin okullarında Başöğretmen’in dediği üzere ‘gökten indirildiği söylenen sözlerden değil, akıl ve bilimden ilham’ alarak yetişiyorlardı. CHP zihniyeti (yüzeysel ve deriniyle) devletin tamamına hakimdi. Yani TC CHP, CHP TC idi. Ayrısı gayrısı yoktu. Bir ve beraberdi. Dostlar çok partili hayatta görsün kabilinden ve de muvazaa için Terakkiperver Cumhuriyet Partisi ve Serbest Parti kurduruldu. Kurulmalarıyla kapatılmaları bir oldu. Aslında halk nezdinde ne CHP’nin ne de devrimlerinin bir kıymet-i harbiyesi yoktu. 1923-1950 arası tam 27 yıl CHP’nin (devletin) astığı astık, kestiği kestikti. TSK, TBMM, yargı, eğitim, üniversiteler, basın, iş dünyası her şey ama her şey CHP’nin tasarrufunda, kontrolünde idi. Osmanlı padişahında olmayan güç TC cumhurbaşkanında, askeri ve sivil bürokratında vardı. Halkın kılık kıyafetinden (baştan ayağa, ıskarpinden şapkaya kadar ve yüzlerce yurttaşın canına kıyma pahasına) ağırlık ve uzunluk ölçülerine; kullandığı alfabesinden (ki geçmişle her türlü bağın kopması ve hafıza kaybı amaçlanıyordu) ezanına kadar hemen hemen ellenmedik, dokunulmadık alan bırakılmadı. İçeride düşman ilan edilen (iç tehditler) halk kesimlerinden Kürtlerin (Dersim katliamı vb), dindar Müslümanların (Menemen, Şeyh Sait ayaklanması filan bahane edilerek sayısız şeyh, hoca, müderris, alimin katli) ve Sosyalistlerin (Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katli vb) icabına bakıldı. Devrimler denilen şekilcilikten öte geçmeyen, yüzeysel değişikliklerle gürültü koparılırken, halkın temel sorunlarının hiç biri doğru dürüst ele alınmadı. Cumhuriyetin sahipleri ülkenin imkanlarını hem kendileri hem de yandaşları-candaşları ile tepe tepe kullandılar, makam mevki ve zenginlik adına ne varsa paylaştılar, artan kırıntıları da halka bıraktılar. Bugün kaybediyoruz-kaybettik dedikleri cumhuriyet kazanımları da hakimiyetleridir, mal varlıklarıdır, ayrıcalıklarıdır, makam ve mevkileridir.

İçe kapanan, komşularıyla bağını kesen, sırtını doğuya, yüzünü batıya dönen, batılılaşma adına halka her türlü eza ve cefayı reva gören CHP, ilkeler denen oklarını halkın bağrına sapladı. Dış politikada o günün dünyasının patronu İngiltere’nin çıkarlarına aykırı bir icraat hemen hemen yoktur. 1917’de Rusya’daki Bolşevik ihtilal, İngiltere’yi ve diğer sömürgeci ortaklarını telaşlandırmıştır, fakat ‘Anadolu İhtilali!’ her nedense telaşlandırmamıştır. Zira onları rahatsız eden bir durum yoktu ortada. Hem Türklere de bir vatan lazımdı, Orta Asya’ya dönecek halleri yoktu ya- hoş dönecek bir yer de yoktu zaten. Türk-Yunan muharebeleri sonrasında (Lozan’da) İngiltere ve müttefikleri, TC ile bir şekilde anlaştı, antlaştı. CHP’lilerin iddia ettiği gibi ortada onlara rağmen bir zafer ve yedi düvele karşı bir savaş da yoktu aslında.

CHP (TC) memnundu, içerde istediği gibi icraat yapıyor, yakıp yıkıyor, asıp kesiyordu. İngiltere ve müttefikleri memnundu, kendilerinin çizgisinde/dümen suyunda ve onların yaptıklarına karışmayan, sömürülerine engel olmayan, ses çıkarmayan, tekerlerine çomak sokmayan, pişmiş aşlarına su katmayan, tavuklarına kış demeyen ve hatta yapılan inkılaplarla ekmeklerine yağ süren küçük, militer, otoriter, faşist, bir çeşit ‘bonapartist diktatörlük’le yönetilen bir devlet vardı karşılarında. Zaten Avrupa’da da o yıllarda baskıcı, tek partili, tek adamlı (führer, duçe, vb) faşist yönetimler ağırlıktaydı. Yani TC sırıtmıyordu, dikkat çekmiyordu, bir uyum vardı.

Fakat halkın ezici çoğunluğu memnun değildi. Ve CHP dışındaki üçüncü parti denemesinde de önceki denemeler gibi akın akın koştu yeni kurulan Demokrat Partiye. Yeter ki CHP olmasın da, ne olursa olsundu. 27 yıl boyunca horlanmış, aşağılanmış, itilmiş ve kakılmıştı. Devlet (CHP) her gece sabahlara kadar içip içip eve gelen, karısına her gün eşşek sudan gelinceye kadar sopa çeken, bir gün olsun gün güzü göstermeyen, bir tatlı sözü, bir güler yüzü karısından sirgeyen koca misali idi. İç şartlar ağırlaşmış, baskı artık dayanılmaz olmuş, kokuşmuşluk her yanı sarmış ve rejim tıkanmış, artık tek partiyle yürütülemiyordu. Zaten dışarıda da patron değişmişti. Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) estirdiği demokrasi rüzgarları, Okyanus ötesinden doğru püfür püfür esiyordu. İngiltere’nin dolayısıyla Avrupa’nın Türkiye üzerindeki etkisi azalıyor, ABD’nin etkisi artmaya başlıyordu. İç ve dış şartların zorlamasıyla ister istemez çok partili hayata geçildi.

CHP seçimi kaybetmenin ve devlette az da olsa kendisine bir kuma gelmesinin faturasını bir on yıl sonra o çok iyi bildiği ve tezgahladığı oyunlarla (darbe ortamı itinayla hazırlanırdı), silahlı gücü konumundaki TSK eliyle rejimin diğer sistem içi kanadına pahalıya ödetti. Ve aynı TSK, NATO’nun güney kanadı olarak soğuk savaşta ABD’nin yanında yer alacak, 2000’li yılların sonuna kadar da birlikte iş tutacaklardı. Darbe, muhtıra, bildiri dahil bu ülkenin insanının başına ne kadar çorap örülmüşse, ne kadar iç çatışma, kışkırtma oluşturulmuşsa, ne kadar fail-i meçhul, karanlık hadise varsa TSK içinde bir şekilde yer bulacaktı. Ve aynı TSK, CHP’ye her zaman ayrı bir muhabbet besleyecek, CHP de bunu karşılıksız bırakmayacaktı. Ne de olsa et ve tırnak gibiydiler. Demokrat Parti’nin Başkanı-Başbakan ve iki bakanını asarak 1950’deki yenilginin intikamını alacak, gelecekteki itaatkar olmayabilecek, sözünden çıkabilecek hükümetlere de ibret-i alem olacaktı. 1960 darbesini (idamları) ‘Anayasa ve Hürriyet bayramı’ ilan edip kutlayacak, kutlatacak kadar da halkla alay edeceklerdi. ‘Alışmış kudurmuştan beterdir’ misali kendileri gibi düşünmeyen sivillere her fırsatta hadlerini bildireceklerdi. Zaten fiziki olarak da kuşattıkları meclisi konu mankenine döndüreceklerdi.

“…TBMM'yi kapatmaya Yunan ordusunun gücü yetmemiştir ama Türk ordusunun bazı subaylarının gücü iki kere yetmiştir…” (Alternatif meclis kuran asılır!, Engin Ardıç, Sabah, 11.06.2011)

‘Olağanüstü haller, organize işler’ haricinde, kurulduğundan beri CHP’ye halkın %20-30 küsurluk kesimi dışında (müsaade ederseniz o kadar da olsun) kimse iltifat etmemiştir. Yaban olan CHP’dir, halk değil. Halkı ‘terbiye edilmesi gereken’ iç tehdit olarak gören CHP’dir. Hükümette olmadığı zamanlarda bile TSK, Yargı, Bürokrasi, MİT, TÜSİAD vb eliyle hükmünü yürüten CHP’dir. Bu kadar günahına, zulmüne rağmen pişkin pişkin ortalıkta gezinip üste çıkan, müzmin muhaliflik yapan CHP’dir. Halkı, göbeğini kaşıyan, bidon kafalı, cahil, başına bir bez parçası bağlayan güruh olarak gören CHP’dir. 2000’li yılların başına kadar laiklikten başka sermayesi olmayan, mütemadiyen Atatürkçülük pazarlayıp onun bezirganlığını yapan CHP’dir. Türkiye’nin değiştiğini, dünyanın değiştiğini göremeyecek kadar kör, sessiz çoğunluğun sesini duyamayacak kadar sağır olan CHP’dir. Düne kadar sırtını TSK’ya, Anayasa Mahkemesi’ne, yargıya, bürokrasiye, medyaya ve daha bilmem neye dayayıp siyaset yapan CHP’dir.

CHP gerçekten adındaki iki kelimeyle yani cumhuriyet ve halkla ilgisi olmayan, çağdışı,  tedavisi mümkün olmayacak kadar hastalıklı, Türkiye ve Dünya gerçeklerinden kopuk bir partidir. Halka karşı ne kadar darbe, baskı varsa onaylamış, halkın değil darbecilerin, devletlü kesimin yanında yer almıştır. Ve ne yazık ki geçen seksen küsur yılda yaptıklarından dolayı halktan bir özür bile dilememiştir. Hatasını anlamamış, bile isteye hata yapmakta ısrar etmiştir. Ergenekon örgütünün avukatlığına soyunup iktidarını kaybetmemek için her türlü numaraya başvurmuştur. Bu zihniyet ile hükümet de olsa bu geçici, arizi bir durum olacaktır. Çünkü idealizmini kaybetmiş, tutarsız, çelişkili, yaşanan hayattan kopuk, halkın değerleriyle kavgalı, herkesin geçmişte olan biteni unuttuğunu sanacak kadar zavallıdır. Sondan bir evvelki genel başkanlarının zina yaptığı ortaya çıktığında bile onu savunmak ve bu olayı basite indirgemek için nasıl da cansiperane uğraşmaları hatırlansın lütfen.

CHP’den ve o zihniyetten ne köy olur ne de kasaba, hatta mezra bile olmaz. Miyadını doldurmuş, son kullanma tarihi geçmiştir. Bu ülkenin insanlarına travma yaşatmıştır. Hafızasını kaybettirmiş, kendinden başka her şeye benzetmiştir. O kadar çok insanın canını yakmış, o kadar çok ah almıştır ki, hasta döşeğinde bile rahat yüzü görmeyecek, kolay can veremeyecektir. Uzatmaları oynamaktadır. CHP ya baştan ayağa değişecek (ki o zaman da adı CHP bile olsa başka bir partiden bahsetmek lazım gelir) ya da parçalanacaktır. O zaman klasik CHP zihniyeti de küçük, marjinal bir parti olarak siyasi hayatta varlığını –belki- devam ettirebilecektir. İletişimin ve ulaşımın arttığı, halkın gözünün açıldığı, resmi yalanlara kanmadığı, nüfusun artık %70-80’inin şehirlerde yaşadığı bir ülkede CHP zihniyeti toplasa toplasa ancak nal toplar. 21. yüzyılın Türkiye’sine ve dünyasına söyleyebileceği, verebileceği fazla bir şey yoktur.

Ne hazindir ki Türkler (CHP’li ve MHP’li olanları) bu yanlışları yapmışken ve aradan bunca yıl geçmişken, olup biten ortada iken ve bunca bedel ödenmişken, aynı yanlışı bu sefer Kürtlerin bir kısmı yapmak için uğraşıyor. Ne diyelim Allah akıl fikir versin (heyhat, vermiş vermesine de gereği gibi kullanan nerde).

“Kapatılan Demokrasi ve Barış Partisi (DBP) Başkanı ve yazar Yılmaz Çamlıbel, “PKK Kürt sorununu kangrene çevirdi. Kemalistlerin üniter siyasetini taklit ederek Kürtleri tek ideoloji alanına sıkıştırmak istiyor” dedi. “PKK, siyasi bir partiden ziyade silahlı bir organizasyona benzemektedir ve her sözünde bir keramet bulunan, astığı astık kestiği kestik, kutsal bir kişi tarafından yönetilmektedir… Kürt ulusal hareketini bloke eden PKK’nin sekter tavırları krizi kangren haline getirdi. PKK, Kemalistlerin üniter siyasetini taklit ederek Kürtleri tek ideoloji, tek parti, tek bayrak, tek sınıf, tek dil, tek din ve mezhep alanına sıkıştırmaya çalışıyor… / … Zana’nın, ‘Öcalan çocuklarımıza öğretmen olacak’ lafı Atatürk’ün kara tahta başında Türk çocuklarına latin alfabesini öğrettiği resmini bana hatırlattı. Örgüt ile önderinin Kemalizm hayranlığı boşuna değildir.” (PKK, Kemalist uygulamaları taklit ediyor; Star, 07.06.2011)


* Anatomopatoloji: Patolojik anatomi olup hastalıklı organları inceler.

26 Aralık 2013 Perşembe

SAĞCI ZİHNİYETİN TEŞRİHİ VE TEŞHİRİ

Bir süre önce, bir arkadaşımın kütüphanesini incelerken gözüme haftalık bir gazetenin bundan yaklaşık kırk yıl önceki ciltlenmiş bir yıllık sayısı çarptı. Bahsettiğim bu dergiye benzeyen gazetenin yazı işleri müdürü Mehmet Şevket Eygi olup 12 sayfası 50 kuruşa ve adı da “yeni İstiklal” idi.

         1960’lı yılların başında yayın hayatına atılan bu gazetenin ele aldığı konular ve bu konulara bakış açısı, o gün ve bu gün iflah olmaz milliyetçi-muhafazakar-mukaddesatçı yani şu meşhur deyimle sağcı zihniyetin teşrihi(anatomisi) ve teşhiri(sergilenmesi) açısından oldukça ilginç olabilir diye düşündüm ve sizlerle paylaşmak istedim.

        Gazetenin tetkik ve tahliline geçersek ilk düşeceğim not, ilk dikkatimi çeken husus o yılların Türkiye’sinde ve iki kutuplu Dünya’sında, Doğu Bloku’nda hüküm süren komünizm konusunda gösterilen hassasiyet idi. Toplam 51 sayıdan 15’inin manşeti komünizm tehlikesi ile ilgili idi. Konuyla ilgili büyük puntolu manşetlerden bazılarını sunmak, komünizmin buharlaşıp havaya karıştığı, soğuk savaşın bitip dünyanın yeniden sıcak, çok sıcak hale geldiği, tek kutuplu yeni dünya düzenine evrildiği yaklaşık 40 yıl sonra hepimize ilginç gelecektir sanırım.

        *Büyük tehlike. Türkiye için en büyük tehlike kuzeyden gelen kızıl Sovyet Rusya emperyalizmidir.
        *Komünistler ezilecektir. Komünizmi el birliği ile boğalım. Kahrolsun kızıl emperyalizm uşakları, size hayat hakkı yok.
        *Komünizme karşı mukaddes cihad.
       *Komünizme karşı İslam. Yeni hükümet komünizmin amansız hasmı İslam ideolojisine de propaganda ve teşkilatlanma serbestisi tanımalıdır.
        *Komünizm tehlikesine karşı Müslümanlar teşkilatlanmalı.

        Gazetenin kapak ve iç sayfalarının önemli bir kısmı komünizm veya başka bir deyişle kızıl tehlikeye dikkat çekip konuyu ayrıntılı işlerken ayrıca her sayısında “komünizmle mücadele eserleri” tavsiye edilip, “komünizmle mücadele dernekleri”nin faaliyetleri ile ilgili haberlere yer verilmekte idi.

        Tali yani ikinci, üçüncü derecede ele alınan konulardan bazıları da şöyle sıralanabilir; Ayasofya’nın cami olarak tekrar ibadete açılması, TCK’nın 163. maddesinin kaldırılması, İmam-hatip okulları, yaklaşan seçimler, CHP’nin muhalefeti, din ve vicdan hürriyeti, çiğnenen mukaddesat, Hak adamı ve Haklı adam-Sultan Abdulhamid Han, İstanbul’un fethi, Lozan zaferi dedikleri, Atatürkçülük istismarı, radyo(o zaman tv yoktu-a.k.) proğramlarındaki ve tiyatrolardaki rezaletler,…

        Yine bir başka dikkatimi çeken, 27 Mayıs darbesi öncesinden 28 Şubat süreci sonrasına kadar devam edegelen bazı haberlere değinmeden geçemeyeceğim. Devlet ricalinin “Türkiye için en büyük tehlike yeşil tehlike(irtica)dir” beyanatları, yazılı basında irtica yaygaraları, imam-hatip okullarının açılmaması ya da açılanların kapatılmaya çalışılması, bir paşanın “kara düşünceli, iç ve dış düşmanlar, kara zihniyetlerle çarpışmak, kara yılanlar” sözcüklerini bol bol kullandığı genelge, kurban derisi kavgası,…

        Gazetede o yıllarda esen komünizm rüzgarına karşı devlet yetkililerine işbirliği ve bu konuda kendilerine yardım edilmesi, önlerinin açılması teklif ediliyor. Bir sayıda “Sayın Milli Güvenlik Konseyine ve bütün ilgililere” başlığı ile açık mektup yazılıp o yıllardaki SSCB’den yayın yapan Bizim Radyo’nun yayınları ihbar ediliyor ve “yetkililer uyuyor mu” denilerek göreve çağırılıyor. Yine “kızılların, Türk Milli Emniyeti’ni yıpratma faaliyetine girişecek derecede işi azıttıklarından”, “imanlı Türk köylüsüne el ve dil uzatanların adaletin sillesiyle kahr olacaklarından” bahsediliyor.

Tüm sayılarında duvar yazısı kabilinden, sloganik ve akit-vakitvari üslubun hakim olduğu gazetede çarpıcı bir örnek olarak “azılı komünist Sabahattin Ali nasıl öldürüldü” yazı dizisindeki şu ifadelere bir bakar mısınız lütfen. “…Bulgaristan’dan sonra özlediği Stalin cehennemine kapağı atacaktır. Fakat kader onu Rus cehennemine gidemeden, öteki dünyaya, gerçek cehenneme yolladı… Olur şey değil! Bulgar hududu civarında ağaçlık bir yerde pis bir insan leşi göze çarpıyor… Leşi günlerce, haftalar belki de aylarca yemyeşil ormanı kokutmuş, nihayet görülerek alınmıştır…”.

        Propagandanın rolü başlıklı bir yazıda “yeryüzü, demokrasi ile buna karşı çıkan komünizmin bir mücadele sahnesi halinde” tanımlaması yapılırken, “okuyucularla baş başa”da bir mektuba verilen cevapta “bugünkü partilerden istediğimiz, memleketimize, batı dünyasında anlaşıldığı ve tatbik edildiği gibi bir din hürriyeti getirmeleridir” temennisi dile getiriliyor. Mektubun sonunda bir başka dilek olarak da Türk halkının önümüzdeki seçimlerde “en az kötüyü” desteklemeleri isteniyor ve yine çarpıcı bir çelişki olarak da seçimlerden hemen sonra Eygi imzalı “ruzname” köşesinde “ehven-i şer safsatası” adlı yazıda ehven-i şer anlayışı eleştirilip son cümle de “kardeşler, bundan sonra artık ehven-i şerri değil, hayrı arayalım, bulalım” diye bitiyor. Zira seçimler yapılmış, gazeteye göre “fırtına atlatılmıştır”.

        “Milletvekili olmak için seçmenlerden rey isteyen politikacılardan dileklerimiz” başlıklı yazıda, maddeler halinde seçmenlere, seçim öncesi verecekleri vaadler ve edecekleri yemin konuları sıralanmış. 11. madde aynen şöyle: “Siyasi bir teşekkül olan hükümetin, din, ibadet ve itikad işlerine karışmaması, hükümet zoruyla müze yapılan ibadethanelerin asli şekline döndürülmesi, laiklik prensibine hürmetkar kalınması için gayret edeceğim”.
                                                      
        Yine bir devlet vekiline yazılan açık mektupta “Din işlerine bir düzen verilmelidir. Geçen hükümetler zamanında Diyanet İşleri Başkanlığı siyasete alet edilmiş, din hizmetlileri haksız idari tasarruflarla gadre uğramış, vicdanlara baskı yapılmıştır. Laik devletin ve politikacıların dini işlere karışmamaları, dini siyasete alet etmemeleri, din ve vicdan hürriyetini ayaklar altına almamalarını istiyoruz” denilmektedir.

        “Hükümetten (Ürgüplü kabinesi) beklediklerimiz” denilerek ve muhtelif sayılarda da tekrarlanan istekler toplu biçimde sayılardan birinde şu şekilde özetlenmektedir; “Tam bir din ve vicdan hürriyeti, mutlak din eğitimi hürriyeti(İslam üniversitesi ve İslam koleji), dini cemiyet kurma hürriyeti(İslam yardımlaşma hürriyeti), İslamiyetin kurallarına uygun yaşayabilme hürriyeti(ideal İslam ailesi ve cemiyeti), müstakil din işleri dairesi(bağımsız diyanet dairesi) ve bir diğer yerde de komünist partisine karşı İslam partisi”.

        “Ebedi saadet ve refah, İslam’ın dünya görüşünde”, “TBMM’deki bütün partilere mensup İslamcı mebuslar birleşmelidir” ve “yeni hükümet komünizmin amansız hasmı İslam ideolojisine de propaganda ve teşkilatlanma(İslam partisi) serbestisi tanımalı” ifadelerinde geçen “İslami dünya görüşü, İslami parti, İslam ideolojisi, İslamcı” tabirlerinden ne anlaşıldığı ya da bu zihniyetin ne anladığını takdirlerinize bırakıyorum.

        Komünizme karşı gösterilen hasımlığın, karşıtlığın yüzde birini kapitalizme ve türevlerine karşı göstermeyen bu zihniyet tarafından, “Petrol kavgası” başlıklı haberde kapitalizmin çirkin yüzünü bile örtme çabası sergilenmekte olup “Batılı kapitalistler nispeten(doğulu komünistlere göre) insaflıdırlar” denilmektedir. Ve yine denge gözetme, yasak savma kabilinden ara sıra bazen küçük puntolarla siyonizmden, yahudilikden, masonlukdan, hırıstiyan misyonerliğinden, dönmelikden de tehlike olarak söz edilmekte.

        Belki bütün bir cilt boyunca rastladığım tek doğru söz, isabetli teşhis “kurtuluş yolu” başlıklı manşetin yer aldığı sayıdaki bir yazıda, rejimden ve seçimlerden söz ederken “seçimle değişmeyen temel kuvvetler” sözü idi. Hatırıma hemencecik “durmuş saat bile bir günde, iki defa doğruyu gösterir” sözü geldi. Ama ne yazık ki bu söz bile yarım kaldı, zira tek doğru bulabilmiştim.

Yeni istiklal adlı bu gazetede “yeni” fikir adına doğrusu pek bir şey bulamadım, “istiklal”i değil de “izmihlal”i çağrıştıran fikirlere rastladım. Ve gerçekten toplum olarak, ümmet olarak tam istiklale, tevhide, vahdete ulaşabilmek için yıllar yılı beynimizi, zihnimizi dumura uğratan, ifsad eden, şirk bataklığına çeviren bu sağcı (ve elbette solcu ve diğerlerinden) cenahtan beri olmak, muğlak bir “inananlar” klişesini asla kullanmamak, zihnimizi Kur’an’la, vahiyle bu tür kirliliklerden arındırmamız lazım. Merkeziyle, periferiyle atalım çöpe gitsin bu zihniyet.

Nasıl dünya ölçeğinde kapitalizm ve komünizm birbirinin karşıtı gibi görünse de gerçekte muadili olup, “birbirleri için gerekli, insan için gereksiz”, ifrat ve tefrit kabilinden fahiş ideolojiler ise; yerel ölçekte yine birbirlerinin zıddı gibi duran sağ ve sol (partiler, kurumlar, anlayışlar), sistem içi mücadelenin ve paylaşımın araçlarıdır. Birbirleri için gerekli olup, ‘müslüman-mü’min-muvahhid’ler için gereksizdirler. Biri şeytanın sağdan diğeri de soldan yaklaşmasıdır. Yöntemleri farklı olsa da yolları aynıdır. Biri mütegallibe, zorba, mütecavizane, sert iken diğeri sofistike, yumuşak, aldatıcı ve istismarcıdır. Hatta ikisi de ‘iktidarda veya muhalefette iken, şahsî menfaatlerini, müstevlilerin (abd, ab vb.) siyasi emelleriyle tevhit etmek’ten de çekinmezler. Giderek de birbirleriyle benzeşmiş, sistemdeki bütün bozulma ve kirlenmelerden nasiplerini fazlasıyla almışlardır. İkisi sayesinde sistem yürütülür ve halk tribündeki seyirci misali oyuna dalar, zaman zaman oyun kızıştırılır, birinden bıkınca, hüsrana uğrayınca diğer oyuncular sahaya girer, zaman zaman da darbe ile oyuncuların tümü yedek kulübesinde bekletilir. ‘Yok aslında birbirimizden farkımız, ama…’ ve ‘ al birini, vur ötekine’ vaziyeti söz konusudur.                                                           

İslam’da değil de Batı düşüncesinde karşılığını bulan bu kavramlara asla itibar etmeyip elimizin tersiyle itelim. Hele hele Kur’an’da geçen “Ashab-ı meymene-ahiret günü kitapları sağdan verilecekler yani sahih iman ve salih amel sahibi olanlar” deyiminin sağcı veya sağın adamları diye tercüme edilmesinden hareketle, öyle okumak kurnazlıkla işlerine gelen ve bu deyimi kendi meymenetsiz zihniyetlerine dayanak yapmaya çalışanlara ise ancak ve ancak gülünür, acınır.


Sağ ve sol makasın iki ağzı gibidirler, birbirlerine karşı gibi görünürler ama çalışırken aynı şeyi keserler / Murtaza Mutahhari

19 Aralık 2013 Perşembe

BEYİN FIRTINASI - 2 - Zulmü İfşa & Yaman Çelişki

Zulmü İfşa

        Birkaç ay önce e-posta kutusuna bir slayt sunusu gelmişti. Bedevi isimli bu sunuda anlatılan öyküyü okuduğumda beni hayli düşündürmüştü. Size de aktarıp paylaşmak istiyorum izninizle.

        Çölde devesinin üzerinde yol almakta olan bir bedevi, güçlükle yürüyen ve susuzluktan dudakları kurumuş bir adama rastlamış. Adam onu görünce su istemiş. Bedevi devesinden inmiş ve adama su vermiş. Suyu içen adam susuzluğunu giderip biraz kendine gelince, birden bedeviyi kenara iterek deveye atladığı gibi kaçmaya başlamış. Bedevi arkasından bağırmış. “Tamam, deveyi al git ama senden bir ricam var. Sakın bu olayı kimseye anlatma!”. Bu isteği tuhaf bulan hırsız biraz duraklayıp, merak ederek nedenini sormuş. Bedevi demiş ki: “Eğer bu olayı başkalarına anlatırsan, kulaktan kulağa yayılır ve insanlar bir daha çölde yardıma muhtaç birini gördüklerinde yardım etmezler”.

        Öyküyü anlatan sonuna küçük bir şerh koymayı da ihmal etmemiş. “Bedevi gibi derdimiz deve değil de, kötülüğün yayılmaması olsaydı, millet olarak şimdiye dek çok şeyi halletmiş olacaktık”.

        Geçenlerde, yıllardır mutad olduğu üzre, her sabah namazı sonrası Kur’an’dan bir miktar okurken Nisa 148. ayeti okuduğumda bu öykü aklıma geliverdi. Yıllarca bu ayeti defalarca okuyup geçmiştim, fakat bu anlama gelebileceği doğrusu hiç aklıma gelmemişti. Bahse konu olan ayette “La yühibbullahülcehre bissu’i minel kavli illa men zulime, ve kanallahü semiy’an ‘aliymen – Allah zulme uğrayan kimseden başkasının, kötü sözü açıklamasını sevmez. Allah işitendir, bilendir” deniliyordu. Ayetin dipnotunda da “kötü bir söz ya da eylemin bizzat zarar gören tarafın dışında ifşa edilmesi kargaşaya yol açacağından, ayette sözü edilen ilkeye uygun hareket etmek gerekir” şeklinde bir de açıklama vardı. (Kur’an-ı Kerim Türkçe Anlamı, Şaban Piriş, İlkbahar yay., 2002, İstanbul)

        Öncelikle öyküde bahsedilen bedevinin gerek yardımseverliği ve gerekse de hikmetle birebir örtüşen bakış açısının, bedeviliğin değil de medeniliğin, İslami edep ve terbiyenin, İslam ahlakının göstergesi olduğunu not düşeyim. Ve yine öyküdeki bedevinin tutum ve davranışı, “Bedevilik” kavramının tarifinde yer alan “İslam’ın yetiştirmek istediği nezaket sahibi, aşırılıklardan kaçınan, haddini bilen, edep denilen ahlaki sınırlara riayetkarlığın kendisine çok yakıştığı İslam cemiyetine aykırı düşen bir tutum ve davranışlar yumağı”ndan olmayıp tam aksi istikamettedir. Öyküdeki bedevinin sadece ismi bedevi (çölde çadırda yaşayan göçebe arap) olup, düşünce ve davranışı medeni(İslami)dir. Adam diye bahsedilen kişinin ise iyiliğe kötülükle karşılık vermesi hasebiyle sadece ismi adam (adem) olup aslında insan müsveddesi demek daha doğrudur. Gelelim esas meseleye, öykünün en can alıcı noktasına, kıssadan hisseye.

        Günümüzde bahsini ettiğim öykünün gönderilme vasıtası olan internet dahil mevcut bütün iletişim ve haberleşme araçları, ma’ruf (iyi, güzel, yararlı, helal) şeyleri tedavülden ziyade ne yazık ki ağırlıklı olarak münker’i (çirkin, kötü, zararlı, haram), fuhşiyyatı (aşırılığı, hayasızlığı) ve mefsedeti (ifsad eden, bozan, çürüten, kokutan şeyleri) insanların gündemine, dikkatine, duyularına sunmakta; tedavüle sokmakta, dağıtımını ve pazarlamasını yapmaktadırlar. Kötü, çirkin, hayasız söz ve fiilleri haber konusu yaparken de allayıp pullayarak, albenili hale getirerek savunmasız çocuklara; arzu, istek ve hayalleri yoğun, düşüncelerinden ziyade duyguları ön planda olan, merak ve ilgileri canlı olan gençlere; ciddi bir birikimi ve ahlaki altyapısı olmayan erişkin insanlara arz etmekte, servis yapmaktadırlar. Arz talep diyerek, insanları ikaz ve ihtar anlamında ibret olur diyerek masum, iyi niyetli görüntüyle olsa bile kötülüğün ifşası, yayılması, yaşadığımız topluma ve dünya geneline bakıldığında hayır değil şer getiriyor. Kötülüğün, kötülerin teşhiri, tasviri genel ve ideolojik boyuttan uzak bir şekilde ele alınırsa, ferdi ve toplumu daha ahlaklı, daha iyi, daha duyarlı kılmıyor. Hatta batılın (kötülüğün) tasviri yani ayrıntılı ve özenilecek, özendirecek tarzda anlatımı safi (saf, temiz) zihinleri ifsad ediyor, bozup kirletiyor. Zihni karmakarışık olmuş, kirlenmiş biri iyiliğe, güzelliğe, hayra yönelir mi? Mütemadiyen kötülüğün dillendirilmesi, yaygınlaştırılması, insanları birbirine iyilik etmede, yardımlaşmada ürkek, korkak, isteksiz ve edilgen yapmaz mı? Büyükşehirler başta olmak üzere bugün yaşadığımız tam da bu hal değil mi? Kötülüklerin, çirkinliklerin bombardımanına maruz kalan insanlar herkese ve her şeye şüpheci yaklaşıp uzak, kenar durmayı tercih etmiyor mu? İnsanlar yolda kalmış birini başına bir şey gelebilir endişesiyle arabasına almamakta, ihtiyacı olup da dilenenlere ‘meslek edinmiştir, varlıklı olduğu halde dileniyor olabilir’ diyerek üç kuruş yardımı esirgemekte, zor durumda ve etrafından yardım isteyen, yardıma muhtaç birine kayıtsız kalabilmekte ve daha nice nice komplocu, kuşkucu yaklaşım örnekleri sergilenebilmektedir. Yıllar önce bir büyük şehirde, bir bayram günü şeker toplamaya çıkmış ikisi kız üç çocuk kaybolmuştu. Yaklaşık bir yıl kadar bu olay aydınlatılamamış, sonrasında özel bir polis ekibi olayı çözmüş, çocukların cesedi bir başka şehirdeki bir barajın kıyısında bulunmuştu. Meğer o üç masum sabi, evlerinin bulunduğu sokağa yakın bir sokakta şeker toplamaya çıktıklarında, o evlerden birindeki bir cani tarafından tecavüz edilip öldürülmüştü. Medyada günlerce yer alan bu olayı duyduğumda “eyvah, şimdi bu ülkede çocuklar bayram günü şeker toplamaya çık-a-mayacak artık” demiştim. Zulmün, kötülüğün, ahlaksızlığın sürgit her vesileyle gündemde tutulması, birtakım tehlikelere dikkat çekip uyanık olmanın ötesine geçip tam zıt istikamette kötülüklerin her yeri kapladığı zehabına kapılınmasına, kötülüklerle ve kötülerle başa çıkmanın neredeyse imkansız olduğu düşüncesine sebebiyet verebilir. Ayrıca kötülüklerin olağan görülüp kanıksanmasına yol açabilir, duyarsızlaş-tır-ma gerçekleşebilir, birtakım zihinlerde ilgi, merak uyandırıp tabir-i caizse “eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürebilir”. Yine bu arada kötü, çirkin, ahlaksız söz ve fiillerin reklamı, propagandası yapılıp gündemi meşgul etmesi sağlanmış olur. Ferdi ve toplumu birtakım tehlikelere karşı uyanık tutmak için, zaman zaman birtakım vesilelerle uyarı, hatırlatma gerekebilir. Fakat kötülüğü her fırsatta gündeme getirmek, gündemde tutmak, herkesin haberdar olmasını sağlamak, insanların iğrendiği, tiksindiği bir pisliği alıp her yere bulaştırmakla, yaymakla eşdeğerdir. Nasıl ki bir hastalık odağını, bir kanalizasyon atığını, bir çöpü, bir leşi alıp herkese gösterip her yere yaymayı düşünmüyorsak, kötülük konusunda da aynı tavrı sergilemek daha evla değil mi?

Ya hayır konuşalım, ya da susalım. Ağzımızı (kulağımızı) hayra açalım. Batılın değil Hakk’ın galebe çalması, kötülüğün ve kötülüklerin değil, iyilik ve iyilerin sayıca ve nitelikçe artması, yeryüzünde şirkin değil de tevhid bayrağının her yerde dalgalanması için uğraş vermesi (cihad etmesi) gereken ve iyiliğin, güzelliğin, hayrın timsali olması gereken mü’minlere de bu yakışır.  

Yaman Çelişki

        Öğrencilik yıllarımda yaz tatillerinin bir kısmını, Anadolu bozkırının kerpiç duvarlı, toprak damlı evlerinden müteşekkil, doğduğum ve ailecek bir yaşında iken terk ettiğimiz köyde geçirirdim. Köyden erkenden ayrılıp orda yaşamış olmasam da, sorulduğunda kendini oraya nispet eden, harmanı hasadıyla, at arabası döveniyle, sapı samanıyla, değirmeni bulguruyla, bağı bahçesiyle köy hayatını kısmen yaşayan son kuşaklardan biriyim. Çoğu zaman yılda bir kez olsun gidip görmesem de, köydeki dedemgilin evi artık virane hale gelmiş ve köyün mezarlığındakiler çoğalırken köyde beni tanıyan/tanıdığım hısım akraba, insanlar bir elin parmakları kadar olsa da o köy hȃlȃ benim köyüm.

Her neyse uzatmayayım. Çocukluk çağından çıkıp delikanlılığa adım attığım yıllardı. Bir gün benimle yaşıt dayımla köyün hemen yakınındaki bahçelere doğru yürüyüşe çıkmıştık. Dolaşırken karşımıza bahçenin birinde tek göz odalı bir bağ evi çıktı. Dayım laf arasında önceki gece burada ȃlem yapıldığını söyledi. Kapının kilidi açıktı. İçeri girdiğimizde ağır bir alkol kokusu geldi burnumuza. Sedirlerin altında çok sayıda boş rakı şişesi ve elma çuvalları mevcuttu. Dayım, arkadaşlarından işittiğine göre yalnızca içki içilmediğini, çalgı çalınıp kadın oynatıldığını ve hatta ȃleme katılanların o kadınlarla birlikte olduklarını da sözlerine ekledi. Ertesi gün, günlerden Cuma idi. Köyün camisine gittik. Dayım namaz sırasında müezzinlik yapan kişinin geçen gün bağ evindeki içki ve kadın ȃlemine katılanlardan biri olduğunu söyledi. Şaşırdım kaldım doğrusu. Hani, köyün bekar kız ve erkeklerinin ağzına pelesenk ettiği bir tekerlemeyi sıkça duyardım. “Çayırda kıldım namaz, o da Hakk’a yaramaz, gençlikte yaptığımı, Kadir Mevlam aramaz”. Fakat bu durum ona da uymuyordu. Zira bağ evinde sarhoş ve zinakar, Allah’ın evinde ise müezzin olan o kişi genç, bekar biri de değil, evli barklı, çoluk çocuk sahibi bir yetişkindi.

        Hadi bu olay yıllar önce idi. Ve bu kişi/kişiler köyde yaşayan ve doğru dürüst okuma yazması bile olmayan kişilerdi. Ya şuna ne demeli. Anlatayım. Bir arkadaşım üç-dört yıl önce anlatmıştı. Taşradaki üniversitelerden birinde profesör olan bu zat, yanında eşi de olduğu halde bir firmanın sponsorluğunda gittiği Çin’den uçakla dönüyormuş. Uçakta kendisine ikram edilen alkollü içkileri aldığı gibi hanımına gelenleri de içtikten sonra çakırkeyf olmuş. Hosteslere şaka yollu da olsa laf atmaktan, sözlü tacizden de geri durmuyormuş. Derken yemek servisi başlamış. Bu zat (zerzevat mı demeliydim yoksa) kendisine ikram edilen menüdeki domuz eti ihtiva eden yemeği görünce basmış yaygarayı. “Ben müslümanım, bana nasıl domuz eti olan bir menü getirirsiniz, olmaz böyle şey” diyerek ortalığı birbirine katmış.

        Yüzde bilmem kaçı Müslüman diye bilir bilmez herkesin konuştuğu bu ülkede genci yaşlısı, okumuşu cahili (lafın gelişi), köylüsü şehirlisi, çiftçisi profesörü ezici çoğunluk böyle ne yazık ki. Anadolu İslamı ya da Türk İslamı böyle bir şey mi acep diye insan kendini düşünmeden alamıyor. “Bir elde kadeh, bir elde Kur’an; Bir helaldir işimiz, bir haram; Şu yarım yamalak dünyada; Ne tam kafiriz, ne tam Müslüman” (Ömer Hayyam). Bu dörtlük, halimizi dört dörtlük tasvir ediyor mu ne, fazla söze hacet bırakmadan. Bir kez, Müslüman olarak kendini tanımlayan bir anne ve babadan doğduysanız ve üstelik de Müslümanım diyenlerin kahir ekseriyeti teşkil ettiği bir toplumda yaşıyorsanız, artık ne yapsanız bu Müslüman kimliğini üzerinizden atamazsınız ve ona bir şeycikler de olmaz. Ne yapsanız gider, yaşarken İslam tarağınızda beziniz olmasa bile aksi bir vasiyetiniz yoksa ‘merhumu iyi bilirdik’ denilip kefen bezine sarılarak bile defnedilirsiniz. Hatta imam herkes dağılıp gittikten sonra bile, size kabirde edilecek(!) sualler ve cevaplarını, kabrinizin başında kulağınıza fısıldayıverir. Bu konuda birbirinin kopyası gibi olan bu toplumun ferdi olarak, hocadan aldığınız bu son kopya ile işiniz iştir(!). Şaka bir yana bu toplumun ve genelde ümmetin ahvali cidden tam da böyle. Evde başka, kamusal alanda başka; namazda başka gündelik hayatta başkayız. Kişisel ibadetlerimizde Kur’an ve Sünneti kriter olarak alırken, konu ekonomik, sosyal, hukuki ve siyasi ibadetlere gelince laik-demokratik-kapitalist dünya görüşünü esas almaya başlıyoruz. Hele hele gitgide, laik-demokratik-kapitalist yaşam tarzına doğru yol aldıkça dünyevileşme yaygınlaşıp içselleşmekte ve ferdiyetçilik, bencillik, çıkarcılık alabildiğine özendirilip kışkırtılmakta. “İç bade güzel sev var ise akl-i şuurun, Dünya var imiş yoğ imiş olmasın umurun” (Ömer Hayyam) denilerek zevk, haz eksenli bir anlayış, yaşam tarzı serpilip gelişmekte. İnsan (human), “bu benim hayatım, dünyaya bir kere geldim, dinsel, cinsel ve siyasal tercihlerime kimse karışamaz, kime ne” diyerek ve tanrı dahil hiç kimseyi hayatına karıştırmayarak istek ve arzularını ilahlaştırdı, kendisini hem tapan, hem tapılan, hem abd hem de mabud haline getirdi. Bunu yaparken de eğer Müslüman olarak kendini tavsif ediyorsa ne yardan ne serden geçmeden, ne şiş yansın ne kebap diyerek İslamla diğer dinleri (dünya görüşlerini) telif etmeye çalıştı, türlü çelişkilerle zihnini ve hayatını doldurma pahasına.

        Bu çelişkilerin giderilmesi, zihnin Kur’an’a göre yeniden inşasıyla ve zihni diğer dünya görüşlerine ait şeylerden arındırmakla mümkündür. Fıtraten İslam olarak doğsak bile, yüzde yüzlere yakın bir çoğunluğun kendini Müslüman olarak tanımladığı bu ülkede taklitten vazgeçip tahkike, cehlimizi ilme, geleneksel olarak aldığımız şeyleri bilince, farkında oluşa çevirmek, yöneltmek durumundayız. Tabii ki İslam olma (teslim olma) iddiamızda samimi ve kararlı isek. Aksi halde fert ve toplum (ümmet, millet) olarak her türlü yaman çelişkilerden kurtulabilmemiz mümkün olmadığı gibi, ölümden sonra da diriltilip hesaba çekildiğimiz günde “Müslümanlardanım” iddiasını kanıtlamak, ispat sadedinde sözler sarf etmek mümkün olmaz ne yazık ki.


12 Aralık 2013 Perşembe

KARDEŞİME MEKTUPLAR-3

De ki: “Bana, dini yalnız Allah’a halis kılarak O’na kulluk etmem ve müslümanların ilki olmam emredildi.” (Kur’an; Zümer/11,12)

         Kudretinin bir nişanesi olarak renklerimiz, dillerimiz farklı olsa da (30/22); bizi bir erkekle bir dişiden yaratıp sonra da birbirimizle tanışıp bilişelim diye kavimlere, kabilelere ayıran (49/13) ve bizi her bağın ötesinde ve üstünde olan inanç bağı ile dininde kardeş kılan (49/10) rabbimiz Allah’ı överek, O’na şükrederek başlamak istiyorum mektubuma.

        Kardeşim; bizi yoktan vareden ve sahip olduğumuz herşeyi bize lütfeden Rabbimiz, biz “insanlara bir öğüt, göğüslerde olana bir şifa, inananlara bir yol gösterici ve rahmet olan” (10/57) kitabı Kur’an’da, yolunun yolcusu olan bizlere “Ya eyyuhelmüslimun-Ey teslim(İslam) olanlar; Ya eyyuhelmü’minun-Ey emin olanlar(iman edenler)” diye hitap ederken; yaşadığımız topraklarda ve dünyada, bütün hayatını din(islam)e göre tanzim etmeye çalışan, kula kulluk etmeyi reddeden, Allah’ı göklerde olduğu gibi yeryüzünde de tek ilah olarak tanıyıp egemenliği(hakimiyeti) kayıtsız şartsız O’ndan başkasına vermeyen, İslam’dan başka dinlerle, dünya görüşleriyle uyuşma ve uzlaşmaya yanaşmayan bizleri bak hangi isim ve sıfatlarla tanımlıyor, kategorize ediyor onlar.

        ...Muhammedçi, Muhammedi; fitneci, ikilik çıkaran, bölücü, sapık, mecnun, meczub;  ehl-i sünnet ve’l cemaat dışı, harici, zındık; kökü dışarda, vahhabi, mezhepsiz, modernist; mürteci, irticacı, gerici, çağdışı; yobaz, bağnaz, tutucu, kara sesli, karanlık düşünceli; muhafazakar, mukaddesatçı, mutaassıb; takunyalı, çember sakallı, hacı-hoca takımı, molla, sofu, sıkmabaş, türbanlı, türbancı; İslamcı, siyasal islamcı, yeşil komonist; dinci, aşırı dinci, şeriatçı; Humeynici, İrancı, Hizbullahçı, Taliban; köktendinci, fundamentalist, radikal, terörist, cihadçı, cihadist, şer eksenindekiler, evil (kötü), devil (şeytan),...

        Fişlenmişiz, adımız eşkalimiz belli imiş onlara göre. Bu tür yaftalarla, yakıştırmalarla bizi insanların nezdinde mahkum etmek, tahkir ve tezyif etmek, alay etmek, küçümsemek, gözden düşürmek, yalnız bırakmak, marjinal kılmak, izole etmek, haksız kılmak yani senin anlayacağın hakkın üstünü batılla örtmek, güneşi balçıkla sıvamak istiyor onlar. Kim mi onlar? Onlar dünya kurulalı beri ilk insandan bu yana varlar ve ondört asır öncesinden haber veriyor “külli şey’in alim-her şeyi bilen” Rabbimiz onları. “Gerek sizden önce kitap verilenlerden ve gerekse Allah’a ortak koşanlardan birçok incitici sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve Allah’tan korkarsanız işte bu, azmedilmesi gereken şerefli işlerdendir” (3/186) diyor Mevlamız.

        Nasıl ki tevhid kelimesinde “illallah-ancak ve sadece Allah” demeden önce “la” deyip bütün “ilah”ları reddediyor, elimizin tersiyle itip onlardan uzak olduğumuzu ilan ediyorsak; bilinsin ki biz onların isimlendirmelerinden, tanımlamalarından, iftiralarından uzağız. Biz biricik ilahımız, rabbimiz, melikimiz Allah’ın bize verdiği ismi benimsiyoruz. Bize “müslüman ismini veren O’dur” (22/78); “İnsanları Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve ben müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?” (41/33); “Rabbi ona(İbrahim’e) -Teslim(İslam) ol- demişti de o da, alemlerin rabbi’ne -Teslim oldum(ben müslümanım) demişti” (2/132); İbrahim gibi “Yakub’un da oğullarına tavsiye ettiği üzre müslüman olarak -yaşamak ve- ölmeyi” (2/132); düşmez kalkmaz bir Allah’tan diliyoruz.

        Müslüman (ve mü’min) ismi dışındaki isimler bize Rabbimizin verdiği isimler değil, O’nu inkar edenlerin ve O’na ortak koşanların uydurduğu, takıp takıştırdığı isimlerdir. Kardeşim bizler bir yana, “en güzel isimler rabbimiz Allah’ın olduğu halde, O’nun isimlerinde bile eğri yola sapanlar, O’nu gereği gibi tanımayanlar olmuştur. Onlar yapmakta olduklarının cezasını çekeceklerdir” (7/180) elbette, hiç kuşkun olmasın. Allah ihmal etmez, imhal eder (süre tanır).

        Allah (yüceler yücesi).
Yar ve yardımcı olarak o bize yeter. (4/132)
        Muhammed (Allah’ın selamı üzerine olsun).
‘Güzel bir örnek’ olarak o bize yeter. (33/21)
        Kur’an.
Muttakiler(Allah’tan gereği gibi korkup sakınanlar) için doğru yol rehberi olarak o bize yeter. (2/2)
        İslam.
Din, ideoloji, dünya görüşü, hayat tarzı, yaşam felsefesi, kimlik-kişilik olarak o bize yeter. (3/19, 83, 85)

        Kardeşim; “Göklerde ve yerde olanların hepsi ister istemez O’na teslim olmuşken” (3/83) biz neden teslim olmayalım ki? Onlar bizimle İslam konusunda tartışmaya girerlerse sözümüz aynen rabbimiz Allah’ın şu sözlerinden başkası olmayacak. Zira biz O’nun sözünden daha doğru ve daha güzel başka bir söz bilmiyoruz. “ De ki: Bana, ilahınız tek bir ilahtır, diye vahyolunuyor. Artık siz müslüman olacak, O’na teslim olacak mısınız?; Azab size gelmezden önce, Rabbinize dönün ve O’na teslim olun, sonra yardım görmezsiniz; Ben de kendimi Allah’a teslim ettim, bana uyanlar da. Ve yine kendilerine kitap verilenlere ve ortak koşanlara de ki: Siz de İslam oldunuz mu? Eğer İslam olurlarsa doğru yolu bulurlar. Yok eğer dönmezlerse bize düşen yalnızca duyurmaktır. Allah kullarını görücüdür.” (21/108; 39/54; 3/20)

        Varsın eller(onlar) ne derse desin, Allah bize ne diyor, ne isim veriyor önemli olan bu. Gerisi lafı güzaf, hava civa, fasa fiso. Hasım da, hısım da bunu böyle bilsin. Zaten kem(kötü-evil) söz de sahibine ait değil mi?

        “Allah’a, elçisine, Allah’a ve elçisine itaat edenlere itaat eden; doğru olan; sabreden; Allah’a gönülden boyun eğen; sadaka veren; oruç tutan; ırzlarını koruyan; Allah’ı çokça zikreden -yeryüzünün yüz akı olan- müslüman ve mü’min olan erkek ve kadınlara” selam olsun. “Allah onlar için bağışlama ve büyük bir mükafat hazırlamıştır.” (Kur’an; Ahzab/35)
 

5 Aralık 2013 Perşembe

YEDİ SORUDA GÜNDEM VE SİYASİ BİLİNÇ TESTİ

“Tahkikat nedeniyle biri FBI(Amerikan Federal Soruşturma Bürosu)’dan, diğeri Dışişleri Bakanlığı’ndan iki genç insan geldi. Geldiklerinde ‘fikirlerinden de istifade edelim’ diye bir kaç soru sordular. Bana samimi olarak şunu sordular: ‘Siz Irak’ta Amerikalıların nasıl tasarrufta bulunmasını istersiniz? İşgalden sonra Irak’ta nasıl bir irade makul olur?’ Dedim ki: ‘İşgal olmuş, siz ne derseniz deyin, halk bu meseleye işgal diyor. Benim fikrimi soruyorsanız Irak’ta öyle bir demokrasi kurun ki, Türkiye’den ileri olsun, Türkiye’ye imrenmesinler. Müslümanlara öyle müsamahalı davranın ki İran’a imrenmesinler.”

1.   Yukarıdaki paragrafta “fikirlerinden istifade edilen” kişi kim olabilir?

a) Papa 16. Benedict (Joseph Ratzinger)
b) İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu
c) El Ezher Şeyhi Ali Cuma
d) Okyanus Ötesindeki Hocaefendi
e) CIA Türkiye Masası Eski Şefi Graham E. Fuller

2.   Aşağıdaki çalışmalardan hangisi Graham E. Fuller’e ait değildir?

a) Filistin İntifada hareketinin etkileri ile ilgi çalışma
b) Türkiye, Sudan, Afganistan, Pakistan ve Cezayir'deki İslami Köktendincilik ile ilgili bir dizi çalışma
c) Irak'ta kalımlılık çalışması
d) İslam’ın demokratikleşmesi ve problemleri çalışması
e) Irak’ta Türkiye’den ileri bir demokrasi kurma ve Müslümanların İran’a imrenmesine gerek bırakmayacak derecede müsamahalı davranma imkanlarının araştırılması ile ilgili çalışma

3.   Aşağıdaki sebeplerden hangisi ABD’nin Irak’ı işgal gerekçelerinden biri değildi?

a) Irak petrollerinin ABD’li petrol şirketleri tarafından işletilmesi ve sevkiyatının güvence altına alınması
b) İsrail’in varlığını desteklemek, göz kulak olmak
c) Kendisiyle işbirliği yapan dost ülkelere rejimlerini korumalarında ve antiemperyalist çizgideki müslüman kişi ve örgütlerle olan savaşımlarında destek vermek
d) Irak’ta askeri üsler kurmak, kendi çizgisi doğrultusunda bir yapıyı kurmak, devamını sağlamak, Irak’ı parçalamak, Kürt devletinin kuruluşuna destek vermek
e) Irak’ta ileri bir demokrasi kurarak ve müslümanlara müsamaha ile davranarak onların Türkiye ve İran’a imrenmemelerini sağlamak

4.   Aşağıdaki ifadelerden ve eylemlerden hangisi M. Fethullah Gülen’e ait değildir?

a) Gazze ablukasını delmek için yola çıkan Mavi Marmara gemisinde İsrail’in yaptığı katliam sonrası yardım konvoyu hakkında “faydalı sonuçlar doğurmayacak şekilde otoriteye baş kaldırmaktır" sözü
b) Mavi Marmara gemisindekilerin “şehid değil, bile bile ölüme giden insanlar olduğu” ve “Dünya savaşları gibi hâdiselerde zalimce öldürülen mazlum ve dindar Hıristiyanların şehit olabilecekleri gibi bir hüküm var mıdır?” şeklindeki soruya “bir nevi şehadettir” cevabı
c) Eski CHP genel başkanı Deniz Baykal’ın partisinden milletvekili seçtirdiği evli bir kadınla zina yaptığının açığa çıkması üzerine kendisine telefon açtığı ve Baykal’ın da “ABD'den, Pensilvanya'dan aldığım üzüntü ve destek mesajlarının samimiyetine de inandığımı söylemek isterim” diye mukabele ettiği
d) “Ben Cebrail aleyhisselâmı çok severim. Onun mübarek ismi geçtiği zaman, gözlerim yaşarır; burnumun direği sızlar. Tabii ki mübarek yüzünü rüyada bile görmediğim bir melektir. O gelse de Türkiye’de bir parti kursa, onun partisini bile desteklemem” sözü ve 12 Eylül'de yapılan anayasa referandumu için “Değil sadece kadını erkeğiyle, çoluğu çocuğuyla ve dünyanın dört bir yanına dağılmışıyla hayatta olan insanları, imkan olsa mezardakileri bile kaldırarak o referandumda 'Evet' oyu kullandırmak lazım. Mezardakiler bile kalksın. Ben zannediyorum kalkarlar da, ben zannediyorum ruhları koşar da. Çünkü demokrasi adına çok önemli bir adımdır.” sözü
e) “Demokrasiyi ve onun kuralları­nı, yöntemlerini kabul edecek, bun­lara göre davranacak ve yine de "Allah'a teslim olmuşluğunuzu" söyleyeceksiniz, bu olmaz, olamaz. Demokrasi yalnız seçim değildir; bir düşünce tarzı ve yaşam biçimi­dir ki ayrılmaz bir şekilde dinin dünyadan ayrılmasını emreden laiklik, demokrasiyi tamamlayan ana unsurdur. Bu itibarla biz laik-demokrasileri İslâm’a esastan aykırı görüyor ve ucundan kıyısından da olsa benimseyenleri "Allah'a teslim olanlar" olarak niteleyemiyoruz” sözü

5.   M. Fethullah Gülen ve Neonurculuk hareketi denince hangi şıktaki kelime ve kavramlar genellikle pek hatıra gelmez?

a)   Okyanus ötesi, Hocaefendi, Pensilvanya, Küçük dünyam, Çocuk terbiyesi kitabı, Kırık testi, Bamteli, Herkul.org
b)   Abant Toplantıları, demokrasi, laiklik, dinlerarası diyalog, cami-cemevi’nin birlikte yapımı, Doğu Anadolu’da kurban eti dağıtımı
c)   Hoşgörü, hizmet, himmet, maklube, sızıntı dergisi, aksiyon dergisi,  zaman gazetesi, NT mağazaları
d)   Dershaneler, yurtdışındaki okullar, ışık evleri, Türkçe olimpiyatları, kimse yok mu derneği
e)   Tağut, Haman, Müstekbir, Mustazaf, Zulüm, Cihad, Tevhid, Şirk, Vahdet, İslam Devleti, Kur’an İslamı, “mü’minlere karşı merhametli, kafirlere karşı şiddetli olmak”, “mü’minleri bırakıp kafirleri dost edinmemek, izzeti ve şerefi onların değil, Allah’ın yanında aramak”

6.   Gülen Cemaatini diğer cemaat, parti, tarikat, hizip, fırka ve sivil toplum kuruluşlarından ayıran en başat özelliği hangisidir?

a)   Kimse yok mu derneği ile biz de varız deyip ülke içi ve dışı muhtaçlara yardım konusunda hayır faaliyetlerinde bulunma
b)   Yurtdışında çeşitli ülkelerdeki okulları vasıtasıyla Türkçe’yi uluslar arası bir dil haline getirme
c)   Dersanecilikte başarılı olarak gençleri, öğrencileri lise ve üniversiteye hazırlama, onları zararlı fikir ve alışkanlıklardan koruma
d)   İslamı ulusal ve uluslar arası Abant toplantıları ile demokrasi ile te’lif edip nerdeyse özdeş kılma, uluslar arası sistemin-toplumun isteklerine uygun hale getirme, güç odaklarının hoşlanacağı şekle sokma, daha önce vahye muhatap olanlar gibi İslamı çağdaş Roma’nın rahatsız olmayacağı ve işbirliği yapabileceği sıradan bir “religion”a dönüştürme
e)   Bir nevi cemaat iktisadi teşekkülleri (CİT) ile iktisadi alanda faaliyet gösterip mensuplarına aş ve iş sağlama, ülke ekonomisine katkı sağlama

7. ABD’nin, İsrail’in, AB’nin, BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi’nin ve Ortadoğu’da Batılı devletlerle işbirliği yapan Arap ülkelerinin İran’a karşı olmaları ve yaptırım uygulamalarının nedeni aşağıdakilerden hangisidir?

a) İran’ın nükleer enerjiye sahip olmak istemesi ve sahip olma tekeli ortadoğu’da yalnızca İsrail’e aitken onun da bir iddiaya göre silah üretmeye çalışması (not: işgal edilmeden önce de Irak’ın elinde nükleer, biyolojik ve kimyasal silah bulunduğu iddiası vardı ve işgal gerekçesi de görünürde bu idi)
b) İran’ın İslam cumhuriyeti’nin, şii, molla rejimi, şeriat kurallarıyla yönetilen bir ülke olması, müslümanlara müsamahalı davranmaması
c) İran’ın 11 Eylül saldırılarında parmağının bulunması, Irak’ı ve Afganistan’ı işgal etmesi, Pakistan ve Yemen’de insanlı ve insansız hava araçlarıyla sivilleri katletmesi
d) İran’ın Filistin ülkesini işgal etmesi, Gazze şehrini açık hava hapishanesine çevirip tecrit etmesi, açık denizlerde eşkiyalık yapıp adam öldürmesi, başka ülkelere hava saldırıları düzenlemesi, çevresindeki ülkeleri yakıp yıkması, BM kurallarının hiç birini takmaması, istediği ülkede suikastler düzenlemesi, vs.
e) İran’ın ‘uluslar arası toplum’ düzeni (daha doğrusu düzenbazlığı) denilen ve özellikle ABD’nin başını çektiği emperyalist sisteme boyun eğmemesi, baskılara direnmesi, teslim bayrağını çekmemesi

DEĞERLENDİRME:

A. Yedi soruya da doğru yanıt vermişseniz, gündemi iyi takip edenlerden ve siyasi bilinç, basiret sahibi insanlardan birisiniz demektir. Dünyada ABD’nin başını çektiği ‘şer ekseni’nin, haydut devletlerin çarkını çevirdiği sömürü ve zulüm düzeninin farkındasınız demektir. Büyük Şeytan ABD’nin ve onun politikalarına ‘hizmet edenlerin’ sizi aldatmasına, yönlendirmesine izin vermiyor, bu günaha ortak olmuyorsunuz demektir. Dünyada, Bölgede ve Türkiye’de ne olup bittiğiyle alakadar oluyor, arka planını rahatlıkla irdeleyebiliyorsunuz demektir.


B. Bu sorulara bir veya birden fazla yanlış cevap vermişseniz, verdiğiniz her yanlış, gündemden bihaber olduğunuz ve siyasi bilinçten yoksun olduğunuzun resmidir. Dünyada ve Türkiye’de olup biteni daha yakından takip etmenizi, aldatıcıların (özellikle Allah ile aldatanların) aldatıcılığına dikkat etmenizi, Kur’an’ı ve Allah’ın son elçisinin hayatını siyasi bakış açısıyla yeniden okumanızı öneririm. Aksi halde bu dünyada iflah olmayacağınız gibi maazallah bütün emekleriniz, sevaplarınız boşa gidiverir de, ahiret günü hüsrana uğrayanlardan oluverirsiniz.