31 Ekim 2013 Perşembe

KARDEŞİME MEKTUPLAR-2

…De ki: “Bu Kur’an bana vahyolundu ki, onunla sizi ve (onun) ulaştığı herkesi uyarayım.” (Kur’an; En’am/19)

            Kardeşim; biliyorsun son elçiye indirilen, aklına ilka’ edilen vahiylerin tamamı şu an elimizde tuttuğumuz, iki kapak arasına alınmış olan kitabımız Kur’an’da yer almaktadır. Hiçbir vahiy onun dışında kalmadığı gibi, vahiy olmayan hiçbir şey de onun içinde yer almamıştır. Bu nedenle “vahy-i gayri metluv ya da hadis-i kudsi” yani bir başka deyişle yazılmamış, tilavet edilmemiş, Kitab’a girmemiş, ‘lafzı elçiye, manası Allah’a ait söz’ gibi aslı astarı olmayan bu ve benzeri Kur’an hakkında şüphe ve ihtilaflara yol açan inanış ve rivayetlere sakın itibar etme. Rabbimizin son elçiden önceki elçiler yoluyla da insanlığa rahmet sağanağı şeklinde indirdiği yağmuru (vahyi) bulanıklaştırıp içilmez, susuzluğu gidermez hale getirenler gibi, son elçinin dudaklarından dökülen arı-duru, tertemiz suyu (vahyi) bulandırmaya çalışanlara da metelik verme, itibar etme.

            Kardeşim; vahyin biz mü’minler ve hatta tüm insanlık için ne ifade ettiğini yeterince ve gereğince düşündük mü acaba? Gel istersen edebi bir dille de olsa vahyin yerini, önemini dillendirmeye, dilimizin döndüğü kadar çabalayalım.

            Vahiy; bilinmezlerle dolu olan yaşadığımız şu evrende, bize yol gösteren rehberimiz, kılavuzumuz, mihmandarımız.
            Vahiy; karanlıklar içinde önümüzü aydınlatan ışığımız.
            Vahiy; kah acı kah sevinç, kah karamsarlık kah ümitle seyreden, zaman zaman fırtınaların koptuğu ruh iklimimizde bize yol gösteren deniz fenerimiz, sığınılacak limanımız.
            Vahiy; nasıl su bedenimizi kirden pasdan arındırıyorsa zihnimizi, bilincimizi küfürden, şirkten, her nevi pislikten arındıran suyumuz.
            Vahiy; doğumdan ölüme doğru uzanan yolculuğumuzda heybemizdeki azık, çıkınımızdaki katık.
            Vahiy; ne yapacağımızı bilmez halde iken, düşüncemizin tıkandığı, şaşkınlık içinde bocaladığımız yerde tutunduğumuz dal.
            Vahiy; ne, niçin, neden, nasıl, kim sorularına doyurucu cevaplar bulabilmek için bir lütuf, bir nimet.
            Vahiy; ikra-oku(söyle, konuş) denildiğinde elçinin diliyle “ne diyeyim, ne okuyayım” cevabı verildiğinde mağaranın karanlığında elimize tutuşturulan meşale.
            Vahiy; laf, söz dinlemez nefsimize; özgürleştiğini sanırken tutsak kılınan aklımıza; yatışmak, sakinleşmek bilmez kalbimize huzur veren öğüt.
            Vahiy; bütün insanlar bir araya gelip kafa kafaya verip el birliği etse dahi asla bir benzerini meydana getiremeyecekleri; akan suları durduran; üstüne söz söylenmemiş ve söylenemeyecek olan kelam.
            Vahiy; yere düşen bir yaprağı, yerin karanlıklarındaki bir taneyi, yere ve göğe giren ve çıkanı, aşikarı ve gizliyi velhasıl her şeyi bilen (alim) ve “ol” deyince olduran, mutlak irade sahibi, her şeye güç yetiren (kadir) Rabb’imizden bir hediye.
            Vahiy; kutupda dondurucu soğuklarda ateşimiz; yakıcı, kavurucu çöl sıcaklarında gölgemiz; susuzluktan şerha şerha çatlamış dudaklarımızla kana kana içtiğimiz pınarımız, vahamız.
            Vahiy; dünya yolculuğumuzda bizi sapmaktan, sapıtmaktan, savrulmaktan alıkoyan yoldaki işaretlerimiz.
            Vahiy; onulmaz dertlerimize derman; kalbimize(aklımıza) şifa; uzvi(bedeni) olmayan hastalıklarımıza ilaç, merhem.
            Vahiy; gayb aleminin anahtarı; hurafe, cifir ve şifrelerin yanına bile yaklaşamadığı açık, apaçık, anlaşılabilir bir kitap.
            Vahiy; yaşayanlara bir çağrı; dirilere ‘hayat verecek şeye’ çağıran bir uyarı; yönünü şaşırmış insan(adem)oğlu için bir pusula.
            Vahiy; Allah’ı razı eder yol tutanlara bir müjde; Allah’tan başka yar ve yardımcı edinenlere, “kendi yapar, kendi tapar” kabilinden …izm’ler icad edenlere de bir inzar(korkutma).
            Vahiy; “sorular soru içinde”, “her fikrin bir çift kelepçe” ve “deliler köyünden bir menzil aşkın” olan aklımızın yatışıp sükunete ermesi için ona takılıp kalan sorulara verilen en doyurucu cevap.
            Vahiy; insanı vardenle(Allah) insan, insanla insan ve insanla diğer mahlukat arasındaki ilişkileri fıtrat ve tabiatlarına uygun şekilde düzene koyan kanun ve kuralların ve de bütün insanların diriltilip hesaba çekildiği gün, “al kitabını oku” denilmeden önce heva(arzu) ve heves(istek)lerine değil kendisine bağlanılıp ödün verilmeyecek ilkelerin devşirildiği kaynak.
            Vahiy; şahsi ve siyasi, içtimai, iktisadi, hukuki ve kültürel sorunlarımıza çare, kurtuluş reçetesi.
            Vahiy; insanoğlu’nun karşı karşıya bulunduğu sorunların çözümü için tek umut, tek çıkış kapısı, tek seçenek, tek kurtuluş yolu, tek şans.
            Vahiy; yeryüzünü ifsad edip yaşanmaz hale getiren, birbirini ilah edinen, hayatın anlam ve amacını ‘yaşamak için yaşamak’ olarak zannedip milyarlarca hemcinsinin üç günlük dünya hayatını cehenneme çeviren insanlar için en kökten(radikal) çözüm.
            Vahiy; dünya hayatında dengeli, ölçülü ve uyumlu bir hayatı sağlayabilecek en önemli imkan.
            Vahiy; Allah’tan ve O’nun bildirdiklerinden emin olanlar için kendisinden daha güçlüsü, daha etkilisi icad edilmemiş ve edilemeyecek olan silah.
            Vahiy; bilmediğimizi bildiren, bildiklerimizin de sağlamasını yapma imkanına kavuştuğumuz bilgi kaynağımız, ilhamımız, referansımız.
            Vahiy; geçmişe ve geleceğe, hayata ve ölüme, bilinene ve bilinmeyene dair hisse alınabilecek en ibretli kıssa, en güzel misal, en anlamlı hitap.
            Vahiy; doğruyu yanlıştan, iyiyi kötüden, temizi pisten ayırabilecek ölçümüz, kriterimiz, ayırac(furkan)ımız.
            Vahiy; şu dünya hayatında onun dışında yol gösteren aramanın bedbahtlık, gaflet, dalalet, cehalet olduğu en hakiki mürşidimiz, öğretmenimiz, hocamız.
            Vahiy; zulumattan nura, karanlıklardan aydınlığa çıkaran tek gerçek, tek hakikat.
            Vahiy; insan aklının ürünü olmayan, üzerinde akledilecek, tefekkür edilecek, elden bırakılmamacasına defaatle okunacak en önemli metin, en önemli fikir, en önemli söz.

            ...Siz şimdi bu söze(vahye) mi hayret ediyorsunuz?
            Ve gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz?
            Ve siz başkaldırıp gaflet içinde oyalanmaktasınız.

            Haydi Allah’a secde edip O’na kulluk edin! (Kur’an; Neml/59-62)

24 Ekim 2013 Perşembe

NAMAZ

“Kütahya Tavşanlı’daki Arifağa Camisi’nde ibadet sırasında çalan cep telefonlarından cemaatin rahatsız olduğunu gören müezzin, farklı bir yöntemi denedi. Caminin kapısına “Yaratan ile irtibata geçmek için yaratılanla irtibatı kesiniz” yazısını astı. (Star, 11.04.2010)”

      Yukarıdaki haberi okuyunca aklıma namaz ile ilgili nice zamandır tefekkür ettiklerim geldi. Namazla ilgili onca fıkhi malumat bir yana, namaz müslümanın hayatında ne anlam ifade ediyor ya da etmeli sualleri, bence üzerinde durulmaya değer bir konu. Yüksek öğrenim başlarında İslam’la ciddi olarak karşılaştığım yıllarda ilk merak ettiğim hususlardan biri de daha önce geleneksel bir şekilde, cuma ve diğer sair günlerde zaman zaman kıldığım namaz esnasında okuduğum ayetlerin, duaların ve ifadelerin ne anlama geldiğini merak edip öğrenmek olmuştu. Geçen zaman içinde namazlarım düzenli hale geldi ve hayatımın bir parçası oldu. Namaz için “huşû ve hudû”ya uygun olmalı derler ya, namazın şekli tamam da fakat hayatımızın diğer bütün işlerinde olduğu gibi her zaman aynı heyecan ve duyarlılıkla namaz kılmadığımız, kılamadığımız, daha doğrusu kılınamayacağı da bir vakıa. Fakat öyle olsa bile namazın bize kattığı o kadar çok şey var ki. En başta, namaz olmasa ‘bizi yoktan var eden ve sahip olduğumuz her ne var ise bize lütfeden Rabbimiz’i gün içinde belli vakitlerde ve bir ömür boyu aksatmadan, ihmal etmeden, düzenli, disiplinize bir şekilde hatırlayıp şükretmezdik, şükredemezdik. Namaz fıkhi açıdan bir yükümlülük, vecibe, farz olması olması bir yana belirli vakitlerle kayıtlı da olsa, Allah’ı unutmamıza mani olup, onunla olan bağlantı(rabıta)mızı canlı ve diri tutuyor. O’nun her an huzurunda ve gözetiminde olsak da, namaz bunun için bir farkındalık yaratıyor ve biz kalkıp abdest alıp maddi kirden, pastan arınarak namazla “Allah’ı ve ahiret gününü hatırlayarak”; af, mağfiret dileyerek; nedamet, pişmanlık ikrarında bulunarak manevi kirliliklerden de arınıyoruz. “Yüceler yücesi Allah’ın huzurunda ayağa kalkıp kıyama durarak, yüzümüzü ilk Beyt(Ev)’e çeviriyoruz. Teslimiyet ifadesini başlama tekbiriyle yeniden ifade edip O’nun sözleriyle O’na sığınıyor, yardım diliyor, aczimizi dile getiriyoruz. O olmasa idi biz olmazdık, O dilemese biz dileyemezdik. O’nun verdiği akıl nimeti olmasa hiçbir şeyin farkına varmaz, kıymetini bilmezdik. Boyun büküp alnımızı yere koyarken “arşı a’la”daki mevlamıza “şahdamarımızdan daha yakın”  olduğumuz duygusunu yaşamak, kelimelerle ifade edilebilir mi? Bu anı, bu duyguyu yaşamayan ne bilir, yaşayan anlar ancak. Namaz, güne yeniden, yepyeni bir şekilde güzel, umut dolu, diri başlama yanında günü karlı, kazançlı bitiren birinin mutluluğunu da yaşatır kula. Yastığa başını yatsı namazından sonra koyan bir kul huzuru iliklerine kadar yaşar. Namazla Rabbine verdiği sözü yerine getirmenin mutluluğu, olabildiğince herkesten ve her şeyden sıyrılarak, uzaklaşarak “gerçek dost”la baş başa kalmanın lezzeti başka hangi halde yaşanabilir ki? Onun içindir ki “Allah’a ve ahiret gününe gerçekten ama gerçekten” iman etmiş biri için namaz bir sıkıntı, angarya değil bir nimettir, lütufdur, hediyedir. O bize bildirmese, kulu ve elçileri vasıtasıyla öğretmese biz nerden bilirdik “namaz-salat”ın nimetlerini ve O’na karşı teşekkür edememenin mahcubiyetini, ezikliğini yaşar dururduk. O’na bağlılığımızı, sadakatimizi, sevgimizi, muhabbetimizi, şükrümüzü arzetmenin en güzel şekli, yolu ve dileklerimizi, isteklerimizi ifade etmenin en güzel aracı, vesilesi değil midir namaz? Aklımızın başımızda olduğu her halde, en sıkıntılı, tehlikeli ve zorlu zamanda (savaşta) bile terk edemeyeceğimiz, terk etmememiz gereken ibadet değil midir namaz? O kadar önemlidir ki bazı yerlerde bulunan ve kapısında ‘prayer room-dua odası’ına sığmaz, bütün yeryüzü mescid oluverir bize.

Hülasa tek cümleyle namaz, dirilişe, mücahedeye, tevhide, hayata çağrının ta kendisi değil midir?

17 Ekim 2013 Perşembe

İKİ DOST - 2 - Dost Cemalin Görünce… - Ölüm

Dost Cemalin Görünce… 
Ölüm

Üryan geldim gene üryan giderim
Ölmemeye elde fermanım mı var
Azrail gelmiş de can talep eyler
Benim can vermeye dermanım mı var

            Otomobilin radyoteybinde, Karacaoğlan'a ait olan ve sanatçı İsmail Altunsaray’ın yorumladığı bir türkü çalıyordu. Günlerden Cuma, vakit ise öğle idi. Arabayla biraz yol alıp şehrin hemen yanı başındaki kaleye yakın mezarlığın bir köşesinde uygun bir yer bulduk. Yaygımızı serdik, bağdaş kurup oturduk.

            Nicedir toplantı (cuma) günü işlerimizden fırsat buldukça sohbet için bir araya gelmeye çalışıyorduk. Hafiften bir rüzgar mezarlıktaki ağaçların yapraklarını hışırdatıyor, yaz gününün sıcağında ortalığı biraz olsun serinletiyordu.

Selçuk Bey, yemek içmek için biraz öteberi almıştı. Ne yalan söyleyim, odun fırınından yeni çıkmış sıcak pide, otlu peynir ile birlikte çok iyi gidiyordu. Hele bir de yaz mevsiminin vazgeçilmez meyvesi karpuz da olunca doğrusu tadına doyum olmuyor. Deldiği boğazı boş koymayan Rezzak’ın bahşettiği nimetlerden afiyetle yiyip şükrettik.

Görüşmeyeli ne yapıyorsun, nelerle meşgulsün, diye sordu.

Ne olsun hocam, dedim. Rutin, gündelik uğraşlarla ömrümüz geçip gidiyor. Evle iş arasında mekik dokuyoruz. Çoğu zaman gündelik yaşam tekdüze, sıradan bir durum arzediyor. Geçen gün ömürdendir misali, sayılı günler tükeniyor. Hergün aynı işler, aynı kişiler, aynı yerler. Günler çoğu zaman biri diğerinin kopyası gibi sanki. Hayatın tuzu biberi küçük şeyler de olmasa sıkılmamak, usanmamak elde değil. Elbette aç açık, merde namerde muhtaç olmadığımız için Mevla’ya ne kadar şükretsek azdır. Kendimin, sevdiklerimin sağlığı da yerinde elhamdulillah. Şikayet etmek, sızlanmak değil muradım. Lafın gelişi söyledim, sesli düşünme say benimkisini.

Doğru, fakat sen de biliyorsun. Herkese verilen bir mühlet var bu dünyada. Va’de dolmadan, insan göreceğini görmeden, yaşayacağını yaşamadan can çıkmıyor. Vakit tamam olmadan, emaneti sahibine teslim etmek mümkün değil. Ölüm er ya da geç sonunda kapımızı çalacak, ayıracak bu fani dünyadan bizi de. Aslında insana verilen süre, az da değil hani. Her doğan günle birlikte insana yeniden başlama, yeniden toparlanma, yeniden aklını başına devşirme fırsatı veriliyor. Kimi insan vaktin yetmediğinden dem vururken birçok insan ömrünü boş ve faydasız işler peşinde, anlamsız ve amaçsız bir şekilde tüketip duruyor. Zaman da bildik temposunda akıp gidiyor aslında. Biz bazen onun hızlı aktığından, bazen de geçip gitmek bilmediğinden yakınıyoruz. Hangi halet-i ruhiye içinde olduğumuza göre değişiyor olsa gerek.

Haklısın, dedim. Ama sonuçta dön dolaş varacağımız yer de şurası.

Ne kapı vardır giresi,
Ne yemek vardır yiyesi,
Ne ışık vardır göresi,
Dün olmuştur gündüzleri.

Bir gün senin dahi Yunus,
Benim dediklerin kala,
Seni dahi böyle ede,
Nitekim etti bunları.

Daldın gittin, hayırdır, dedi Selçuk Bey.

Ölüm, dedim. Ürpertiyor, korkutuyor beni. Bir varsın, bir yoksun. Sanki hiç yaşamamış gibi. Kabristanın yanı başında olup da ölümün hatıra gelmemesi mümkün değil. Mal mülk sahibi olup da malın mülkün son tahlilde yalan olduğunu, ilk (ve son) sahibinin Allah olduğunu unutup oyalanıyor gibiyiz. Dünyevileştikçe, dünya hayatının güzelliklerine gözümüzü dikip daldıkça, dünya hayatına razı olup onunla yetindikçe, yarın ölecekmiş gibi değil de, hiç ölmeyecekmiş gibi dünya hayatını keyfimizce yaşamaya yöneliyoruz. Denge menge, ölçü mölçü kalmıyor, ipin ucu kaçıyor.

Haklısın, dedi. Az ya da çok mühlet verilen biri olduğumuzu, dünya hayatının ahiret hayatının ebediliği yanında az bir geçimlikten ibaret olduğunu unutuyoruz. Dünyaya kazık çakacağımızı zannedip gönlümüzce yaşadığımız bir hayatın hesabının istenmeyeceğini de sözlerimizle değilse de tavırlarımızla ikrar eder gibiyiz. ‘Filan Azrail’e yenik düştü, falan ebedi istirahatgahına defnedildi’ derken ağzımızdan çıkanı kulağımız duymuyor gibi. Bu sözlerin satır aralarında ahiretin inkarı seziliyor. Şeytan nefsimize bu düşünceleri hoş gösterip tıpkı atamız Adem(a.s)’i yasak ağaç (meyve) konusunda ayarttığı gibi bizi de ilelebed yaşayacakmışız zehabına kaptırtıyor. Ölümden sonraki dirilişi (ba’sü ba’del mevt) ve dünya hayatında bize tanınan süre zarfında yapıp ettiklerimizden, verilen her nimetten sorguya çekileceğimiz gün’ü (yevm’ud din) unutturuyor, umursamaz hale getiriyor.

Biraz ilerde yaşlı bir adam, bir mezarın başında elindeki mushaftan aşina olduğumuz Yasin suresini okuyordu. Arapçaya iyi-kötü vakıf olan Selçuk bey, 6. ve 70. ayetlere dikkatimi çekti. “Ataları uyarılmadığı için gafil kalmış bir toplumu uyarmak için”, “Diri olanları uyarmak ve sözün nankörler aleyhinde gerçekleşmesi için”.

Dikkatimi çeken bir tespitimi de aktarmak istiyorum hocam, dedim. Geçmişten bugüne, zaman içinde bu toplumda ölüm karşısındaki tavır da yavaş yavaş değişti. Çocukluğumuzda ölüm daha bir mütevekkil, daha bir sükunetle karşılanırdı. Doğum gibi ölüm de hayatın bir gerçeği olarak görülür, öyle algılanırdı. Şimdilerde ise ölümün hesabı bir şekilde sorumlu olarak görülen kişilerden sorulmaya çalışılıyor. Ellerinden gelse Azrail’i, hayatı da ölümü de yaratan Allah’ı sanık sandalyesine oturtup hesaba çekecekler. Ölüm karşısındaki tutumumuzda bir isyan, bir öfke göze çarpıyor. Modern tıp tarafından da insanlar gerçekçi olmayan umutlara düşürülüp ölüme çare bulunabileceği, her hastalığın üstesinden gelinebileceği gibi yanlış kanaatlere sevk ediliyor.

İnsana verilen nimetlerin azlığı veya çokluğu, nasıl onun lehine mi yoksa aleyhine mi kişinin ameline, tavrına göre şekilleniyorsa, yaşamın kısa ya da uzun oluşu da, lehine ya da aleyhine midir bilemeyiz. Kısa fakat sahih iman ve salih amellerle dolu bir yaşam, uzun fakat başıboş, günah ve zulümlerle dolu, şükürsüz bir yaşamdan daha evla değil midir?

Aa. Lafa daldık, vakit hayli geçmiş, dedi Selçuk Bey. Kalkalım istersen.

Kalktık, toparlandık. Arabaya bindik, doğruca şehrin yolunu tuttuk. Radyo kanallarının birinde Gülay’ın yorumuyla Aşık Ruhsati’ye ait ‘Daha senden gayrı’ adlı bir türkü çalıyordu.

Gördüm iki kişi mezar eşiyor,
Gam gasavet gelmiş boydan aşıyor,
Çok yaşayan yüze kadar yaşıyor,
Gel de bu rüyayı yor deli gönül.


10 Ekim 2013 Perşembe

OKU EY DOST! BU YAZIDA SEN VARSIN

“Dost, dost için çiğ tavuk yer”, sen de bu yazıyı oku.
Bilesin ki “yakın dost, hayırsız hısım-akrabadan yeğdir”.
Yine bil ki “bin dost az, bir düşman ise çoktur.”
“Akıllı düşman da, akılsız dosttan yeğdir”.
Fert-toplum-ümmet olarak bugüne kadar “dost dost diye nicesine sarıldık”.
İçimizden dost yüzlü, dost gülücüklü olanların uyarılarına rağmen.
“Domuz derisinden post, Fransa, Almanya, İngiltere, ABD, Rusya, Çin, İsrail...den dost olmaz” dediler.
Dinlemedik, kulak asmadık.
Çünkü iki asırdır kendimize ve gerçek dostlarımıza olan güvencimiz, inancımız sarsılmıştı.
Dostu düşmanı ayıracak ölçüyü yitirmiştik.
Dost(Mevla)’umuz bizi uyarmıştı, öğütlemişti halbuki.
[Küfredenler, zalimler birbirlerinin dostudur / Hepsinin dostu şeytan(tağut)’dır / Yahudiler ve Hıristiyanlar birbirlerinin dostudur. Kim onları dost tutarsa, o da onlardandır.] (Kur’an 8;73 / 2;257 / 5;51)
“Allah’ım sen bizi böylesi dostlara karşı koru, düşmanlarımızla biz başa çıkabiliriz” dememiz gerekirken...
Bilemedik öyle dostların düşman başına olduğunu.
Dost bildiklerimiz varken düşmana gerek yoktu aslında.
Bu dost görünüşlü düşman kalplilerden dolayı dosta düşmana karşı yüzümüz hep yere baktı.
Dost, dostane bir şekilde “güvenme dostuna, saman doldurur postuna” diyerek acı söyledi.
Kara günde belli olan dostları iyi günümüzde dost zannettik.
Kusursuz dost aradık, dostsuz kaldık.
Eski dost düşman olmazdı, anlamadık.
“Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” türküleri çığırdık.
Dostlar alışverişte görsün diye alışverişe çıktığımızda;
“Dostluk başka, alışveriş başka” diyenleri dost edindiğimizi anladık.
Sonunda dostumuzu gücendirip, düşmanımızı sevindirdik, güldürdük.
Yine anladık ki “sensiz dünya malını neyleyim dostum” diyenleri bırakıp;
“Aç ile dost olma”ya kalkmışız.
“Gönül ne kahve ister, ne kahvehane; gönül bir dost ister kahve bahane” iken;
Bir dostun kırk yılda kazanıldığını hemencecik unutuverdik.
Baş olmaktan vazgeçtiğimizde dost yine yüzümüze baktı, fakat ayaklar altında sürünmeye başladığımızda ise düşman baktı ayağımıza.
Dost bildiklerimize açtık sırrımızı, o da söyledi dostuna.
Kadim, sıkı dostlukların çokça olduğu devirlerde de “düşenin dostu olmaz” mıydı acep?
O zamanlar “düşmanın attığı taş değil, dostun attığı gül incitirdi” bizi.
"Dosta meclis uzak değil" idi.
Dost meclisinde Allah’ı dost bilenlerle hep birlikte “Gerçek Dost”a doğru yönelirdi kalplerimiz.
Kulak verilirdi Dost’un sözlerine.
[Dost(Veli) istersen Allah yeter / Sizin asıl dostunuz Allah, Resulü-Resulleri ve namaz kılıp zekat veren mü’minlerdir, galip gelecek olanlar da onlardır.] (Kur’an 4;45 / 5;55,56)
Amenna ve saddakna ya er’Refik-ül-a’la (İnandık ve tasdik ettik ey Yüce Dost).
Ve...
Bir dost buldum, gün akşam olmadan.
O’nu dost bilip, O’ndan başka dost tutmayan.
Dedi ki bana.
Dostum, dostun dosta faydasının olmayacağı o “zorlu gün”e hazırlıklı ol.
Dedim ki ona.
Dostlukla kal, dostça kal CAN DOSTUM. 

2 Ekim 2013 Çarşamba

BUMERANG-2

OMO WALE*

Sözün burasında, ABD terörü konusunda “hariçten gazel okuma”yı bırakıp “dahil”de bu karabasan’ı yaşamış karaderili, ak(cesur)yürekli bir kardeşimize sözü bırakmak istiyorum. Aslında onun hikayesi, hepimizin yani bütün dünya mazlumlarının, mağdurlarının, mahrumlarının, mustazaflarının hikayesi.

            “Hayır, ben amerikalı değilim. Amerikanizmin kurbanı milyonlarca insandan biriyim. Burada bir amerikalı olarak değil, amerikan sisteminin bir kurbanı olarak sesleniyorum size. Ve amerikayı bir kurbanın gözüyle görüyorum. Gördüğüm de bir Amerikan pembe düşü  değil, bir karabasan... Bütün dünya, amerikanın ellerinin ne kadar kanlı olduğunu bilsin. Bilsinler burada uyguladığı vahşeti.” [6]

“Beyaz adam sizi Kore’ye gönderdi, kanınız aktı. Sizi Almanya’ya gönderdi. Güney Pasifiğe gönderdi Japonlarla savaşmak için. (Antiparantez ondan ince bir nükte; -Burada bütün kızılderilileri öldüren beyazderililer için savaşan bir siyahderili tarafından öldürülmüş bir sarıderili yatmaktadır.) Kanınızı akıttınız beyaz adam için. Fakat beyaz adam tarafından  gözlerinizin önünde kiliseleriniz bombalanır, küçük kızlarınız öldürülürken akıtılacak kanınız yoktu. Beyaz adam kan dök dediğinde döktünüz, döğüş dediğinde dövüştünüz, havla dediğinde havladınız.” [7]

            “Kural olarak bugüne kadar, Amerikan’ın stratejisi, önderlerimizi eteğinin etrafında toplamak, parayla, prestijle, övgüyle kandırarak, onlara ne söyleyeceklerini telkin etmek oldu. Ve onlar da bize her zaman azınlık olduğumuzu, hiç şansımız olmadığını, mücadelemizi uysallık ve dikkatle yürütmemizi söylüyorlar. Yoksa zarar görür, harcanırmışız. Yutmuyoruz artık.” [6]

            “Köle sahiplerinin o dönemlerde iki tür kölesi vardı: Tarladaki zenci ve tarla zencilerini de kontrol eden hizmetkar zenci (Tom Amca’lar). Hizmetkar zenci patronuyla birlikte yaşardı. Güzel giyinir, güzel yerdi onun artıklarını. Tavan arasında ya da bodrumda yaşardı. Fakat patronunun yakınında ve patronunu onun kendisini sevdiğinden çok severdi. Patronunun evi için kendi canını verebilirdi patronundan önce. O eski köle sahibinin bugün de modern Tom Amcaları var. Sizi, beni kontrol altında tutan, bizi pasif kılan, barışçı kılan, uysal kılan, bunlar yirminci yüzyıl Tom Amcalarıdır.” [6]

            “FBI (Amerikan Federal Soruşturma Bürosu) basını büyük bir maharetle ulusal sınırlar içinde idare ederken, CİA bunu uluslararası düzeyde yapıyor. Bütün pisliklerini basın aracılığıyla yapıyorlar. Gazetelerde bana ve size suçluymuşuz, hepimiz ırkçıymışız, hapçı, ırz düşmanıymışız gibi hücum ederler. Eğer dikkatli olmazsanız, gazeteler size zalimi sevdirebilir, mazlumdan nefret ettirebilir.” [6]

            “Ve siz birkaç saldırgan beyaz öldü diye ayağa kalktınız, çıldırmışsınız siz. Basın aracığıyla, imaj yaratarak sizi kontrol altında tutarken, kitle katliamlarını insancıl gösterebiliyor Amerika. Binlerce siyah insan öldürülüyor, kesiliyorken yüreğinizde onlar için bir sızı duymuyorsunuz çünkü, kurban suçlu, suçlu kurbanmış gibi gösteriliyor.” [6]

            “Amerika da siyahların üzerine köpeklerini saldırtan beyazlar, Afrika da Afrikalılarla kaynaşabilmek için onlara gülümseyerek yaltaklanıyorlar. Ne garip bir komedi.” [6]

            “Kimse bize dostumuzun kim, düşmanımızın kim olacağını göstermemeli.” [6]

      “Üçyüz yıl bu ülkede bir penny (kuruş) almadan karşılıksız çalıştık. Tek bir penny almadan. Görüyorsunuz beyaz adam bu ülkenin ne kadar zengin olduğunu söylüyor, fakat nasıl bu kadar zengin olabildiğini düşünmek istemiyor. Amerika zengin oldu, çünkü onu siz zengin ettiniz.” [6]

         “Dua ediyorum ki Afrikalı kardeşlerimiz Avrupalı sömürgecilerden kendini kurtardıktan sonra Amerikan dolarının kontrolüne girmesin, ağına yakalanmasın. Amerikan ırkçılığının Amerikan dolarizmiyle yasallaşmasına izin vermeyin.” [6]

            “Onların hiçbiri kapitalist sisteme adapte olmuyorlar çünkü olamıyorlar. Çünkü kapitalist olmak için bir başkasının kanını emebilecek yapıda olmak gerekir. Bana bir kapitalist gösterin size bir kan emiciyi göstereyim. Kan emici birinden başka bir şey olamaz kapitalist.” [6]

            “Köleci efendi bu dünyada kendi cennetinin tadını çıkarırken, zenciye öbür dünya cennetine razı olmayı öğretmişti.” [8]

            “Birinci sınıf vatandaş olabilmenin tek yolu vardır. Bağımsız olmanın tek yolu var. Tek yolu var özgür olmanın. O size verilmez, siz alırsınız onu. Size kimse vermez adaleti, eşitliği. Erkekseniz siz alırsınız.” [8]

            ”Gerçekte ırkçı olan Amerika’nın insanı değildir; beyazlardaki bu ırkçılık psikolojisini büyüten, Amerika’nın politik, ekonomik ve toplumsal atmosferidir doğrudan doğruya.” [8]

            “Amerika’nın İslam’ı tanıması gerekir, çünkü Amerika’yı başındaki ırk belasından temelli olarak kurtarabilecek tek şey İslam Dini’dir.” [8]

            “Ve, Amerika’nın bünyesine uğursuz bir kurt gibi giren ırkçılık kanserinin kökünü kurutabilecek bir gerçeğin mayasını tutturmuş olarak, fersiz de olsa bir ışık bırakarak ölürsem, ne mutlu bana. Bu takdirde, şan Allah’a özgüdür. Benim olan tek şeyse, günahlarımdır.” [8]

            “Benim yolumdan yürümek ve harekete katılmak isteyenler, gerçek anlamda özgürlüğe kavuşmadan önce hapishaneye, hastaneye ve kabristana gitmeyi göze almak zorundadır.” [8]

            “Ancak zifiri bir karanlıktan sonra, pırıl pırıl bir aydınlık çöker ortalığa; ancak katlanılmış çileler döneminin kapanmasından sonra, çılgınca bir sevinç dönemi açılabilir; ancak tutsaklıktan ve zindandan sonra özgürlüğün en tatlı meyvelerine kavuşabilir insan.” [8]

            Dünyaya gözlerimi açtığım o yıl, o gözlerini kapatmıştı dünyaya. Kurşunlar yuva yapmıştı o sımsıcak yüreğinde. Yüzünü “yalancı dünya”dan “öte dünya”ya, asıl yurduna, yuvasına dönmüştü, özgürdü artık. Rabbimiz günahlarını affetsin, razı olduğu kulları arasına dahil etsin seni ey YUVAYA DÖNEN OĞUL.

DİPNOTLAR

*Omo Wale: Nijerya dilinde “Yuvaya dönen oğul” demek.
Film tavsiyesi (biyografi); Film adı: Malcolm X, Oyuncu: Denzel Washington, Yönetmen: Spike Lee, 1992 yapımı; Hikaye: The Autobiography of Malcolm X, Alex Haley
[6]. Malcolm X konuşuyor, George Breitman, Nehir yay., İstanbul, 1986.
[7]. Malcolm X-eylemin öteki yüzü-, Andrew Young, Esra yay., 2. baskı, Konya.

[8]. Malcolm X, Alex Haley, İnsan yay., 3. baskı, İstanbul, 1993.


26 Eylül 2013 Perşembe

GÜLÜMSETİRKEN DÜŞÜN-DÜRTEN HABER-YORUMLAR-1

1. ‘Din elden gidiyor’ sözleriyle gündeme oturan DSP eski Genel Başkan Yardımcısı Rahşan Ecevit, bu kez “Türban karın doyurmaz” dedi. [Zaman, 12/02/2005]

Tövbe tövbe kıyamet mi yaklaşıyor ne? Düne kadar ‘din elden gidiyor’ diye bir sözü onların mürteci diye yaftaladıkları insanların ağzından duymaya alışmış kulaklarımız, şimdi kimlerin ağzından duyuyor, yoksam yanlış mı işittik? Acaba “şeriat isteriz” de demiş midir? Onu bilmem ama şuna eminim ki burada sözü geçen din, benim dinim değil. Kabala, reiki, yoga, transandantal meditasyon filan olabilir ama Kur’an’da tarif edilen ve son elçinin anlayıp uyguladığı İslam olamaz herhalde. Çünkü o dinde “karın doyurmadığı” belirtilen türban (başörtüsü) da var. İki sözü de aynı şahıs söylemişse (ki söölemiş) ortada ya bir bilmemezlik ya da bir kasıt var. Kast-ı mahsusa’sını bilemem ama ikinci sözde ne yalan söyleyeyim (niye sölim ki size yalan borcum mu var) gerçeklik payı da yok değil hani. Zira gerçekten “türban karın doyurmaz”. Çünkü hem yenilecek cinsten bir madde değildir (yani tadı tuzu olmayıp besin değerine haiz değildir) hem de bu ülkede bu nesneyi taktığınız, örttüğünüz takdirde yalan dünya başınıza göçer, okulunuzdan, işinizden, aşınızdan olur, aç sefil bilem kalırsınız.

2. Tokat’ta Gaziosmanpaşa Üniversitesi’nin düzenlediği 6'ıncı Gençlik Şöleni, Taşlıçiftlik Kampüsü'nde düzenlenen törenle başladı. Açılışta konuşan Rektör Prof. Dr. Zehra S., türban konusuna değinerek, “Türk halkı özgürdür, hürdür. Laik Türkiye Cumhuriyeti'nde türban kavgası, türban konusu gündeme bile getirilmemelidir. Türk gençliği bu sorunlarla meşgul edilmemelidir" diye konuştu. Gençlik Şöleni açılışında öğrenciler ilginç bir şaka yaptı. Suyun kimyasal olarak ifadesi olan ‘Dihidrojen Monoksit’in zararlarını anlatan bir metin hazırlayan öğrenciler, “Bu madde yasaklanmalı” adı altında açtıkları imza kampanyasında rektöre de imza attırdı. Daha sonra kendisine şaka yapıldığını öğrenen Prof. Dr. S., “Bu şakayı fark edemedik. Alıştığımız şeyin tersi söylendiği için yanıldık. Bir de bunu bilim adamları söylüyorsa bu doğal" dedi.  [www.haber7.com;  03/05/2005]
 
Heyt be! Sanırsınız ki Gazi Osman Paşa mezarından kalkmış, Plevne kalesini küffara karşı kahramanca müdafaa ediyor. O nasıl 1877-1878 Osmanlı Rus savaşında Plevne kalesini sayıca üstün düşmana karşı savunmuşsa, onun ismi verilen cumhuriyet kalesini(!) de bir rektör, hem de bir bayan rektör kendi hemcinsi olan “dahili bedbahtlar”a(!) karşı cansiperane savunmaktadır. Anlaşılan rektör bayan, özellikle bu mücadeleyi versin diye kendisini oraya getirenlerin yüzlerini kara çıkarmamak için “çaya çorbaya limon” kabilinden –belki de söyleyecek fazla bir şeyi olmadığından-, gençlik şöleninde konuyu getirip türbana bağlamış, tersinden de olsa bir bakıma türbanı istismar etmiş, istek ve emelleri için kullanmış aslında.
Laik, Atatürkçü ve de Kemalist göstericilerin başörtüsü aleyhindeki gösterileri sırasında açtıkları bir pankartta “Özgürlük saçını rüzgarda savurabilmektir” yazdığı gibi düşünüyor olmalı ki, “Başörtüsünün özgürlükle bir ilgisi yoktur” diyen koroya katılıyor. El hak doğrudur. Başörtüsü ve diğer İslam’la ilintili konular özgürlükle değil, “Allah’a kulluk” kavramında anlamını, ifadesini bulur. Başını alıp giden, istediği kişiyle, istediği yerde, istediği şeyi yapan özgür kız değildir herhalde Allah’a inandığını ifade eden genç kızlar. Bu inancın ve teslimiyetin gereğini yapan, özgür olmayan bu kızlar da bayan rektöre göre “özgür ve hür Türk halkı”ndan değildir tabii olaraktan. Artık onların önünde ya okul ve kamudaki görevlerinden çekilmeleri, atılmaları ya Allah’ı bırakıp “bu ülkede bizim borumuz öter” diyen devlete (devletlilere) itaat edip söz dinlemeleri ya da başka diyarlara gitmek düşer değil mi ama?
Hem netekim; “Kadınların saçlarının görünmesi günah olacaksa Allah onları saçsız yaratırdı. -Lütfen edebe muhalif sorular gelmesin aklınıza hemen. Nü resimler de yapan darbecibaşı paşam bilmez mi saç dışında başka yerleri de kapattığımızı. Allah’tan bizi şey’siz yaratmamış Allah’ımız- Yapamaz mıydı, yapardı. Ama yapmamış. Peki nereden çıkmış bu türban. İran’daki Humeyni bunu soktu. Humeyni, 1979’dan sonra dehşetli para harcayarak bizim Türkiye’deki genç çocukları, kızları da bu yola sürükledi. Bu tartışmaları yaratanların da İran gibi olma özlemi var”. (Türban tartışmasına 7’nci –darbe öncesinde ve sonrasında nice cumhur evladını 7 bitirdi, hatırlansın lütfen- Cumhurbaşkanı Kenan Evren de kendine özgü çıkışıyla dahil oldu, Akşam; 19.01.2008)
Bilimsel dogmalarla, cumhuriyet hurafeleriyle kafalar öyle tıka basa doldurulmuş ve de yasakçı, baskıcı zihniyet eskisi kadar olmasa da hala bütün ihtişamıyla orta yerde duruyor ki, daha ne olduğuna bile bakmadan ve de düşünüp anlamadan basıyor imzayı su’yun yasaklanmasını isteyen bildiriye rektör hanım. Ahh Zehra ahh –ki isminin anlamı da ‘huzur veren’ demekmiş, ki ne yaman çelişki-, bu bir şaka idi ve de hemen zokayı yuttun, sazan gibi atladın üzerine. Fakat bir gün seni bu dünyada avutan, oyalayan her şeyin son bulduğu, kendinle ve de Rabbinle baş başa O’nun huzurunda olduğunda ne olacak halin Zehra. “Bu şakayı fark edemedik. Alıştığımız şeyin tersi söylendiği için yanıldık” deyip işin içinden sıyrılıp çıkabilecek misin Zehra?
Yoksa “Bir de bunu bilim adamları söylüyorsa bu doğal” mı diyeceksin? Üniversiteler Arası Kurul’un bir üyesi olarak, kendisini YÖK üyeliğine uygun gördüğünüz İTÜ öğretim üyesi Prof.Dr. Celal Şengör’ün size gönderdiği teşekkür mektubundaki şu satırları da doğal karşılıyor, onaylıyor musun Zehra? “Din, belirli dogmalar çevresinde kurulmuştur ve yanılmaz olduğu iddia edilen bir veya birkaç tanrının vahiyleri olan dogmalarından vazgeçemez. Bilim ise sürekli olarak gerçeği arayan ve gerçekle bağdaşmayan hiçbir şeyi kabul etmeyen bir düşünce sistemidir… Dinin pek çok dogması bilimin isbatları karşısında bu şekilde çöpe gitmiştir. Bugün artık ne dünyanın yedi günde yaratıldığına, ne Nuh Tufanına, ne de Havva ile Âdem masalına inanmak mümkündür… Kimse bize bu açıdan ‘bilimperestlik yapıyorsunuz' diye bir eleştiri yöneltemez, zira, büyük felsefeci Lord Bertrand Russell'ın dediği gibi, insanlığın gerçekten bildiği fakat bilimin bulmuş olmadığı hiçbir şey yoktur. Bir başka deyişle, bilim dışında insanlığın hiçbir bilgi kaynağı yoktur... Türban yasağının kaldırılmasını temelde yalnızca bu nedenle kabul etmemiz mümkün değildir. Bu konuda ne karşımıza çıkarılacak hukuk sistemleri, ne de dünyadan gösterilecek örnekler bizi ikna edebilir (sui-misal, misal olamaz). Bizim düşüncemizin ve faaliyetimizin temeli eleştirel akılcılıktır. Aklı ve eleştiriyi kabul etmeyen hiçbir sistemi üniversite kapısından içeri alamayız. İcab ederse, ülke yöneticileri akıllarını başlarına alana kadar o kapıları kapatırız.” (Radikal; 31.01.2008)
Bu bilim adamını -Allah’tan ki din adamı değil, o nedenle dedikleri doğal(!)- kaale alıp,  kale–pardon- üniversite kapılarını kapatıp, ülke yöneticileri akıllarını başlarına alana kadar Gaziosmanpaşa gibi harici değil de dahili düşmanlara karşı savunacak mısın Zehra. Zehra, bak Teziç’ten önceki başkanın Gürüz, “başörtüsü tartışmalarının sorulması üzerine, tartışmaları çirkin ve fakir bulduğunu ifade etmiş” senin gibi ve de “YÖK Başkanı Özcan'ın kimi rektörlerce istifaya davet edilmesini değerlendiren Gürüz, rektörlerin gereğini yaptığını kaydetti. YÖK Başkanı Özcan'ın YÖK Başkanlığı için gerekli şartları taşımadığını savunan Gürüz, şöyle devam etti: "Bana kalırsa Anayasa'da YÖK başkanlığı için öngörülmüş şartları taşımıyor… Şunu Türk milletinin iyi anlaması lazım. Gençken hepimiz hata yapabiliriz, ama belli bir yaşa geldikten sonra gidip, vahye dayalı bilgiyi yaymak, İslam'a uygun adam yetiştirmek peşinde iki sene geçirirseniz olay ortadadır. Kaldı ki bu kişi, rektörlük yapmamıştır. Profesör olması da 14 sene sürmüş galiba. Bir iki defa dönmüş. Bu başarılı bir öğretim üyeliği sayılmaz benim kanaatime göre. Bu şartları taşımıyor. Bunları yaparsınız, zorlarsınız kanunları. Bir yere kadar gider bu, ondan sonrada yargının önünde bulursunuz kendinizi ve sonuçlarına da katlanırsınız…" (Yeni Şafak; 03.03.2008) (Gürüz yanılmadı, haklı çıktı, -yargıdaki değişikliklerden sonra- 25.06.2012 tarihinde yargı önünde buldu kendini ve sonucuna da katlandı, 05.09.2013 tarihinde de salıverildi. Öngörünün bu kadarına da pes doğrusu. Kanunları sonuna kadar kendisi gibi düşünmeyenlerin, inanmayanların aleyhinde zorladı ve binlerce üniversite öğrencisi, öğretim üyesi-görevlisi, personelini okulundan, işinden, istikbalinden, yurdundan yuvasından etti).
Bak Zehra o günkü Yargı da Pürüz çıkarmadı ve Gürüz’e desteğini esirgemedi. “Ankara Barosu tarafından 8 Mart Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla ''Kadın Olmak'' konulu sempozyumun, ''Hukukta Kadın'' başlıklı oturumunda konuşan eski Hürriyet yazarı Emin Çölaşan’ın eşi Danıştay Başsavcısı Tansel Çölaşan, kadınlara yönelik en ağır baskının din adına yapılan baskı olduğunu söyledi. Çölaşan, ''Hem özgürlük diyorsunuz hem de kapanmak istiyorsunuz. Kapanmanın özgürlüğü olur mu?'' dedi. Çölaşan, kapanmanın Kuranı Kerim'de yer almadığını, Kuranı Kerim'de kadın ve erkeğe iffetli olmanın öğütlendiğini, avret yerlerinin kapatılması gerektiğinin emredildiğini söyledi.” (Taraf gazetesi; 10.03.2008)
Hadi gene iyisin Zehra, sen ve  diğer rektör kardeşlerin (yolsuzluktan ve de öğretim üyelerini fişlemekten yargılanan Yücel ve birkaç rektör hariç) ve başkanınız (Gürüz hariç) Teziç, kendinizi yargı önünde bulmadınız, ama özgür ve hür olmadığı için okulundan (okulunuzdan değil, bak burası çok mühim Zehra, o okullar sizin değil bu halkın okullarıdır) attığınız bir öğrenciniz kendini yargı önünde buldu ve de sonuçlarına katlandı. “Başörtüsü yasağı yüzünden eğitimini yarım bırakan Nilüfer Pehlivan 'Özgürlük için el ele' yürüyüşüne katılarak yasağı protesto ettiği için idamla yargılandı. Eylem gecesi kaldığı öğrenci evine yapılan baskınla gözaltına alınan ve 3 gün boyunca terörle mücadelede arkadaşlarıyla birlikte sorgulanan Pehlivan: "İdamla yargılanmaktan daha onur kırıcı olan başörtümle okula gittiğimde polis barikatıyla karşılaşmak ya da hocalarımızın 'başörtülüler dışarı çıksın!' sözleriydi.” (Yeni Şafak; 19.02.2008) 
Okumak zahmetine katlanabilirsen Zehra, seni laik cumhuriyetinizin tarihinde kısa bir gezintiye çıkarayım. 1920’li yılların Türkiyesi. Konu sizin tabirinizle türban değil bir başka başörtüsü olan şapka. “25 Kasım 1925'te TBMM’de “Şapka Kanunu” kabul edildi…
Madde 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi üyeleri ile genel ve yerel idare ve bütün kurumlara mensup memur ve müstahdemler, Türk ulusunun giymiş olduğu şapkayı giymek mecburiyetindedir. Türkiye halkının da genel başlığı şapka olup, buna aykırı bir alışkanlığın devamını hükümet engeller…
Bu kanun elbette hemen benimsenmedi. Şapka Kanununun çıkmasıyla birlikte Erzurum, Rize, Sivas, Maraş, Giresun, Kırşehir, Kayseri, Tokat –ne ilginç tesadüf be Zehra-, Amasya, Samsun, Trabzon ve Gümüşhane gibi illerde protesto olayları yaşandı… Yasaya göre, şapkadan başka bir başlık giymekte direnmenin cezası üç aya kadar hafif hapis iken, protesto hareketleri, sistemin meşruluğuna karşı yönelen idamlık suçlar sayıldı…” ( tr.wikipedia.com)
“Geçtiğimiz hafta 80. senesini idrak ettiğimiz 'Kılık Kıyafet Düzenlemesi' halk arasında 'Şapka Devrimi' diye anılır. Bizde yadırganmayan ama Batılı bir insana söylediğinizde gülümseme sebebi olan kararı 1925 senesi Ağustos ayının sonunda Kastamonu gezisi sırasında ilan etti Atatürk. Ve aynı yıl kasım ayında bu konuda düzenleme getiren yasa çıktı. Şimdilerde etkisi kalmayan ve neredeyse uygulamadan kalkan yasa o yıllarda haddinden fazla gerginlik doğurdu. Devlet memurlarının şapka edinip toplu fotoğraflar çektirerek Ankara'ya gönderdikleri, yasak dolayısıyla erkeklerin piyasada yeterli sayıda şapka bulunmaması yüzünden Rum kadın giyim mağazalarına hücum edip kenarlıklı bayan şapkaları edindikleri günler yaşandı. Daha ötesi bu düzenlemeye muhalefet yüzünden idam cezaları verildi. Bu kanuna Rize'de karşı çıkan halkın isyana varan tutumu yüzünden ünlü Hamidiye Zırhlısı'nın şehrin karşısına demirlediği, Erzurum'da Sinop'ta benzer hadiseler yaşandığı bilinir. Şapka giymek istemeyen kişilerin vilayete dilekçe vermeye gittiklerinde üzerlerine makineli tüfekle ateş açıldığı, Erzurum'da idam edilen 30 kişi arasında bir kadının yer aldığı 'zor oyunu'ydu bu.” (www.radikal.com.tr, 04.09.2005)
 “Direnişin en şiddetli olduğu yer ise Trabzon’un hocalarıyla meşhur ilçesi Of’tu. Of, Hamidiye Kruvazörü tarafından bombalandı. Bizim uşakların bombardıman altında, “Atma Hamidiye atma, şapka da giyeceğuz, vergi de vereceğuz” diye ağlaştıkları rivayet edilir. Bilindiği gibi, Atatürk 24 Ağustos 1925 tarihinde Kastamonu’ya elinde Panama şapkasıyla gitmiş, Kastamonululara hitaben yaptığı konuşmada, “...Uygar ve milletlerarası kıyafet, bizim için, çok cevherli milletimiz için lâyık bir kıyafettir” demişti, “Onu giyeceğiz. Ayakta iskarpin veya fotin, bacakta pantolon, yelek, gömlek, kravat, yakalık, ceket ve tabiatıyla bunları tamamlamak üzere başta siper-i şemsli serpuş. Bu serpuşun adına şapka denir. Redingot gibi, bonjur gibi, smokin gibi, frak gibi, işte şapkamız!. İsterseniz bildireyim ki, bu kadar yüksek ve önemli bir sonuca varmak için, gerekirse bazı kurbanlar da verelim...” (K. Z. Gençosman, Atatürk Ansiklopedisi, İstanbul 1981, X, 67)
Anlaşılacağı gibi, bu iş, ‘Kamal Atatürk ve onunla aynı düşünen silah arkadaşları için’ “kurban” vermeyi göze aldıracak kadar önemliydi. İskilipli Atıf Hoca da maalesef “kurbanlar”dan biri olacaktı… Bu arada Atıf Hoca da şapka devrimi’nden bir buçuk sene önce yayınladığı “Frenk Mukallitliği ve Şapka” isimli kitabından dolayı tutuklanmıştı… Ankara İstiklal Mahkemesi’nde yargılanmaya başlandı. Bu kez isnat edilen suç, “halkı kanunlara karşı kışkırtmak”tı. Oysa Hoca şapka aleyhine hiçbir gösteriye katılmamıştı. Meşhur Kılıç Ali’nin (nam-ı diğer Kel Ali) reislik ettiği Ankara İstiklal Mahkemesi Savcısı, Hoca için 3 yıl hapis cezası istiyordu. Fakat mahkeme iki gün içinde idam cezası verdi. Atıf Hoca, ne hikmetse savunma yapmaya gerek görmemişti. Hüküm 4 Şubat 1926 sabahı infaz edildi. Atıf Hoca’nın son sözü, “Mahkeme-i Kübra’da hesaplaşırız” oldu.” (Yavuz Bahadıroğlu, Vakit; 18.02.2004)
Ya işte böyle Zehra bacı. 1920’lerde bu ülkenin erkeklerinin başına gelenler yıllar sonra bu sefer kadınlarının başına geldi sizler sayesinde. Allah’tan bu sefer ne istiklal mahkemeleri, ne takrir-i sükun kanunu, ne idam sehpaları ve ne de kel ali’ler var. Gerçi bunlar yok olmasına yok da acının binbir türlüsü var. Başörtüye riayet eden müslüman genç kız ya da kadının her birinin hüzünlü ayrı bir hikayesi var.
Bu hüzünlü hikayelerden, bu acılardan sana ne be Zehra. Sen özgür ve hür bir laik cumhuriyet rektörü bayan olarak saçlarını rüzgarda savur. Geçmişte erkeklerin, günümüzde kadınların çektiği sıkıntılardan, zorluklardan sana ne bre. Sür keyfini rektörlüğün. Hazır dünya nimetleri içindeyken ve arkanda bu kadar bilimsel, yargısel, devletsel destek de varken.
Mahkeme-i Kübra’da İskilipli Atıf Hoca ve idam edilen diğer ‘kurban’larla, başörtüsü nedeniyle okullara almadığınız, uzaklaştırdığınız kız öğrencilerle, öğretim üyeleriyle  karşılaşır mısın, karşılaşmaz mısın bilemem fakat inşallah “şaka değilmiş Allah’ın elçilerinin söyledikleri, fark edemedim, yanıldım, söylediklerinin doğal olduğuna inandığım bilim adamları şimdi nerede” deyip başını iki elinin arasına alıp hüsrana uğramazsın. Daha henüz bir çok şeyi anlama ve de düzeltme imkanı varken, ölüm gelip çatmamışken.
Halamın kızı Zehra dostlar başına / İşte bu haliyle ediyor beni deli / Hemen darılma hala kızı Zehra / Ama artık anla be Zehra (Zehra / Barış Manço)”

3. Türkiye'de başörtüsü engeli nedeniyle okuyamayan kız öğrencilerin umut kapısı olan Kazakistan Uluslararası Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi de kapılarını bu yıl ilk kez başörtülülere kapattı… Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi Mütevelli Heyeti'nin geçtiğimiz günlerde yaptığı toplantıda, görev süresi dolan Heyet Başkanı Namık Kemal Zeybek'in süresini uzatmadığı, bunun yerine emekli General Çetin Doğan'ın heyet başkanlığına atandığı öğrenildi. Rektörlüğe de geçtiğimiz hafta emekli Albay Prof. Dr. Uğur Oral'ın atanmasının ardından, kurulduğu 1992 yılından bu yana kapılarını başörtülü öğrencilere açan Yesevi Üniversitesi'nin resmi web sitesinden, "bu yıl üniversiteye kayıt yaptırmak isteyen başörtülü öğrencilerin kabul edilmeyeceği" duyuruldu… [Yeni Şafak, 25/08/2006]

“Çılgın Türkler”in çılgınlığı bu olsa gerek. “Adriyatikten Çin Seddine” kadar bir güç, bir cazibe merkezi oluşturamadık Türkler olarak, ama olsun yasaklarımızı ulusal sınırların ötesine taşıdık Paşa Paşa. Memleketi demir ağlarla öremedikse de yasaklarla ördük, bir çok memleket evladının da başına çorap ördük. Varsın bu ülkede, YÖK Başkanı Teziç de dahil çok sayıda rektörün bilimsel makalesi bulunmasın (Bugün, 27.02.2006). Varsın YÖK, bir öğretim üyesini (üyelerini) farklı fikirlere, farklı dünya görüşlerine sahip olduğu için üniversiteden uzaklaştırsın. (YÖK, Prof. Dr. Adem Tatlı'yı çalıştığı üniversiteden attı. Atılma gerekçesi ise Tatlı'nın 14 yıl önce yazdığı bir kitapta Evrim Teorisi'ne karşı çıkması. Yeni Şafak, 25/05/2006) Varsın Teziç, Fransa Cumhurbaşkanı Chirac’ın elinden “Legion d’honneur-Lejyon donör diye okunur ve yabancı onur diye çevrilebilir” nişanı alsın ve Chirac’ın Fransa’daki liselerde başörtüsü yasağını izah etmeye çalıştığı metni aynen YÖK’ün resmi web sitesinde çevirisine bile gerek görmeden Fransızca olarak yayınlasın. Varsın eski bir YÖK başkanı (K. Gürüz) “Türkçe bilim dili değildir” desin (Hürriyet, 20/12/2006). Bu ülkenin kızları liselerde ve üniversitelerde başörtülü tahsil imkanı bulamadıkları için başka ülkelere hatta taa Kazakistan’a kadar gitmek zorunda kalakalsın; “boynuz kulağı geçermiş” misali, laikliği ithal ettiğimiz Fransa’nın bile -henüz üniversitelerde olmasa da- yeni akledip uygulamaya başladığı ilköğretim ve liselerdeki kılık kıyafet yasağını nice yıllardır başarıyla uyguluyoruz bu ülkede dii mi ama. “Başörtülü okumak isteyen Arabistan’a gitsin” diyen bir şapkalı adamı (nam-ı diğer çoban sülo, o çoban olunca haliyle biz de yıllarca onun kaval-mavalıyla güdülen koyun sürüsü olduk binaenaleyh) yıllarca baş tacı ettik. Defalarca şapka düşüp kel görünmesine rağmen, her darbe (kodu mu oturtulma) sonrası hacıyatmaz gibi meydanlara inen bu zevata, “amca size baba diyebilir miyiz” dedik ve babalara geldik. Sap saman, kışla kampüs, şap şeker, kurul komutanlık, toz duman, rektör paşa birbirine karıştı. Kim kimdir, ne nedir bilemez olduk. Belki de bir kabus bu, gün gelip uyanacağımız. Elbet bu karanlık gecenin bir gün sabahı olacak. “Sabah yakın değil mi?” (Hud/81)

4. "Peruklusun" diye üniversiteye alınmadı. Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi (KSÜ) İktisat Fakültesi'ni kazanan Ankaralı Şeyma Türkan, peruklu olduğu gerekçesiyle üniversiteye kayıt yaptıramadan memleketine döndü. KSÜ İktisat Fakültesi'ne kayıt yaptıramayan baba Şemsettin Türkan ile kızı Şeyma Türkan, KSÜ Bahçelievler Kampüsü önünde basın açıklaması yaptı. Baba Şemsettin Türkan, kızının peruklu halde kayıt salonuna dahi alınmadığını belirterek, "Türbanla alınmamasını anlıyorum ama perukla alınmamasının hiçbir izahı olamaz. Böyle bir mantık olamaz. Kızım peruklu olduğu için kaydı yapılmadı" dedi. Üniversite görevlilerinden sert muamele gördüklerini öne süren Türkan, "Çok üzgünüz. Rica etmemize rağmen çok sert bir davranışla karşılandık. Ayrıca öğrenci işlerine gittik, yatırdığımız 458 YTL'yi de geri alamadık. Bizi odalarına dahi almadılar. Bağırarak 'Bakanlar Kurulu kararı var' dediler" diye konuştu. [İHA, 06/09/2006]

Üniversiteye adı verilen Sütçü İmam kimdir ve adının geçtiği olay nedir? Gelin hiçbir yere başvurmadan olayın cereyan ettiği Kahramanmaraş’taki Üniversitenin resmi web sitesi’nden öğrenelim. “31 Ekim 1919'da düşmana ilk kurşunu atan Sütçü İmam, Kahramanmaraş’ta Kurtuluş hareketini başlatmıştır. Geçimini temin etmek için süt sattığından adı Sütçü İmam olarak anılmaktadır. Mondros Mütarekesi taksim projesine göre; Antep, Maraş ve Çukurova bölgesi Fransız işgal bölgesi olarak taksim edilmişti. 2 Şubat 1919'da çoğunluğu Hintli askerlerden oluşan İngiliz askerleri Maraş'ı işgal etmişler ve şimdiki Ticaret Lisesinin yanındaki kışlaya yerleşmişlerdir. 29 Ekim 1919 tarihine kadar bu bölgede kalan İngiliz askerleri, Ermenilerin sürekli başvuruları ve bu yöndeki girişimleri sonucu Fransız askerleri ile yer değiştirmişlerdir. Maraş halkının, bu yer değiştirmeye mani olmak için yaptığı başvurular ise, o sırada Osmanlı hükümetinin zayıf oluşu ve yöneticilerin ilgisizliği nedeni ile başarılı olamamıştır. 29 Ekim 1919 akşam vakti Yüzbaşı Jülie komutasındaki öncü birlikler, Ermenilerin taşkınlıkları ve tezahüratları arasında Şeyh Adil mevkisinden şehre girmişlerdir. Öncü kuvvetlerden bir gün sonra, 2000 kişilik gönüllü Fransız lejyoneri Ermeniler, Fransız ve Cezayirli askerlerden oluşan birlikler yine Ermeni tezahüratları, Ermeni kadınların muhabbetli alkışları arasında şehre girdiler. Şimdiki Ticaret Lisesi civarına yerleştiler. 31 Ekim 1919 cuma günü akşamına kadar, Fransızlarla beraber gruplar halinde şehri dolaşan Ermeniler Türk halkına ağır hakaretler ve küfürlerle mütecaviz davranışlarda bulundular. Akşam vakti, havanın kararması ile olayların sükûn bulması beklenirken, Uzunoluk hamamından çıkan 3 kadın ve bohçalarını taşıyan bir erkek çocuğunu gören Fransız-Ermeni devriyesinden bir asker; “Burası artık Türk memleketi değildir. Fransız müstemlekesinde peçe ile gezilmez!” diyerek kadınların peçesini zorla açmak istedi. Kadınlar ise bağırıp, feryat ederek yakındaki Kel Hacı'nın kahvesinden yardım istediler. Olay yerine ilk müdahale eden Çakmakçı Sait; “Gâvur oğulları! Dokunmayın bacılarıma!” diyerek Fransız Ermeni Lejyonerlerinin üzerine yürüdü. Üzerinde silah olmayan Çakmakçı Sait, açılan ateş sonucu ağır yaralanmıştır. Bu sırada adı İmam olan ve geçimini temin etmek için süt sattığı için Sütçü İmam olarak tanınan İmam, yanında bulunan silahı ile ateş açmış ve bir Fransız-Ermeni Lejyoner askerini öldürmüş, bir diğerini de yaralamıştır.” (www.ksu.edu.tr). Orada, o şehirde, o olayın anısına dikilen anıtta şu cümle de yazıyor. “Sütçü İmam, Türk namusunu burada silahı ile korudu”. Yer aynı yer. 80 küsur yıl sonra nerdeeeeen nereye? Kısa ya da uzun, yorum yapmıyorum, yapamıyorum. Söyleyecek söz bulamıyorum çünki. Nutkum tutuldu. Ne desem laf değil. Yüreğim de elvermiyor zaten. İster korkudan deyin, ister daraldığı için. Ne farkeder?


19 Eylül 2013 Perşembe

KARDEŞİME MEKTUPLAR-1

                Muhakkak bütün mü’minler kardeştirler. (Kur’an; Hucurat/10)


        Kardeşim; evvela Allah’ın selam, rahmet ve bereketinin senin-benim-hepimizin üzerine olmasını dileyerek başlamak istiyorum mektubuma. Mektuplaşmanın kaybolmaya yüz tuttuğu ya da elektronik ortama taşındığı günümüzde, bir nev’i açık mektup niteliğindeki bu mektubumda, istedim ki bizden önceki ümmetlere olduğu gibi bize de farz kılınan oruçla geçirilen Ramazan ayında, bu aydaki gecelerden bir gece olan Kadir gecesinde indirilmeye başlanan Kur’an’da yer alan surelerin isimlerinden hareketle seninle biraz hasbihal edelim. Birlikte Kur’an pınarının o arı-duru, tertemiz suyundan birkaç yudum alarak susuzluğumuzu bir nebzecik olsun giderelim.

Asırlardır kelime anlamı “okuma” olan Kur’an, okunmadan, anlaşılmadan, okunup anlaşılmasına gerek de görülmeden müslüman-mü’min olunabilmiş(!), Kur’an’a saygı adı altında öpüp alına götürme, anlamadan yüzeyinden okuma, abdestsiz mushafa dokunmama gibi anlayışlar ne yazık ki bu ümmette, ümmetin bir parçası olan bu toplumda yer bulabilmiş, tutunabilmiştir. Peygamberin ümmi oluşu onun Allah’ın elçisi olduğuna dair bir delil teşkil ederken, ümmetin çoğunluğunun hala Kur’an konusunda ümmi oluşu herhalde cehaletlerine delil teşkil edebilir ancak. Halbuki müslümanım diyen insanların bile birbirlerine “ma’rufu (iyiyi, doğruyu) tavsiye, münkerden (kötülükten, yanlıştan) sakındırma” konusunda zaaf ve ihmal içinde olduğu şu toplumda, Kur’an’la bağlantıyı bir gün bile koparmadan, her vesileyle ve abdestli-abdestsiz, otururken-yan yatarken yani her ahval ve şeraitte onu tekrar tekrar okumamız ve ayetleri üzerinde tefekkür etmemiz olmazsa olmaz bir gerekliliktir. Ancak o zaman “hayat kitabı” dediğimiz Kur’an, düşünce ve davranışlarımızı etkileyerek hayatımızı biçimlendirip “hayatımız Kitap” olabilecektir. Akıl o zaman kendini ilahlaştırmaktan vazgeçecek, yerde de ilah, gökte de ilah olan Allah’ın gönderdiği vahyin rehberliğinde kainattaki her şeye daha isabetle ve hakiki bir nazarla bakabilecektir.

Sözümüze halkın geleneksel din anlayışında var olan mübarek gece konusunda birkaç söz söyleyerek başlangıç, giriş (fatiha) yapalım izin verirsen. Din, özellikle de İslam, hayatı,  bilinçli bir şekilde bütünüyle, aşırılığa da kaçmadan istikrarlı bir şekilde yaşayarak Allah’a kulluk etmeyi, Allah’ı razı etmeyi hedeflemiştir. Kandil, hıristiyanlıktan gelme bir şey olup Kadir(kudretli) gecesi veya mübarek gece denilen diğer gecelerin, herhangi bir geceden hiçbir farkı yoktur. Üstelik İsra(gece yolculuğu) geçmesine rağmen, Kur’an’da geçmeyen ve peygamberi göklere çıkararak Allah’la bizzat görüştüğü varsayılarak mi’raç gecesi ve yine peygamberin gününde hatta vefatından sonra da kutlanmamasına rağmen doğumuna izafe edilen mevlid gecesi gibi türlü geceler (yakın zamanda kutlu doğum haftası gibi haftalar) ihdas edildi, uyduruldu. Bilesin ki bir Mü’minin kaçındığı bir haram veya yerine getirdiği bir farz sebebiyle kazanacağı sevab, hangi gün ve gece olursa olsun değişmeyecektir, zira bütün gün ve geceler, bütün zamanlar Allah’ındır.
    
Konu konuyu açarmış, aynı zamanda açış demek olup Kitab’ın açılış suresi olan Fatiha suresi Kur’an’ın esası, temeli, özü, özeti ve bir nevi onun önsözü iken “filanın-falanın ruhuna el-fatiha” denilerek; aynen içinde “diri olan kimseyi uyarasın” cümlesi geçtiği halde tam aksine ölülerin ruhuna hediye edilen Yasin suresi gibi anlamından, özünden uzaklaştırıldı, saptırıldı. Anlaşılan diri olanların uyarılmaya ihtiyaçları yoktu(!) ya da dirilerden ümit kesildi ki bu iki sure de ölülere tahsis edildi.

Rabbimiz, biz insanlara ilettiği mesajlarından bazılarında söze Leyl(gece) suresinde olduğu gibi “andolsun” diyerek başlamaktadır. Yeminle başlayıp düşünmemizi istediği bu kelimeleri bir bir sayalım istersen. Zariyat(rüzgarlar), Tur(Sina dağı), Necm(yıldız), Kalem, Nazi’at(söküp çıkaranlar), Büruc(burçlar), Tarık(karanlığı delip geçen), Fecr(şafak), Beled(belde), Şems(güneş), Duha(kuşluk vakti), Tin(incir), Adiyat(atlar) ve’l Asr(çağ, zaman).

Kardeşim; A’la(yüce), Fatır(yaratıcı), göklerin ve yerin Nur’u, Mülk(egemenlik)’ün sahibi olan Rahman(merhametli olan); sözlerinin bir kısmına Ya Sin’de olduğu gibi Ta Ha, Sad, Kaf gibi bazı harflerle başlamaktadır “kelam-ı kadim”inde. Ne yazık ki “huruf-u mukatta” adı da verilen bu ve benzeri harflerden hareketle bazı insanlar tarafından hurafeler ortaya konulabilmiştir. Oysa tam tersine akl-ı selim sahipleri gibi “ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır” demeleri gerekirken.

Elçi olarak seçtiği Muhammed’e inen ilk vahiyler olan Alak suresinin ilk beş ayetindeki ilk söz olan ikra(oku) elbette yazılı bir metni okumadan öte mecazi anlamda “düşünüp duruyorsun,  o halde söyle! konuş!” anlamındadır. “Ben okuma bilmem, ne okuyayım(söyleyeyim)” sözü üzerine de “Yaratan Rabbinin ismiyle oku. O insanı alak’tan yarattı” buyuran kerem sahibi Rabbimiz sonrasında 23 yıl süresince gönderilenler(Mürselat) ile biz İnsanlara apaçık bildirerek(Fussilet) bildiklerimizi öğretti. Yarattığı mahlukat arasında akıl sahibi kılarak bilmediklerimizi de öğrenme imkanı lütfeden Rabbimiz, açık Beyyine(delil)lerle dolu Furkan’ında(hakk’ı batıl’dan ayıran) Yunus, Hud, Yusuf, İbrahim, Nuh ve diğer Enbiyaya(nebiler); ayrıca Hicr ve Ahkaf’ta oturanlara, Seb’e halkına, Al-i İmran’a(İmran ailesi), Meryem’e ve Ashab-ı Kehf’e(mağara arkadaşları) dair en güzel kıssa(Kasas)ları dosdoğru bir şekilde anlattı, “kıssadan hisse” almamıza imkan verdi. Ayrıca Bakara(sığır), Nahl(arı), Neml(karınca) ve Ankebut(örümcek) gibi yarattığı bazı En’am(hayvanlar) ile bize güzel misaller verdi. Ve bizi bütün insanların diz çökmüş olacağı(Casiye), gökyüzünde bir duman tabakasının belireceği(Duhan), ayın yarılacağı(Kamer), güneşin dürülüp ışığının giderileceği(Tekvir), gökyüzünün yarılacağı(İnfitar) ve parçalara ayrılacağı(İnşikak), kabus gibi çöküp(Ğaşiye), olacak olanın olduğu(Hakka), gerçekleşecek olanın sonunda gerçekleştiği(Vakı’a), yeryüzü o müthiş sarsıntı ile sarsıldığı(Zilzal), apansız kopup gelecek musibet(Kaari’a) ve o müthiş haber(Nebe) ile yani bütün insanların öldükten sonra tekrar diriltilip ayağa kalktığı(Kıyamet), kayıp ve kazanç günü(Teğabün) ile uyardı.

O gün gelmezden evvel Secdeye kapanmamızı ve Tevbe etmemizi öğütleyen Allah, ümmet olarak üzerinde önemle durmamız gereken Hac ve Cum’a mevzularına “eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır” diyerek dikkat çekti. Muvahhidlerin (Allah’a ortak koşmayanların) Tevhid’in yeryüzündeki sembolü olan Beytullah’a doğru gerek yaya gerek uzak yollardan, dünyanın dört bir yanından gelip yılda bir kez toplanmaları demek olan Hac çağrısına ve yine haftada bir kez toplantı (Cum’a) günü namaz için yapılan çağrıya dikkatle kulak kesilmek ve her iki toplantının da ibadi-fıkhi yönü kadar siyasi-içtimai yönü üzerine de eğilmek ve tefekkür etmek lüzumludur.

        Kadın(Nisa)ların Mücadele etmesine gerek kalmadan haklarının gözetilmesini, her konuda olduğu gibi bu konuda da kendisinden korkulmasını öğütleyen Rabbimiz, Talak(boşanma), Enfal(ganimetler) ve benzeri birçok konuda hükümlerine itibar etmeyenleri kafirler(Kafirun) zümresine(Zümer) dahil etmektedir. Mearic(dereceler) sahibi olan Allah katında, hakikati işitip arınacak kimseye surat asmak(Abese) ve bir kimseyi memnun etmek için dahi olsa Allah’ın helal kıldığı bir şeyi (kendisine bile olsa) haram kılmak(Tahrim) hoş karşılanmayan işler cümlesindendir. Altın(Zuhruf) gibi şeylerin, dünya hayatının gelip geçici zevklerinden başka bir şey olmadığını, insanların bunlarla sınandığını(Mümtehine), insanlara en ufak bir yardımdan(Ma’un) bile imtina edenlerin kıldıkları namazdan gafil olduklarını, bu fiillerinin gösterişten öteye geçmeyeceğini bildiren Rabbimiz, veyl (vay haline, yazıklar olsun) o Hümeze(diliyle çekiştirip iftira atan, başkalarında ayıp-kusur arayanlar) ve Mutaffifin(eksik ölçüp tartanlar)e buyurmakta ve celallenmektedir.

        Hiziplere(Ahzab) ayrılmadan kenetlenmiş(Saf), saflar halinde(Saffat) O’nun dini uğrunda cihad edenlere yardım(Nasr) ve apaçık bir zafer(Fetih) vaad etmektedir Mevlamız. O’nun yolunda, O’nun adı yücelsin (ilay-ı kelimetullah) diye cehd eden ve işlerini aralarında Şura(danışma) ile yapan mü’minler tarihe baktığımızda gün gelip Rum(Bizans) devletinin kapılarına kadar dayanmışlar ve fethetmişlerdir de.

      Geçmiş vahyin mensuplarını (savaş için) toplandıklarında(Haşr) yurtlarından çıkaran; Kur’an’da mü’minlerin(Mü’minun) olduğu kadar münafıkların(Münafikun) özelliklerini de belirten ve küfrün önderlerinden biri olan Ebu Leheb’in yanacağı ateşe karısının boynunda bükülmüş iplerden bir halat(Mesed) ile odun taşıyacağını bildiren Rabbimiz, Kabe’yi yıkmaya gelen Ebrehe’nin içinde Filler de bulunan ordusunu mahv-ı perişan edip Kureyş’in emniyetinin sağlandığını açıklamaktadır.

         Kendisine hikmet verilen Lokman’ın diliyle mü’minlere “güzel ahlak”ın diğer bir deyişle İslam ahlakı’nın nasıl olması gerektiği anlatılırken, peygamber’e evinin odalarının-hücrelerinin(Hucurat) dışından bağırarak onu dışarı çağıranların şahsında verilen örnekte “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” kabilinden, bu ve benzeri davranışların güzel ahlak sahibi olması gereken mü’minlere yakışmadığı vurgulanıyor. 
   
       Kendisine halisane(İhlas) kulluk eden İsa(a.s)’ın havarilerinin gökten bir sofra(Maide) talep ettiklerini bildiren Rabbimiz, sahih iman ve salih amel sahiplerinin şairler(Şuara) dahil A’raf’ta(Cennetliklerle Cehennemlikler arasında yüksekçe bir yerde) olmayıp razı olduğu kullar cümlesine dahil olup Cennet’e nail olacaklarını müjdelemektedir.

Kur’an, gök gürlemesi(Ra’d)’nin Allah’ın sınırsız kudret ve yüceliğini övgüyle andığını, içinde müthiş bir güç ve birçok faydalar bulunan demiri(Hadid) insanlar için O’nun yarattığını, insanları yarattığı gibi Kur’an’ı dinleyip de “biz olağanüstü güzellikte bir hitabe dinledik” diye birbirlerine haber veren ve insan duyularıyla algılanılamayan varlıkları(Cin) da yarattığını haber vermektedir.

Allah tarafından kendisine Kevser nimeti verilen son elçiye; Ey Müzzemmil-Ey Müddessir(örtülere bürünen-bürünmüş olan) diye hitap edilerek ondan gece kalkıp Kur’an üzerinde tefekkür etmesi, kendisine sorumluluğu ağır bir mesajın tevdi edileceği söylenerek etrafındaki insanları uyarması istenmiştir.

Ne yapacağını bilmez halde olup daralıp sıkılan göğsü vahiy sayesinde ferahlayan(İnşirah) peygamberin çok sonraları az akledenlerce çölde göğsünün yarılıp kalbi çıkarılarak temizlendiği rivayeti uydurulabilmiştir. Yine Kur’an o toplumun mal ve insan çokluğuyla, çoğaltmayla övünmesini(Tekasür), oyalanmasını “hayır, yakında bileceksiniz” sözleriyle eleştirmiş, bu konumları nedeniyle onların haklı ve doğru yolda oldukları iddiasını ise reddetmiştir. Bütün insanlara o yakın hesap gününde, gerçeği yakinen görüp bileceklerini, bütün nimetlerden sorguya çekileceklerini haber vermiştir.

Evet kardeşim; seninle Kur’an’da kısa bir gezintiye çıktık. Gel beraber Rabbimizin “O, bir şairin sözü değildir. Ne de az inanıyorsunuz! Bir kahinin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz!”(Hakka/41,42) ikazını dikkate alıp O’nun katından indirilmiş olan Kur’an’ı anladığımız dilde defaatle bir “el kitabı” gibi okuyup üzerinde tefekkür edelim, kalbimizi O’na açalım. Allah Rasulü(a.s)’nün “Ya Rabbi, kavmim(ümmetim) bu Kur’an’ı terketti”(Furkan/30) diye yakınacağı topluluk içinde yer almayalım. Kur’an okumaya başlarken olduğu gibi, gel birlikte kovulmuş şeytanın ve insanların(Nas) şerrinden, yükselen şafağın(Felak) Rabbine, o sığınakların en emini olup aslında kendisinden başka sığınağın olmadığı Allah’a sığınalım. O’ndan yine O’na sığınalım. Ve şunu da asla aklımızdan çıkarmayalım.

Kalpler ancak Allah’ı anmakla huzura kavuşur. (Kur’an; Ra’d/28)


NOT: Kur’an’da yer alan 114 surenin adı ve türkçe anlamı bu mektupta yer almıştır.